Ana Sayfa (Kur'an-ı Kerim) Yeni Pencere

Geri

 

SAYFA :

121

 

005 - MÂİDE SÛRESİ

 

CÜZ :

7

 

İleri

Sayfayı Yeni Pencerede Aç

 

 

 

 

 

 

 

 

 

83

Bak. Âyet 84.

84

Peygambere indirileni işittikleri zaman, onun hak olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Onlar: "Ey Rabbimiz, iman ettik. Bizi de şahitlerle yaz. Allah'a ve bize gelen hakka nasıl iman etmeyelim? Halbuki biz Rabbimizin bizi salih bir toplulukla birlikte cennete koymasını çok arzu ediyoruz." derler.

Müslümanlara sevgi bakımından en yakın olan Hristiyanlar, Peygambere indirilen âyetleri işittikleri zaman, işittiklerinin hak olduğunu anladıklarından dolayı gözleri yaşlarla dolar ve şöyle derler: "Ey Rabbimiz, Peygamberin Muhammed'e indirdiğin Kur'an'ı tasdik ettik. Sen bizleri, Kur'an'ın hak olduğuna şahitlik edenlerle beraber eyle, sevap ve mükâfaatlandırmada onların derecelerine ulaştır. Allah'ın birliğine ve mukaddes kitabında bize gelen hakka nasıl iman etmeyelim? Halbuki bizler, Rabbimizin bizi, salih topluluklarla beraber naim cennetlerine koymasını ve kıyamette bizleri onların derecelerine erdirmesini candan isteriz."

Süddi, Abdullah b. Zübeyr, Urve b. Zübeyr ve Zübri bu âyet-i kerime’nin, Habeşistan Kralı Necaşi'nin gönderdiği heyet hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bunlar, kendilerine Kur'an okununca, onun hak olduğunu anlamışlar, gözleri yaşlarla dolmuş ve iman ettiklerini bildirmişlerdir. Ayrıca Allahü teâlâ'dan, kendilerini şahitlerle birlikte yazmasını niyaz etmişlerdir.

Burada zikredilen şahitlerden maksat, Abdullah b. Abbas'a göre, Muhammed ümmetidir. "Şahitler" denilmesinin sebebi ise onların kıyamet gününde Kur'an'dan öğrendiklerine göre. Peygamberlerin, ümmetlerine, Allah'ın emirlerini tebliğ ettiklerine dair şahitlik yapacak olmalarındandır.

Bu husus başka bir âyetle de şöyle beyan edilmektedir; "Böylece biz sizin, insanlara karşı şahitler olmanız, Peygamberin de size karşı şahit olması için sizi, orta yolu tutan bir ümmet kıldık. Bakara Sûresi, 2/143.

Âyette zikredilen "salih topluluk"tan maksat, Allah'a iman eden, ona itaat eden, bu sayede cennete girmeyi hak eden insanlardır.

85

Böylece dediklerinden dolayı Allah onları, altlarından ırmaklar akan cennetlerle mükâfaatlandırmıştır. Orada ebedi olarak kalacaklardır. İşte iyilik yapanların mükâfaatı budur.

Onların iman etmeleri, hakkı kabul etmeleri ve bunlun söylemeleri sebebiyle Allah onları, altlarından ırmaklar akan cennetlerle mükâfaatlandırmıştır. Onlar orada devamlı olarak kalacaklardır. Oradan hiç çıkmayacaklardır. Başka bir yere de nakledilmeyeceklerdir. İşte iyilikte bulunanların mükâfaatı budur. İyilikte bulunanın iyilikte bulunması ise Allah'ı kesin bir şekilde birlembek, hiçbir şeyi ona ortak koşmamak, Peygamberleri ve onların, Allah katından getirdikleri kitapları tasdik etmek, farzlarını eda edip yasaklarından kaçınmaktır. İşte altından ırmaklar akan cennetleri hak etme, böyle bir iyiliğin karşılığıdır.

86

İnkâr edenlere ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar, cehennemliklerin ta kendileridir.

Allah'ın birliğini ve Muhammed'in Peygamberliğini inkâr edenlere ve kitaplarda gönderdiğimiz âyetleri yalanlayanlara gelince; işte onlar, ateşi çok şiddetli olan cehennemin sakinleridirler.

87

Ey iman edenler, Allah'ın size helal kıldığı temiz şeyleri haram saymayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.

Ey iman edenler, Allah'ın size helal kıldığı et, süt vb. şeyleri yeme ve kadınlara yaklaşma gibi hoşunuza giden temiz şeyleri, papaz ve ruhbanların yaptıkları gibi kendinize haram kılmayın. Onlar kadınlan, temiz yiyecekleri ve içecekleri kendilerine haram kılmışlardır. Bunların bazıları kendilerini manastırlara hapsetmiş, bazıları ela yeryüzünde dolaşıp durmuşlardır. Helal ve haram hususunda Rabbinizin sizin için çizdiği hududu aşmayın. Şüphesiz ki Allah haddi aşanları sevmez.

Bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında müfessirler iki görüş zikretmişlerdir.

a- Ebû Malik, İkrime, İbrahim en-Nehai, Ebû Kılabe, Katade, Süddi ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bir görüşe göre, bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi şudur: Osman b. Mez'un, Abdullah b. Amr, Ali b. Ebi Talib gibi bir kısım sahabiler, muttaki bir davranış olduğu kanaatiyle, Allah'ın helal kıldığı bazı şeyleri kendilerine yasaklamışlardır. Mesela kadınlara yaklaşmamak, temiz ve lezzetli olan bazı yiyecek ve içecekleri yeyip içmemek gibi davranışlarda bulunmuşlardır. Hatta bazıları, tenasül organını kesip şehvani arzulardan tamamen uzak olmayı düşünmüşlerdir. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuş, mü’minlere, Allah'ın helal kıldığı şeyleri kendilerine yasaklamamalarını emretmiştir.

Bu hususta Ebû Kılabe diyor ki: "Resûlüllah'ın sahabilerinden bazıları dünyayı bırakmayı, kadınları terketmeyi ve ruhbanlasın ayı arzulamalardı. Bunun üzerine Resûlüllah ayağa kalktı, onlar hakkında çok sert konuştu ve dedi ki: "Sizden öncekiler kendilerine dini zorlaştırarak helak oldular. Onlar dini kendilerine zorlaştırdılar. Allah da zorlaştırdıkları şekliyle dinlerini onlara meşru kıldı. Bugünkü manastır ve kiliselerde bulunan insanlar onların kalıntılarıdır. Siz, Allah'a kulluk edin, hiçbir şeyi ona ortak koşmayın. Hac ve Umre yapın. Dürüst olun ki size de dürüst davranılsın." Ebû Kılabe diyor ki: "İşte bu âyet böyle kimseler hakkında nazil olmuştur."

Katade de bu âyetin nüzul sebebi hakkında diyor ki: "Bize anlatıldığına göre; Resûlüllah'ın sahabilerinden bazıları, kadınlara yaklaşmaktan ve et yemekten kendilerini uzaklaştırdılar. Manastırlar oluşturmak istediler. Bunların haberi Resûlüllah'a ulaşınca, Resûlüllah buyurdu ki: "Benim dinimde kadınlara yaklaşmayı ve et yemeyi terketme, manastırlar edinme diye bir şey yoktur." Katade diyor ki: "Yine bize bildirildiğine göre, Resûlüllah'ın döneminde üç kişi şunları yapmaya karar vermişlerdi: Biri demişti ki: "Ben geceleyin uyku uyumayacağım, devamlı ibadet edeceğim." Diğeri de demişti ki: "Ben de kadınlara yaklaşmayacağım." Bunun üzerine Resûlüllah bunları yanına çağırttı ve buyurdu ki: "Şöyle şöyle yapacağınız bana bildirildi. Bu doğru mu?" Onlar da: "Evet ey Allah'ın Resulü, biz bunları yapmakla hayırdan başka bir şey istemedik." dediler. Resûlüllah da buyurdu ki: "Fakat ben geceleri hem namaz kılıyorum, hem de uyuyorum. Bazı günler oruç tutuyorum, bazı günler tutmuyorum. Kadınlara da yaklaşıyorum. Kim benim sünnetimden yüzçevirirse, o benden değildir."

Bu hususta Abdullah b. Abbas da diyor ki: "Bu âyet-i kerime, Resûlüllah'ın bazı sahabilerine işaret etmektedir. Onlar demişlerdi ki: "Biz cinsel organlarımızı keselim. Dünyanın şehvani arzularım terkedelim ve rahiplerin yaptıkları gibi yeryüzünde gezip, seyahat edelim." Bunların haberi Resûlüllah'a ulaştı. Resûlüllah onları yanına çağırdı ve bu söylenenleri kendilerine sordu. Onlar da: "Evet öyle." dediler. Resûlüllah da buyurdu ki: "Fakat ben, oruç tutuyorum. Oruca ara da veriyorum. Namaz da kılıyorum. Uyku da uyuyorum. Kadınlarla evleniyorum. Kim benim sünnetimi alırsa o bendendir. Kim de benim sünnetimi almazsa, o benden değildir." Abdullah b. Abbas, Osman b. Mez'un'un bu sahabilerden biri olduğunu zikretmektedir.

İkıime diyor ki: "Resûlüllah'ın sahabilerinden Osman b. Mez'un, Ali b. Ebi Talib, Abdullah b. Mes'ud, Mikdat b. el-Esved ve Ebû Huzeyfe'nin azadlı kölesi Salim inzivaya çekildiler. Kendilerini evlerine hapsettiler, kadınlardan uzak durdular. Yün giymeye başladılar. Güzel olan yiyecek ve giyecekleri kendilerine haram kıldılar. Sadece İsrailoğullarmdan, dünyayı gezip dolaşanların yediklerini yediler, giydiklerini giydiler. Kendilerini iğdiş yapmak istediler. Geceleri devamlı olarak namazla geçireceklerine, gündüzleri de devamlı oruç tutacaklarına dair ittifak ettiler. Bu âyet işte bunlar hakkında nazil oldu. Bunun üzerine Resûlüllah adam gönderip onları yanına çağırttı ve buyurdu ki: "Nefsinizin üzerinizde hakkı var. Gözünüzün üzerinizde hakkı var. Oruç da tutun, ara da verin. Namaz da kılın, uyku da uyuyun. Bizim sünnetimizi terkeden bizden değildir." Bunun üzerine o sahabiler dediler ki: "Ey Allah'ım, biz teslim olduk ve indirdiğine uyduk."

b- İbn-i Zeyd'e göre ise bu âyet-i kerime Abdullah b. Revaha, hanımı ve misafiri hakkında nazil olmuştur.

Abdullah b. Revaha bir kişiyi misafir etmiş, fakat bir işi çıkmış ve akşam yemeğinde bulunamamış. Eve dönünce ailesine: "Sen misafire akşam yemeği vermedin mi?" diye sormuş, hanımı da ona: "Yemek az idi. Senin gelmeni bekledim." diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Abdullah "Sen benim için misafirime yemek vermedin ha? Senin yemeğini tatmak bana haram olsun." demiştir. Hanımı da: "Eğer sen onu tatmazsan, onu tatmak bana da haram olsun." demiş. Misafir de: "Sizler onu tatmazsanız, onu tatmak bana da haram olsun." demiştir. Abdullah b. Revaha bu durumu görünce hanımına: "Getir yemeği haydi besmele çekip yeyin." demiş. Yemeği yedikten sonra gidip durumu Resûlüllah'a anlatmıştır. Resûlüllah da ona: "İyi yapmışsın." demiştir. İşte bu ve bundan sonra gelen âyet onlar hakkında nazil olmuştur.

c- İkrime'nin Abdullah b. Abbas'tan naklettiğine göre ise, bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi şudur:

Bir adam Resûlüllah'a gelmiş ve ona demiş ki:

"Ey Allah'ın Resulü, ben et yediğim zaman kadınlara karşı isteğim artıyor, şehvani isteklerim beni kaplıyor. Bu sebeple ben et yemeyi kendime haram kıldım." İşte bunun üzerine Allahü teâlâ: "Ey iman edenler, Allah'ın size helal kıldığı temiz şeyleri haram saymayın." âyetini indirmiştir Tirmizi, K. Tefsir el-Kııran, Sûre: 5, Bab: 12;Hadis No: 3054.

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki; bu âyet-i kerime, kişinin Allah'ın kendisine helal kıldığı şeyleri haram saymasının yasak olduğunu bildirmekte, bu yolla takvaya erişmek isteyenlerin yanlış bir yolda olduklarını beyan etmektedir. Bu hususta Peygamber efendimizden şu hadisler de nakledilmektedir: Enes b. Malik'in şöyle dediği rivâyet edilmektedir:

"Ashaptan üç kişi Resûlüllah'in zevcelerinin evlerine gelerek onun, gizlice yaptığı ibadetleri öğrenmek istemişlerdi. Durum (Resûlüllah'ın evinde gizlice yaptığı ibadetler) kendilerine bildirilince, Resûlüllah'ın yaptığı ibadetleri azımsarcasına şöyle dediler: "Durum böyle amma, Resûlüllah nerde biz nerde. Çünkü onun geçmişte ve gelecekte işlemesi muhtemel bütün günahları affedilmiştir." Sonra içlerinden biri: "Ben, geceleri devamlı namaz kılacağım." dedi. Diğeri: "Ben devamlı oruç tutacağım ve bozmayacağım." dedi. Üçüncü ise: "Ben de kadınlardan ayrı yaşayacağım, hiç evlenmeyeceğim." dedi. O anda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve onlara: "Şöyle şöyle konuşanlar sizler misiniz? Allah'a yemin olsun ki ben sizin Allah'tan en çok çekineniniz ve ondan en çok korkanınızım. Fakat ben bazan oruç tutarım, bazan da yerim. (Geceleri) bazan namaz kılarım, bazan da uyurum. Kadınlarla da evlenirim. (İşte benim sünnetim budur.) Kim benim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir. Buhari, K. en-Nikah, Bab: 1 /Müslim, K. en-Nikah, Bab: 5, Hadis No: 1401 /Nesei, K. en-Nikah, Bab: 4 / Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.2, S. 158.

Ebi Vakkas diyor ki:

"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Osman b. Mez'un'un, kadınlardan uzak durma kararını reddetmeyip, ona bu hususta izin verseydi, bizler de mutlaka kendimizi iğdiş eder, erkekliğimizi yok ederdik. Müslim, K. en-Nikah, Bab: 6. Hadis No: 1402 / Nesai, K. en-Nikah, bab: 4.

Âyet-i kerime’de geçen "Haddi aşmayın" ifadesi, Süddi tarafından, "Osman b. Mez'ıın gibi, cinsel organlarınızı kesmeye kalkarak, Allah'ın koyduğu sınırı aşmayın." demektir. İkrime'ye göre bu ifadeden maksat şudur: "Kadınları, bir kısım yiyecek ve içecekleri ve uykuyu kendinize haram kılmaya girişerek Allah'ın sizin için koyduğu sınırları aşmayın." demektir.

Hasan-i Basri'ye göre ise bu ifade geneldir. Allahü teâlâ, bununla helalar aşılarak, haramlara düşmeyi yasaklamıştır.

Taberi, âyetin genel ifadesine uygun olması hasebiyle ve âyetin genel ifadesini tahsis eden özel bir delilin bulunmaması dolayısıyla Hasan-ı Basri'nin izah şeklini tercih etmiş, âyetin mânâsının "Gerek haramlar, gerekse helaller hususunda Allah'ın koyduğu sınırları aşmayın." şeklinde olduğunu söylemiştir. Âyetin nüzul sebebinin, Osman b: Mez'un ve benzeri sahabilerin davranışları olması âyetin genel hükmünü kayıtlamaz. Bu âyet her helalin ve haramın sınırlarını aşanları kapsamaktadır.

88

Allah'ın size verdiği miktardan helal ve temiz olarak yeyin. İman ettiğiniz Allah'tan korkun.

Ey iman edenler, Allah'ın size rızık olarak verdiği ve size helal kıldığı yemeklerden yeyin. Birliğine iman ettiğiniz ve Rabliğini tasdik ettiğiniz Allah'tan korkun. Onun, helal ve haramlar hususunda koyduğu sınırları aşmayın. Haram kıldıklarını helal, helal kıldıklarım ela haram saymayın. İman ettiğiniz Rabbinize karşı gelmekten kaçının. Aksi takdirde onun gazabına veya azabına uğratılmış olursunuz.

Bu hususta diğer bir âyet-i kerime’de de şöyle buyurulmaktachr; "Ey iman edenler, size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yeyin. Şâyet sadece Allah'a ibadet ediyorsanız ona şükredin. Bakam Sûresi, 2/172.

89

Allah sizi, kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden sorumlu tutmaz. Fakat bile bile yaptığınız yeminlerinizden sizi sorumlu tutar. Bu, (bozulan) yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından, on yoksulu yedirmek veya giydirmek, yahut da bir köle azad etmektir. Bunları bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır. Yapıp da bozduğunuz yeminlerinizin keffareti işte budur. Yeminlerinizi koruyun. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklar ki şükredesiniz.

Allah sizleri, "Hayır vallahi, evet billahi" gibi kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden dolayı hesaba çekmez. Fakat sizleri, bir şeyi yapıp yapmayacağınıza dair bilerek yaptığınız yeminlerinizden sorumlu tutar. Bozduğunuz yeminlerinizin keffareti, ya ailenize yedirdiğiniz şeylerin ortalamasından yedirmek suretiyle on fakiri doyurmak veya giydirmek ya da Allah rızası için bir köle azad etmektir. Yedirecek yemek, giydirecek elbise veya azad edecek köle bulamayanın keffareti ise üç gün oruç tutmaktır. İşte yaptığınız yeminleri bozmanızın keffareti budur. Yeminlerinizi muhafaza edin, bozmayın. Bozduğunuz takdirde keffaretini yerine getirin. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklar ki şükredesiniz.

Resûlüllah'ın sahabileri, bir kısım helal şeyleri, yemin etmek suretiyle kendilerine haram kılmışlardır. Allahü teâlâ, bu âyet-i kerime ile, yeminler ederek helal şeyleri kendilerine haram kılmalarım yasaklamıştır.

Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Ey iman edenler, Allah'ın size hela) kıldığı temiz şeyleri haram saymayın." âyet-i kerimesi, kendilerine kadınlara yaklaşmayı ve et yemeyi yasaklayan kimseler hakkında nazil olunca bunlar dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, bunları yapmayacağımıza dair yaptığımız yeminler ne olacak?" Bunun üzerine Allahü teâlâ: "Allah sizi, kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden sorumlu tutmaz." âyetini indirdi.

Taberi diyor ki: "Biz daha önce hangi yeminlerin kasıtsız (Yemi-i lağiv), hangilerinin kasıtlı yeminler olduğnu ve hangi yeminlerin bozulup, hangi yeminlerin bozulmayacağı hususunu bu kitabımızda Bakara Sûresi'nin iki yüz yirmi beşinci âyetinin izahında zikrettik, bu sebeple burada tekrarlanmasına lüzum görmedik."

Mücahid, kasıtlı olarak yapılan yeminlerden maksadın, bilerek yapılan yeminler olduğunu, Hasan-ı Basri ise bunlardan maksadın, günah işlemek maksadıyla yapılan yeminler olduğunu, bu sebeple bozularak yerine keffaret ödenmesi gerektiğini söylemiştir.

Âyet-i kerime’de: "Bu yeminin keffareti." buyurulmaktadır. Burada zikredilen bu yeminden, yemi-i Lağiv mi, yoksa kasıtlı olarak yapılan yeminin mi kastedildiği hususunda iki görüş zikredilmiştir,

a- Hasan-ı Basri, Şa'bi, Ebû Malik, İbrahim en-Nehai, Hazret-i Âişe, Yahya b. Said, Ali b. Ebi Talha ve Süddi'ye göre burada zikredilen "Bu yemin"den maksat, kasıtlı olarak yapılan yemindir. Bunun bozulması halinde âyette zikredilen keffaretler yerine getirilecektir. Bunlara göre yemin-i lağiv'den maksat, kişinin, bir şeyin doğru olduğunu sanarak yemin etmesidir. Halbuki o şey zannettiği gibi doğru değildir. Kişi böyle bir yeminden dolayı sorumlu olmaz. Onu bozmasından dolayı keffaret gerekmez. Kasıtlı olarak yapılan yeminden maksat ise kişini bildiği bir şey üzerine kasıtlı olarak yemin etmesidir. İşte bu yeminleri bozması halinde onun, âyette zikredilen keffareti eri yerine getirmesi gerekir. Ayrıca kasıtlı olarak yaptığı bu yemin bir günah işlemek için ise, onu bozması ve keffaret ödemesi gereklidir. Yemini sürdüremez.

Ebû Malik diyor ki: "Yeminler üç türlüdür. Bozulduklarında keffaret verilmesi gereken yeminler, bozulduklarında keffaret verilmesi icabetmeyen yeminler, bir de yemin edenin hiçbir şekliyle sorumlu olmayacağı yeminlerdir. Keffaret icabeden yeminler, kişinin bir şeyi yapmayacağına dair yaptığı yeminlerdir. Böyle bir iş yapılacak olursa işte o durumda keffaret gerekir. Keffaret icabetmeyen yeminler ise kişinin kasıtlı bir şekilde yalan yere yaptığı yeminlerdir. Bu yeminler için keffaret icabetmez. Kişinin sorumlu olmadığı yeminler ise bir şeyin, yemin ettiği gibi olduğu kanaati ile yemin etmesi, daha sonra da o şeyin yemin ettiği gibi olmadığının anlamış olduğu yeminlerdir. İşte buna "Yemin-i Lağıv" denir ve bunun için de herhangi bir keffaret söz konusu değildir.

b- Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr ve Dehhaktan nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin "Bu yeminin keffareti" ifadesinde geçen "Bu yemin"den maksat, "Yemin- Lağiv"dir (Bozulması gerekli olan yemindir). Bunların izahına göre Yemin-i Lağivden maksat, caiz olmayan bir hususun yapılmasına dair edilen yemindir. Bu gibi yeminlerin bozulmaları ve yerine getirilmemden gerektiğinden bunlara iağiv yeminler (İptal edilen yeminler) ismi verilmiştir. Kişi böyle bir yemini yaptığı takdirde onu bozmakla ve âyette zikredilen keffareti yerine getirmekle mükelleftir. İşte böyle bir yemini yapan kimse yeminini bozar ve keffareti de yerine getirirse sorumluluktan kurtulmuş olur, hesaba çekilmez. Bu görüşte olan âlimlere göre kasıtlı olarak yapılan yeminden maksat ise caiz olmayan bir şeyin yapılmasına dair edilen ve bozulmayan yeminlerdir. Bu gibi yeminleri yapanlar, caiz olmayan şeyleri yaptıklarından dolayı sorumlu olurlar ve hesaba çekilirler.

Taberi bu görüşlerden

birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, yemin-i Lağivden maksadın, günah işleme maksadıyla yapılmayan yeminler olduğunu, kasıtlı olarak yapılan yeminlerden maksadın ise günah işlemek amacıyla yapılan yeminler olduğunu söylemiş ve âyetin mânâsının şu şekilde olduğunu söylemiştir: "Ey insanlar, Allah sizleri boş sözlerinizden ve kendisine karşı gelmeyi kastetmeyen, günah işlemeyi hedef almayan yeminlerinizden dolayı hesaba çekmez. Fakat o sizi, günah işlemeyi kastederek yaptığınız ve kendinize gerekli kıldığınız yeminlerinizden dolayı hesaba çekecektir. Hesaba çekileceğiniz bu yeminlerin icabettiği günahları sizden silecek ve affettirecek vasıta, sizlerin, zikredilen keffaretleri yerine getirmenizdir.

Âyeti kerime’de geçen ve "Ailenize yedirdiğinizin ortalamasından" diye tercüme edilen ifadeden neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikredilmiştir.

a- Esved b. Yezid, Abddullah b. Ömer, Ubeyde es-Selmani, Muhammed b. Sirin, Hasan-ı Basri, Dehhak, Şüreyh, Hazret-i Ali, Ebû Rezin, Hişam b. Muhammed ve benzeri âlimlere göre burada zikredilen "Ailenize yedirdiğinizin ortalaması'ndan maksat, yemin edenin, memleketinin halkının yediklerinin çeşitlerinin ortalamasıdır. Buna göre yemin eden kimse bulunduğu beldenin halkının yediklerinin ortalamasından on fakiri doyurarak yeminlerinin keffaretini ödemiş olur. Bu görüşte olan âlimler zamanlarında ve memleketlerinde mevcut olan yemekleri gözönünde bulundurarak, yemin edenin, on fakiri, zikrettikleri belli yemeklerle doyurması gerektiğini beyan etmişlerdir. Mesela Esved b. Yezid, yenen şeylerin ortalamasının ekmek, hurma, zeytinyağı ve terayağı olduğunu söylemiş, bunların en iyisinin ise et olduğunu zikretmiştir. Hazret-i Ömerin'in oğlu Abdullah ise yenen şeylerin ortalamasının, ekmekle hurma, ekmekle tereyağı, ekmekle zeytinyağı olduğunu, yiyeceklerin en iyisinin ise ekmekle et olduğunu, başka bir Rivâyette Abdullah, yiyeceklerin ortalamasının, ekmek, et, ekmek tereyağı, ekmek peynir, ekmek ve sirke olduğunu söylemiştir.

Hasan-ı Basri ise yiyeceklerin ortalamasının ekmek, et veya ekmek ve tereyağı yahut ekmek ve süt olduğunu söylemiştir.

Şüreyh ise yiyeceklerin ortalamasının ekmek ve zeytinyağı olduğunu, sirkenin ise güzel bir yiyecek olduğunu söylemiştir.

Hazret-i Ali bu âyette zikredilen "Ailenize yedirdiğinizin ortalaması"ndan maksadın, sahalı akşam olmak üzere iki vakit yemek olduğunu, bir vakit yemeğin de ekmek, zeytinyağı veya ekmek tereyağı yahut sirke ve zeytinyağı olduğunu söylemiştir.

Hasan-ı Basri ise bu âyette zikredilen "yiyeceklerin ortalaması" olan keffaretten maksadın, bir vakit yemek yedirmek olduğunu, bunun da ekmek ve et, bu olmadığı takdirde ekmek tereyağı ve süt, bunlar da olmadığı takdirde ekmek sirke ve zeytinyağı olduğunu, yedirilecek kimselerin doyuncaya kadar yedirilmeleri gerektiğini söylemiştir.

Taberi diyor ki: "Yedirilen şeyin ortalamasından maksadın, belde halkının yiyeceklerinin çeşidinin ortalaması olduğunu söyleyen âlimler her bir fakire verilecek gıda maddelerinin miktarı hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

aa- Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali, İbrahim en-Nehai, Said b. Cübeyr, Şa'bi, Abdullah b. Abbas, Mücahid ve Ebû Malike göre, yemin eden kimse fakire yemek yedirmeyip gıda maddesi vermek istediğinde on fakirden herbirine bağdaydan yarım sa', diğer hububattan ise bir sa' ölçüsünde gıda maddesi verir. Bir sa dört mikkl'e eşinir. Bir sa', yaklaşık 2.917 kg. veya 3.333 kg.'dır.

bb- Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Kasım, Salim, Süleyman b. Yesar ve Atadan nakledilen diğer bir görüşe göre yemini bozan kimse keffaret olarak on fakirden her birine bir müdd (çeyrek sa') ölçüsünde gıda maddesi verir.

cc- Hasan-ı Basriye göre her fakire bir müdd buğday bir müdd de hurma verilir.

b- Hazret-i Ali ve Muhammed b. Ka'b el-Kureziden nakledilen diğer bir görüşe göre yemin eden kimse keffaret olarak on fakirden her birini sabah akşam yedi rir.

c- Abdullah b. Abbas, Âmir eş-Şa'bi, Said b. Cübeyr ve Dehhaktan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen "Ailenize yedirdiklerinizin ortalaması"ndan maksat, keffaret verenin, kendi ailesine yedirdiği az veya çok yemeklerin oitalamasidır. Eğer yeminine keffaret veren kimse, ailesini doyurabilen kimselerden ise on fakiri tam doyurur. Şâyet bu kimse fakirliğinden dolayı ailesini doyuramıyorsa on fakire de ailesine yedirdiği miktarda yemek verir.

Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın şunları söylediği rivâyet edilmiştir. "Eğer sen, aileni yedirip doyurabil en kimselerden isen fakirleri de doyur. Şâyet değilsen aileni yedirdiğin kadar yedir."

Said b. Cübeyr de demiştir ki: "Daha önce yeminlere keffaret verirken, büyük insanlara, küçük yaştakilere yedinnediklerini yedirirlerdi. Hürlere de, kölelere yedirmediklerini yedirirlerdi. Bunun üzerine bu âyet indi ve kendilerine keffaret verilen fakirlerin eşit tutulmalarını, onlara keffaret verenin ailesine yedirdiklerinin ortalamasını yedirmesini emretti.

Taberi diyor ki: "Bu görümlerden tercihe şayan olan görüş: "Ailenize yedirdiğinizin ortalamasından yedirmektir." ifadesini: "Yemininden dolayı keffaret veren kimse, kendi ailesine yedirdiği yemeklerin cinsine göre değil azlık ve çokluğuna göre ortalamışım yedirsin." şeklinde izah eden görüştür. Çünkü Resûlüllah bütün keffaretlerde bu şekilde hüküm vermiştir. Mesela ihramlı iken başını tıraş etmek zorunda kalan kimseye, altı fakire üç sa' gıda maddesi vermesini emretmiştir.

Ka'b b. Ucre diyor ki:

"Hudeybiye'de Resûlüllah gelip benim yanımda durdu. Benim başımdan bitler dökülüyordu. Dedi ki: "Haşeratlarm seni rahatsız ediyor mu?" Dedim ki: "Evet." Dedi ki: "Başını tıraş et. Buna mukabil üç gün oruç tut veya altı kişiye bir "Ferak Bir ferak, üç sa' miktarına eşittir. ölçüsünde sadaka ver. Veya gücünün yettiği bir kurbanı kes." Buhari, K. el-Muhsar, b. 6 / Müslim, K. el-Hac, Bab: 82, Hadis No: 1201

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ayında hanımıyla cinsi münasebette bulunan kimse için ise altmış fakire on beş sa' miktarında yiyecek vermesini emretmiştir. Yani burada keffaret verenin durumu fakir olduğundan her fakire yarım sa' vermesi yerine çeyrek sa' vermesi emredilmiştir.

Bu hususta Ebû Hureyre diyor ki: "Bir adam Ramazan günü orucunu bozdu. Resûlüllah'a geldi. Resûlüllah ona bir köle azadetmesini veya peşpeşe iki ay oruç tutmasını yahut altmış fakiri yedirmesini emretti. Adam: "Bende altmış fakiri yedirecek bir şey yok." dedi. Resûlüllah ona "Otur bekle." dedi. Bu arada Resûlüllah'a içinde on beş sa' miktarında hurma bulunan bir sepet getirildi. Resûlüllah buyurdu, ki: "Bunu al ve tasadduk et." Adam dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, bu hurmalara benden daha muhtaç kimse yoktur." Bunun üzerine Resûlüllah güldü öyle ki, dişleri göründü ve ona dedi ki: "Bunu götür ye. Bkz. Ebû Davud, K. es-Savm, Bab: 37, Hadis No: 2392, 2393.

Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Resûlüllah'ın herhangi bir keffaret hakkında ekmek ve katığa dair hüküm verdiği veya sabah akşam yemek yedirmeye dair hüküm verdiği bilinmemektedir. Bu da göstermektedir ki keffaret, Resûlüllah'ın hüküm verdiği şekliyle fakirlere belli miktarlarda gıda maddeleri, vermekle olur. Onları sabah veya akşam ekmek ve katık ile doyurma şeklinde değildir.

Buna göre âyetin bu bölümünün izahı şöyledir: "Kasıtlı olarak yaptığınız yeminlerin keffareti, ailenize yedirdiğiniz gıda maddelerinin ortalamasından on fakiri yedirmektir. Zenginin ailesine yedirdiğinin ortalaması iki müdd, yani yarım sa' miktarıdır. Resûlüllah'ın, fakirleri doyurma keffaretinde hükmettiği en yüksek miktar işte budur. Fakirin ailesine yedirdiğinin ortalaması ise bir müdd'dür. Yani çeyrek sa' dır. Resûlüllah'ın, fakirleri yedirme keffaretinde hüküm verdiği en az miktar da budur.

Âyet-i kerime’de, yeminini bozan kimsenin on fakiri giydirmekle de keffaretini yerine getirebileceği zikredilmiştir. Müfessirler burada zikredilen giysinin nasıl bir giysi olacağı hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Mücahid, Hasan-ı Basri, Tavus, Mansur, Ata, İbrahim en-Nehai, Abdullah b. Abbas ve Ebû Malik'ten nakledilen bir görüşe göre burada, keffaret olarak giydirilmesi emredilen elbiseden maksat, tek bir parça elbisedir. Yeminini bozan kimse on fakirden her birine birer parça elbise giydirerek keffaretini ödemiş olur. Bu elbise bir gömlek veya belden yukan yahut belden aşağı giyilen bir elbise olabilir.

b- Said b. el-Müseyyeb, Hasan-i Basri, Muhammed b. Sirin, Ebû Mûsa el Eş'ari ve Dehhakîan nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen elbiseden maksat, iki parça elbisedir. Yeminini bozan kimse on fakirden her birine iki parça elbise giydirerek keffaretini yerine getirmiş olur.

Said b. el-Miiseyyeb, bu iki elbisenin, bir cübbe bir de sarık olabileceğini söylemiştir.

c- İbrahim en-Nehai ve Muğireye göre ise burada zikredilen elbiseden maksat, kişinin vücudunun tamamım kaplayan çarşaf, cübbe ve benzeri elbiselerdir. Bunlara göre sadece bir gömlek veya çamaşır yahut başörtüsü, burada zikredilen "Elbise" ifadesini kapsamaktadır.

d- Abdullah b. Ömere göre ise bu âyette zikredilen "Elbise"den maksat, belden yukarı ve belden aşağı giyilen iki parçadır.

Mücahid, Hasan-i Basri ve Hakemden nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin bu bölümünde mutlak olarak zikredilen elbise, giyilen herhangi bir elbisedir. Mücahid demiştir ki: "Yeminin keffaretinde, şortun dışında her türlü elbise yeterlidir."

Hasan-i Basri de demiştir ki: "Yeminin keffaretinde bir sank dahi yeterlidir."

Taberi diyor ki: "Bize göre bu görüşlerden doğru olmaya daha yakın olanı ve âyetin mânâsına daha uygun olanı şöyle diyen görüştür: Burada on fakire giydirilecek elbiseden maksat, kendisine giysi denilecek bir ve daha fazla elbisedir. Zira, kendisine "Elbise" denmeyen bir giysinin, bu âyetin kapsamına girmediği herkes tarafından ittifakla kabul edilmektedir. Kendisine "Elbise" denen bir şeyin ve daha fazlasının, âyetin kapsamına girdiği muhakkaktır.

Âyet-i kerime’de, yemin eden kimsenin yeminin bozması halinde keffaret olarak, bir köleyi azadetmesinin de yemini için keffaret olacağı beyan edilmektedir. Yeminin keffareti olarak azadedilecek kölenin nasıl bir köle olacağı hususunda Taberi özetle şunları söylüyor: "Eğer denilecek olursa ki: "Burada zikredilen köleden bütün köleler mi kastedilmekledir yoksa bazı vasıflan haiz olan köleler mi?" Cevaben denilir ki: "Burada zikredilen köleden maksat, sıhhatli olan her köledir. Küçük olsun büyük olsun, müslüman olsun kâfir olsun fark yoktur. Buna mukabil bütün âlimler kotürüm olan, kör olan, dilsiz olan, elleri kesik veya çolak olan, deli olan ve benzeri sakatlıkları bulunan kölelerin azadedilmelerinin keffaret için yeterli olmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak bir kısım âlimler yeni doğan çocuğa köle denilmeyip "Neşeme" dendiğinden, çocuk kendi kendine hareket ederek dönme durumuna gelmeden önce yemin keffareti için azadedilen köle kavramına girmeyeceğini bu duruma geldikten sonra işe bu kavrama gireceğini söylemişlerse de bu görüş isabetli değildir. Çünkü köle kavramı âyet-i kerime’de genel olarak zikredilmiştir.

Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Âyet-i kerime’de yeminini bozan kimsenin keffaret olarak on fakiri yedirmesi veya giydirmesi ya da bir köle azadetmesi zikredilmiştir. Yeminin keffaretini ödeyen kimse bu üç şıktan herhangi birini seçmekte serbesttir. Abdullah b. Mes'ud ve Abdullah b. Ömer'in, hali vakti yerinde olan kimselere bu üç şıktan köle azadetme şıkkını tavsiye etmeleri sadece hükmün mustehap olma durumunu ifade eder. Binaenaleyh zengin olan kimse köle azadetmeyip on fakiri yedirse veya giydirse yeminin keffaretini ödemiş olur. Çünkü hiç bir âlimden "Zengin olan kimse ancak bir köle azadederek yemininin keffaretini yerine getirmiş olur." şeklinde bir söz nakledilmemiştir. Aksine, kölenin dışındaki şıkiann yapılmasıyla kefffarelin yerine getirileceği hususunda ittifak etmişlerdir.

Âyet-i kerime’de "Bunları bulamayan kimse için keffaret, üç gün oruç tutmaktır." buyurulmaktadır. Bu ifadelerden maksat şudur: "Yemininden dolayı keffaret vermesi gerekli olan kimse on fakiri doyuracak yiyecek ve giydirecek elbise yahut azadedecek bir köle bulamayacak olursa o kimsenin üç gün oruç tutması gerekir.

Müfessirler yemininden dolayı keffaret ödemekle yükümlü olan kimsenin, maddi durumu ne kadar düşük olduğunda oruç tutabileceği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Şafıiye göre yeminini bozan kimsenin, keffaret ödeme anında kendisinin ve ailesinin sadece bir günlük ve bir gecelik yiyeceği bulunur ise bu kimse gücü yetmeyendir. Ve yeminine keffaret olarak üç. gün oruç tutar. Şâyet yeminini bozan kimsenin keffaretini (ideme anında kendisinin ve ailesinin bir günlük ve bir gecelik yiyeceği ile birlikte on fakiri yedirebilecek veya giydirebilecek maddi imkânı da varsa yeminini bozan kimsenin ya on fakiri yedirmesi veya giydirmesi gerekir. Bunun oruç tutması, keffaretini yerine getirme sayılmaz.

Said b. Cübeyr üç. dirhemi bulunanın, Hasan-ı Basri iki dirhemi bulunanın keffaret olarak oruç tutamayacağını, bunlarla fakirleri yedireceğini söylemişlerdir.

b- Diğer bir kısım âlimlere göre ise iki yüz dirhemi bulunanın dahi gücü yetmeyen sayılacağını, on fakiri yedirme veya giydirme yerine üç gün oruç tutarak keffaretini ödeyebileceğini söylemişlerdir.

c- Son devrin bazı fıkıhcıları ise geçimini sağlamak için sadece sermayesi bulunan, geçimini sağlayacak sermayesinden fazla olarak fakirleri yedirecek veya giydirecek gücü bulunmayan kimselerin, yeminlerine keffaret olarak oruç tutabileceklerini ancak geçimlerini sağlayabilecek sermayelerinden fazla olarak on fakiri yedirecek veya giydirecek kadar maddi imkânları bulunanların oruç tutamayacaklarını söylemişlerdir.

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olan görüş şudur: Gücü yetmeyenlerden maksat, yeminini bozduğu günde kendisinin ve ailesinin, bir günlük ve bir gecelik yiyeceğinden başka herhangi bir şeyi bulunmayan kimsedir. Böyle bir kimsenin, bozduğu yeminine keffaret olarak üç gün oruç tutması yeterlidir. Buna mukabil yeminin bozduğu anda, kendisinin ve ailesinin bir günlük ve bir gecelik yiyeceğinden fazla olarak on fakiri yedirecek veya giydirecek kadar bir imkânı varsa yahuta da azadedeceği bir köle varsa böyle bir kimsenin oruç tutması, keffareti için geçerli değildir. Zira iflas eden kimsenin malları borçlularına dağıtıldıktan sonra ona sadece kendisinin ve ailesinin bir günlük ve bir gecelik yiyeceği bırakılır. Keffaret konusunda da gücü yetmeyenin ölçüsü de budur.

Müfessirler burada zikredilen orucun, peşpeşe tutulması icabeden bir' oruç mu yoksa ara verilerek tutulabilecek bir oruç mu olduğu hususunda iki görüş zikretmişlerdir.

a- Mücahid, Rebi' b. Esnes, Übey b. Ka'b, İbrahim en-Nehai, Abdullah b. Mes'ud, Süfyan es-Sevri, Katade ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bir görüşe göre yemin keffareti olarak tutulan üç günlük orucun ara vermeden peşpeşe tutulan oruçlardan olduğunu söylemişlerdir. Zira Übey b. Ka'b ve Abdullah b. Mes'udun kıraatlarına göre âyetin bu bölümü şeklinde okunmuştur.. Mânâsı da: "Peşpeşe üç gün oruç tutmak gerekir." demektir.

b- Malike göre ise burada zikredilen üç günlük orucun peşpeşe tutulması daha iyi iken ayrı ayrı tutulmaları da caizdir.

Taberi diyor ki: "Bize göre tercih edilen görüş, bu son görüştür. Zira Allahü teâlâ mutlak şekilde üç gün oruç tutulmasını zikretmiştir. Bunların peşpeşe veya aralıklı olarak tutulacaklarına dair bir kayıt ve şart zikretmemiştir. Bu sebeple Âyeti mutlak bir şekilde almak daha isabetlidir.

Übey b. Ka'b ve Abdullah b. Mes'udun kıraatlarına gelince bu kıraatlar elimizde bulunan mushafların hilafına olan kıraatedir. Mushaf'ımızda olmayan kıraatları delil göstererek bunun, Allah'ın kelamından olduğunu söylememiz caiz değildir. Bununla birlikte ben, yemin keffaretinde tutulan üç gün orucun, âlimlerin ihtilaflarından kurtulmak için peşpeşe tutulmasını tercih ediyorum."

 

 

 

 

Ana Sayfa (Kur'an-ı Kerim) Aynı Pencere

Geri

 

(T :  M : 922  H : 310)

 

TABERİ TEFSÎR-İ - (TÜRKÇE)

 

-

 

İleri

Sayfayı Büyüterek Aynı Pencerede Aç