CİLD       ALFABE       KONU       KABR-İ ŞERİFLER

1.   2.   3.   4.   5.   6.   7.   8.   9.   10.   11.   12.
     
 

ALİ BİN MUHAMMED BİN BEŞŞÂR

Büyük velî ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi Ebü'l-Hasan'dır. 925 (H.313) senesinde vefât etti. Necma'ya yakın bir yer olan Akabe'de bulunan kabri ziyâret mahallidir. Ebû Bekr el-Mervezî, Ahmed bin Hanbel hazretlerinin oğlu Sâlih, Abdullah ve daha başka büyük âlimlerin derslerinde bulundu. Kendisinden, Ali bin Muhammed bin Câfer el-Beclî, Ebû en-Necâd ve başka âlimler ders aldılar. Hayâtı hakkında fazla bilgi yoktur.

Ali bin Muhammed bin Beşşâr, kendisinden bahsederken, şöyleyim böyleyim demezdi. Ben bir adamı tanıyorum. Onun şöyle şöyle durumu var, derdi. Birgün, ben bir adamı tanıyorum, otuz sene, özür dilemeyi gerektirecek bir söz konuşmamıştır, dedi. Hâlbuki burada kendisini kastediyordu.

Birgün Ali bin Beşşâr bir meclisde oturuyordu. Orada bulunanlardan bâzısı ona, nereden yiyip içiyorsun, diye sordu. Bu sırada başkaları söze karışıp, o istediği yerden bulur. Herkes ona verir, dediler. Bunun üzerine Beşşâr hazretleri;

"Ey cemâat! Şu kırk seneden beri, acabâ benim yiyip içtiğim yeri gören var mı? Yine bu kadar zamandır, bir kimseye bir ihtiyâcım olmuş mudur? Bir kimseden bir şey istemeye gittiğimi bilen var mıdır? Eğer gören bilen varsa söylesin." dedi.

Meclisinde konuşmak istediği zaman; "Sen, ne istediğimizi biliyorsun." meâlindeki âyet-i kerîme ile başlardı. O sırada birisi kalkıp, ona:

"Allahü teâlâ senden râzı olsun. Devamlı bu âyet-i kerîmeyi okuyarak sözüne başlıyorsun. Senin bundan maksadın nedir?" diye sordu. Ali bin Beşşâr, ona;

"Sen bunu niçin soruyorsun? Bu zamana kadar, kimse bana sormadı. Fakat yine sana, bundaki maksadımı söyleyeyim: Dünyâda da âhirette de, Allahü teâlânın rızâsından başka hiç bir maksadım ve murâdım yoktur. Onun için, devamlı meclislerimde, bu âyet-i kerîmeyi okuyarak başlıyorum." dedi.

Ali el-Beşşâr'ın bir sohbetinde Ahmed Bermekî, odanın en uzak kısmında oturdu. Sükûnet içerisinde, orada bulunanlarla birlikte sohbeti dinledi. Sohbetin sonunda, Lâ ilâhe illallah, dedi ve "O Balık sâhibini (Yûnus'u) da hatırla ki o, (dînini kabûl etmeyen kavmine) öfkelenerek gitmişti de, kendisini hiç bir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken (yutan balığın karnındaki) karanlıklar içinde: "Senden başka hiç bir ilâh yoktur, seni bütün noksanlıklardan tenzîh ederim. Gerçekten ben, haksızlık edenlerden oldum." diye duâ etmişti." meâlindeki Enbiya sûresinin seksen yedinci âyet-i kerîmesini okuyup;

"Yâ Rabbî!Sen, kendisini balığın karnında hapsettiğin zaman, sâlih bir kulun olan Zu'n-Nûn= Yûnus aleyhisselâm karanlıkta sana; "Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn (Senden başka hiç bir ilâh yoktur, seni bütün noksanlıklardan tenzîh ederim. Gerçekten ben, haksızlık edenlerden oldum.)" diye nasıl duâ edip yalvarmışsa, ben de sana öyle yalvarıyorum. Yâ Rabbî! Senin yüce kelâmın haktır. Sen sâlih bir kulun olan Yûnus'un bu duâsına karşılık; "Biz de onun duâsını kabûl ettik. Kendisini kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız." (Enbiyâ sûresi: 88) buyurdun. Allah'ım! Onun duâsını nasıl kabûl edip, içerisinde bulunduğu sıkıntılı durumdan, rahmetinle onu nasıl kurtarmışsan, duâlarımızı kabûl buyurup, sıkıntılı ve elem verici durumlardan bizi muhâfaza eyle. Yâ Rabbî! Sen Erhamürrâhimînsin (merhamet edenlerin en merhametlisisin). Sonra, on kere yâ Rabbî!" dedi. Fakat o, her yâ Rabbî dediği zaman, Ahmed Bermekî içinden; "Yâ Rabbî! Bana genişlik, rahatlık ihsân et." diyordu. Daha sonra Ali bin Beşşâr'ın semâya doğru yönelmiş, sanki kendisine bir şeyler söyleniyor da, onları dinler bir durumu olduğunu gördü. Sonra Ahmed Bermekî'ye doğru döndü.

"Yazık sana, utanmıyor musun? Allahü teâlâdan Cennet'ini iste. Yine O sana, insanlara muhtaç olmayacak kadar rızık ihsân eder. Hâlbuki sen devamlı, dünyâyı, rahatı ve genişliği istiyorsun." Allahü teâlânın izni ve bildirmesiyle, içinden geçeni öğrenmişti. Ondan sonra ona emrettiği gibi Allahü teâlâdan Cennet'ini istedi.

Birgün bir talebesi ile ders yapıyordu. O sırada Ali bin Beşşâr'ın yüzü talebenin dikkatini çekti. Ay gibi parlıyordu. Kendi kendine, her hâlde yarınki sohbete hazırlık için traş olmuş, umûmî bir temizlik yapmış. Onun için yüzü böyle parlıyor, diye düşündü. O sırada talebeye;

"Sen niçin öyle düşünüyorsun, senin dediğin gibi değil." deyip, başını açtı. Traş olmadığını gördü. Bunun üzerine ona;

"Zannınız güzel olsun. Kalbinize iyi sâhib olunuz." dedi. Talebe çok utandı. Allahü teâlâ, bu velî kuluna, onun içinden geçenleri bildirmişti.

Ali bin Beşşâr buyurdu ki:

"Günahlardan sakınan kimseler, nefsleri üzerinden, terbiye kamçısını kaldırmazlar. Allahü teâlanın râzı olduğu işler için nefslerini zorlarlar. Onlar, mal ve mülkü Allahü teâlânın rızâsı için vermekten çekinmezler."

"Yemek yiyeceğin ve uyuyacağın zaman, fazla yeme ve fazla uyuma."

"Allahü teâlâya isyânkâr olup, günahlara dalan kimsenin, Allahü teâlânın verdiği cezâları çok görmesi münâsip değildir."

"Şu dört haslet kişinin kemâline alâmettir: Kalbi dünyâ sevgisinden kurtarıp, Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yapmak. Sonunda, hesâba çekilmeyi gerektirecek şeyleri terketmek, hâli hafîf ve yumuşak olmak. Dünyâlık biriktirmeyi azaltmak."

Ona, Allahü teâlânın rızâsına nasıl kavuşulur? diye sordular.

"Gizli günah işlediğin gibi, gizli tâatte (Allahü teâlânın beğendiği şeyler) bulunursun. Nihâyet kalbin, ibadet ve tâatlere doğru meyleder. Bu hâl, Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya doğru gittiğinin alâmetidir." buyurdu.

Bir zât, Ali bin Beşşâr'ın yanına gitmişti. Üzerinde yünden bir cübbe vardı. Ali bin Beşşâr kendisine, "Kalbini mi güzelleştirdin, yoksa bedenini mi?" diye sordu. Sonra; "En önemli olan, kalbin güzelleştirilmesi ve temizliğidir." diye buyurdu.

"Sırf makam sâhibi olmak ve biliyor desinler için bir kaç mesele öğrenip, insanlara fetvâ vermeye kalkışmak, ne kadar ayıptır."

 

KERÂMET VE MENKÎBELERİ

ÜZÜLMENE NE GEREK VAR?

İbn-i Uleyk ez-Zeyyât bir ara büyük bir maddî sıkıntıya düşmüştü. Odasında gamlı ve düşünceli bir hâlde oturuyordu. Tam bu esnâda İbn-i Beşşâr;

"Ey Abdullah!" diye seslendi. Halbuki onun bulunduğu oda ile İbn-i Uleyk'in arasından bir yol geçiyordu. Aralarındaki mesâfe de oldukça uzak idi. Ona, buyurun bir emriniz mi vardı? deyince;

"Buraya gel!"dedi. Yanına gitti.

"Niçin dünyâ için bu kadar çok üzülüyorsun? Maddî sıkıntın var, yanında da hiç bir şeyin yok herhâlde!" dedi. O da;

"Evet yok!" dedi.

"Hiçbir şeyim yok diye, bu kadar üzülmeye ne gerek var. Rızkın seni buluncaya kadar falanca nehrin kıyısında yürü. Rızkınla karşılaşınca onu al ve Allahü teâlâyı zikret, O'nu an ve hatırla." O anda, İbn-i Beşşâr'ın sözü üzerinde düşünmeye başladı. Fakat ona karşı çıkması mümkün değildi. Sonra yanından ayrıldı. Kendisine târif edilen nehre kadar, Allahü teâlâyı zikrederek gitti. Köprünün üst tarafına varınca, bir zât ona;

"Ey Abdullah!" diye seslendi. O da;

"Buyrun, bir emriniz mi vardı?" dedi. Yanına gittiğinde ona kırk dirhem verdi ve;

"Benim için bir kitap yaz!" dedi. Bir müddet sonra oradan ayrılarak evine gitti. İbn-i Beşşâr tekrar;

"Ey Abdullah!" diye seslendi. O da;

"Buyrun efendim!" dedi.

"Karşılaştığın zât sana kırk dirhem verip, kendisi için bir kitap yazmanı söyledi mi?" dedi.

"Evet" cevâbını verince;

"Eğer sen sabredip acele etmeseydin, rızkın kapına gelecekti. Acele ettin, rızkını almak için tâ oralara kadar gittin." buyurdu.

 

KAYNAKLAR

1) Tabakât-ı Hanâbile; c.2, s.57

2) Târih-i Bağdâd; c.12, s.73

3) Şezerât-üz-Zeheb; c.2, s.267

4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.376