45
Allah, düşmanlarınızı daha iyi bilir. Gerçek bir dost
(veli) olarak da Allah yeter, yardımcı olarak
da Allah yeter.
Yüce
Allah'ın:
"Allah
düşmanlarınızı daha iyi bilir"
âyeti ile, O, sizden daha iyi bilir, demek
istiyor. O halde onlarla sohbet ve arkadaşlığınız olmasın. Çünkü onlar,
hakikatte sizin düşmanlarınızdır. Buradaki
"daha
İyi bilir"
âyetinin En iyi, çok iyi bilir, anlamında olması
da mümkündür. Yüce Allah'ın:
"Ve bu
kendisine daha kolaydır"(er-Rûm,
30/27). Yani pek kolaydır, âyetinde
olduğu gibi.
"Dost
(veli) olarak da Allah yeter"
âyetindeki
"be" harfi zaiddir Bunun fazladan
getirilmesinin sebebi, ifade ettiği anlamın, siz de Allah'ı dost edinmekle
yetinin. O, düşmanlarınıza karşı size yeter anlamında olduğundan dolayıdır.
"Veli
olarak"
âyeti Yardımcı olarak" âyeti, beyan (temyiz)
olmak üzere nasb edilmiştir. Dileyen bunu hal olarak mansub kabul edebilir.
("Mealde olduğu gibi).
46
Yahudilerden kelimeleri yerlerinden tahrif edenler vardır.
Dillerini eğerek, bükerek, dine de saldırarak: "İşittik, İsyan ettik. İşit,
işitmez olası ve râinâ derler. Eğer onlar: Dinledik ve itaat ettik, işit ve bizi
de gözet" deselerdi elbette kendileri için daha iyi ve daha doğru olurdu. Fakat
Allah, küfürleri yüzünden kendilerini lânetlemiştir. Onlar, ancak pek az Îman
ederler.
Yüce
Allah'ın:
"Yahudilerden"
anlamındaki âyetinin, baştarafında gelen: edatı
ile ilgili olarak ez-Zeccâc şöyle
demektedir: Eğer bu edat, kendisinden önceki âyetlere müteallik
(alâkalı) kabul edilecek olursa,
yüce Allah'ın:
"Yardımcı olarak"
âyeti üzerinde vakıf yapılmaz. Şayet munkatı (önceki
âyetle ilgisi olmayan yeni bir cümlenin başı) olarak kabul edilirse, o
takdirde bu kelime üzerinde vakıf câiz olur ve ifade: Yahudilerden sözleri
tahrif eden bir kavim vardır takdirinde olur. Daha sonra bu takdiri ifade hazf
edildiğinden zikredilmem iştir. Bu, Sîbeveyh'in
görüşüdür. Nahivciler şu beyiti zikrederler:
"Onun kavmi arasında ne şerefinden,
Ne de gülümsemesi (nin görüldüğü
ağzı)ndan daha güzeli yoktur;
diyecek olsan günah işlemiş olmazsın.
Nahivciler derler ki: Bunun anlamı:
Eğer, onun kavmi arasında... ondan daha üstün kimse yoktur, şeklindedir. Daha
sonra bu, (kimse kelimesi) hazf edilmiştir.
el-Ferrâ' der ki: Burada hazf edilen "kimse,
kimseler" anlamında kelimesi olup, âyetin anlamı şöyledir: "Yahudiler arasında
sözleri değiştiren kimseler vardır". Bu da (ifade
Earzı itibariyle) yüce Allah'ın;
"Aranızdan bilinen bir makamı olmayan yoktur"
(es-Saffât, 37/164) âyetini andırmaktadır. Yanı aramızda bilinen bir
makamı olmayan kimse yoktur, demektir. Zu'r-Rimme de şöyle demektedir:
"Aralarından kiminin gözyaşı akıp gidiyordu,
Kimisi de gözüne dolan yaşlan tutamıyordu."
Şair, burada aralarından gözyaşını
tutamayan kimseler vardı demek istemekte ve kimse anlamına gelen ism-i mevsulu
hazf edilmiş bulunmaktadır. Ancak, el-Müberred
ve ez-Zeccâc bunu kabul etmezler.
Çünkü ism-i mevsulün hazf edilmesi, kelimenin bir bölümün hazfedilmesi gibidir.
Ebû Abdurrahman
es-Sülemî ile İbrahim en-Nehaî, "Kelimden"
yerine, "Sözü" diye okumuşlardır, en-Nehhâs
ise, burada birinci okunuşun daha uygun olduğunu söylemiştir. Çünkü onlar, ancak
ya Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sözlerini,
yahut da yanlarında Tevrat'ta bulunan birtakım sözleri değiştiriyorlardı.
Sözlerin tamamını değiştiriyor değillerdi.
Yüce
Allah'ın:
"Tahrif edenler"
âyeti, yani olmadık şekilde, uygun olmayan bir
şekilde tevil edenler demektir. Yüce Allah,
bunu kasten yaptıkları için, bu davranışlarından dolayı onları yermiş
bulunmaktadır.
"Yerlerinden"
ile maksadın, Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sıfatları
olduğu da söylenmiştir,
"İşittik (fakat) İsyan ettik... derler"
yani biz, senin söylediğin sözünü işittik,
fakat emrine de İsyan ettik.
"İşit,
işitmez olası"
âyeti ile ilgili olarak
İbn Abbâs şöyle demektedir: Onlar,
Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'a: İşit, işitmez olası, diyorlardı. Onların
maksatları budur. -Allah'ın laneti üzerlerine olsun- Fakat onlar, bu sözleriyle
hoşuna gitmeyecek ve seni rahatsız edecek şeyler işitmeyesin demek istedikleri
izlenimini veriyorlardı.
el-Hasen ve Mücahid de der ki: Bunun
anlamı; senden kimse dinlemez şeklindedir. Yani
senin söylediklerin kabul olunmaz ve isteğin, yerine getirilmez.
en-Nehhâs der ki: Eğer böyle olsaydı, o takdirde ifadenin şeklinde olması
gerekirdi:
"Râinâ"
âyetine dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara,
2/104. âyetle) geçmiş bulunmaktadır.
Yüce
Allah'ın:
"Dillerini eğerek bükerek"
âyetinin anlamına gelince: Onlar, dillerini hakka
karşı eğip bükerek yani, hakkı dile getirmek
isterken, dillerini kalplerinde olana göre eğip büküyorlardı.
Eğip bükmek demek olan
(el-leyy), asıl anlamı itibariyle ip ve benzeri
şeyleri üst üste bükmek demektir. Bu kelime mastar olarak nasb edilmiştir, Mef
ulun leh de olabilir. (Mastar olduğu takdirde,
dillerini eğdikçe eğmek suretiyle gibi bir anlama, mef'ûlün leh olduğu takdirde
de, dilleriyle eğip bükmek için, anlamında olur). Bu kelimenin aslı da;
dır. "Vav" "ye"
harfine idğam edilmiştir.
"Dine
de saldırarak"
âyeti de ona atfedilmiştir.
Yani onlar dine taan ederler, dil uzatırlar.
Bunun da anlamı şudur: Onlar arkadaşlarına, eğer bu bir
peygamber olsaydı, bizim ona sövdüğümüzü
anlardı. Yüce Allah,
Peygamberini buna muttali kıldı, bu da
onun peygamberliğinin alametlerinden
birisi oldu ve bu gibi sözleri söylemelerini de yasakladı,
“Daha
doğru"
âyetinin anlamı ise, görüş itibariyle daha doğru... demektir.
"Onlar
ancak pek az îman ederler."
Onlar, ancak çok az îman ederler ve bu çok az îman
etmeleri sebebiyle de mü’min ismini alma
hakkını kazanamazlar. Bunun anlamının: Onlardan, ancak pek az kimse îman eder
şeklinde olduğu da söylenmiş ise de bu, uzak bir ihtimaldir Çünkü
yüce Allah, onlar hakkında küfürleri
sebebiyle kendilerini lanetlediğini haber vermiştir.
Ey kendilerine kitap verilenler, Biz, birtakım yüzleri
silip tanınmaz hale getirip de arkalarına çevirmezden, yahut Cumartesi
sahiplerini lanetlediğimiz gibi, onları da lânetlemezden önce,
(gelin) beraberinizdekini doğrulayıcı olarak
İndirdiğimize îman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelir.
47. Âyetin Nüzul Sebebi ve Anlamı:
"Ey
kendilerine kitap verilenler...İndirdiğimize îman edin"
âyeti hakkında İbn İshak
şöyle demektedir: Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem) aralarında bir
gözü kör olan Abdullah b. Süriyâ ve Kâ'ab b. Esed'in de bulunduğu yahudî
hahamlarının ileri gelenlerinden bazılarıyla konuşarak kendilerine şöyle dedi:
"Ey Yahudi topluluğu, Allah'tan korkun ve İslama girin. Allah'a yemin ederim
şüphesiz sizler, benim size getirdiğimin hak olduğunu çok iyi biliyorsunuz." Bu
sefer onlar: Ey Muhammed, biz böyle bir şey bilmiyoruz, dediler ve bildikleri
şeyi bile bile inkâr edip küfür üzere İsrar ettiler.
Yüce Allah, onlar hakkında:
"Ey
kendilerine kitap verilenler, bir takım yüzleri silip tanınmaz hale
getirmemizden önce, beraberinizdekini doğrulayıcı olarak indirdiğimize îman
edin"
âyetini âyetin sonuna kadar indirdi.
es-Suyûtî,
ed-Dürru'l-Mensûr, II, 555.
Yüce
Allah'ın:
"Beraberinizdekini doğrulayıcı olarak"
âyeti hal olmak üzere nasb edilmişdir.
"Bir
takım yüzleri silip, tanınmaz hale... getirmemizden önce"
âyetinde geçen: Silmek kelimesi, bir şeyin izini kökten imha etmektir.
Yüce
Allah'ın:
"Yıldızlar büsbütün söndürüldüğü zaman"
(el-Murselât, 77/8) âyeti de bu kabildendir.
"Dümdüz etmemiz"
kelimesi, "mim" harfi hem ötre ile, hem esre ile
okunur. (........) ile kelimeleri aynı anlamda
olmak üzere, silindi ve mahvoldu, demektir. Her ikisi de kullanılır.
Yüce
Allah'ın:
"Rabbimiz, sen onların mallarını yok et."
(Yûnus, 10/88) âyeti, helâk et, mahvet
demektir. Bu açıklama İbn Arafe'den nakledilmiştir,
Ben onu tams ettim, o da tams oldu.
(Yani, eserini sildim, mahvettim. O da mahvoldu)
şeklinde lazım ve müteaddi (geçişsiz ve geçişli)
olarak kullanılır. Allah basarım tams etti. Yani,
gözün izini tamamen sildi, demektir. Böyle olan birisine de, "matrnusu'l basar"
denilir.
Yüce
Allah'ın:
"Dileseydik onların gözlerini silme kor yapardık"
(Yasin, 36/66) âyeti de bu türdendir.
İlim adamları, bu âyet-i kerimede
kastedilen anlamın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Acaba
bundan kastedilen hakikat anlamı mıdır? Bu durumda, yüzleri de tıpkı kafalarının
arka kısmı gibi dümdüz edilir, burunları, ağızları, kaşlan, gözlerinin tamamıyla
yok edilmesi mi kastedilmiştir, yoksa bu, kalplerindeki sapıklığı ve onların
îmana muvaffakiyetten mahrum edilmelerim mi ifade etmektedir? Bu konuda ilim
adamlarının iki görüşü vardır. Ubey b. Kâ'b'dan onun:
"Bir
takım yüzleri silip tanınmaz hale getirmemizden önce"
âyeti,
yani sizleri arkasından hiçbir şekilde hidâyet
bulamayacağınız bir sapıklıkla saptırmamızdan önce demektir, dediği rivâyet
olunmuştur. O, bu açıklamasıyla bunun temsilî bir ifade olduğu ve eğer îman
etmeyecek olurlarsa, ceza olmak üzere kendilerine böyle bir uygulama yapılacağı
kanaatindedir.
Katade
ise der ki: Bunun anlamı, yükleri de kafalar haline döndürmemizden önce,
şeklindedir. Yani burun, duduklar, gözler ve
kaşları yok etmemizden önce demektir. Dilcilere göre bunun anlamı budur.
İbn
Abbâs ile Atiyye el-Avfi’den de şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Tanış
etmek, özel olarak gözlerin İzale edilmesi ve bunların kafanın arka tarafına
konulması demektir. Böylelikle bu, geriye doğru bir çeviriş olur ve bu kişi geri
geri yürür. Mâlik
(Allah'ın rahmeti üzerine olsun) da şöyle demektedir:
Ka'b el-Ahbar'ın islama girişi şöyle
olmuştu: Geceleyin şu; "Ey kendilerine kitap verilenler... îman edin" âyet-i
kerimesini okumakta olan bir adamın yanından geçer. Bunu işitince hemen ellerini
yüzüne kapatır, gerisin geri evine döner ve oracıkta İslama girer ve şöyle der:
Allah'a yemin ederim, evime varmadan önce yüzümün tamamıyla silinip tanınmaz
hale getirileceğinden korktum. Abdullah b. Selâm da bu âyet-i kerîme nâzil olup,
bunu işitince böyle yapmıştı. O, bu âyeti işitir işitmez evine varmadan önce
Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gitti, müslüman oldu ve şöyle
dedi: Ey Allah'ın Rasulü, yüzüm arkaya döndürülmeden önce sana ulaşıp
ulaşamayacağımı bilemiyordum.
Şayet: "Îman etmedikleri takdirde
yüzlerinin silinip tanınmaz hale getirilmesiyle onları tehdit etmeleri nasıl-
uygun düşmüştür." Çünkü onlar, daha sonra îman etmediler ve onlara da böyle bir
şey yapılmadı" denilecek olursa, şöyle cevap verilir; İşte bunlar ve bunlara
tabi olanlar îman edince, diğerlerine yönelik olan bu tehdit kaldırıldı.
el-Müberred der ki: Bu tehdit bakidir ve
gerçekleştirilmesi beklenilmektedir. Yine şöyle demektedir: Kıyâmet gününden
önce, yahudiler arasında bir takım yüzlerin silinip tanınmaz hale getirilmesi ve
mesh edilmeleri (başka yaratıklara dönüştürülmesi)
mutlaka tahakkuk edecektir.
Yüce
Allah'ın:
"Yahut
cumartesi sahiplerini lanetlediğimiz gibi onları da lânetlemezden önce"
yani, cumartesi sahiplerini maymun ve domuzlara
meshedip dönüştürdüğümüz gibi, bu yüzlerin sahiplerini de bu hale getirmezden
önce, demektir. Bu açıklama el-Hasen ve
Katade'den nakledilmiştir. Bunun: Muhataptan
gaibe doğru ifadenin değiştirilmesi (iltifat)
olduğu da söylenilmiştir.
"Allah’ın emri mutlaka yerine gelir"
tahakkuk eder, gerçekleşir, Allah'ın emrinden
kasıt, emrolunan şey demektir. Buna göre burada
"emr"
kelimesi, (ismi) mefûl mahallinde bir mastar
olarak kullanılmıştır, Yani: Onu ne zaman
dilerse, var eder. Anlamınım O'nun var olacağını haber verdiği herbir iş,
mutlaka O'nun haber verdiği şekilde gerçekleşir olduğu da söylenmiştir.
Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez.
Ondan başkasını da dilediğine bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse, şüphesiz
büyük bir günah iftira etmiş olur.
Şirk, Affolmaz Bir Günahtır:
Yüce
Allah'ın:
"Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez"
âyeti ile ilgili olarak, rivâyete göre,
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Muhakkak Allah,'bütün günahları mağfiret eder"
(ez-Zümer, 39/53) âyet-i kerimesini okudu. Bir
adam ona: Ey Allah'ın Rasulü, peki ya şirk? diye sorunca, bunun üzerine:
Yüce Allah:
"Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını da
dilediğine bağışlar"
âyetini indirdi.
es-Suyûti, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 557.
Hükmün böyle olduğu ümmet arasında
görüş ayrılığı sözkonusu olmaksızın ittifakla kabul olunmuş muhkem
hususlardandır.
"Ondan
başkasını da dilediğine bağışlar"
âyeti ise, ilim adamlarının hakkında çeşitli şekilde söz söylediği müteşahih
âyetler kapsamına girer. Muhammed b. Cerir et-Taberî
der ki: Bu âyet-i kerîme büyük günah işlemiş herkesin,
yüce Allah'ın meşîetine kaldığını açıkça
ortaya koymaktadır. Dilerse Allah, onun günahını affeder, dilerse onun işlediği
bu büyük günahtan dolayı -bu günahı Allah'a şirk koşmak olmadığı sürece- onu
cezalandırır.
Bazı âlimler de şöyle demişlerdir.
Yüce Allah bunu:
"Size
yasaklanan bil yük günahlardan kaçınırsanız, (diğer)
günahlarınızı mağfiret ederiz"
(en-Nisa, 4/34) âyeti ile beyan etmektedir.
Böylelikle yüce Allah'ın, büyük
günahlardan uzak duran kimselerin, küçük günahlarını mağfiret etmeyi
dileyeceğini, fakat büyük günahları işlemiş olan kimselere bunları mağfiret
etmeyeceğini bildirmektedir.
Kimi tevil
(tefsir) âlimleri der bu âyet-i kerimenin
el-Furkan Sûresi'nin sonundaki âyeti (25/68 vd.)
nesh ettiği görüşündedir. (Ayrıca bk. en-Nisâ, 4/31.
âyetin tefsiri) Zeyd b. Sabit der ki: Nisa Sûresi el-Furkan Sûresinden
altı ay sonra nâzil olmuştur Ancak sahih olan, ortada neshin olmadığıdır. Çünkü
nesih, haberlere dair âyetlerde imkânsız bir şeydir. İleride bu âyet-i
kerimelerin birlikte nasıl açıklanacağına dair açıklamalar
yüce Allah'ın izniyle el-Furkan Sûresi’nde
(az önce işaret olunan âyetlerin tefsirinde)
gelecektir.
Tirmizî'de Ali b. Ebî Tâlib'den şöyle
dediği nakledilmektedir: Kur'ân-ı Kerîm’de şu:
"Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını da
dilediğine bağışlar"
âyeti en sevdiğim âyet-i kerimedir. Tirmizî
der ki: Bu hasen, garip bir hadistir.
Tirmizî,
Tefsir 4. sûre 23.
49
O kendilerini temize çıkaranlara bakmaz mısın? Hayır,
dilediğini temize çıkaran Allah'tır. Onlara kıl kadar zulmedilmez.
Yüce
Allah'ın;
"O
kendilerini temize çıkaranlara bakmaz mısın..."
âyetine dair açıklamalarımızı
üç başlık halinde sunacağız:
1. Kişinin Kendisini Tezkiye Etmesi:
Yüce
Allah'ın:
"O
kendilerini temime çıkaranlara bakmaz mısın?"
âyetindeki ifadeler,
zahiri itibariyle umumidir. Bununla birlikte
tevil âlimlerinden herhangi bir kimse bununla kastedilenlerin yahudiler olduğu
hususunda ihtilaf etmemiştir.
Şu kadar varki, kendilerini ne ile
tezkiye ettikleri hususunda farklı kanaatlere sahiptirler.
Katade ve
el-Hasen der ki: Burada maksat:
"Biz
Allah'ın oğullarıyız ve O'nun sevdikleriyiz"
(el-Mâide, 5/18) şeklindeki sözleriyle:
"Cennet'e ancak yahudi yada Hıristiyan olandan başkası
girmez"
(el-Bakara, 2/111) şeklindeki sözleridir.
ed-Dahhak ve
es-Süddî der ki: Maksat onların: Bizim hiçbir günahtınız yoktur. Gündüzün
yaptığımız, geceleyin bize mağfiret olunur, geceleyin yaptığımız da bize
gündüzün mağfiret olunur. Diğer taraftan bizler, günahsızlık bakımından
çocuklara benzeriz, şeklindeki sözleridir. Mücahid,
Ebû Mâlik ve
İkrime derler ki: Bundan kasıt, onların günahları sözkonusu olmadığından
dolayı, namaz kıldırmak üzere çocukları öne geçirmeleridir. Şu kadar varki,
âyet-i kerimede bunun kast edildiği uzak bir ihtimaldir.
İbn
Abbâs der ki: Bundan kasıt onların, bizim Ölmüş atalarımız bize şefaat
edecekler ve onlar bizi tezkiye edecekler şeklindeki sözleridir, Abdullah b.
Mes'ûd der ki: Burada sözü edilen, onların birbirlerini övmeleridir. Bu da bu
hususta yapılan açıklamaların en güzelidir. Çünkü âyet-i kerimenin zahirinden
anlatılan budur.
Tezkiye
(temize çıkarmak) İse, günahlardan arınmış olmak ve uzak olmak iddiasında
bulunmaktır.
2. Övme ve Tezkiyede Edep:
Bu âyet-i kerîme ile
yüce Allah'ın:
"O
halde kendinizi temize çıkarmayın, Övmeyin"
(en-Necm, 53/32) âyeti, kişinin kendi diliyle kendisini temize
çıkarmaktan, övmekten uzak durmasını asıl temiz ve temizlenmiş olanın filleri
güzel olup, yüce Allah'ın temize
çıkardığı kimse olduğunu bildirmesini gerektirmektedir. O halde insanın kendi
kendisini temize çıkarıp tezkiye etmesine itibar olunmaz. Asıl muteber olan,
yüce Allah'ın o kimseyi tezkiye etmiş
olmasıdır.
Müslim'in
Sahihi'nde Muhammed b. Amr b. Atâ'dan şöyle
dediği rivâyet edilmektedir: Ben kızıma Berre
(iyilikte bulunan) ismini verdim. Ebû Seleme'nin kızı Zeynep bana dedi
ki: Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem) bu ismi
kullanmayı yasaklamıştı. Bana Berre ismi verilmişti.
Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştu:
"Kendinizi temize çıkarmayın, övmeyin. Allah, aranızdan kimin İyilik ehli
olduğunu en iyi bilendir." Bu sefer ona: Peki
bu kıza ne ad verelim? diye sordular. O da:
"Ona Zeynep ismini veriniz"
diye buyurdu.
Müslim,
Âdâb 19. Yakın manada: Buhârî, Edeb 108;
İbn Mâce, Edeb 32.
Böylelikle Kitap da, Sünnet de,
insanın kendi kendisini tezkiye etmesinin yasaklandığına delâlet etmektedir. Şu
Mısır diyarında çoğalmış ve yaygınlık kazanmış bulunan ve insanların, tezkiye
anlamım veren niteliklerle kendilerini nitelendirmeleri de bu türdendir. Meselâ,
Zekiyüddin, Muhyiddin ve buna benzer sıfatlar ve isimler kullanmaları böyledir.
Ancak, bu isimleri taşıyanların yaptıkları çirkinlikler çoğalınca, bu
niteliklerin asıl anlamlan ile ilgileri kalmadı ve hiçbir şey ifade etmez
oldular.
3. Başkasının Tezkiyesi ve Övmesi:
Başkasının bir diğerini
tezkiye edip övmesine gelince, Buhârî'de Ebû
Bekre'den şöyle bir hadis nakledilmektedir:
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın
huzurunda bir adamdan sözedildi. Bir kişi de ondan hayırla sozetti. Bunun
üzerine Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
"Yazık sana, arkadaşının boynunu kestin -bunu defalarca
tekrarladı-. Sizden herhangi bir kimse eğer mutlaka (birisini) övecekse, o
takdirde onun böyle olduğu görüşünde ise, sanırım o şöyle şöyledir desin. Onu
hesaba çekecek olan Allah'tır Ve Allah'a rağmende kimseyi tezkiyeye
kalkışmasın."
Buhârî,
Şehâdât 16, Edeb 54,95; Müslim, Zflhd 65,
66; Ebû Dâvûd, Edeb 9;
İbn Mâce Edeb 36:
Müsned, V, 41, 46, 47, 51.
Böylelikle
Hazret-i Peygamber, kişide bulunmayan
niteliklerle başkasını övmeyi ve bunun sonucunda o kişinin kendisini beğenmesine
ve büyüklenmesine sebep teşkil etmeyi yasaklamakta ve gerçekten de kendisinin bu
konumda olduğunu zannedip, bu halin o kişiyi ameli kaybedip daha da faziletli
işlerde bulunmayı terketmeye itecek noktaya getirmesini yasaklamıştır.
Bundan dolayı
Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem):
"Yazık sana, kardeşinin boynunu kestin"
diye buyurmuştur. Bir başka hadiste ise, birisini sahip olmadıkları
vasıflarla nitelendirmeleri üzerine: "Adamın belini kopardınız" diye
buyurmuştur.
Buhârî,
Şehadet 17, Edeb 54; Müslim, Zühd 67;
Müsned, IV, 412
Hazret-i
Peygamberin:
"Övenlerin yüzüne toprak saçınız"
Müslim. Zühd 69:
Ebû Dâvûd, Edeb 9;
Müsned, VI, 5; ayrıca bk: Zühd 68;
Tirmizî, Zühd 55;
İbn Mâce Edeb 36.
hadisini ilim adamları buna göre tevil etmişler ve bununla başkalarını yüzlerine
karşı hak olmayan surette ve onlarda bulunmayan niteliklerle övenlerin
kastedildiğini belirtmişlerdir. Onlar böylece, bu övgülerini övdükleri kimseden
birşey yemeye ve-kendisiyle fitneye düşürdükleri bir araç haline gelirmiş
olurlar.
Kişiyi gerçekten sahip bulunduğu
güzel fiilleri ve övülmeye değer özellikleri dolayısıyla bu ve benzer işleri
yapması için, insanları da benzer hususlarda ona uymaları için bir teşvik olmak
üzere övmeye gelince, bu şekilde öven kişi (yasaklanan
övücü) meddah durumunda değildir. O kişi hakkında söylediği güzel
sözleriyle, onu övmek durumunda olmamış olsa dahi bu böyledir. Bu da niyetlere
bağlı bir şeydir.
Yüce
"Allah
ise kimin ifsad edici olduğunu, kimin ıslah edici olduğunu en iyi bilendir"
(el-Bakara, 2/220).
Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) şiirde, hutbelerde, karşılıklı konuşmalarda
yüzüne karşı övülmüş olduğu halde, bu şekilde övenlerin yüzüne toprak saçmış da
değildir, bunu emretmiş de değildir. Ebû Talib’in (Hazret-i
Peygamber hakkında söylediği) bu beyitinde olduğu gibi;
"Yüzü suyu hürmetine bulutun yağmuru istenen beyaz tenlidir
o.
Yetimleri görüp gözeten, dulların sığınağıdır o."
Aynı şekilde, el-Abbas'ın ve
Hassan'ın şiirlerinde onu övmeleri de bu kabildendir. Yine Kâ'b b. Züheyr de onu
övmüştür. Bizzat kendisi de ashâbını övmüş ve şöyle buyurmuştur:
"Sizler tama edilecek şeyler oldu mu sayıca azsınız, fakat başkalarını dehşete
düşüren şeyler oldu mu da çoğalırsınız".
Hazret-i
Peygamberin sahih hadîsteki:
"Hıristiyanların Meryemoğlu Îsa'yı olmadık şekilde
övdükleri gibi siz de beni övüp ta'zim etmeyiniz. Bunun yerine; Allah'ın kulu ve
Rasulü deyiniz"
Buhârî, Enbiyâ 48;
Dârimî Rikaak 63;
Müsned, I, 23, 24, 47, 55.
hadisine gelince; bunun da anlamı şudur: Hıristiyanların Îsa'yı sahip olmadığı
niteliklerle nitelendirdikleri gibi, siz de beni övmek arzusuyla bende
bulunmayan niteliklerle nitelendirmeyiniz. Onlar, böyle yaparak Hazret-i Îsa'yı
Allah'ın oğlu diye nîsbet ettiler ve bundan dolayı kâfir oldular ve saptılar.
İşte bu, şunu gerektirmektedir: Bir kimse, herhangi bir işi sınırından yukarıya
yükseltip, onda olmadık şekilde haddini, ölçüsünü aşacak olursa, o haddi aşan
günahkâr bir kimsedir. Çünkü böyle bir şey, herhangi bir kimse hakkında câiz
olsaydı, elbetteki, bütün insanlar arasında herkesten çok buna
Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendisi lâyık olurdu.
Allah Asla Zulmetmez:
"Onlara kıl kadar zulmedilmez"
âyetindeki "onlara zulmedilmez" zamiri, daha önce
sözü geçen, kendisini temize çıkaran ve yüce Allah'ın
da temize çıkarıp övdüğü kimselere aittir. Bu iki kesimin dışında kalanlara,
yüce Allah'ın asla zulmetmeyeceği isev bu
âyetten başka âyetlerden anlaşılmaktadır. Âyet-i kerimedeki el-fetU
(mealde: kıl) hurma çekirdeğinin yarığında
bulunan iplikçiktir. Bunu İbn Abbâs,
Atâ ve Mücahid
söylemiştir. Çekirdek ile hurmanın et kısmı arasındaki ince zar olduğu da
söylenmiştir. Yine İbn Abbâs, Ebû
Mâlik ve
es-Süddî de şöyle demektedir: Fetîl, birbirine sürttüğün takdirde,
parmaklarından veya ellerinin arasından çıkan
ince kirdir. Buna göre bu kelime mef'ûl anlamında Fafl vezninde bir kelimedir.
Bütün bu açıklamalar ise, birleyin oldukça küçük ve önemsiz olduğunu kinaye
yoluyla ifade etmek ve Allah'ın kula hiçbir şekilde zulmetmeyeceği noktasında
birleşmektedir.
Yüce
Allah'ın;
"Hurma
çekirdeğinin çukurcuğu kadar zulmedilmezler"
(en-Nisa, 4/124) âyeti de küçük ve basitliğe misal olmak bakımından buna
benzemektedir. Bu çukurcuk ise, hurma çekirdeğinin sırt tarafındaki küçük
noktacıktır. Hurma ağacı da oradan bitip yeçerir. İleride buna dair açıklamalar
gelecektir.
Şair, krallardan birisini yererken
şöyle söylemektedir:
"Binlerce askeri bulunan orduyu toplar ve gazaya çıkarsın
Sonra da düşmana kıl kadar
(fetîl) bir musibet de (zarar da)
vermezsin (vermeden geri dönersin)."
Bir bak, Allah'a karşı nasıl olmadık yalanlar uyduruyorlar?
Apaçık bir günah olarak bu (onlara) yeter.
Allah'a İftira:
Daha sonra
yüce Allah,
Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)’ın dikkatini
"Bir
bak Allah'a karşı nasıl olmadık yalan uyduruyorlar"
âyetiyle hayreti gerektiren
bu işlerine çekmektedir. Bu ise, onların: Biz Allah'ın oğulları ve
sevgilileriyiz şeklindeki sözleridir. Bunun: Kendilerini temize çıkarmaları
olduğu da söylenmiştir. Bu İbn Cüreyc'den
nakledilmiştir.
Yine onların şöyle dediği de
rivâyet edilmiştir: Bizim günahlarımız yoktur. Günahlarımız olsa olsa dünyaya
geldikleri gün çocuklarımızınki gibidir.
İftira ise, uydurmak demektir.
Filan kişi filana İftirada bulundu, tabiri de buradan gelmektedir.
Yani onda bulunmayan bir özelliği, hususu ona
isnad etti, iftira etti demektir. İftira, koparmak anlamına da gelir.
"Apaçık bir günah olarak bu yeter"
anlamındaki âyeti beyan
(temyiz) olmak üzere nasb edilmiştir. Anlamı ise, onların işledikleri bu
günahın büyüklüğünü ifade etmek ve bu günahlarından dolayı yermektir, Araplar
benzeri anlatımları, övmek ve yermek kastıyla da kullanırlar.
Şu kitaptan kendilerine biraz pay verilenlere bakmaz mısın?
Cîbt'e ve Tağut'a inanıyorlar. Ve diğer inkâr edenlere de: "Bunlar mü’minlerden
daha doğru bir yoldadır" derler.
Âyetin tefsiri için bak:52
|