52
İşte onlar, Allah'ın lanet ettiği kimselerdir. Allah'ın
lanet ettiğine sen, asla hiçbir yardımcı bulamazsın.
Cibt'e ve Tâğûtâ îman Edenler;
"Şu
kitaptan kendilerine biraz pay verilenlere bakmaz mısın"
âyetinde maksat yahudilerdir.
"Cibte ve Tâğûta
inanıyorlar."
Te'vil ehli, cipt ve câğût'un tevili hakkında
farklı görüşlere sahiptirler. İbn Abbâs, İbn
Cübeyr ve Ebû'l-Âl-iyye der ki: Cibt,
Habeşçede sihirbaz, tâğüt da kâhinin adıdır. el-Faruk
Ömer (radıyallahü
anh) da şöyle demiştir: Cibt, büyü tağut da şeytandır İbn Mes'ûd der ki:
Burada cibt ve tağut ile kast edilen kimseler, Kâ'ab b. el-Eşref ile Huyey b.
Ahtap'dır İkrime der ki: Cibt, Huyey b.
Ahtap, tağut da Kâ'b b. el-Eşreftir. Bunun delili de
yüce Allah'ın:
"Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar"
(en-Nisa, 4/60) âyetidir.
Katade
der ki; Cibt şeytan, tâğût ise kâhindir. İbn Vehb
de Mâlik b. Enes'den şöyle dediğini rivâyet
etmektedir: Tâğût, Allah'tan gayri kendisine İbadet olunandır.
Mâlik dedi ki: Ben, cibt'in şeytan olduğunu
söyliyenleri de dinledim. Bunu da en-Nehhâs
nakletmiştir.
Burada ikisinin
(cibt ve tâğût'un) Allah'tan başka kendilerine
ibadet olunan veya Allah'a isyan hususunda
kendilerine itaat olunan her şey olduğu da söylenmiştir. Bu da güzel bir
açıklamadır.
Cibt kelimesinin aslı cibs dir. Bu
da hayrı olmayan şey demektir. Te" harfi "sindin yerine kullanılmıştır. Bu
açıklamayı da Kutrub yapmıştır.
Cîbt'in iblis, tağutun da onun
velileri (dostları) olduğu da söylenmiştir. Bu
hususta Mâlik'in görüşü güzeldir. Buna yüce Allah'ın
şu âyeti da delildir:
"Allah’a ibadet edin ve tağuttan uzak durun diye..."
(en-Nahl, 16/36);
"Ve
onlar ki, tağuta ibadet etmekten uzak durdular"
(ez-Zümer,
39/17)
Katan b. el-Muhârik de
babasından şöyle dediğini rivâyet eder:
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)
buyurduki:
"Tark, tiyare ve iyâfe cibttendir."
Tark ürkütmek, iyâfe; çizgi çizmek demektir. Bunu
Ebû Dâvûd Süneninde rivâyet etmiştir.
Ebû Dâvûd,
Tıb 23; Müsned, III, 477. Hadiste ve
açıklamasında geçen terimler şöyle açıklanmıştır; hatt
(çizgi çekmek); Bu işle tanınmış kimseye bir para verilir; o da yumuşak
bir yere bir çok çizgi çeker, sonra onları ikişer ikişer silmeye başlardı.
Geriye tek çizgi kalırsa, işin gelen şahsın istediği gibi olmayacağına, iki
çizgi kalırsa istediği gibi olacağına delil kabul edilirdi.
(İbnu’l-Ashâb, en-Nihâye, II, 47).
Cibt'in Allah'ın haram kıldığı
herşey, tâğût ise insanı tuğyana götüren, azdıran her şey olduğu da
söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.
51- Ayetin Nüzul Sebebi:
Yüce
Allah'ın:
"Ve
diğer İnkâr edenlere... derler."
âyeti, yahudiler, Kureyş
kâfirlerine: Sizler, Muhammed'e îman edenlerden daha doğru yoldasınız derler
anlamındadır Bu da şöyle olmuştu: Kâ'b b. el-Eşref, yahudilerden yetmiş süvari
ile Uhud vak'asından sonra Mekke'ye, Kureyşlilerle,
Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem) ile Savaşmak üzere anlaşmak maksadıyla
gitti. Kâ'b, Ebû Süfyan'a misafir oldu. Ebû Süfyan ona güzel bir şekilde
misafirperverlik gösterdi. Diğer yahudiler de Kureyşl ilerden çeşitli kimselerin
evlerinde kaldılar Muhammed ile Savaşmak üzere mutlaka bir araya geleceklerine
(birlikte Savaşacaklarına) dair aralarında
akidleştiler, ahidleştiler, Ebû Süfyan şöyle dedi: Sen kitap okuyan ve bilen bir
kimsesin. Bizler ise ümmiyiz, bilgimiz yok. Bizim mi yolumuz daha doğrudur ve
hakka daha yakındır, Muhammed'in mi?. Kâ'b şöyle dedi: Allah'a yemin olsun ki,
sizin yolunuz Muhammed'in gittiği yoldan daha doğrudur.
el-Vâhidî, Esbâbu Nuzûli'l-Kurûn, s. 160; es-Suyûtî,
ed- Durru'l-Mensur, II, 562-563.
53
Yoksa onların, mülkten bir payı mı vardır? Böyle olsaydı,
insanlara hurma çekirdeğinin çukurcuğu kadar dahi bir şey vermezlerdi.
Yüce
Allah'ın:
"Yoksa
onların mülkten bir payımı vardır"
âyetinde asıl soru edatı sadece hemzedir. Ondan
sonra gelen "mim" ise 'sıla' için gelmiştir.
"Mülkten bir payı mı vardır"
ifadesi inkâr kastıyla sorulmuştur.
Yani onların mülk namına birşeyleri yoktur.
Şayet mülk namına bir şeye sahip olsalardı, cimrilikleri ve kıskançlıkları
dolayısıyla ondan kimseye birşey vermezlerdi.
Bunun anlamının: Yoksa onların bir
payları mı vardır? şeklinde olduğu da söylenmiştir. O takdirde
(........) edatı munkatı' olur ve manası da bir
önceki ifade ile ilişkisi olmaksızın yeni bir ifade başlangıcı olur. Bunun
hazfedilmiş bir ibareye affedici edat olduğu da söylenmiştir. Çünkü onlar,
Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem)'a tabi olmayı kabul etmemişlerdi. İfadenin
takdiri de şöyle olur, Peygamber
olarak gönderdiklerimden, peygamberliğe
onlar mı daha lâyıktırlar? Yoksa onların, mülkten bir payları mı vardır?
"Böyle
olsaydı, İnsanlara hurma çekirdeğinin çukurcuğu kadar dahi birşey vermezlerdi".
Yani haklara mani olur, engellerlerdi.
Yüce Allah, onların bildiği durumlarına
dair haber vermektedir.
Nakîr, hurma çekirdeğinin
sırtındaki nükte (çukurcuk)dır. Bu da
İbn Abbâs,
Katade ve diğerlerinden nakledilmiştir. Yine
İbn Abbâs'tan nakîr'in, kişinin yerde çukur yapması gibi parmağı ile
çukur yapmasıdır. Ebû'l-Aliye der ki: Ben İbn Abbâs'a
nakîr'in mahiyetine dair soru sordum o da, başparmağının ucunu, şahadet
parmağının iç tarafı üzerine koydu. Sonra ikisini de kaldırıp: lşte-nakîr budur,
dedi.
Nakîr, aslında oyulan bir
kütük demektir. Bunda nebîz (hurma ve benzeri
meyvelerin şırası) yapılırdı. Hadiste bunları kullanmak önceleri
yasaklanmış, sonra bu yasak nesh olunmuştu.
Nakîr ve benzeri kapları kullanmayı yasaklıyan hadislere
örnek: Buhârî, Îman 40:
Müslim, Îman 2,5-26; bu yasağın
neshediliğine örnek: Buhârî, Eşribe 8.
Filan kişinin nakîri kerimdir; ibaresi aslı, soyu kerimdir, demektir. edatı
burada, başına "fe" atıf edatı geldiğinden
dolayı amel etmemiştir. Eğer bu edat nasb etmiş olsaydı yine câiz olurdu.
Sîbeveyh der ki; Bu edat, fiilerde amel eden
edatlar bakımından, isimlerde amel eden edatlar arasında mevkiindedir.
Yani, eğer ifade ona dayalı değilse lağvolur
(amel etmez). Şayet sözün başına gelip te ondan
sonraki ifade (fiil) müstakbel
(müzari) ise, nasb eder. Senin birisine
(Seni ziyaret edeceğim) deyip, onun da cevap
olmak üzere: O takdirde ben de sana ikram ederim, demesi gibi. Abdullah b. Aneme
ed-Dabbî der ki:
"Eşeğini geri çek,
bahçemizde otlamasın."
O takdirde
(tarafımızdan) sana onun yuları alabildiğine daraltılmış olarak geri
döndürülür.
"Bize sövmeye kalkışma! Biz
de bunu etkisiz kılarız" yani sana karşılığını
veririz, demek istiyor.
(İbnu Münsûr, Lisânu'l-Arab I
713.)
Burada bu edatın nasb etme sebebi,
ondan önceki ifadelerin tamam bir cümle olup, bunun da bir söz başlangıcına denk
düşmüş oluşundan dolayıdır. Eğer: O takdirde Zeyd seni ziyaret eder, ifadesinde
olduğu gibi, iki kelime arasında ortada yer alacak olursa amel etmez. Şayet
başına "fe" yahut da "ev" atıf edatlarından
birisi gelecek olursa, amel etmesi de etmemesi de câiz olur. Amel etmesi,
vav'dan sonra gelen ifadelerin, cümlenin cümeleye atf edilmesi suretinde
istinaf" (yeni bir cümle başlangıcı) oluşundan
dolayıdır. Ve bunu Kur'ân-ı Kerîm'in dışında (nasb
edilerek: O takdirde, vermezler, şeklinde kullanmak caizdir.)
Yine Kur'ân-ı Kerîm’de:
"O
takdirde kendileri., kalamayacaklardır"
(el-İsrâ, 17/76) diye buyurulmaktadır.
(Burada bu edat amel etmemiştir). Ubeyy'in
Mushafında İse, (bu edat amel etmek suretiyle)
bu âyet: şeklindedir,
Bunun amel etmemesine gelince,
bunun da sebebi vav'dan sonra gelen cümlenin ancak kendisine atf yapılacak
ifadeden sonra gelmesidir. Sîbeveyh'e göre
İse, fiili nasb eden bu edat muzari (şimdiki ve geniş
zaman) anlamı dolayısıyladır.
el-Halil'e göre ise, (........)
şeklindeki nasb edatı bundan sonra muzmar (gizli)
oluşundan dolayıdır. el-Ferrâ' ise, bu
edatın elif ile ve tenvinli olarak yazılacağı kanaatindedir.
En-Nehhâs der ki: Ben Ali b. Süleymanı,
şöyle derken dinledim: Ben Ebû'l-Abbas Muhammed b. Yezid'i şöyle derken
dinledim: (........) 'ı elif ile yazan kimsenin
elini dağlamak istiyorum.
Çünkü bu edat tıpkı edatları
gibidir. Harflere hiçbir şekilde tenvin dahil olmaz.
54
Yoksa onlar, insanları Allah kendilerine lütfundan verdi
diyeni mi kıskanıyorlar? Doğrusu Biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik.
(Ayrıca) Onlara çok büyük bir mülk de
bağışladık.
Bu âyete dair açıklamalarımızı dört
başlık halinde sunacağız:
1- Kıskançlık:
Yüce
Allah'ın;
"Yoksa
onlar"
yani yahudiler,
"insanları"
yani özel olarak
Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'ı. Bu açıklama
İbn Abbâs, Mücahid ve başkalarından
nakledilmiştir. Yahudiler, Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'ı
peygamberliği dolayısıyla, ashâbını da
ona îman ettikleri için kıskanmışlardı. Katade
der ki:
"İnsanlar"dan
kasıt Araplardir. Yahudiler, onlardan peygamber
geldi diye araplan kıskanmışlardır. ed-Dahhâk
der ki: Yahudiler, peygamberlik
aralarındadır diye Kureyşlileri kıskanmışlardı.
Kıskançlık
(hased), yerilmiş bir şeydir. Kıskanan bir
kimse her zaman kederlidir. Kıskançlık, ateşin odunu yiyip bitirmesi gibi
hasenatı yer bitirir. Bu manada hadisi Enes,
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan
rivâyet etmiştir.
İbn Mâce, Zühd 22;
Ebû Dâvûd, Edeb 44.
el-Hasen der ki: Ben hased edenden daha çok
mazluma benzeyen zalim bir kimse görmüş değilim. Her zaman nefesini tüketir,
keder yakasını bırakmaz, gözyaşı da bitip tükenmez.
Abdullah b. Mes'ûd der ki: Allah'ın
nimetlerine düşmanlık etmeyiniz. Ona: Allah'ın nimetlerine kim düşmanlık eder
ki? diye sorulunca şöyle dedi: İnsanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye
kıskanan kimseler. Allah, indirmiş olduğu kitaplardan birisinde şöyle
buyurmuştur: Kıskanç kimse, nimetimin düşmanıdır. Benim hükmüme gazap eden bir
kimsedir. Ve Benîm kısmetime razı değildir. Mansur el-Fakîh şöyle demektedir:
"Beni kıskanıp duran kimseye de ki:
Sen kime karşı saygısızlık ettiğini biliyor musun?
Verdiği hükmü dolayısıyla Allah'a karşı saygısızlık
ediyorsun
Çünkü sen, O'nun bana bağışladığına razı değilsin."
Denilir ki, kıskançlık semâda da
kendisiyle Allah'a ilk isyan olunan günahtır, yeryüzünde de kendisiyle ilk isyan
olunan günahtır Semâda, İblîs'in Hazret-i Âdemi kıskançlığı ile asi olunmuştur.
Yeryüzünde de Kabil'in Habil’i kıskanmasıyla Allah'a isyan edilmiştir.
Ebû'l-Atâhiye insanlar hakkında şöyle der:
"Rabbim, gerçek şu ki, insanlar bana karşı insaflı
davranmadı
Nasıl davranmış olabilirler ki, onlara insaflı davranırsam
bana zulmediyorlar.
Birşey benim oldu mu onu almaya kalkışırlar
Sense onların birşeylerini isteyecek olursam bana
vermezler.
Bağışım onlara ulaşırsa onlar bana teşekkür etmezler
Fakat onlara birşey bağışlamazsam bu sefer bana söverler.
Bir keder gelip kapımı çalsa, güler, sevinirler
Bir nimet bana arkadaşlık etse beni kıskanırlar
Kalbime engel olacağım. Onları özlemesin diye
Ve onları görmemek için gözümü, göz kapaklarımla
örteceğim."
Şöyle denilmiştir: Sen kıskancın
kıskançlığından kurtulmayı arzu ediyorsan, durumundan onu haberdar etme.
Kureyşlilerden bir kişi şöyle demiştir;
"Açığa çıktı mı nimeti kıskanırlar
Ve batıl sözlerle ondan dolayı iftira ederler
Allah bir nimet lütfedecek olursa
O nimet düşmanlarının sözünün ona sararı olmaz."
Şu beyitleri söyleyen de ne güzel
söylemiştin
"Kıskancın kıskançlığına sabret
Çünkü senin sabrın onu öldürür.
Ateş birbirini yer durur
Eğer yiyecek birşey bulamazsa"
Bazı tefsir bilginleri
yüce Allah'ın;
"Rabbimiz, cinlerden ve insanlardan bizi saptıran o iki kişiyi bize göster ki,
onları en aşağılardan olanlardan olsunlar diye ayaklarımızın altına alalım"
(Fussilet, 41/29) âyeti hakkında şöyle
demişlerdir: Cinlerden olan ile kastettikleri İblistir. İnsanlardan olan ile
kastettikleri de Kabildir. Çünkü İblis, küfür çığırım ilk açan kimse, Kabil de
öldürme çığırını ilk başlatan kimsedir. Ve bütün bunların aslı da kıskançlık
olmuştu. Şair der ki:
"Karga geçmiş zamanlarda
Güzel bir şekilde yürütmüş
Ama kekliği kıskandı da onun yürüyüşü gibi yürümek istedi.
Bu sebepten o bir çeşit ayağı bağlıymış gibi yürüme
musibetine müptela oldu.
2- Allah'ın Bağışını Kıskanma
Hatası:
Yüce
Allah'ın:
"Doğrusu Biz İbrahim soyuna da verdik"
âyeti ile daha sonra
yüce Allah, İbrahim soyundan gelenlere
Kitabı ve hikmeti verdiğini, onlara büyük bir mülk verdiğini haber vermektedir
Hemmam b. el-Hâris der ki; Onlar melekler ile desteklenmişlerdi. Bununla
Süleymanın mülkü kastedildiği de söylenmiştir ki,
İbn Abbâs'tan rivâyet edilmiştir.
Yine ondan gelen rivâyece göre o
şöyle demiştir: Mana şudur: Yoksa onlar Muhammed'i, Allah kendisine kadınları
helal kıldı diye mi kıskanıyorlar? Bu açıklamaya göre verilen büyük mülk,
yüce Allah'ın Hazret-i Davud'a doksandokuz
hanımı, Hazret-i Süleyman'a da bundan daha fazlasını helal kılmış olmasıdır.
Taberî ise, bundan maksadın, Hazret-i
Süleyman'a verilen mülk ile kadınların ona helal kılınması olduğu görüşünü
tercih etmiştir.
Maksat ise, yahudilerin Eğer
(Muhammed) bir
peygamber olsaydı çok kadın nikâhlamak istemez ve
peygamberlik görevi ile uğraşması buna
fırsat vermezdi, şeklindeki sözlerini reddetmek ve onları yalanlamaktır.
Yüce Allah
bununla, Hazret-i Davud ile Hazret-i Süleyman'ın sahip olduklarını yahüdileri
azarlayarak haber vermektedir. Yahudiler de Hazret-i Süleyman'ın bin tane hanımı
olduğunu ikrar edip kabul ettiler. Bu sefer
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)
onlara:
"Bin kadın ha"
deyince onlar: Evet, üç yüzünü mehir vererek
(nikâhlamış idi). Yediyüzü ise cariyesi idi.
Davud'un ise, yüz hanımı vardı. Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
"Peki, birisinin bin tane
hanımı, diğerinin yüz tane hanımının olması mı daha çoktur, yoksa dokuz hanım
mı?"
Bunun üzerine yahudiler sustular, O sırada
Hazret-i Peygamberin dokuz hanımı vardı.
3.
Peygamberlerin Çok Evliliğine Dair:
Denildiğine göre, Süleyman
(aleyhisselâm)
peygamberler arasında hanımı en çok olan kişiymiş. Onun çokça
evliliğinin sebebi ise, kırk peygamber
gücüne sahip oluşu idi. Güçlü olan gücü kadar çok nikâhlanır.
Denilir ki: O, çok evlenmekle
aşiretinin çoğalmasını isEemiştir. Çünkü her bir kadının birisi baba tarafından,
diğeri de anne tarafından olmak üzere iki kabilesi vardı. Böylelikle o, bir
kadınla evlendi mi, o kadının mensub olduğu iki kabilenin de kalbini kendisine
bağlıyor ve bu yolla kabileler düşmanına karşı ona yardımcı oluyordu.
Yine denildiğine göre, bir
kimse ne kadar takvalı ise, onun da şehveti o kadar yüksektir. Çünkü takvalı
olmayan bir kimse, etrafını gözüyle seyreder ve dokunur. Nitekim,
Hazret-i Peygamberden gelen haberde:
"İki göz zina eder ve eller de zina eder"
diye buyurulduğu rivâyet ediliyor. Bakmak ve dokunmak, bir çeşit
şehvetin gereğini yerine getirmek olduğundan bunlar cima gücünü azaltır. Takva
sahibi olan kimse ise, harama ne bakar ne de dokunur. Böylelikle şehvet onun
nefsinde bir arada toplu olarak kalır ve bunun sonucunda o, daha çok cima gücüne
sahip olur.
Ebû Bekir el-Verrâk der ki: Cima
dışında her bir şehvet (arzu) kalbi
katılaştırır. Ancak cima, kalbi arıtır. Bundan dolayı
peygamberler de bu işi yapıyorlardı.
Onlardan bir kısmı ona îman etti. Bir kısmı da ondan yüz
çevirdi. Çılgın alevli ateş olarak (onlara)
cehennem yeter.
4. Peygambere îman
Edenler ve Ondan Yüz Çevirenler:
Yüce
Allah'ın:
"Onlardan bir kısmı ona îman etti"
yani bir kısmı
Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'a îman etmiştir. Çünkü, daha önce ondan
sözedilmiş bulunmaktadır. O da kendisinden kıskanılan kimsedir.
"Bir
kısmı da ondan yüz çevirdi"
Buhârî, İsti'zân 12,
Kader 9; Müslim, Kader 20, 21,
Ebû Dâvûd Nikâh 43;
Müsned, II, 276, 317,329...
ondan yüz çevirip ona îman etmedi.
"Ona"
zamirinin Hazret-i İbrahime raci olduğu da söylenmiştir. O vakit anlamı şöyle
olur: İbrahim soyundan gelenlerden kimisi ona
(İbrahim'e) îman etti, kimisi de ona îman etmekten yüz çevirdi. Bu
zamirin Kitaba raci olduğu da söylenmiştir.
Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.
56
Âyetlerimizi inkâr edenleri yakında muhakkak ateşe
sokacağız.
Derileri piştikçe azâbı tatmaları
için derilerini başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah, mutlak
galiptir, Hakimdir.
Âyetin
tefsiri için bak:57
57
Îman edip de salih amel işleyenleri İse, içinde ebediyyen
kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Orada onlara
tertemiz zevceler vardır. Onları koyu bir gölgeliğe koyacağız.
"Sokmanın (el-Islâ')"
anlamına dair açıklamalar,
sûrenin baş taraflarında (10. âyet 2. başlıkta)
geçmiş bulunmaktadır.
Humeyd b. Kays, Onları sokacağız"
kelimesini, "nün" harfini üstün olarak diye okumuştur. Bunun anlamı ise, ateşte
pişireceğiz demektir. Ateşte kızartılmış koyuna daf o bakımdan denilir. Ateş"
kelimesinin munsub olması, bu kıraate göre başındaki harf-i cer'in hazfedilmesi
dolayısıyladır ki, bunun takdiri şeklindedir.
Derileri piştikçe" âyetinin anlama
ise şudur: Derileri piştiği her seferinde, derilerinin yerine başka deriler
değişir durur. Kur'ân-ı Kerîme dil uzatan zındıklardan herhangi bir kimse
kalkıp: Kendisine isyan etmemiş bir deriyi azaplandırmak nasıl uygun düşer? diye
soracak olursa, ona şöyle denilir: Deri ne azap görür, ne de cezalandırılır.
Bunun acı ve ıstırabını duyan nefislerdir.
Çünkü, hisseden, duyan ve bilen
nefislerdir. Dolayısıyla derilerin değiştirilmesi, nefislerin azabını daha bir
artıncı özelliktedir. Buna da yüce Allah'ın:
"Azâbı
tatmaları için"
âyeti İle:
"Alevi
yavaşladıkça Biz de onlara alevini artırırız"
(el-İsrâ, 17/97) âyeti delildir. O halde maksat, bedenlerin
azaplandınlması, ruhlara da acı çektirilmesidir Şayet derileri kastetmiş
olsaydı, O deriler azâbı tatsınlar, demesi gerekirdi.
Mukâtil der ki: Hergün aîeş o
deriyi yedi defa yer bitirir. el-Hasen der
ki: Yetmişbin defa yer bitirir. Onları yiyip bitirdikçe kendilerine: Haydi eski
halinize dönünüz denilir, onlar da oldukları gibi eski hallerine dönerler.
İbn
Ömer de der ki: Yandıkları takdirde, kağıt gibi bembeyaz derilerle
değiştirilirler.
Burada derilerden kasıt,
üzerlerindeki elbiseler olduğu da söylenmiştir. Nitekim,
yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"O gün
günahkarları bukağılara..."
(14/49-50). Bu
şekilde, bu elbiselere deri denilmesinin sebebi, elbiselerin çok yakınlığı
dolayısıyla derilerinden ayrılmayışıdır. Nitekim insana has olan bir şey
hakkında: O, iki gözü arasındaki deridir, denilir.
İbn Ömer (radıyallahü anh) şu beyiti
okumuştur:
"Onlar Salim hakkında beni kınıyorlar, ben de onları
kınıyorum.
Çünkü Salim, gözüm ile burnum arasındaki deri parçasıdır."
İste elbiseleri yakıldığı her
seferinde tekrar eski hallerine iade olunur. Şair der ki:
"Aşağılanmak, Teymoğullarının derilerini yeşil bir elbiseye
büründürdü.
O giydikleri yeşil elbiselerinden dolayı vay,
Teymoğullarına."
Şair burada, elbise ile, kinaye
yoluyla derilerini (onların morardıklarını, yara bere
aldıklarım") anlatmaktadır.
Şöyle de denilmiştir: Bu âyetin
anlamı, ilk derilerini tekrar yeniledik, yeni haline döndürdük, demektir.
Nitekim, kuyumcuya: Sen bu yüzüğü al, bana ondan başka bir yüzük yap
dediğinizde, kuyumcu o yüzüğü alır kırar ve size o madenden bir yüzük yapar.
Yapılan yeni yüzük, Önceki yüzüktür. Şu kadar varki, yeniden onun işlenmesi
sonucu değişmiş, halbuki gümüş eski gümüştür İşte bu da toprağa dönüşüp ve yok
olduktan sonra Allah'ın canlandırdığı nefsin durumunu andırmaktadır.
Yine sağlıklı olarak bildiğin bir
kardeşini daha sonra hastalıklı ve takatsiz görünce, ona: Nasılsın diye
sorduğunda, o da: Daha önce gördüğünden başka birisiyim, diye cevap verir.
Halbuki o aynı kişidir. Ancak onun durumu değişmiştir. Buna göre kişinin: Daha
önce gördüğün kişi değilim, demesi ile, yüce Allah'ın:
"Başka
deriler"
demesi mecazi bir ifadedir.
Yüce
Allah'ın:
"O gün
yer, başka bir yere... değiştirilecektir"
(İbrahim. 14/48) âyeti de buna benzemektedir. Halbuki arz, o arzın
aynısıdır. Şu kadar varki, tepeleri, dağlan, nehirleri, ağaçları değişmiş
olacak, daha çok genişletilecek ve bütün bunlar dümdüz edilecektir. Nitekim
ileride İbrahim resi'nde (14/48. âyetin tefsirinde)
açıklanacaktır.
İşte şairin şu beyîti de bu
kabilden bir mana taşımaktadır:
"Ne insanlar daha önce tanıyageldiğim insanlardır.
Ne de bu yurt önceden beri tanıdığım yurttur."
en-Nehaî der ki: Bir adam İbn Abbâs'a.
gelip şöyle dedi: Âişe'nin yaptığım görmüyor
musun? Hazret-i Âişe, yaşadığı dön emin
Ummadı ve Lebid'e ait olan şu iki beyiti okudu:
"O himayelerinde yaşanılanlar geçip gittiler
Ben ise, uyualu kimsenin derisi gibi değersiz kimseler
arasında kaldım
Bayağıca ve düşük şekilde konudur, zevk alırlar
Doğruluktan sapmayacak olsa dahi, söz söyleyenleri
ayıplanır."
Daha sonra da: Allah Lebid'e rahmet
eylesin. Peki ya şu bizim zamanımıza yetişseydi ne derdi dedi. Bunun üzerine
İbn Abbâs şöyle dedi: Eğer
Âişe, yaşadığı dönemini kınamış ise, şunu
bil ki, Âd kavmi de yaşadığı çağını yermiş bulunmaktadır. Çünkü Âd kavminin
depolarında helâk edilmelerinden uzun bir zaman sonra, o dönemin mızraklarının
en uzun boyunda uzunca bir ok görüldü. Üzerinde şu beyit yazılı idi:
"Bizler bu ülkede idik ve biz buranın ahalisindendik.
İnsanlar aynı insanlar ve ülke aynı ülkedir"
Yani;
ülke eskiden olduğu gibi kalmış amma, gerek o ülkenin durumu, gerekse ahalisinin
durumu tanınmaz bir hal almış ve değişmiş bulunuyor. "Şüphe yok ki Allah, mutlak
galiptir." Hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz."
O'ndan kurtulmaz, O’nu geride
bırakamaz. "Hakimdir". Kullarına vaadlerinde ve tehditlerinde hikmeti sonsuzdur.
Cennet ehlinin nitelikleri hakkında: "Onları koyu bir gölgeliğe koyacağız" âyeti
ise, güneşi bulunmayan, oldukça kesif, koyu bir gölgeliğe yerleştireceğiz
demektir. el-Hasen der ki: Orası koyu bir
gölge olmakla nitelendirildi. Çünkü, o gölgede dünya gölgelerinde görülen
sıcaklık, sıcak yel ve benzeri kusurların dahli yoktur.
ed-Dahhâk der ki: Bununla ağaçların ve
cennet köşklerinin, gölgeleri kastedilmektedir,
el-Kelbî der ki: "Koyu bir gölgelik" den kasıt, daimi gölgeliktir.
58
Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi ve
insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten
Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah, hakkıyla
işitendir, hakkıyla görendir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki
başlık halinde sunacağız:
1. Âyetin Nüzul Sebebi ve
Sahiplerine Verilmesi Emralunan Emanetlerin Mahiyeti:
Yüce
Allah'ın:
"Şüphesiz ki Allah size, emanetleri ehline vermenizi... emreder"
emriyle başlayan bu âyet-i kerîme, hükümler bildiren ana âyetlerden birisidir.
Bütün dini ve şeriatı ihciva eden bir âyettir.
Bu âyet-i kerimede, kimin muhatap
alındığı hususunda farklı görüşler vardır. Ali b.
Ebî Tâlib, Zeyd b. Eslem, Şehr b.
Havşeb ile İbn Zeyd şöyle derler; Bu özel
olarak müslüman yöneticilere bir hitabtır. Bu hem
Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'a, hem de onun tayin ettiği emirlere
yönelik bir hitaptır, onlardan sonra gelenleri de kapsamına almaktadır.
İbn
Cüreyc ve başkaları ise der ki: Bu, Kâbenin anahtarı hususunda
Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'a özel olarak yöneltilmiş bir hitaptır.
Hazret-i Peygamber bu anahtarı,
Mekke'nin fethedildiği sırada, henüz ikisi de kâfir bulunan Abdüddaroğullarından
Osman b. Ebi Talha el-Hacebî el-Abderî ile
amcasının oğlu Şeybe b. Osman b. Ebi Talha'dan
almış, bunun üzerine Abdulmuttaliboğlu Hazret-i Abbas, Sikaye görevi ile
birlikte Sidâneyi de almak için anahtarı
Hazret-i Peygamberden istemişti.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)
Kâbeye girdi, içerisinde bulunan putları kırdı, Hazret-i İbrahim'in
makamını çıkardı. Hazret-i Cebrâîl de
üzerine bu âyet-i kerlmeyi indirdi. Ömer b.
el-Hattâb der ki: Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti okuyarak
Kâbeden dışarı çıktı. Daha önce ondan bu âyeti işitmiş değildim. Sonra, Osman ve
Şeybe'yi çağırıp söyle dedi: "Haydi bu anahtarları alınız. Bu, ebediyyen sizin
ve soyunuzdan gelen çocuklarınızın elinde kalacaktır. Bu anahtarları sizden
ancak zalim bir kimse alır."
el-Mekkî de şunu
nakletmektedir: Şeybe, önce anahtarı vermek istemediyse de sonradan verdi ve
Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Bunu Allah'ın emaneti olarak al, dedi.
el-Vâhidi, Esbabu Nuzûli'l Kur'ân, s. 162; es-Suyûtî,
ed-Dürru'l-Mensür, II, 570-571.
İbn Abbâs da der ki: âyet-i kerîme, özel
olarak yöneticiler (kamu görevlileri, hakkında)
kadınlara serkeşlik etmeleri ve benzeri hallerde öğüt vermeleri ve o hanımları
kocalarına geri vermeleri ile ilgilidir.
Âyet-i kerimede daha zahir olan,
onun bütün insanlar hakkında umumi olduğudur. Bu âyet-i kerîme bir taraftan
yönetici ve kamu görevlilerini, ellerinde bulunan malları paylaştırıp,
haksızlıkları gidermek, hüküm vermek halinde adaleti gözetmek gibi emanet olan
hususları kapsamaktadır,
Taberî'nin
tercihi de budur. Âyet-i kerîme, emanetleri korumak, şahidliklerde yalancılıktan
kaçınmak ve buna benzer hususlarda, mertebe itibariyle daha aşağıda bulunan
diğer insanları da kapsamaktadır, Herhangi bir mesele hakkında bir kişinin hüküm
vermesi ve benzeri hususlar buna örnektir. Namaz, zekât ve sair İbadetler de
yüce Allah'ın birer emanetidir.
Bu anlamda İbn Mes'ûd'dan
Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'a merfu’ olarak bir hadis de rivâyet
edilmiştir. Hazret-i Peygamber şöyle
buyurmuştur:
"Allah yolunda öldürülmek, bütün
günahlara bir kefarettir"
veya şöyle buyurmuştur:
"Her şeye (keffarettir) emanet
müstesna. Emanet ise, namazdadır, emanet oruçtadır, emanet söz söylemektedir.
Bütün bunlar arasında en ağır olanı ise, emanet olarak bırakılan şeyleri
korumaktadır."
Bunu Hafız Ebû Nuaym" el-Hilye
"de zikretmiştir.
el-Heysemî,
Mecmau'z-Zevâid, V, 292-293, Ravilerinin sika oldukları kaydıyla.
Âyet-i kerimenin herkes hakkında
umumi olduğunu söyleyenler arasında, el-Bera b. Âzib, İbn Mes'ûd,
İbn Abbâs ve Ubey b. Kâ'b da vardır. Onlar
şöyle derler: Emanet herşey hakkında sözkonusudur. Abdestte, namazda, zekâtta,
cünuplukta, oruçta, ölçüde, tartıda vedialarda (emanet
bırakılan şeylerde).
İbn
Abbâs ayrıca der ki: Yüce Allah,
varlıklı olsun eli dar olsun, hiçbir kimseye emaneti
(istenmediği halde) yanında alıkoymasına müsaade etmemiştir.
Derim
ki: İşte bu bir icmadır. Yine icma ile şunu kabul etmişlerdir ki:
Emanetler sahiplerine -iyi kimseler olsunlar, facir kimseler olsunlar- mutlaka
geri verilir. Bunu İbnü'l-Münzir
söylemiştir. Emanet, mef'ûl anlamında bir mastardır. Bundan dolayı cem
olunmuştur.
Bu âyetin önce geçen âyetlerle
ilişkisine gelince: Şanı yüce Allah,
Kitap ehlinin, Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın niteliklerini
gizlediklerini ve onların: Müşriklerin yolu daha doğrudur, dediklerini haber
vermektedir. Bu ise, onların yaptıkları bir hainlik idi. O bakımdan söz bütün
emanetleri zikretmeye kadar geldi, Âyet-i kerîme nazmı itibari ile her türlü
emaneti kapsamaktadır. Az önce de belirttiğimiz gibi emanetler sayıca pek
çoktur. Bu emanetlerin en büyük ve kapsamlı olan konulan ise; vedia, lukata,
rehin, ariyet gibi ahkâm ile ilgili konular arasında yer alır.
Ubey b. Kâ'b der ki:
Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyuyurken dinledim:
"Sen
emaneti onu sana emanet olarak verene eksiksiz geri ver. Ve sakın sana hainlik
edene de sen hainlik etme!"
Bunu Dârâkutnİ rivâyet etmiştir.
Dârakutnî, III, 35.
Ebû Hüreyre ve Enes
(r. anhumâ) yoluyla gelen rivâyetler de aynı
yerde.
Yine bunu, Enes ve Ebû Hüreyre de
Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet etmişlerdir. el-Bakara
Sûresi'nde de bu anlamda rivâyetler (ve açıklamalar)
geçmiş bulunmaktadır.
(el-Bakara, 2/283- âyetin tefsiri)
Ebû Umâme de şunu rivâyet
etmektedir: Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem)'ı Veda Haccı
sırasında hutbesinde şöyle buyururken dinledim:
"Ariyet olarak alınan şey eda edilir. Minha geri verilir. Borç ödenir, kefil ise
gerektiğinde kefil olduğu kimsenin borcunu ödeyendir."
Bu hadis sahih bir hadistir. Bunu
Tirmizî ve başkaları rivâyet etmiştir.
Tirmizî, Buyû'", 39, Vesaya 5;
Ebû Dâvûd, Buyû' 88;
İbn Mâce, Sadakat 5,9;
Müsned. V, 267,293:
Dârakutnî, III, 41.
Dârakutnî ise şunu ilave etmektedir: Bunun
üzerine bir adam: Peki ya Allah'ın ahdi? diye sordu,
Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu:
"Allah'ın ahdi eksiksiz olarak
yerine getirilen şeyler arasında buna en lâyık olandır."
Dârakutnî,
III, 40
Bu âyet-i kerîme ile bu
Hadîs-i şerîfin muktezasına göre, emanet
geri verilir ve durum ne olursa olsun onun tazminatı ödenir. İster gizlenip
kaybedilecek türden olsun ister olmasın, ister bu konuda emanete bir saldırı
bulunsun ister bulunmasın. (Her halükârda vedia
(emanet.) geri verilir ve gerekirse tazminatı ödenir). İşte bu âyet ve
hadisin bu muktezası gereğince, Atâ;
Şâfiî, Ahmed ve Eşheb görüşlerini böylece
belirtmişlerdir.
İbn
Abbâs ve Ebû Hüreyre'nin bırakılan
emanetin tazminatını ödedikleri rivâyet olunmuştur. İbnu'l-Kasım'ın da,
Mâlik'ten rivâyetine göre; herhangi bir hayvanı veya
üstü saklanarak örtülen bir şeyi ariyet olarak alıp da bu onun yanında telef
olacak olursa, bunun telef olduğunu söylemesi halinde sözü tasdik edilir ve
ancak, herhangi bir teaddi (o emanete haksızca
saldırı) halinde tazminatını öder. Bu
Hasan-ı Basrî ve en-Nehaî'nin de görüşüdür. Aynı şekilde
Kûfelilerle
Evzaînin de görüşü budur. Onlar şöyle demişlerdir:
Hazret-i
Peygamberin:
"Ariyet geri ödenir"
hadisinin anlamı, yüce Allah'ın:
"Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder"
âyetinin anlamı
gibidir. Emanetler telef olacak olursa, mutemen olanın
(kendisine bir şey emanet olunanın) onun tazminatını Ödemesi
gerekmemektedir. Çünkü, yanında emanet bırakılan kişi
(mutemen) musaddaktır. Yani sözü doğru
kabul edilen kimsedir. Ariyet de herhangi bir haksızca saldırı olmaksızın telef
olursa hüküm yine böyledir, Çünkü o ariyeti alan bir kimse, gerektiğinde
tazminatını ödemek şartıyla almamıştır, Şayet onun ariyet aldığı şeye haksızca
saldırısı dolayısıyla telef olursa, o takdirde ariyet olan şeye karşı
cinayetinden dolayı kıymetini ödemesi gerekir. Ali,
Ömer ve İbn Mes'ûd'dan da ariyette tazminat olmadığını söyledikleri
rivâyet edilmiştir. Dârakutnî de Amr b.
Şuay'dan, o, babasından, o da dedesi yoluyla
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın
şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir:
"Emanet alan üzerinde tazminat yükümlülüğü yoktur."
Dârakutnî,
111,41.
Şâfiî
de görüşünü desteklemek üzere ileri sürdüğü deliler arasında
Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in kendisinden birtakım zırhları ariyet
olarak istemesi üzerine, Safvan'ın: Bunlar tazminat altında bir ariyet midirler,
yoksa aynen geri ödenecek ariyet midirler? diye sorunca,
Hazret-i Peygamber de:
"Hayır, bunlar aynen geri ödenecek ariyettirler"
diye cevap vermişti.
Dârakutnî,
III, 38-39 : Peygamber Huneyn'e
gideceği vakit, bu silâhı Safvan'dan âriyet olarak istemişti.
2- İnsanlar Arasında Adaletle
Hükmetmek:
Yüce
Allah'ın:
"Ve
insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adalede hükmetmenizi emreder"
âyeti ile
ilgili olarak ed-Dahhâk der ki:
Yani, müddaiye davacıya beyyine
(delil veya şahid) getirme yükümlülüğü, İnkâr
edene de yemin teklifi ile hükmetmeyi emreder.
Bu, yöneticilere, emirlere ve
hakimlere yönelik bir hitaptır. Mana yoluyla da emanetlerin eda edilmesi
hususunda açıkladığımız gibi bütün İnsanlar da dahildir.
Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Şüphesiz ki adaletle hükmedenler, Kıyâmet gününde Rahmânın
sağ tarafında -ki, O'nun her iki eli de sağdır- nurdan minberler üzerinde
olacaklardır. Bunlar verdikleri hükümlerinde, çoluk çocukları hakkında, ve
yönetimleri altında bulunanlara adaletle davranan kimselerdir."
Müslim
İmare 13; Nesâî. Âdabu'l-Kudat 1;
Müsned, II, 160, 203
Yine
Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır:
"Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden
sorumlusunuz. İmâm (İslam devlet başkanı) bir çobandır ve o güttüklerinden
sorumludur. Kişi ailesi üzerinde bir çobandır ve onlardan sorumludur. Kadın,
kocasının evinde bir çobandır ve o ondan sorumludur. Köle efendisinin mali
üzerinde bir çobandır ve ondan sorumludur. Hasılı şunu bilin ki, hepiniz bir
çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz."
Buhârî,
Cumua 11, İstikraz 20, Vesaya 9, Itk 17, 19, Nikâh 81, 90 Ahkâm 1;
Müslim, İmâre 20;
Ebû Dâvûd, Harac 1;
Tirmizî, Cihad 27;
Müsned, II, 5, 54, 108, 121.
Böylelikle
Hazret-i Peygamber bu sahih
hadislerinde, bütün bu kimseleri kendi mertebelerine göre çoban ve yönetici
olarak değerlendirmiştir. Aynı şekilde ilim adamı hakim de böyledir. Çünkü böyle
bir kimse, fetva verdiği takdirde hükmetmiş olur. Hükmünü verdiği vakit de helâl
ile haramı, farz ile mendubu, sahih ile fasid olanı birbirinden ayırd etmiş
olur. Bütün bunlar eda olunan birer emanet ve hükme bağlanan birer yargıdır.
"Ne
güzel"
âyeti ile ilgili açıklamalar, daha önceden el-Bakara Sûresi'nde geçmiş
bulunmaktadır. (2/281. âyetin
tefsiri)
"Şüphe
yok ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir."
Yüce Allah, kendi zatını işiten ve gören
diye vasfetmektedir. O, işitir ve görür. Nitekim
yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmuştur:
"Şüphe
yok ki Ben, sizinle beraberim, işitirim ve görürüm. "(Ta-Hâ,
20/46) Bu delil, sem'i yolla gelendir Yani,
senı'i delillerle Allah'ın işitip gördüğü ifade edilmektedir. Akıl da buna
delâlet etmektedir. Çünkü, işitme ve görmenin yokluğu onların zıtları olan
körlük ve sağırlığa delildirler. Zira, her iki şeyi de kabil olan bir varlık
bunlardan birisine mutlaka sahiptir. Şanı yüce
Allah ise, her türlü eksikliklerden münezzehtir. Diğer taraftan eksik
sıfatlara sahip olan bir zattan mükemmel fiillerin sadır olmasına imkân yoktur.
Görmesi ve işitmesi olmayan bir kimsenin başkasına görme ve işitmeyi yaratmak
yoluyla vermesi gibi.
Ümmet
yüce Allah'ın her türlü eksiklikten tenzih edilmesi gerektiğini icma
ile kabul etmiştir. Bu da sem'î bir delildir. Ve bu, hepsi de İslam ismini
taşıyan kimselerle tartışma halinde Kur'ân'ın nassı ile yeterli görülür Şanı
yüce ve mübarek Rabbimiz, vehimlilerin vehmettiklerinden yücedir. Yalancı ve
iftiracıların uydurduklarından münezzehtir:
"İzzet
sahibi olan Rabbin, onların vasfede geldiklerinden münezzehtir."
(es-Saffat, 37/180)
59
Ey îman edenler! Allah'a itaat edin.
Peygambere de İtaat edin. Sizden olan
emir sahiplerine de. Eğer birşeyde çekişirseniz, Allah'a ve âhiret gününe
inanıyorsanız- onu Allah'a ve Rasulüne döndürün. Bu hem daha hayırlı, hem de
sonuç itibariyle daha güzeldir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç
başlık halinde sunacağız:
İtaatin Kapsamı ve Zalim
Yöneticilere İtaatin Gerekmediği:
Bundan önceki âyet-i kerimede,
yöneticilere hitap edilip onlara emaneti yerine getirmeleri, insanlar arasında
da adalede hükmetmeleri emrolunduktan sonra, bu âyet-i kerimede yönetilenlere
(radıyallahü anhiyyeye), önce aziz ve celil
olan Allah'a itaat etmeleri emrolunmaktadır ki, bu da O'nun emirlerini yerine
getirmek, yasaklarından kaçınmaktır. Sonra da vermiş olduğu emir ve yasaklarında
Rasûlüne itaati emretmektedir Üçüncü olarak da
yöneticilere itaatin emrolunduğunu görüyoruz. Bu,
Cumhûrun,
Ebû Hüreyre, İbn Abbâs ve
diğerlerinin görüşüne göre böyledir.
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî der ki:
Yedi hususta sultana itaat ediniz: Sikke vurduğu dirhem ve dinarlar hususunda,
ölçü ve tartılar hususunda, ahkâm, hac, cuma, iki bayram ve cihad hususunda.
Yine Sehl der ki: Sultan bir alime
fetva vermesini yasaklayacak olursa, onun da fetva verme hakkı yoktur. Eğer
fetva verecek olursa, bu yasağı koyan zalim bir emir olsa dahi, kişi asi olur.
İbn Huveyzimendâd ise şöyle
demektedir: Sultana itaat, işlenmesi halinde Allah'a itaat olan hususlarda
icabeder. Fakat, işlenmesi halinde Allah'a masiyet olan hususlarda itaat vacib
değildir. Bundan dolayı biz şöyle diyoruz: Çağımızın yöneticilerine itaat,
onlara yardımcı olmak, onları ta'zim etmek câiz değildir. Bununla birlikte ne
zaman gazaya çıksalar, onlarla birlikte gazaya çıkmak icabeder. Yönetmek onlar
tarafından olup, İmâmet ve hisbe de onların görevlendirmesi ile olur. Şu kadar
var ki, bunların şeriatın öngördüğü şekle uygun olarak yerine getirilmeleri
gerekir. Bize namaz kıldıracak olsalar, eğer günah ve masiyet bakımından fasık
iseler, onlarla birlikte kılınan namaz caizdir. Şayet bidatçi kimseler iseler,
onlarla birlikte namaz câiz değildir. Şu kadar varki, onlardan korkulacak
olursa, onlarla birlikte takiyye olmak üzere namaz kılınır, sonra namaz iade
olunur.
Derim
ki: Ali b. Ebî Tâlib
(radıyallahü anh)'dan şöyle dediği rivâyet
edilmiştir: İmâmın görevi adaletle hükmedip, emaneti eksiksiz olarak yerine
getirmesidir. O bunu yapacak olursa, müsîümanlara da ona itaat etmek düşer.
Çünkü yüce Allah önce bizlere, emaneti
yerine getirip adaletle hükmetmeyi emretti, sonra da yöneticiye itaati emretti.
Ululemrin Kimliği:
Câbir b. Abdullah ile
Mücahid der ki:
"Emir
sahipleri (ululemr)"
denilen kimseler, Kur'ân ve
ilim ehli olan kimselerdir. Mâlik
(Allah’ın rahmeti üzerine olsun)’in tercihi de
budur. ed-Dahhak'ın şu sözü de buna
yakındır: Yüce Allah bununla, fukahayı
ve din âlimlerini kastetmektedir. Mücahid'den,
burda sözü geçenlerin, özel olarak Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbı
olduğunu söylediği nakledilmiştir. İkrime'den
ise, bununla özel olarak Ebû Bekir ve Ömer
(Allah ikisinden de razı olsun)'e işaret
olduğunu söylediği nakledilmiştir. Süfyan b. Uyeyne,
el-Hakem b. Eban'dan şunu rivâyet eder: el-Hakem,
İkrime'ye Um veledler, (efendilerinden çocuk
sahibi olan cariyeler)’in durumu hakkında soru sormuş, o da: Bu kadınlar
hür olurlar demiştir. Bunu neye dayanarak söylüyorsun deyince, o da, Kur'ân-ı
Kerîme dayanarak, dedi. Ben: Kur'ândaki hangi âyete dayanarak? diye sordum. O da
şöyle dedi: Yüce Allah:
"Allaha İtaat edin, Peygambere de itaat
edin, sizden olan emir sahiplerine de"
diye buyurmaktadır.
Ömer de emir sahibi kimselerdendi. O
demiştir ki: (Umveled) bir düşük yapacak dahi
olsa azad olur. Bu anlamdaki açıklamalar, etraflı bir şekilde, Haşr Sûresi'nde
yüce Allah'ın:
"Peygambersize
ne verdiyse onu alın ve neyi yasak ettiyse sakının"
(el-Haşr, 59/7) âyetini
açıklarken gelecektir. İbn Keysan der ki: Emir sahipleri, insanların işlerini
düzgün bir şekilde çekip çeviren, akıl ve görüş sahibi kimseler demektir.
Derim ki: Bu görüşlerin en sahih olanları
birincisi ve ikincisidir.
Birincisinin sahih olması şundan dolayıdır:
Emir, asıl itibariyle onlardan (yöneticilerden)
dir ve hükmetmek yetkisi onlara aittir. Buhârî
ve Müslim de
İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: "Ey îman edenler,
Allah'a itaat edin. Peygambere de
itaat edin, sizden olan emir sahiplerine de" âyeti, Sehmili Abdullah b. Huzafe
b. Kays b. Adiyy hakkında nâzil olmuştur.
Hazret-i Peygamber onu bir serîyeye komutan olarak göndermişti.
Buhârî,
Tefsir 4. sûre 11; Müslim, İmâre 31,
Tirmizî Cihâd 3;
Nesâî, ... 23;
Müsned, 1, 337.
Ebû
Ömer (İbn
Abdi’l-Berr) der ki: Abdullah b. Huzafe
şakacılığı ile tanınan birisi idi. Onun şakalarından birisi de şudur:
Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem) onu bir seriyyeye kumandan tayin etmişti. O
da komutası altında bulananlara odun toplayıp ateş yakmalarım emretti. Bu ateşi
yakınca, ateşin içerisine kendilerini atmalarını emretti ve onlara:
Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem) size, bana itaat etmenizi emretmedi mi?
dedi ve: "Kim benim emirime itaat ederse bana itaat etmiş olur" demedi mi? Onlar
da şu cevabı verdiler: Bizim Allah'a îman etmemizin, Rasûlüne tabi olmamızın tek
sebebi ateşten kurtulalım diyedir. Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem) onların
yaptıklarını tasvip buyurup şöyle dedi; "Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda
hiçbir yaratılmışa itaat yoktur."
Çünkü
yüce Allah:
"Kendinizi öldürmeyin"
(en-Nisa, 4/29.) diye
buyurdu. Bu. isnadı sahih ve meşhur bir hadistir.
Buhârî, Meğazî 59; Ahkâm 4, Ahbaru'l-Âhad 1-
Müslim, İmâre 39,40;
Ebû Dâvûd, Cihad 88;
Nesâî, Bey'at 24;
Müsned, I, 32, 94,124
(hepsi Ali -radıyallahü anh- den);
İbn Mâce, Cihad, 40
(Ebû Said el-Hudrî'den).
Muhammed b. Amr b. Alkame'nin,
Ömer b. el-Hakem b. Sevban'dan rivâyet
ettiğine göre Ebû Said el-Hudri şöyle
demiştir: Sehml'i Abdullah b. Huzafe b. Kays, Bedir ashâbındandı ve şakacı bir
kimseydi. ez-Zübeyr de der ki: Bana Abdükebbar b. Said, Abdullah b.
Vehb'den anlattı. Abdullah,
el-Leys b. Sa'd'den şöyle dediğini nakletti:
Bana ulaştığına göre o, seferlerinden birisinde,
Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın devesinin eğer bağını, çözmüştü;
nerdeyse Resûlüllah’ı bundan ötürü
düşecek idi. İbn Vehb: Leys'e onu güldürmek
için mi böyle yapmıştı, diye sordum. O da: Evet o şakacı bir kimseydi, dedi.
Meymun b. Mehran, Mukâtil ve el-Kelbî de der
ki: "Emir sahiplerî"nden kasK, seriyye kumandanlarıdır.
İkinci
görüşün doğruluğuna gelince, buna da yüce
Allah'ın:
"Eğer
bir şeyde çekişirseniz... onu Allah'a ve Rasûlü'ne döndürün"
âyeti delildir.
Yüce Allah, hakkında anlaşmazlığa düşülen
bir şeyi, Allah'ın Kitabına ve Peygamberinin
sünnetine döndürmeyi emretmektedir. Allah’ın Kitabına ve sünnete dönme
keyfiyetini bilmek ise, ilim adamlarından başka kimselerin bilebileceği bir iş
değildir. Bu da ilim adamlarına sormanın vacib ve onların fetvalarına bağlı
kalmanın gerekli olduğunun delilidir. Sefil b. Abdullah
(Allah'ın rahmeti üzerine olsun) der ki:
İnsanlar, (adaletti) sultanlarını ve
(hak üzere olan) ilim adamlarını ta'zim
ettikleri sürece hayırlara mazhar olmaya devam ederler. Eğer bu iki kesimi
ta'zim edecek olurlarsa, Allah onların dünyalığını da anketlerini de ıslah eder.
Bu iki kesimi hafife alıp küçümseyecek olurlarsa, Allah onların dünyalarını da
anketlerini de ifsad eder.
Üçüncü
görüş, (sınırlı, özel) has bir görüştür. Ondan
da daha has (tahsis edici) görüş ise
dördüncü görüştür.
Beşinci görüş ise, mana itibari ile doğru olsa dahi, âyetin lâfzı bunu
kabil değildir. Çünkü akıl, her faziletin esası, her edebin kaynağıdır. Allah
onu din için bir esas, dünya için bir direk kılmıştır. Allah, aklın kemali
dolayısıyla mükellefiyetlerini vacip kılmış, dünyayı onun ahkâmı ile idare
edilen bir yer kılmıştır, Akıl sahibi bir kimse, aklını kullanmamızın gayret ve
çaba gösteren herkesten daha çok Rabbine daha yakındır. Bu anlamdaki ifadeler
İbn Abbâs'tan da rivâyet edilmiştir.
Bazıları, "ululemr" ile Hazret-i
Ali ve masum İmâmların kastetiîdiğini iddia etmişlerdir, Eğer durum böyle
olsaydı, ondan sonra gelen: "Onu Allah'a ve Rasulüne döndürün" diye buyurmasının
bir anlamı olmazdı. Aksine şöyle demesi gerekirdi: Onu İmâma ve ululemre
döndürün. Yüce Allah'ın bu şekilde
buyurmuş olması ise, Kitap ve sünnetin muhkem olduğunu
(onların hükmüne başvurmak gerektiğini) ortaya koymaktadır. Böyle bir
görüş (yani bunun Hazret-i Ali ve masum İmâmlar olduğu
görüşü) kabul edilmemiş ve Cumhûrun
benimsediği kanaate muhalif bir görüştür. İtaatin gerçek mahiyeti, emri yerine
getirmektir, Nitekim, masiyet de onun zıddıdır. O da emre muhalefet etmek
demektir. İtaat kelimesi, inkiyad etmekten alınmıştır. Masiyet ise, sertlik
göstermek demek olan İsyandan alınmıştır.
"Sahipleri"
kelimesinin tekili Sahib kelimesidir. Bu da kıyasa
göre olmayan bir çoğuldur. Nisa (kadınlar),
ibil (develer) ve at
(hayl) kelimeleri gibi olup bunların herbirisi kendi lâfzından tekili
olmayan çoğul ifade eden bir isimdir. el-Hayl'in tekilinin hail olduğu da
söylenmiştir, buna dair açıklamalar ise önceden geçmiş bulunmaktadır.
(3/14. âyet, 6. başlık.)
2- Anlaşmazlık Konularının Allah'a
ve Peygambere Havale Edilmesi:
Yüce
Allah'ın:
"Eğer
bir şeyde çekişirseniz"
âyetindeki "çekişme
(münâza'a)", mücadele eder ve anlaşmazlığa düşerseniz, demektir. Münaza'a
(karşılıklı çekişme) tabirinin kullanılmasına
ise, sanki herkes ötekinin delilini çekip onu çürütüyor gibi olduğundandır.
Nez', çekip almak demektir.
Münaza'a da karşılıklı olarak delilleri çekiştirmek anlamındadır, "Ben de, bana
ne oluyor ki, Kur'ân ile benimle çekişiyor diyorum"
Bu lâfızla: Ebû Dâvûd,
Salât 131'de rivâyet edilmiştir. Bk. Ebû Dâvûd,
Salât 132; Tirmizî, Salat 116;
Nesâî, İftitah 28;
İbn Mâce, İkametu's-Salât 13;
Muvatta’', Salât 44;
Müsned, II, 240, 284, 285. 302, 487, V, 345.
hadisindeki "münâza'a" da buradan gelmektedir. el-A'şa der ki:
"Onlarla- yaslanmış olduğum halde- reyhan otunun saplarını
çekiştirdim.
Bir de işe yaramaz ekşimiş ve arıtılmış hali bile ufak
bitkiler (tortusu) bulunan
bir şarap (elden ele dolaştı)."
"Eğer bir şeyde"
yani, dinînizi ilgilendiren herhangi bir
hususta "çekişirseniz, onu Allah'a ve Rasûlü'ne döndürün"
yani, o çekiştiğiniz mesele hakkında hüküm
vermeyi Allah'ın Kitabına ve hayatta olduğu sürece ona sormak suretiyle Rasûlüne
veya vefatından sonra sünnetini incelemek
suretiyle sünnetine döndürünüz. Bu Mücahid,
el-A'meş ve
Katade'nin görüşü olup sahih olan görüş de budur. Bu görüşde olmayanların
îmanları sarsılır. Çünkü yüce Allah:
"Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız"
diye buyurmuştur.
Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı,
Allah ve Rasûlü en iyi bilir, deyiniz şeklindedir. İşte işi Allah ve Rasülüne
havale etmek budur. Bu ise, Ömer b. el-Hattâb
(radıyallahü anh)'ın şu sözüne benzemektedir;
Hakka dönmek, batılda oyalanmaktan hayırlıdır.
Ancak
birinci görüş daha sahihtir. Çünkü
Ali (radıyallahü
anh) şöyle demiştir: "Bizim yanımızda Allah'ın Kitabında ve bu sahifede
yazdı bulunan şeylerden, yahut da müslüman bir kimseye verilen bir kavrayıştan
başka bir şey yoktur."
Ali
(radıyallahü anh), kendisine: "Siz Ehl-i Beyte,
size özel bir şey var mıdır?" diye soran bir kimseye burada kayd edilen sözlerle
cevap vermişti. Sözü edilen sahife ise; kılıcının kınında asılı bulunan ve
Hazret-i Peygamber tarafından
yazdırılmış, diyet vb. hükümlerin yazılı bulunduğu sahifedir. Bk.
Buhârî, Diyat 24, 31;
Tirmizî, Diyât 16;
Nesâî, Kasâme 13;
Dârimî, Diyat 5;
Müsned, I, 79.
Eğer bu sözü söyleyenin dediği gibi
olsaydı, bu ümmete has olan içtihad ile ona bağışlanan istinbatın batıl olması
gerekirdi. Şu kadar var ki, misaller getirilir ve doğru ortaya çıkıncaya kadar o
misalin benzeri araştırılır.
Ebû'l-Âl-iyye der ki: İşte bu (sözü edilen şey)
yüce Allah'ın şu âyetinde dile getirilen
husustur:
"Halbuki bunu Rasulüne veya içlerinden emir
sahiplerine döndürmüş olsalardı, içlerinden işin. içyüzünü araştırıp çıkaranlar,
onun ne olduğunu elbette bilirlerdi."
(en-Nisa, 4/83)
Yüce Allah'ın ilmini kendisine sakladığı
ve yarattıklarından hiçbir kimseyi muttali kılmadığı birşey varsa, işte, Allah
bunu en iyi bilendir, denilecek hususlar bunlardır.
Hazret-i Ali, altı ay olan asgari
hamilelik müddetini, yüce Allah'ın;
"Ona
gebe kalınması ve sütten kesilmesi otuz aydır"
(el-Ahkâf, 46/15) âyeti ile:
"Anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirirler"
(el-Bakara, 2/233) âyetinden istinbat etmiştir. Çünkü biz, iki bütün yılı
(24 ayı) otuz aydan çıkaracak olursak geriye
altı ay kalır. Buna benzer örnekler ise pek çoktur.
Yüce
Allah'ın:
"Rasûlüne döndürün"
âyeti, Hazret-i Peygamberin
sünneti ile amel edilip, onda yer alan emirlerin yerine getirileceğine delildir,
Nitekim Hazret-i Peygamber de şöyle
buyurmuştur: "Size neyi
yasakladımsa ondan uzak durunuz, size neyi emrettiysem gücünüz yettiği kadarıyla
ondan yapınız. Çünkü, sizden öncekilerin helâk edilmelerine sebep, çokça soru
sormaları ve peygamberlerine muhalefet
etmeleri olmuştur."
Bu hadisi Müslim rivâyet
etmiştir.
Müslim,
Fedâîl 130; Buhârî, İ'tisâm 2;
Nesâî, Hacc 1;
Müsned, 11, 258, 313, 467.
Ebû Dâvûd
da Ebû Rafi'den Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle
buyurduğunu rivâyet etmektedir:
"Sizden herhangi birinizi koltuğuna
oturmuş ve yaslanmış olduğu halde, benim verdiğim emirlerden herhangi bir emri
yahut yasakladığım herhangi bir husus kendisine gelip de onun: Biz bilmiyoruz,
Allah'ın Kitabında bulduğumuza tabi oluruz dediğini görmiyeyim."
Ebû Dâvûd,
Sünne 5; Tirmizî, İlim 10;
İbn Mâce, Mukaddime 2;
Müsned, vı, 8.
El-İrbad b. Sariye'den
rivâyete göre, Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın insanlara
hutbe irad ettiği bir sırada hazır bulunmuş ve
Hazret-i Peygamberin şöyle buyurduğuna şahit olmuştur:
"Sizden herhangi bir kimse, koltuğuna yaslanmış olarak zanneder mi ki Allah, bu
Kur'ânda bulunandan başka hiçbir şeyi haram kılmamıştır? Şüphesiz ki ben,
-Allah'a yemin ederim- öyle bir takım şeylere dair emirler, öğütler vermiş ve
yasaklarda bulunmuşum ki, hiç şüphesiz ki bunlar (sayıca) Kur'ândakiler gibidir
veya daha da fazladır."
Ebû Dâvûd,
îmâre 33.
Bunu
Tirmizî de el-Mikdam b. Ma'dikerib'den bu
manada rivâyet etmiş ve: Bu hasen, garip bir hadistir demiştir.
Tirmizî,
İlm 10; Dârimî, Mukaddime 49;
Müsned, JV, 131,132.
Bu hususta meseleyi nihai olarak
kesinleştiren ise, yüce Allah'ın şu
âyetidir:
"Onun
emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitnenin gelip çatmasından
sakınsınlar."
(en-Nûr, 24/63)
Bu âyete dair açıklamalar ileride gelecektir.
3. En Hayırlı Davranış:
Yüce
Allah'ın:
"Bu
hem daha hayırlı"
âyeti, sizin anlaşmazlığa düştüğünüz hususları,
Kitaba ve sünnete havale etmeniz, anlaşmazlıktan daha hayırlıdır. "Hem de sonuç
(yani dönüş) İtibariyle daha güzeldir.”
Te'vil, anlaşılması güç lâfızların
anlamlarını herhangi bir anlaşmazlığı bulunmayan açık ifadelerle dile
getirmektir. Yine te'vil, cem etmek ve düzene koymak anlamına da gelir. O
bakımdan: "Allah işini bir araya getirip düzene koysun" denilir.
Bunyruğun anlamının: Böyle yapmanız
sizin tevilinizden, sizin açıklamanızdan, işleri vardıracağınız sonucunuzdan
daha güzeldir, şeklinde olması da mümkündür.
|