|
Bak. Âyet 84.
84
Peygambere indirileni işittikleri zaman, onun hak
olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Onlar: "Ey
Rabbimiz, iman ettik. Bizi de şahitlerle yaz. Allah'a ve bize gelen hakka nasıl
iman etmeyelim? Halbuki biz Rabbimizin bizi salih bir toplulukla birlikte
cennete koymasını çok arzu ediyoruz." derler.
Müslümanlara sevgi bakımından en yakın olan Hristiyanlar, Peygambere indirilen
âyetleri işittikleri zaman, işittiklerinin hak olduğunu anladıklarından dolayı
gözleri yaşlarla dolar ve şöyle derler: "Ey Rabbimiz, Peygamberin
Muhammed'e indirdiğin Kur'an'ı tasdik
ettik. Sen bizleri, Kur'an'ın hak olduğuna şahitlik edenlerle beraber eyle,
sevap ve mükâfaatlandırmada onların derecelerine ulaştır. Allah'ın birliğine ve
mukaddes kitabında bize gelen hakka nasıl iman etmeyelim? Halbuki bizler,
Rabbimizin bizi, salih topluluklarla beraber naim cennetlerine koymasını ve
kıyamette bizleri onların derecelerine erdirmesini candan isteriz."
Süddi, Abdullah b. Zübeyr, Urve b. Zübeyr ve
Zübri bu âyet-i kerime’nin,
Habeşistan Kralı Necaşi'nin gönderdiği heyet hakkında nazil olduğunu
söylemişlerdir. Bunlar, kendilerine Kur'an okununca, onun hak olduğunu
anlamışlar, gözleri yaşlarla dolmuş ve iman ettiklerini bildirmişlerdir. Ayrıca
Allahü teâlâ'dan, kendilerini şahitlerle
birlikte yazmasını niyaz etmişlerdir.
Burada zikredilen şahitlerden maksat, Abdullah b.
Abbas'a göre, Muhammed
ümmetidir. "Şahitler" denilmesinin sebebi ise onların kıyamet gününde Kur'an'dan
öğrendiklerine göre. Peygamberlerin, ümmetlerine, Allah'ın emirlerini tebliğ
ettiklerine dair şahitlik yapacak olmalarındandır.
Bu husus başka bir âyetle de şöyle beyan edilmektedir; "Böylece biz sizin,
insanlara karşı şahitler olmanız, Peygamberin de size karşı şahit olması için
sizi, orta yolu tutan bir ümmet kıldık. Bakara Sûresi,
2/143.
Âyette zikredilen "salih topluluk"tan maksat, Allah'a iman eden, ona itaat eden,
bu sayede cennete girmeyi hak eden insanlardır.
Böylece dediklerinden dolayı Allah onları, altlarından
ırmaklar akan cennetlerle mükâfaatlandırmıştır. Orada ebedi olarak
kalacaklardır. İşte iyilik yapanların mükâfaatı budur.
Onların iman etmeleri, hakkı kabul etmeleri ve bunlun söylemeleri sebebiyle
Allah onları, altlarından ırmaklar akan cennetlerle mükâfaatlandırmıştır. Onlar
orada devamlı olarak kalacaklardır. Oradan hiç çıkmayacaklardır. Başka bir yere
de nakledilmeyeceklerdir. İşte iyilikte bulunanların mükâfaatı budur. İyilikte
bulunanın iyilikte bulunması ise Allah'ı kesin bir şekilde birlembek, hiçbir
şeyi ona ortak koşmamak, Peygamberleri ve onların, Allah katından getirdikleri
kitapları tasdik etmek, farzlarını eda edip yasaklarından kaçınmaktır. İşte
altından ırmaklar akan cennetleri hak etme, böyle bir iyiliğin karşılığıdır.
İnkâr edenlere ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince;
işte onlar, cehennemliklerin ta kendileridir.
Allah'ın birliğini ve Muhammed'in
Peygamberliğini inkâr edenlere ve kitaplarda gönderdiğimiz âyetleri
yalanlayanlara gelince; işte onlar, ateşi çok şiddetli olan cehennemin
sakinleridirler.
Ey iman edenler, Allah'ın size helal kıldığı temiz
şeyleri haram saymayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.
Ey iman edenler, Allah'ın size helal kıldığı et, süt vb. şeyleri yeme ve
kadınlara yaklaşma gibi hoşunuza giden temiz şeyleri, papaz ve ruhbanların
yaptıkları gibi kendinize haram kılmayın. Onlar kadınlan, temiz yiyecekleri ve
içecekleri kendilerine haram kılmışlardır. Bunların bazıları kendilerini
manastırlara hapsetmiş, bazıları ela yeryüzünde dolaşıp durmuşlardır. Helal ve
haram hususunda Rabbinizin sizin için çizdiği hududu aşmayın. Şüphesiz ki Allah
haddi aşanları sevmez.
Bu âyet-i kerime’nin
nüzul sebebi hakkında müfessirler iki
görüş zikretmişlerdir.
a- Ebû Malik, İkrime,
İbrahim en-Nehai, Ebû Kılabe,
Katade, Süddi
ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bir
görüşe göre, bu âyet-i kerime’nin
nüzul sebebi şudur: Osman b. Mez'un, Abdullah b. Amr,
Ali b. Ebi Talib gibi bir kısım
sahabiler, muttaki bir davranış olduğu
kanaatiyle, Allah'ın helal kıldığı bazı şeyleri kendilerine yasaklamışlardır.
Mesela kadınlara yaklaşmamak, temiz ve lezzetli olan bazı yiyecek ve içecekleri
yeyip içmemek gibi davranışlarda bulunmuşlardır. Hatta bazıları, tenasül
organını kesip şehvani arzulardan tamamen uzak olmayı düşünmüşlerdir. İşte bunun
üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuş,
mü’minlere, Allah'ın helal kıldığı şeyleri kendilerine yasaklamamalarını
emretmiştir.
Bu hususta Ebû Kılabe diyor ki: "Resûlüllah'ın
sahabilerinden bazıları dünyayı
bırakmayı, kadınları terketmeyi ve ruhbanlasın ayı arzulamalardı. Bunun üzerine
Resûlüllah ayağa kalktı, onlar
hakkında çok sert konuştu ve dedi ki: "Sizden öncekiler kendilerine dini
zorlaştırarak helak oldular. Onlar dini kendilerine zorlaştırdılar. Allah da
zorlaştırdıkları şekliyle dinlerini onlara meşru kıldı. Bugünkü manastır ve
kiliselerde bulunan insanlar onların kalıntılarıdır. Siz, Allah'a kulluk edin,
hiçbir şeyi ona ortak koşmayın. Hac ve Umre yapın. Dürüst olun ki size de dürüst
davranılsın." Ebû Kılabe diyor ki: "İşte bu âyet böyle kimseler hakkında nazil
olmuştur."
Katade de bu âyetin nüzul sebebi hakkında
diyor ki: "Bize anlatıldığına göre; Resûlüllah'ın
sahabilerinden bazıları, kadınlara
yaklaşmaktan ve et yemekten kendilerini uzaklaştırdılar. Manastırlar oluşturmak
istediler. Bunların haberi Resûlüllah'a
ulaşınca, Resûlüllah buyurdu ki:
"Benim dinimde kadınlara yaklaşmayı ve et yemeyi terketme, manastırlar edinme
diye bir şey yoktur." Katade diyor ki: "Yine
bize bildirildiğine göre, Resûlüllah'ın
döneminde üç kişi şunları yapmaya karar vermişlerdi: Biri demişti ki: "Ben
geceleyin uyku uyumayacağım, devamlı ibadet edeceğim." Diğeri de demişti ki:
"Ben de kadınlara yaklaşmayacağım." Bunun üzerine
Resûlüllah bunları yanına çağırttı ve
buyurdu ki: "Şöyle şöyle yapacağınız bana bildirildi. Bu doğru mu?" Onlar da:
"Evet ey Allah'ın Resulü, biz bunları yapmakla hayırdan başka bir şey
istemedik." dediler. Resûlüllah da
buyurdu ki: "Fakat ben geceleri hem namaz kılıyorum, hem de uyuyorum. Bazı
günler oruç tutuyorum, bazı günler tutmuyorum. Kadınlara da yaklaşıyorum. Kim
benim sünnetimden yüzçevirirse, o benden değildir."
Bu hususta Abdullah b. Abbas da diyor ki: "Bu
âyet-i kerime,
Resûlüllah'ın bazı
sahabilerine işaret etmektedir. Onlar
demişlerdi ki: "Biz cinsel organlarımızı keselim. Dünyanın şehvani arzularım
terkedelim ve rahiplerin yaptıkları gibi yeryüzünde gezip, seyahat edelim."
Bunların haberi Resûlüllah'a ulaştı.
Resûlüllah onları yanına çağırdı ve bu
söylenenleri kendilerine sordu. Onlar da: "Evet öyle." dediler.
Resûlüllah da buyurdu ki: "Fakat ben,
oruç tutuyorum. Oruca ara da veriyorum. Namaz da kılıyorum. Uyku da uyuyorum.
Kadınlarla evleniyorum. Kim benim sünnetimi alırsa o bendendir. Kim de benim
sünnetimi almazsa, o benden değildir." Abdullah b.
Abbas, Osman b. Mez'un'un bu sahabilerden
biri olduğunu zikretmektedir.
İkıime diyor ki: "Resûlüllah'ın
sahabilerinden Osman b. Mez'un, Ali b.
Ebi Talib, Abdullah b. Mes'ud, Mikdat b.
el-Esved ve Ebû Huzeyfe'nin azadlı kölesi Salim inzivaya çekildiler. Kendilerini
evlerine hapsettiler, kadınlardan uzak durdular. Yün giymeye başladılar. Güzel
olan yiyecek ve giyecekleri kendilerine haram kıldılar. Sadece
İsrailoğullarmdan, dünyayı gezip dolaşanların yediklerini yediler, giydiklerini
giydiler. Kendilerini iğdiş yapmak istediler. Geceleri devamlı olarak namazla
geçireceklerine, gündüzleri de devamlı oruç tutacaklarına dair ittifak ettiler.
Bu âyet işte bunlar hakkında nazil oldu. Bunun üzerine
Resûlüllah adam gönderip onları yanına
çağırttı ve buyurdu ki: "Nefsinizin üzerinizde hakkı var. Gözünüzün üzerinizde
hakkı var. Oruç da tutun, ara da verin. Namaz da kılın, uyku da uyuyun. Bizim
sünnetimizi terkeden bizden değildir." Bunun üzerine o
sahabiler dediler ki: "Ey Allah'ım, biz
teslim olduk ve indirdiğine uyduk."
b- İbn-i Zeyd'e göre ise bu
âyet-i kerime Abdullah b. Revaha, hanımı ve
misafiri hakkında nazil olmuştur.
Abdullah b. Revaha bir kişiyi misafir etmiş, fakat bir işi çıkmış ve akşam
yemeğinde bulunamamış. Eve dönünce ailesine: "Sen misafire akşam yemeği vermedin
mi?" diye sormuş, hanımı da ona: "Yemek az idi. Senin gelmeni bekledim." diye
cevap vermiştir. Bunun üzerine Abdullah "Sen benim için misafirime yemek
vermedin ha? Senin yemeğini tatmak bana haram olsun." demiştir. Hanımı da: "Eğer
sen onu tatmazsan, onu tatmak bana da haram olsun." demiş. Misafir de: "Sizler
onu tatmazsanız, onu tatmak bana da haram olsun." demiştir. Abdullah b. Revaha
bu durumu görünce hanımına: "Getir yemeği haydi besmele çekip yeyin." demiş.
Yemeği yedikten sonra gidip durumu Resûlüllah'a
anlatmıştır. Resûlüllah da ona: "İyi
yapmışsın." demiştir. İşte bu ve bundan sonra gelen âyet onlar hakkında nazil
olmuştur.
c- İkrime'nin
Abdullah b. Abbas'tan naklettiğine göre ise,
bu âyet-i kerime’nin
nüzul sebebi şudur:
Bir adam Resûlüllah'a gelmiş ve ona
demiş ki:
"Ey Allah'ın Resulü, ben et yediğim zaman kadınlara karşı isteğim artıyor,
şehvani isteklerim beni kaplıyor. Bu sebeple ben et yemeyi kendime haram
kıldım." İşte bunun üzerine Allahü teâlâ:
"Ey iman edenler, Allah'ın size helal kıldığı temiz şeyleri haram saymayın."
âyetini indirmiştir Tirmizi, K. Tefsir el-Kııran,
Sûre: 5, Bab: 12;Hadis No: 3054.
Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki; bu âyet-i kerime,
kişinin Allah'ın kendisine helal kıldığı şeyleri haram saymasının yasak olduğunu
bildirmekte, bu yolla takvaya erişmek isteyenlerin yanlış bir yolda olduklarını
beyan etmektedir. Bu hususta Peygamber efendimizden
şu hadisler de nakledilmektedir: Enes b. Malik'in
şöyle dediği rivâyet edilmektedir:
"Ashaptan üç kişi Resûlüllah'in
zevcelerinin evlerine gelerek onun, gizlice yaptığı ibadetleri öğrenmek
istemişlerdi. Durum (Resûlüllah'ın
evinde gizlice yaptığı ibadetler) kendilerine bildirilince,
Resûlüllah'ın yaptığı ibadetleri
azımsarcasına şöyle dediler: "Durum böyle amma,
Resûlüllah nerde biz nerde. Çünkü onun geçmişte ve gelecekte işlemesi
muhtemel bütün günahları affedilmiştir." Sonra içlerinden biri: "Ben, geceleri
devamlı namaz kılacağım." dedi. Diğeri: "Ben devamlı oruç tutacağım ve
bozmayacağım." dedi. Üçüncüsü
ise: "Ben de kadınlardan ayrı yaşayacağım, hiç evlenmeyeceğim." dedi. O anda
Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve onlara: "Şöyle şöyle konuşanlar
sizler misiniz? Allah'a yemin olsun ki ben sizin Allah'tan en çok çekineniniz ve
ondan en çok korkanınızım. Fakat ben bazan oruç tutarım, bazan da yerim.
(Geceleri) bazan namaz kılarım, bazan da uyurum. Kadınlarla da evlenirim. (İşte
benim sünnetim budur.) Kim benim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir.
Buhari, K. en-Nikah, Bab: 1 /Müslim, K. en-Nikah, Bab:
5, Hadis No: 1401 /Nesei, K. en-Nikah, Bab: 4 /
Ahmed b. Hanbel,
Müsned, C.2, S. 158.
Ebi Vakkas diyor ki:
"Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem) Osman b. Mez'un'un, kadınlardan uzak durma
kararını reddetmeyip, ona bu hususta izin verseydi, bizler de mutlaka kendimizi
iğdiş eder, erkekliğimizi yok ederdik. Müslim, K.
en-Nikah, Bab: 6. Hadis No: 1402 / Nesai, K. en-Nikah, bab: 4.
Âyet-i kerime’de
geçen "Haddi aşmayın" ifadesi, Süddi
tarafından, "Osman b. Mez'ıın gibi, cinsel organlarınızı kesmeye kalkarak,
Allah'ın koyduğu sınırı aşmayın." demektir. İkrime'ye
göre bu ifadeden maksat şudur: "Kadınları, bir kısım yiyecek ve içecekleri ve
uykuyu kendinize haram kılmaya girişerek Allah'ın sizin için koyduğu sınırları
aşmayın." demektir.
Hasan-i Basri'ye göre ise bu ifade geneldir. Allahü
teâlâ, bununla helalar aşılarak, haramlara düşmeyi yasaklamıştır.
Taberi, âyetin genel ifadesine uygun
olması hasebiyle ve âyetin genel ifadesini tahsis eden özel bir delilin
bulunmaması dolayısıyla Hasan-ı Basri'nin
izah şeklini tercih etmiş, âyetin mânâsının "Gerek haramlar, gerekse helaller
hususunda Allah'ın koyduğu sınırları aşmayın." şeklinde olduğunu söylemiştir.
Âyetin nüzul sebebinin, Osman b: Mez'un ve benzeri
sahabilerin davranışları olması âyetin
genel hükmünü kayıtlamaz. Bu âyet her helalin ve haramın sınırlarını aşanları
kapsamaktadır.
Allah'ın size verdiği miktardan helal ve temiz olarak
yeyin. İman ettiğiniz Allah'tan korkun.
Ey iman edenler, Allah'ın size rızık olarak verdiği ve size helal kıldığı
yemeklerden yeyin. Birliğine iman ettiğiniz ve Rabliğini tasdik ettiğiniz
Allah'tan korkun. Onun, helal ve haramlar hususunda koyduğu sınırları aşmayın.
Haram kıldıklarını helal, helal kıldıklarım ela haram saymayın. İman ettiğiniz
Rabbinize karşı gelmekten kaçının. Aksi takdirde onun gazabına veya azabına
uğratılmış olursunuz.
Bu hususta diğer bir âyet-i kerime’de
de şöyle buyurulmaktachr; "Ey iman edenler, size verdiğimiz rızıkların temiz
olanlarından yeyin. Şâyet sadece Allah'a ibadet ediyorsanız ona şükredin.
Bakam Sûresi, 2/172.
Allah sizi, kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden
sorumlu tutmaz. Fakat bile bile yaptığınız yeminlerinizden sizi sorumlu tutar.
Bu, (bozulan) yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından, on
yoksulu yedirmek veya giydirmek, yahut da bir köle azad etmektir. Bunları
bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır. Yapıp da bozduğunuz
yeminlerinizin keffareti işte budur. Yeminlerinizi koruyun. İşte Allah,
âyetlerini size böyle açıklar ki şükredesiniz.
Allah sizleri, "Hayır vallahi, evet billahi" gibi kasıtsız olarak yaptığınız
yeminlerinizden dolayı hesaba çekmez. Fakat sizleri, bir şeyi yapıp
yapmayacağınıza dair bilerek yaptığınız yeminlerinizden sorumlu tutar.
Bozduğunuz yeminlerinizin keffareti, ya ailenize yedirdiğiniz şeylerin
ortalamasından yedirmek suretiyle on fakiri doyurmak veya giydirmek ya da Allah
rızası için bir köle azad etmektir. Yedirecek yemek, giydirecek elbise veya azad
edecek köle bulamayanın keffareti ise üç gün oruç tutmaktır. İşte yaptığınız
yeminleri bozmanızın keffareti budur. Yeminlerinizi muhafaza edin, bozmayın.
Bozduğunuz takdirde keffaretini yerine getirin. İşte Allah, âyetlerini size
böyle açıklar ki şükredesiniz.
Resûlüllah'ın
sahabileri, bir kısım helal şeyleri,
yemin etmek suretiyle kendilerine haram kılmışlardır.
Allahü teâlâ, bu
âyet-i kerime ile, yeminler ederek helal şeyleri kendilerine haram
kılmalarım yasaklamıştır.
Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Ey
iman edenler, Allah'ın size hela) kıldığı temiz şeyleri haram saymayın."
âyet-i kerimesi, kendilerine kadınlara
yaklaşmayı ve et yemeyi yasaklayan kimseler hakkında nazil olunca bunlar dediler
ki: "Ey Allah'ın Resulü, bunları yapmayacağımıza dair yaptığımız yeminler ne
olacak?" Bunun üzerine Allahü teâlâ:
"Allah sizi, kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden sorumlu tutmaz." âyetini
indirdi.
Taberi diyor ki: "Biz daha önce hangi
yeminlerin kasıtsız (Yemi-i lağiv), hangilerinin kasıtlı yeminler olduğnu ve
hangi yeminlerin bozulup, hangi yeminlerin bozulmayacağı hususunu bu kitabımızda
Bakara Sûresi'nin iki yüz yirmi beşinci âyetinin
izahında zikrettik, bu sebeple burada tekrarlanmasına lüzum görmedik."
Mücahid, kasıtlı olarak yapılan yeminlerden
maksadın, bilerek yapılan yeminler olduğunu, Hasan-ı
Basri ise bunlardan maksadın, günah işlemek maksadıyla yapılan yeminler
olduğunu, bu sebeple bozularak yerine keffaret ödenmesi gerektiğini söylemiştir.
Âyet-i kerime’de:
"Bu yeminin keffareti." buyurulmaktadır. Burada zikredilen bu yeminden, yemi-i
Lağiv mi, yoksa kasıtlı olarak yapılan yeminin mi kastedildiği hususunda iki
görüş zikredilmiştir,
a- Hasan-ı Basri,
Şa'bi, Ebû Malik,
İbrahim en-Nehai, Hazret-i Âişe, Yahya
b. Said, Ali b. Ebi Talha ve Süddi'ye göre
burada zikredilen "Bu yemin"den maksat, kasıtlı olarak yapılan yemindir. Bunun
bozulması halinde âyette zikredilen keffaretler yerine getirilecektir. Bunlara
göre yemin-i lağiv'den maksat, kişinin, bir şeyin doğru olduğunu sanarak yemin
etmesidir. Halbuki o şey zannettiği gibi doğru değildir. Kişi böyle bir yeminden
dolayı sorumlu olmaz. Onu bozmasından dolayı keffaret gerekmez. Kasıtlı olarak
yapılan yeminden maksat ise kişini bildiği bir şey üzerine kasıtlı olarak yemin
etmesidir. İşte bu yeminleri bozması halinde onun, âyette zikredilen keffareti
eri yerine getirmesi gerekir. Ayrıca kasıtlı olarak yaptığı bu yemin bir günah
işlemek için ise, onu bozması ve keffaret ödemesi gereklidir. Yemini sürdüremez.
Ebû Malik diyor ki: "Yeminler üç türlüdür. Bozulduklarında keffaret verilmesi
gereken yeminler, bozulduklarında keffaret verilmesi icabetmeyen yeminler, bir
de yemin edenin hiçbir şekliyle sorumlu olmayacağı yeminlerdir. Keffaret
icabeden yeminler, kişinin bir şeyi yapmayacağına dair yaptığı yeminlerdir.
Böyle bir iş yapılacak olursa işte o durumda keffaret gerekir. Keffaret
icabetmeyen yeminler ise kişinin kasıtlı bir şekilde yalan yere yaptığı
yeminlerdir. Bu yeminler için keffaret icabetmez. Kişinin sorumlu olmadığı
yeminler ise bir şeyin, yemin ettiği gibi olduğu kanaati ile yemin etmesi, daha
sonra da o şeyin yemin ettiği gibi olmadığının anlamış olduğu yeminlerdir. İşte
buna "Yemin-i Lağıv" denir ve bunun için de herhangi bir keffaret söz konusu
değildir.
b- Abdullah b. Abbas,
Said b. Cübeyr ve
Dehhaktan nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin "Bu yeminin keffareti"
ifadesinde geçen "Bu yemin"den maksat, "Yemin- Lağiv"dir (Bozulması gerekli olan
yemindir). Bunların izahına göre Yemin-i Lağivden maksat, caiz olmayan bir
hususun yapılmasına dair edilen yemindir. Bu gibi yeminlerin bozulmaları ve
yerine getirilmemden gerektiğinden bunlara iağiv yeminler (İptal edilen
yeminler) ismi verilmiştir. Kişi böyle bir yemini yaptığı takdirde onu bozmakla
ve âyette zikredilen keffareti yerine getirmekle mükelleftir. İşte böyle bir
yemini yapan kimse yeminini bozar ve keffareti de yerine getirirse sorumluluktan
kurtulmuş olur, hesaba çekilmez. Bu görüşte olan âlimlere göre kasıtlı olarak
yapılan yeminden maksat ise caiz olmayan bir şeyin yapılmasına dair edilen ve
bozulmayan yeminlerdir. Bu gibi yeminleri yapanlar, caiz olmayan şeyleri
yaptıklarından dolayı sorumlu olurlar ve hesaba çekilirler.
Taberi bu görüşlerden
birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, yemin-i
Lağivden maksadın, günah işleme maksadıyla yapılmayan yeminler olduğunu, kasıtlı
olarak yapılan yeminlerden maksadın ise günah işlemek amacıyla yapılan yeminler
olduğunu söylemiş ve âyetin mânâsının şu şekilde olduğunu söylemiştir: "Ey
insanlar, Allah sizleri boş sözlerinizden ve kendisine karşı gelmeyi
kastetmeyen, günah işlemeyi hedef almayan yeminlerinizden dolayı hesaba çekmez.
Fakat o sizi, günah işlemeyi kastederek yaptığınız ve kendinize gerekli
kıldığınız yeminlerinizden dolayı hesaba çekecektir. Hesaba çekileceğiniz bu
yeminlerin icabettiği günahları sizden silecek ve affettirecek vasıta, sizlerin,
zikredilen keffaretleri yerine getirmenizdir.
Âyeti kerime’de geçen ve "Ailenize yedirdiğinizin ortalamasından" diye tercüme
edilen ifadeden neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikredilmiştir.
a- Esved b. Yezid, Abddullah b. Ömer,
Ubeyde es-Selmani, Muhammed b. Sirin,
Hasan-ı Basri,
Dehhak, Şüreyh, Hazret-i Ali, Ebû
Rezin, Hişam b. Muhammed ve benzeri
âlimlere göre burada zikredilen "Ailenize yedirdiğinizin ortalaması'ndan maksat,
yemin edenin, memleketinin halkının yediklerinin çeşitlerinin ortalamasıdır.
Buna göre yemin eden kimse bulunduğu beldenin halkının yediklerinin
ortalamasından on fakiri doyurarak yeminlerinin keffaretini ödemiş olur. Bu
görüşte olan âlimler zamanlarında ve memleketlerinde mevcut olan yemekleri
gözönünde bulundurarak, yemin edenin, on fakiri, zikrettikleri belli yemeklerle
doyurması gerektiğini beyan etmişlerdir. Mesela
Esved b. Yezid, yenen şeylerin ortalamasının ekmek, hurma, zeytinyağı ve
terayağı olduğunu söylemiş, bunların en iyisinin ise et olduğunu zikretmiştir.
Hazret-i Ömerin'in oğlu Abdullah ise yenen
şeylerin ortalamasının, ekmekle hurma, ekmekle tereyağı, ekmekle zeytinyağı
olduğunu, yiyeceklerin en iyisinin ise ekmekle et olduğunu, başka bir Rivâyette
Abdullah, yiyeceklerin ortalamasının, ekmek, et, ekmek tereyağı, ekmek peynir,
ekmek ve sirke olduğunu söylemiştir.
Hasan-ı Basri ise yiyeceklerin ortalamasının
ekmek, et veya ekmek ve tereyağı yahut ekmek ve süt olduğunu söylemiştir.
Şüreyh ise yiyeceklerin ortalamasının ekmek ve zeytinyağı olduğunu, sirkenin ise
güzel bir yiyecek olduğunu söylemiştir.
Hazret-i Ali bu âyette zikredilen "Ailenize
yedirdiğinizin ortalaması"ndan maksadın, sahalı akşam olmak üzere iki vakit
yemek olduğunu, bir vakit yemeğin de ekmek, zeytinyağı veya ekmek tereyağı yahut
sirke ve zeytinyağı olduğunu söylemiştir.
Hasan-ı Basri ise bu âyette zikredilen
"yiyeceklerin ortalaması" olan keffaretten maksadın, bir vakit yemek yedirmek
olduğunu, bunun da ekmek ve et, bu olmadığı takdirde ekmek tereyağı ve süt,
bunlar da olmadığı takdirde ekmek sirke ve zeytinyağı olduğunu, yedirilecek
kimselerin doyuncaya kadar yedirilmeleri gerektiğini söylemiştir.
Taberi diyor ki: "Yedirilen şeyin
ortalamasından maksadın, belde halkının yiyeceklerinin çeşidinin ortalaması
olduğunu söyleyen âlimler her bir fakire verilecek gıda maddelerinin miktarı
hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
aa- Hazret-i Ömer,
Hazret-i Ali,
İbrahim en-Nehai, Said b. Cübeyr,
Şa'bi, Abdullah
b. Abbas, Mücahid ve Ebû Malike göre,
yemin eden kimse fakire yemek yedirmeyip gıda maddesi vermek istediğinde on
fakirden herbirine bağdaydan yarım sa', diğer hububattan ise bir sa' ölçüsünde
gıda maddesi verir. Bir sa dört mikkl'e eşinir. Bir
sa', yaklaşık 2.917 kg. veya 3.333 kg.'dır.
bb- Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Abbas,
Abdullah b. Ömer, Kasım, Salim, Süleyman b.
Yesar ve Atadan nakledilen diğer bir görüşe göre yemini bozan kimse keffaret
olarak on fakirden her birine bir müdd (çeyrek sa') ölçüsünde gıda maddesi
verir.
cc- Hasan-ı Basriye göre her fakire
bir müdd buğday bir müdd de hurma verilir.
b- Hazret-i Ali ve
Muhammed b. Ka'b el-Kureziden nakledilen
diğer bir görüşe göre yemin eden kimse keffaret olarak on fakirden her birini
sabah akşam yedi rir.
c- Abdullah b. Abbas, Âmir eş-Şa'bi,
Said b. Cübeyr ve
Dehhaktan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen "Ailenize
yedirdiklerinizin ortalaması"ndan maksat, keffaret verenin, kendi ailesine
yedirdiği az veya çok yemeklerin oitalamasidır. Eğer yeminine keffaret veren
kimse, ailesini doyurabilen kimselerden ise on fakiri tam doyurur. Şâyet bu
kimse fakirliğinden dolayı ailesini doyuramıyorsa on fakire de ailesine
yedirdiği miktarda yemek verir.
Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın şunları
söylediği rivâyet edilmiştir. "Eğer sen, aileni yedirip doyurabil en kimselerden
isen fakirleri de doyur. Şâyet değilsen aileni yedirdiğin kadar yedir."
Said b. Cübeyr de demiştir ki: "Daha önce
yeminlere keffaret verirken, büyük insanlara, küçük yaştakilere yedinnediklerini
yedirirlerdi. Hürlere de, kölelere yedirmediklerini yedirirlerdi. Bunun üzerine
bu âyet indi ve kendilerine keffaret verilen fakirlerin eşit tutulmalarını,
onlara keffaret verenin ailesine yedirdiklerinin ortalamasını yedirmesini
emretti.
Taberi diyor ki: "Bu görümlerden tercihe
şayan olan görüş: "Ailenize yedirdiğinizin ortalamasından yedirmektir."
ifadesini: "Yemininden dolayı keffaret veren kimse, kendi ailesine yedirdiği
yemeklerin cinsine göre değil azlık ve çokluğuna göre ortalamışım yedirsin."
şeklinde izah eden görüştür. Çünkü Resûlüllah
bütün keffaretlerde bu şekilde hüküm vermiştir. Mesela ihramlı iken başını tıraş
etmek zorunda kalan kimseye, altı fakire üç sa' gıda maddesi vermesini
emretmiştir.
Ka'b b. Ucre diyor ki:
"Hudeybiye'de Resûlüllah gelip benim
yanımda durdu. Benim başımdan bitler dökülüyordu. Dedi ki: "Haşeratlarm seni
rahatsız ediyor mu?" Dedim ki: "Evet." Dedi ki: "Başını tıraş et. Buna mukabil
üç gün oruç tut veya altı kişiye bir "Ferak Bir ferak,
üç sa' miktarına eşittir. ölçüsünde sadaka ver. Veya gücünün yettiği bir
kurbanı kes." Buhari, K. el-Muhsar, b. 6 / Müslim, K.
el-Hac, Bab: 82, Hadis No: 1201
Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ayında hanımıyla cinsi münasebette
bulunan kimse için ise altmış fakire on beş sa' miktarında yiyecek vermesini
emretmiştir. Yani burada keffaret verenin durumu fakir olduğundan her fakire
yarım sa' vermesi yerine çeyrek sa' vermesi emredilmiştir.
Bu hususta Ebû Hureyre diyor ki: "Bir adam
Ramazan günü orucunu bozdu. Resûlüllah'a
geldi. Resûlüllah ona bir köle
azadetmesini veya peşpeşe iki ay oruç tutmasını yahut altmış fakiri yedirmesini
emretti. Adam: "Bende altmış fakiri yedirecek bir şey yok." dedi.
Resûlüllah ona "Otur bekle." dedi. Bu
arada Resûlüllah'a içinde on beş sa'
miktarında hurma bulunan bir sepet getirildi.
Resûlüllah buyurdu, ki: "Bunu al ve tasadduk et." Adam dedi ki: "Ey
Allah'ın Resulü, bu hurmalara benden daha muhtaç kimse yoktur." Bunun üzerine
Resûlüllah güldü öyle ki, dişleri göründü
ve ona dedi ki: "Bunu götür ye. Bkz. Ebû Davud, K.
es-Savm, Bab: 37, Hadis No: 2392, 2393.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Resûlüllah'ın
herhangi bir keffaret hakkında ekmek ve katığa dair hüküm verdiği veya sabah
akşam yemek yedirmeye dair hüküm verdiği bilinmemektedir. Bu da göstermektedir
ki keffaret, Resûlüllah'ın hüküm
verdiği şekliyle fakirlere belli miktarlarda gıda maddeleri, vermekle olur.
Onları sabah veya akşam ekmek ve katık ile doyurma şeklinde değildir.
Buna göre âyetin bu bölümünün izahı şöyledir: "Kasıtlı olarak yaptığınız
yeminlerin keffareti, ailenize yedirdiğiniz gıda maddelerinin ortalamasından on
fakiri yedirmektir. Zenginin ailesine yedirdiğinin ortalaması iki müdd, yani
yarım sa' miktarıdır. Resûlüllah'ın,
fakirleri doyurma keffaretinde hükmettiği en yüksek miktar işte budur. Fakirin
ailesine yedirdiğinin ortalaması ise bir müdd'dür. Yani çeyrek sa' dır.
Resûlüllah'ın, fakirleri yedirme
keffaretinde hüküm verdiği en az miktar da budur.
Âyet-i kerime’de,
yeminini bozan kimsenin on fakiri giydirmekle de keffaretini yerine
getirebileceği zikredilmiştir. Müfessirler
burada zikredilen giysinin nasıl bir giysi olacağı hususunda farklı görüşler
zikretmişlerdir.
a- Mücahid,
Hasan-ı Basri,
Tavus, Mansur, Ata,
İbrahim en-Nehai,
Abdullah b. Abbas ve Ebû Malik'ten nakledilen bir görüşe göre burada,
keffaret olarak giydirilmesi emredilen elbiseden maksat, tek bir parça
elbisedir. Yeminini bozan kimse on fakirden her birine birer parça elbise
giydirerek keffaretini ödemiş olur. Bu elbise bir gömlek veya belden yukan yahut
belden aşağı giyilen bir elbise olabilir.
b- Said b. el-Müseyyeb, Hasan-i Basri,
Muhammed b. Sirin, Ebû
Mûsa el Eş'ari ve
Dehhakîan nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen elbiseden
maksat, iki parça elbisedir. Yeminini bozan kimse on fakirden her birine iki
parça elbise giydirerek keffaretini yerine getirmiş olur.
Said b. el-Miiseyyeb, bu iki elbisenin, bir cübbe bir de sarık olabileceğini
söylemiştir.
c- İbrahim en-Nehai ve Muğireye göre
ise burada zikredilen elbiseden maksat, kişinin vücudunun tamamım kaplayan
çarşaf, cübbe ve benzeri elbiselerdir. Bunlara göre sadece bir gömlek veya
çamaşır yahut başörtüsü, burada zikredilen "Elbise" ifadesini kapsamaktadır.
d- Abdullah b. Ömere göre ise bu
âyette zikredilen "Elbise"den maksat, belden yukarı ve belden aşağı giyilen iki
parçadır.
Mücahid, Hasan-i Basri ve Hakemden nakledilen
diğer bir görüşe göre âyetin bu bölümünde mutlak olarak zikredilen elbise,
giyilen herhangi bir elbisedir. Mücahid
demiştir ki: "Yeminin keffaretinde, şortun dışında her türlü elbise yeterlidir."
Hasan-i Basri de demiştir ki: "Yeminin keffaretinde bir sank dahi yeterlidir."
Taberi diyor ki: "Bize göre bu
görüşlerden doğru olmaya daha yakın olanı ve âyetin mânâsına daha uygun olanı
şöyle diyen görüştür: Burada on fakire giydirilecek elbiseden maksat, kendisine
giysi denilecek bir ve daha fazla elbisedir. Zira, kendisine "Elbise" denmeyen
bir giysinin, bu âyetin kapsamına girmediği herkes tarafından ittifakla kabul
edilmektedir. Kendisine "Elbise" denen bir şeyin ve daha fazlasının, âyetin
kapsamına girdiği muhakkaktır.
Âyet-i kerime’de,
yemin eden kimsenin yeminin bozması halinde keffaret olarak, bir köleyi
azadetmesinin de yemini için keffaret olacağı beyan edilmektedir. Yeminin
keffareti olarak azadedilecek kölenin nasıl bir köle olacağı hususunda
Taberi özetle şunları söylüyor: "Eğer
denilecek olursa ki: "Burada zikredilen köleden bütün köleler mi
kastedilmekledir yoksa bazı vasıflan haiz olan köleler mi?" Cevaben denilir ki:
"Burada zikredilen köleden maksat, sıhhatli olan her köledir. Küçük olsun büyük
olsun, müslüman olsun kâfir olsun fark yoktur. Buna mukabil bütün âlimler
kotürüm olan, kör olan, dilsiz olan, elleri kesik veya çolak olan, deli olan ve
benzeri sakatlıkları bulunan kölelerin azadedilmelerinin keffaret için yeterli
olmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak bir kısım âlimler yeni doğan
çocuğa köle denilmeyip "Neşeme" dendiğinden, çocuk kendi kendine hareket ederek
dönme durumuna gelmeden önce yemin keffareti için azadedilen köle kavramına
girmeyeceğini bu duruma geldikten sonra işe bu kavrama gireceğini söylemişlerse
de bu görüş isabetli değildir. Çünkü köle kavramı
âyet-i kerime’de genel olarak
zikredilmiştir.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Âyet-i
kerime’de yeminini bozan kimsenin
keffaret olarak on fakiri yedirmesi veya giydirmesi ya da bir köle azadetmesi
zikredilmiştir. Yeminin keffaretini ödeyen kimse bu üç şıktan herhangi birini
seçmekte serbesttir. Abdullah b. Mes'ud ve
Abdullah b. Ömer'in, hali vakti yerinde olan
kimselere bu üç şıktan köle azadetme şıkkını tavsiye etmeleri sadece hükmün
mustehap olma durumunu ifade eder. Binaenaleyh zengin olan kimse köle
azadetmeyip on fakiri yedirse veya giydirse yeminin keffaretini ödemiş olur.
Çünkü hiç bir âlimden "Zengin olan kimse ancak bir köle azadederek yemininin
keffaretini yerine getirmiş olur." şeklinde bir söz nakledilmemiştir. Aksine,
kölenin dışındaki şıkiann yapılmasıyla kefffarelin yerine getirileceği hususunda
ittifak etmişlerdir.
Âyet-i kerime’de
"Bunları bulamayan kimse için keffaret, üç gün oruç tutmaktır." buyurulmaktadır.
Bu ifadelerden maksat şudur: "Yemininden dolayı keffaret vermesi gerekli olan
kimse on fakiri doyuracak yiyecek ve giydirecek elbise yahut azadedecek bir köle
bulamayacak olursa o kimsenin üç gün oruç tutması gerekir.
Müfessirler yemininden dolayı keffaret
ödemekle yükümlü olan kimsenin, maddi durumu ne kadar düşük olduğunda oruç
tutabileceği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Şafıiye göre yeminini bozan kimsenin, keffaret ödeme anında kendisinin
ve ailesinin sadece bir günlük ve bir gecelik yiyeceği bulunur ise bu kimse gücü
yetmeyendir. Ve yeminine keffaret olarak üç. gün oruç tutar. Şâyet yeminini
bozan kimsenin keffaretini (ideme anında kendisinin ve ailesinin bir günlük ve
bir gecelik yiyeceği ile birlikte on fakiri yedirebilecek veya giydirebilecek
maddi imkânı da varsa yeminini bozan kimsenin ya on fakiri yedirmesi veya
giydirmesi gerekir. Bunun oruç tutması, keffaretini yerine getirme sayılmaz.
Said b. Cübeyr üç. dirhemi bulunanın,
Hasan-ı Basri iki dirhemi bulunanın keffaret
olarak oruç tutamayacağını, bunlarla fakirleri yedireceğini söylemişlerdir.
b- Diğer bir kısım âlimlere göre
ise iki yüz dirhemi bulunanın dahi gücü yetmeyen sayılacağını, on fakiri yedirme
veya giydirme yerine üç gün oruç tutarak keffaretini ödeyebileceğini
söylemişlerdir.
c- Son devrin bazı fıkıhcıları ise geçimini sağlamak için sadece
sermayesi bulunan, geçimini sağlayacak sermayesinden fazla olarak fakirleri
yedirecek veya giydirecek gücü bulunmayan kimselerin, yeminlerine keffaret
olarak oruç tutabileceklerini ancak geçimlerini sağlayabilecek sermayelerinden
fazla olarak on fakiri yedirecek veya giydirecek kadar maddi imkânları
bulunanların oruç tutamayacaklarını söylemişlerdir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe
şayan olan görüş şudur: Gücü yetmeyenlerden maksat, yeminini bozduğu günde
kendisinin ve ailesinin, bir günlük ve bir gecelik yiyeceğinden başka herhangi
bir şeyi bulunmayan kimsedir. Böyle bir kimsenin, bozduğu yeminine keffaret
olarak üç gün oruç tutması yeterlidir. Buna mukabil yeminin bozduğu anda,
kendisinin ve ailesinin bir günlük ve bir gecelik yiyeceğinden fazla olarak on
fakiri yedirecek veya giydirecek kadar bir imkânı varsa yahuta da azadedeceği
bir köle varsa böyle bir kimsenin oruç tutması, keffareti için geçerli değildir.
Zira iflas eden kimsenin malları borçlularına dağıtıldıktan sonra ona sadece
kendisinin ve ailesinin bir günlük ve bir gecelik yiyeceği bırakılır. Keffaret
konusunda da gücü yetmeyenin ölçüsü de budur.
Müfessirler burada zikredilen orucun,
peşpeşe tutulması icabeden bir' oruç mu yoksa ara verilerek tutulabilecek bir
oruç mu olduğu hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Mücahid, Rebi' b. Esnes, Übey b.
Ka'b, İbrahim en-Nehai,
Abdullah b. Mes'ud,
Süfyan es-Sevri,
Katade ve Abdullah b. Abbas'tan
nakledilen bir görüşe göre yemin keffareti olarak tutulan üç günlük orucun ara
vermeden peşpeşe tutulan oruçlardan olduğunu söylemişlerdir. Zira Übey b. Ka'b
ve Abdullah b. Mes'udun kıraatlarına göre
âyetin bu bölümü şeklinde okunmuştur.. Mânâsı da: "Peşpeşe üç gün oruç tutmak
gerekir." demektir.
b- Malike göre ise burada zikredilen üç günlük orucun peşpeşe tutulması
daha iyi iken ayrı ayrı tutulmaları da caizdir.
Taberi diyor ki: "Bize göre tercih edilen
görüş, bu son görüştür. Zira Allahü teâlâ
mutlak şekilde üç gün oruç tutulmasını zikretmiştir. Bunların peşpeşe veya
aralıklı olarak tutulacaklarına dair bir kayıt ve şart zikretmemiştir. Bu
sebeple Âyeti mutlak bir şekilde almak daha isabetlidir.
Übey b. Ka'b ve Abdullah b. Mes'udun
kıraatlarına gelince bu kıraatlar elimizde bulunan mushafların hilafına olan
kıraatedir. Mushaf'ımızda olmayan kıraatları delil göstererek bunun, Allah'ın
kelamından olduğunu söylememiz caiz değildir. Bununla birlikte ben, yemin
keffaretinde tutulan üç gün orucun, âlimlerin ihtilaflarından kurtulmak için
peşpeşe tutulmasını tercih ediyorum."
|