Ana Sayfa (Kur'an-ı Kerim) Yeni Pencere

Geri

 

SAYFA :

85

 

004 - NİSÂ' SÛRESİ

 

CÜZ :

5

 

İleri

Sayfayı Yeni Pencerede Aç

 

 

 

 

 

 

 

 

 

45

Allah, düşmanlarınızı daha iyi bilir. Gerçek bir dost (veli) olarak da Allah yeter, yardımcı olarak da Allah yeter.

Yüce Allah'ın:

"Allah düşmanlarınızı daha iyi bilir" âyeti ile, O, sizden daha iyi bilir, demek istiyor. O halde onlarla sohbet ve arkadaşlığınız olmasın. Çünkü onlar, hakikatte sizin düşmanlarınızdır. Buradaki

"daha İyi bilir" âyetinin En iyi, çok iyi bilir, anlamında olması da mümkündür. Yüce Allah'ın:

"Ve bu kendisine daha kolaydır"(er-Rûm, 30/27). Yani pek kolaydır, âyetinde olduğu gibi.

"Dost (veli) olarak da Allah yeter" âyetindeki "be" harfi zaiddir Bunun fazladan getirilmesinin sebebi, ifade ettiği anlamın, siz de Allah'ı dost edinmekle yetinin. O, düşmanlarınıza karşı size yeter anlamında olduğundan dolayıdır.

"Veli olarak" âyeti Yardımcı olarak" âyeti, beyan (temyiz) olmak üzere nasb edilmiştir. Dileyen bunu hal olarak mansub kabul edebilir. ("Mealde olduğu gibi).

46

Yahudilerden kelimeleri yerlerinden tahrif edenler vardır. Dillerini eğerek, bükerek, dine de saldırarak: "İşittik, İsyan ettik. İşit, işitmez olası ve râinâ derler. Eğer onlar: Dinledik ve itaat ettik, işit ve bizi de gözet" deselerdi elbette kendileri için daha iyi ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, küfürleri yüzünden kendilerini lânetlemiştir. Onlar, ancak pek az Îman ederler.

Yüce Allah'ın:

"Yahudilerden" anlamındaki âyetinin, baştarafında gelen: edatı ile ilgili olarak ez-Zeccâc şöyle demektedir: Eğer bu edat, kendisinden önceki âyetlere müteallik (alâkalı) kabul edilecek olursa, yüce Allah'ın:

"Yardımcı olarak" âyeti üzerinde vakıf yapılmaz. Şayet munkatı (önceki âyetle ilgisi olmayan yeni bir cümlenin başı) olarak kabul edilirse, o takdirde bu kelime üzerinde vakıf câiz olur ve ifade: Yahudilerden sözleri tahrif eden bir kavim vardır takdirinde olur. Daha sonra bu takdiri ifade hazf edildiğinden zikredilmem iştir. Bu, Sîbeveyh'in görüşüdür. Nahivciler şu beyiti zikrederler:

"Onun kavmi arasında ne şerefinden,

Ne de gülümsemesi (nin görüldüğü ağzı)ndan daha güzeli yoktur;

diyecek olsan günah işlemiş olmazsın.

Nahivciler derler ki: Bunun anlamı: Eğer, onun kavmi arasında... ondan daha üstün kimse yoktur, şeklindedir. Daha sonra bu, (kimse kelimesi) hazf edilmiştir. el-Ferrâ' der ki: Burada hazf edilen "kimse, kimseler" anlamında kelimesi olup, âyetin anlamı şöyledir: "Yahudiler arasında sözleri değiştiren kimseler vardır". Bu da (ifade Earzı itibariyle) yüce Allah'ın;

"Aranızdan bilinen bir makamı olmayan yoktur" (es-Saffât, 37/164) âyetini andırmaktadır. Yanı aramızda bilinen bir makamı olmayan kimse yoktur, demektir. Zu'r-Rimme de şöyle demektedir:

"Aralarından kiminin gözyaşı akıp gidiyordu,

Kimisi de gözüne dolan yaşlan tutamıyordu."

Şair, burada aralarından gözyaşını tutamayan kimseler vardı demek istemekte ve kimse anlamına gelen ism-i mevsulu hazf edilmiş bulunmaktadır. Ancak, el-Müberred ve ez-Zeccâc bunu kabul etmezler. Çünkü ism-i mevsulün hazf edilmesi, kelimenin bir bölümün hazfedilmesi gibidir.

Ebû Abdurrahman es-Sülemî ile İbrahim en-Nehaî, "Kelimden" yerine, "Sözü" diye okumuşlardır, en-Nehhâs ise, burada birinci okunuşun daha uygun olduğunu söylemiştir. Çünkü onlar, ancak ya Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sözlerini, yahut da yanlarında Tevrat'ta bulunan birtakım sözleri değiştiriyorlardı. Sözlerin tamamını değiştiriyor değillerdi.

Yüce Allah'ın:

"Tahrif edenler" âyeti, yani olmadık şekilde, uygun olmayan bir şekilde tevil edenler demektir. Yüce Allah, bunu kasten yaptıkları için, bu davranışlarından dolayı onları yermiş bulunmaktadır.

"Yerlerinden" ile maksadın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sıfatları olduğu da söylenmiştir,

"İşittik (fakat) İsyan ettik... derler" yani biz, senin söylediğin sözünü işittik, fakat emrine de İsyan ettik.

"İşit, işitmez olası" âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demektedir: Onlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: İşit, işitmez olası, diyorlardı. Onların maksatları budur. -Allah'ın laneti üzerlerine olsun- Fakat onlar, bu sözleriyle hoşuna gitmeyecek ve seni rahatsız edecek şeyler işitmeyesin demek istedikleri izlenimini veriyorlardı.

el-Hasen ve Mücahid de der ki: Bunun anlamı; senden kimse dinlemez şeklindedir. Yani senin söylediklerin kabul olunmaz ve isteğin, yerine getirilmez.

en-Nehhâs der ki: Eğer böyle olsaydı, o takdirde ifadenin şeklinde olması gerekirdi:

"Râinâ" âyetine dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/104. âyetle) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah'ın:

"Dillerini eğerek bükerek" âyetinin anlamına gelince: Onlar, dillerini hakka karşı eğip bükerek yani, hakkı dile getirmek isterken, dillerini kalplerinde olana göre eğip büküyorlardı.

Eğip bükmek demek olan (el-leyy), asıl anlamı itibariyle ip ve benzeri şeyleri üst üste bükmek demektir. Bu kelime mastar olarak nasb edilmiştir, Mef ulun leh de olabilir. (Mastar olduğu takdirde, dillerini eğdikçe eğmek suretiyle gibi bir anlama, mef'ûlün leh olduğu takdirde de, dilleriyle eğip bükmek için, anlamında olur). Bu kelimenin aslı da; dır. "Vav" "ye" harfine idğam edilmiştir.

"Dine de saldırarak" âyeti de ona atfedilmiştir. Yani onlar dine taan ederler, dil uzatırlar. Bunun da anlamı şudur: Onlar arkadaşlarına, eğer bu bir peygamber olsaydı, bizim ona sövdüğümüzü anlardı. Yüce Allah, Peygamberini buna muttali kıldı, bu da onun peygamberliğinin alametlerinden birisi oldu ve bu gibi sözleri söylemelerini de yasakladı,

“Daha doğru" âyetinin anlamı ise, görüş itibariyle daha doğru... demektir.

"Onlar ancak pek az îman ederler." Onlar, ancak çok az îman ederler ve bu çok az îman etmeleri sebebiyle de mü’min ismini alma hakkını kazanamazlar. Bunun anlamının: Onlardan, ancak pek az kimse îman eder şeklinde olduğu da söylenmiş ise de bu, uzak bir ihtimaldir Çünkü yüce Allah, onlar hakkında küfürleri sebebiyle kendilerini lanetlediğini haber vermiştir.

47

Ey kendilerine kitap verilenler, Biz, birtakım yüzleri silip tanınmaz hale getirip de arkalarına çevirmezden, yahut Cumartesi sahiplerini lanetlediğimiz gibi, onları da lânetlemezden önce, (gelin) beraberinizdekini doğrulayıcı olarak İndirdiğimize îman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelir.

47. Âyetin Nüzul Sebebi ve Anlamı:

"Ey kendilerine kitap verilenler...İndirdiğimize îman edin" âyeti hakkında İbn İshak şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) aralarında bir gözü kör olan Abdullah b. Süriyâ ve Kâ'ab b. Esed'in de bulunduğu yahudî hahamlarının ileri gelenlerinden bazılarıyla konuşarak kendilerine şöyle dedi: "Ey Yahudi topluluğu, Allah'tan korkun ve İslama girin. Allah'a yemin ederim şüphesiz sizler, benim size getirdiğimin hak olduğunu çok iyi biliyorsunuz." Bu sefer onlar: Ey Muhammed, biz böyle bir şey bilmiyoruz, dediler ve bildikleri şeyi bile bile inkâr edip küfür üzere İsrar ettiler. Yüce Allah, onlar hakkında:

"Ey kendilerine kitap verilenler, bir takım yüzleri silip tanınmaz hale getirmemizden önce, beraberinizdekini doğrulayıcı olarak indirdiğimize îman edin" âyetini âyetin sonuna kadar indirdi. es-Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 555.

Yüce Allah'ın:

"Beraberinizdekini doğrulayıcı olarak" âyeti hal olmak üzere nasb edilmişdir.

"Bir takım yüzleri silip, tanınmaz hale... getirmemizden önce" âyetinde geçen: Silmek kelimesi, bir şeyin izini kökten imha etmektir.

Yüce Allah'ın:

"Yıldızlar büsbütün söndürüldüğü zaman" (el-Murselât, 77/8) âyeti de bu kabildendir.

"Dümdüz etmemiz" kelimesi, "mim" harfi hem ötre ile, hem esre ile okunur. (........) ile kelimeleri aynı anlamda olmak üzere, silindi ve mahvoldu, demektir. Her ikisi de kullanılır.

Yüce Allah'ın:

"Rabbimiz, sen onların mallarını yok et." (Yûnus, 10/88) âyeti, helâk et, mahvet demektir. Bu açıklama İbn Arafe'den nakledilmiştir,

Ben onu tams ettim, o da tams oldu. (Yani, eserini sildim, mahvettim. O da mahvoldu) şeklinde lazım ve müteaddi (geçişsiz ve geçişli) olarak kullanılır. Allah basarım tams etti. Yani, gözün izini tamamen sildi, demektir. Böyle olan birisine de, "matrnusu'l basar" denilir.

Yüce Allah'ın:

"Dileseydik onların gözlerini silme kor yapardık" (Yasin, 36/66) âyeti de bu türdendir.

İlim adamları, bu âyet-i kerimede kastedilen anlamın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Acaba bundan kastedilen hakikat anlamı mıdır? Bu durumda, yüzleri de tıpkı kafalarının arka kısmı gibi dümdüz edilir, burunları, ağızları, kaşlan, gözlerinin tamamıyla yok edilmesi mi kastedilmiştir, yoksa bu, kalplerindeki sapıklığı ve onların îmana muvaffakiyetten mahrum edilmelerim mi ifade etmektedir? Bu konuda ilim adamlarının iki görüşü vardır. Ubey b. Kâ'b'dan onun:

"Bir takım yüzleri silip tanınmaz hale getirmemizden önce" âyeti, yani sizleri arkasından hiçbir şekilde hidâyet bulamayacağınız bir sapıklıkla saptırmamızdan önce demektir, dediği rivâyet olunmuştur. O, bu açıklamasıyla bunun temsilî bir ifade olduğu ve eğer îman etmeyecek olurlarsa, ceza olmak üzere kendilerine böyle bir uygulama yapılacağı kanaatindedir.

Katade ise der ki: Bunun anlamı, yükleri de kafalar haline döndürmemizden önce, şeklindedir. Yani burun, duduklar, gözler ve kaşları yok etmemizden önce demektir. Dilcilere göre bunun anlamı budur.

İbn Abbâs ile Atiyye el-Avfi’den de şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Tanış etmek, özel olarak gözlerin İzale edilmesi ve bunların kafanın arka tarafına konulması demektir. Böylelikle bu, geriye doğru bir çeviriş olur ve bu kişi geri geri yürür. Mâlik (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) da şöyle demektedir: Ka'b el-Ahbar'ın islama girişi şöyle olmuştu: Geceleyin şu; "Ey kendilerine kitap verilenler... îman edin" âyet-i kerimesini okumakta olan bir adamın yanından geçer. Bunu işitince hemen ellerini yüzüne kapatır, gerisin geri evine döner ve oracıkta İslama girer ve şöyle der: Allah'a yemin ederim, evime varmadan önce yüzümün tamamıyla silinip tanınmaz hale getirileceğinden korktum. Abdullah b. Selâm da bu âyet-i kerîme nâzil olup, bunu işitince böyle yapmıştı. O, bu âyeti işitir işitmez evine varmadan önce Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gitti, müslüman oldu ve şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, yüzüm arkaya döndürülmeden önce sana ulaşıp ulaşamayacağımı bilemiyordum.

Şayet: "Îman etmedikleri takdirde yüzlerinin silinip tanınmaz hale getirilmesiyle onları tehdit etmeleri nasıl- uygun düşmüştür." Çünkü onlar, daha sonra îman etmediler ve onlara da böyle bir şey yapılmadı" denilecek olursa, şöyle cevap verilir; İşte bunlar ve bunlara tabi olanlar îman edince, diğerlerine yönelik olan bu tehdit kaldırıldı. el-Müberred der ki: Bu tehdit bakidir ve gerçekleştirilmesi beklenilmektedir. Yine şöyle demektedir: Kıyâmet gününden önce, yahudiler arasında bir takım yüzlerin silinip tanınmaz hale getirilmesi ve mesh edilmeleri (başka yaratıklara dönüştürülmesi) mutlaka tahakkuk edecektir.

Yüce Allah'ın:

"Yahut cumartesi sahiplerini lanetlediğimiz gibi onları da lânetlemezden önce" yani, cumartesi sahiplerini maymun ve domuzlara meshedip dönüştürdüğümüz gibi, bu yüzlerin sahiplerini de bu hale getirmezden önce, demektir. Bu açıklama el-Hasen ve Katade'den nakledilmiştir. Bunun: Muhataptan gaibe doğru ifadenin değiştirilmesi (iltifat) olduğu da söylenilmiştir.

"Allah’ın emri mutlaka yerine gelir" tahakkuk eder, gerçekleşir, Allah'ın emrinden kasıt, emrolunan şey demektir. Buna göre burada

"emr" kelimesi, (ismi) mefûl mahallinde bir mastar olarak kullanılmıştır, Yani: Onu ne zaman dilerse, var eder. Anlamınım O'nun var olacağını haber verdiği herbir iş, mutlaka O'nun haber verdiği şekilde gerçekleşir olduğu da söylenmiştir.

48

Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını da dilediğine bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah iftira etmiş olur.

Şirk, Affolmaz Bir Günahtır:

Yüce Allah'ın:

"Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez" âyeti ile ilgili olarak, rivâyete göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

"Muhakkak Allah,'bütün günahları mağfiret eder" (ez-Zümer, 39/53) âyet-i kerimesini okudu. Bir adam ona: Ey Allah'ın Rasulü, peki ya şirk? diye sorunca, bunun üzerine: Yüce Allah:

"Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını da dilediğine bağışlar" âyetini indirdi. es-Suyûti, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 557.

Hükmün böyle olduğu ümmet arasında görüş ayrılığı sözkonusu olmaksızın ittifakla kabul olunmuş muhkem hususlardandır.

"Ondan başkasını da dilediğine bağışlar" âyeti ise, ilim adamlarının hakkında çeşitli şekilde söz söylediği müteşahih âyetler kapsamına girer. Muhammed b. Cerir et-Taberî der ki: Bu âyet-i kerîme büyük günah işlemiş herkesin, yüce Allah'ın meşîetine kaldığını açıkça ortaya koymaktadır. Dilerse Allah, onun günahını affeder, dilerse onun işlediği bu büyük günahtan dolayı -bu günahı Allah'a şirk koşmak olmadığı sürece- onu cezalandırır.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir. Yüce Allah bunu:

"Size yasaklanan bil yük günahlardan kaçınırsanız, (diğer) günahlarınızı mağfiret ederiz" (en-Nisa, 4/34) âyeti ile beyan etmektedir. Böylelikle yüce Allah'ın, büyük günahlardan uzak duran kimselerin, küçük günahlarını mağfiret etmeyi dileyeceğini, fakat büyük günahları işlemiş olan kimselere bunları mağfiret etmeyeceğini bildirmektedir.

Kimi tevil (tefsir) âlimleri der bu âyet-i kerimenin el-Furkan Sûresi'nin sonundaki âyeti (25/68 vd.) nesh ettiği görüşündedir. (Ayrıca bk. en-Nisâ, 4/31. âyetin tefsiri) Zeyd b. Sabit der ki: Nisa Sûresi el-Furkan Sûresinden altı ay sonra nâzil olmuştur Ancak sahih olan, ortada neshin olmadığıdır. Çünkü nesih, haberlere dair âyetlerde imkânsız bir şeydir. İleride bu âyet-i kerimelerin birlikte nasıl açıklanacağına dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle el-Furkan Sûresi’nde (az önce işaret olunan âyetlerin tefsirinde) gelecektir.

Tirmizî'de Ali b. Ebî Tâlib'den şöyle dediği nakledilmektedir: Kur'ân-ı Kerîm’de şu:

"Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını da dilediğine bağışlar" âyeti en sevdiğim âyet-i kerimedir. Tirmizî der ki: Bu hasen, garip bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 4. sûre 23.

49

O kendilerini temize çıkaranlara bakmaz mısın? Hayır, dilediğini temize çıkaran Allah'tır. Onlara kıl kadar zulmedilmez.

Yüce Allah'ın;

"O kendilerini temize çıkaranlara bakmaz mısın..." âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Kişinin Kendisini Tezkiye Etmesi:

Yüce Allah'ın:

"O kendilerini temime çıkaranlara bakmaz mısın?" âyetindeki ifadeler, zahiri itibariyle umumidir. Bununla birlikte tevil âlimlerinden herhangi bir kimse bununla kastedilenlerin yahudiler olduğu hususunda ihtilaf etmemiştir.

Şu kadar varki, kendilerini ne ile tezkiye ettikleri hususunda farklı kanaatlere sahiptirler. Katade ve el-Hasen der ki: Burada maksat:

"Biz Allah'ın oğullarıyız ve O'nun sevdikleriyiz" (el-Mâide, 5/18) şeklindeki sözleriyle: "Cennet'e ancak yahudi yada Hıristiyan olandan başkası girmez" (el-Bakara, 2/111) şeklindeki sözleridir. ed-Dahhak ve es-Süddî der ki: Maksat onların: Bizim hiçbir günahtınız yoktur. Gündüzün yaptığımız, geceleyin bize mağfiret olunur, geceleyin yaptığımız da bize gündüzün mağfiret olunur. Diğer taraftan bizler, günahsızlık bakımından çocuklara benzeriz, şeklindeki sözleridir. Mücahid, Ebû Mâlik ve İkrime derler ki: Bundan kasıt, onların günahları sözkonusu olmadığından dolayı, namaz kıldırmak üzere çocukları öne geçirmeleridir. Şu kadar varki, âyet-i kerimede bunun kast edildiği uzak bir ihtimaldir.

İbn Abbâs der ki: Bundan kasıt onların, bizim Ölmüş atalarımız bize şefaat edecekler ve onlar bizi tezkiye edecekler şeklindeki sözleridir, Abdullah b. Mes'ûd der ki: Burada sözü edilen, onların birbirlerini övmeleridir. Bu da bu hususta yapılan açıklamaların en güzelidir. Çünkü âyet-i kerimenin zahirinden anlatılan budur.

Tezkiye (temize çıkarmak) İse, günahlardan arınmış olmak ve uzak olmak iddiasında bulunmaktır.

2. Övme ve Tezkiyede Edep:

Bu âyet-i kerîme ile yüce Allah'ın:

"O halde kendinizi temize çıkarmayın, Övmeyin" (en-Necm, 53/32) âyeti, kişinin kendi diliyle kendisini temize çıkarmaktan, övmekten uzak durmasını asıl temiz ve temizlenmiş olanın filleri güzel olup, yüce Allah'ın temize çıkardığı kimse olduğunu bildirmesini gerektirmektedir. O halde insanın kendi kendisini temize çıkarıp tezkiye etmesine itibar olunmaz. Asıl muteber olan, yüce Allah'ın o kimseyi tezkiye etmiş olmasıdır.

Müslim'in Sahihi'nde Muhammed b. Amr b. Atâ'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben kızıma Berre (iyilikte bulunan) ismini verdim. Ebû Seleme'nin kızı Zeynep bana dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu ismi kullanmayı yasaklamıştı. Bana Berre ismi verilmişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştu: "Kendinizi temize çıkarmayın, övmeyin. Allah, aranızdan kimin İyilik ehli olduğunu en iyi bilendir." Bu sefer ona: Peki bu kıza ne ad verelim? diye sordular. O da: "Ona Zeynep ismini veriniz" diye buyurdu. Müslim, Âdâb 19. Yakın manada: Buhârî, Edeb 108; İbn Mâce, Edeb 32.

Böylelikle Kitap da, Sünnet de, insanın kendi kendisini tezkiye etmesinin yasaklandığına delâlet etmektedir. Şu Mısır diyarında çoğalmış ve yaygınlık kazanmış bulunan ve insanların, tezkiye anlamım veren niteliklerle kendilerini nitelendirmeleri de bu türdendir. Meselâ, Zekiyüddin, Muhyiddin ve buna benzer sıfatlar ve isimler kullanmaları böyledir. Ancak, bu isimleri taşıyanların yaptıkları çirkinlikler çoğalınca, bu niteliklerin asıl anlamlan ile ilgileri kalmadı ve hiçbir şey ifade etmez oldular.

3. Başkasının Tezkiyesi ve Övmesi:

Başkasının bir diğerini tezkiye edip övmesine gelince, Buhârî'de Ebû Bekre'den şöyle bir hadis nakledilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda bir adamdan sözedildi. Bir kişi de ondan hayırla sozetti. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Yazık sana, arkadaşının boynunu kestin -bunu defalarca tekrarladı-. Sizden herhangi bir kimse eğer mutlaka (birisini) övecekse, o takdirde onun böyle olduğu görüşünde ise, sanırım o şöyle şöyledir desin. Onu hesaba çekecek olan Allah'tır Ve Allah'a rağmende kimseyi tezkiyeye kalkışmasın." Buhârî, Şehâdât 16, Edeb 54,95; Müslim, Zflhd 65, 66; Ebû Dâvûd, Edeb 9; İbn Mâce Edeb 36: Müsned, V, 41, 46, 47, 51.

Böylelikle Hazret-i Peygamber, kişide bulunmayan niteliklerle başkasını övmeyi ve bunun sonucunda o kişinin kendisini beğenmesine ve büyüklenmesine sebep teşkil etmeyi yasaklamakta ve gerçekten de kendisinin bu konumda olduğunu zannedip, bu halin o kişiyi ameli kaybedip daha da faziletli işlerde bulunmayı terketmeye itecek noktaya getirmesini yasaklamıştır.

Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Yazık sana, kardeşinin boynunu kestin" diye buyurmuştur. Bir başka hadiste ise, birisini sahip olmadıkları vasıflarla nitelendirmeleri üzerine: "Adamın belini kopardınız" diye buyurmuştur. Buhârî, Şehadet 17, Edeb 54; Müslim, Zühd 67; Müsned, IV, 412

Hazret-i Peygamberin: "Övenlerin yüzüne toprak saçınız" Müslim. Zühd 69: Ebû Dâvûd, Edeb 9; Müsned, VI, 5; ayrıca bk: Zühd 68; Tirmizî, Zühd 55; İbn Mâce Edeb 36. hadisini ilim adamları buna göre tevil etmişler ve bununla başkalarını yüzlerine karşı hak olmayan surette ve onlarda bulunmayan niteliklerle övenlerin kastedildiğini belirtmişlerdir. Onlar böylece, bu övgülerini övdükleri kimseden birşey yemeye ve-kendisiyle fitneye düşürdükleri bir araç haline gelirmiş olurlar.

Kişiyi gerçekten sahip bulunduğu güzel fiilleri ve övülmeye değer özellikleri dolayısıyla bu ve benzer işleri yapması için, insanları da benzer hususlarda ona uymaları için bir teşvik olmak üzere övmeye gelince, bu şekilde öven kişi (yasaklanan övücü) meddah durumunda değildir. O kişi hakkında söylediği güzel sözleriyle, onu övmek durumunda olmamış olsa dahi bu böyledir. Bu da niyetlere bağlı bir şeydir.

Yüce

"Allah ise kimin ifsad edici olduğunu, kimin ıslah edici olduğunu en iyi bilendir" (el-Bakara, 2/220). Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şiirde, hutbelerde, karşılıklı konuşmalarda yüzüne karşı övülmüş olduğu halde, bu şekilde övenlerin yüzüne toprak saçmış da değildir, bunu emretmiş de değildir. Ebû Talib’in (Hazret-i Peygamber hakkında söylediği) bu beyitinde olduğu gibi;

"Yüzü suyu hürmetine bulutun yağmuru istenen beyaz tenlidir o.

Yetimleri görüp gözeten, dulların sığınağıdır o."

Aynı şekilde, el-Abbas'ın ve Hassan'ın şiirlerinde onu övmeleri de bu kabildendir. Yine Kâ'b b. Züheyr de onu övmüştür. Bizzat kendisi de ashâbını övmüş ve şöyle buyurmuştur: "Sizler tama edilecek şeyler oldu mu sayıca azsınız, fakat başkalarını dehşete düşüren şeyler oldu mu da çoğalırsınız".

Hazret-i Peygamberin sahih hadîsteki: "Hıristiyanların Meryemoğlu Îsa'yı olmadık şekilde övdükleri gibi siz de beni övüp ta'zim etmeyiniz. Bunun yerine; Allah'ın kulu ve Rasulü deyiniz" Buhârî, Enbiyâ 48; Dârimî Rikaak 63; Müsned, I, 23, 24, 47, 55. hadisine gelince; bunun da anlamı şudur: Hıristiyanların Îsa'yı sahip olmadığı niteliklerle nitelendirdikleri gibi, siz de beni övmek arzusuyla bende bulunmayan niteliklerle nitelendirmeyiniz. Onlar, böyle yaparak Hazret-i Îsa'yı Allah'ın oğlu diye nîsbet ettiler ve bundan dolayı kâfir oldular ve saptılar. İşte bu, şunu gerektirmektedir: Bir kimse, herhangi bir işi sınırından yukarıya yükseltip, onda olmadık şekilde haddini, ölçüsünü aşacak olursa, o haddi aşan günahkâr bir kimsedir. Çünkü böyle bir şey, herhangi bir kimse hakkında câiz olsaydı, elbetteki, bütün insanlar arasında herkesten çok buna Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendisi lâyık olurdu.

Allah Asla Zulmetmez:

"Onlara kıl kadar zulmedilmez" âyetindeki "onlara zulmedilmez" zamiri, daha önce sözü geçen, kendisini temize çıkaran ve yüce Allah'ın da temize çıkarıp övdüğü kimselere aittir. Bu iki kesimin dışında kalanlara, yüce Allah'ın asla zulmetmeyeceği isev bu âyetten başka âyetlerden anlaşılmaktadır. Âyet-i kerimedeki el-fetU (mealde: kıl) hurma çekirdeğinin yarığında bulunan iplikçiktir. Bunu İbn Abbâs, Atâ ve Mücahid söylemiştir. Çekirdek ile hurmanın et kısmı arasındaki ince zar olduğu da söylenmiştir. Yine İbn Abbâs, Ebû Mâlik ve es-Süddî de şöyle demektedir: Fetîl, birbirine sürttüğün takdirde, parmaklarından veya ellerinin arasından çıkan ince kirdir. Buna göre bu kelime mef'ûl anlamında Fafl vezninde bir kelimedir. Bütün bu açıklamalar ise, birleyin oldukça küçük ve önemsiz olduğunu kinaye yoluyla ifade etmek ve Allah'ın kula hiçbir şekilde zulmetmeyeceği noktasında birleşmektedir.

Yüce Allah'ın;

"Hurma çekirdeğinin çukurcuğu kadar zulmedilmezler" (en-Nisa, 4/124) âyeti de küçük ve basitliğe misal olmak bakımından buna benzemektedir. Bu çukurcuk ise, hurma çekirdeğinin sırt tarafındaki küçük noktacıktır. Hurma ağacı da oradan bitip yeçerir. İleride buna dair açıklamalar gelecektir.

Şair, krallardan birisini yererken şöyle söylemektedir:

"Binlerce askeri bulunan orduyu toplar ve gazaya çıkarsın

Sonra da düşmana kıl kadar (fetîl) bir musibet de (zarar da) vermezsin (vermeden geri dönersin)."

50

Bir bak, Allah'a karşı nasıl olmadık yalanlar uyduruyorlar? Apaçık bir günah olarak bu (onlara) yeter.

Allah'a İftira:

Daha sonra yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın dikkatini

"Bir bak Allah'a karşı nasıl olmadık yalan uyduruyorlar" âyetiyle hayreti gerektiren bu işlerine çekmektedir. Bu ise, onların: Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz şeklindeki sözleridir. Bunun: Kendilerini temize çıkarmaları olduğu da söylenmiştir. Bu İbn Cüreyc'den nakledilmiştir.

Yine onların şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: Bizim günahlarımız yoktur. Günahlarımız olsa olsa dünyaya geldikleri gün çocuklarımızınki gibidir.

İftira ise, uydurmak demektir. Filan kişi filana İftirada bulundu, tabiri de buradan gelmektedir. Yani onda bulunmayan bir özelliği, hususu ona isnad etti, iftira etti demektir. İftira, koparmak anlamına da gelir.

"Apaçık bir günah olarak bu yeter" anlamındaki âyeti beyan (temyiz) olmak üzere nasb edilmiştir. Anlamı ise, onların işledikleri bu günahın büyüklüğünü ifade etmek ve bu günahlarından dolayı yermektir, Araplar benzeri anlatımları, övmek ve yermek kastıyla da kullanırlar.

51

Şu kitaptan kendilerine biraz pay verilenlere bakmaz mısın? Cîbt'e ve Tağut'a inanıyorlar. Ve diğer inkâr edenlere de: "Bunlar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır" derler.

Âyetin tefsiri için bak:52

 

 

 

 

Ana Sayfa (Kur'an-ı Kerim) Aynı Pencere

Geri

 

(T :  M : 1273  H : 671)

 

KURTUBÎ TEFSÎRİ - (TÜRKÇE)

 

MÂLİKÎ

 

İleri

Sayfayı Büyüterek Aynı Pencerede Aç