56. AÇLIĞIN VE SÂDE YAŞAMANIN
ÜSTÜNLÜĞÜ
YİYECEK,
İÇECEK, GİYECEK VE BUNLAR DIŞINDA NEFSİN HOŞLANDIĞI ŞEYLERDE ORTA
YOLU TUTMANIN VE ŞEHEVÎ ARZULARI TERKETMENİN ÜSTÜNLÜĞÜ
•
“Nihayet onların peşinden öyle bir nesil
geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına
uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler.
Ancak tevbe eden, inanan ve iyi iş yapanlar, onlar cennete
girecekler ve hiç haksızlığa uğratılmayacaklardır.”
Meryem sûresi (19), 59-60
•
“Derken, Kârûn, ihtişamı içinde kavminin
karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: Keşke Kârûn’a
verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı, dediler.
Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar
olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah’ın mükâfatı
daha üstündür.” Kasas sûresi (28), 79-80
•
“Sonra, o gün, size verilen nimetten
elbette hesaba çekileceksiniz.” Tekâsür sûresi (102), 8
•
“Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse
ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen
verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği
cehenneme sokarız.” İsrâ sûresi (17), 18 |
٥٦- باب فضل الجوع وخشونة العيش
والاقتصار عَلَى القليل من المأكول والمشروب والملبوس
وغيرها من حظوظ النفس وترك الشهوات
قَالَ اللّه تَعَالَى
: { فَخَلَفَ منْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ
أَضَاعُوا الصَّلاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ
غَيّاً إِلاَّ مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَأُولَئِكَ
يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلاَ يُظْلَمُونَ شَيْئاً }
[ مريم : ٥٩-٦٠ ]
،
وقال تَعَالَى :
{ فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ في زِينَتِهِ
قَالَ الَّذِينَ يُريدُونَ الحَيَاةَ الدُّنْيَا يَا لَيْتَ لَنَا
مِثْلَ مَا أُوتِيَ قَارُونُ إنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظِيمٍ وَقَالَ
الَّذِينَ أُوتُوا العِلْمَ وَيْلَكُمْ ثَواب اللّه خَيْرٌ لِمَنْ
آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحَاً }
[ القصص: ٧٩-٨٠ ]،
وقال تَعَالَى :
{ ثُمَّ لًتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ
النَّعِيمِ }
[ التكاثر : ٨ ]
،
وقال تَعَالَى :
{ مَنْ كَانَ يُريدُ العَاجِلَةَ عَجَّلْنَا
لَهُ فِيهَا مَا نَشَاءُ لِمَنْ نُريدُ ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ
جَهَنَّمَ يَصْلاَهَا مَذْمُوماً مَدْحُوراً }
[ الإسراء : ١٨ ]والآيات
في الباب كثيرةٌ معلومةٌ . |
|
491. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Muhammed
sallallahu aleyhi ve sellem’in
ailesi, onun vefât ettiği ana kadar, iki gün arka arkaya arpa
ekmeğiyle karnını doyurmadı.
Buhârî, Eymân 22;
Müslim, Zühd 22. Ayrıca bk.
Buhârî, Et’ıme 23, 27;
Nesâî, Dahâyâ 37;
İbn Mâce, Et’ıme 48, 49
Müslim’in bir rivayeti
şöyledir:
Muhammed
sallallahu aleyhi ve sellem’in aile efradı, Medine’ye
geldiği günden vefat ettiği ana kadar, üç gün arka arkaya buğday
ekmeğiyle karnını doyurmadı.
Müslim, Zühd 20. Ayrıca bk.
Buhârî, Rikak 17 |
٤٩١-
وعن عائشة رضي اللّه عنها ،
قالت :
مَا شَبعَ آلُ مُحَمّد صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم مِنْ خُبْزِ شَعِيرٍ يَوْمَيْنِ
مُتَتَابِعَيْنِ حَتَّى قُبِضَ . متفقٌ
عَلَيْهِ .
وفي رواية : مَا شَبعَ آلُ محَمّد صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم مُنْذُ قَدِمَ المَدِينَةَ مِنْ
طَعَامِ البُرِّ ثَلاثَ لَيَالٍ تِبَاعاً حَتَّى قُبِضَ . |
|
492. Urve’nin Âişe
radıyallahu anhâ’dan rivayet
ettiğine göre o:
Ey kız
kardeşimin oğlu! Allah’a yemin ederim ki, biz bir hilâli, sonra
diğerini, sonra bir başkasını, yani iki ayda üç hilâli görürdük
de, Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
evlerinde hiç ateş yakılmazdı, demişti. Ben:
– Teyzeciğim! O
halde geçiminiz ne idi? dedim. Teyzem:
– İki siyah,
yani hurma ve su. Ancak şu var ki,
Resûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem’in ensardan sağmal hayvanları bulunan komşuları
vardı. Onlar Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’e bu
hayvanların sütlerinden gönderirlerdi; o da bize içirirdi, dedi.
Buhârî, Hibe 1; Rikak 17;
Müslim, Zühd 28 |
٤٩٢-
وعن عروة ، عن عائشة رضي اللّه عنها
، أنّها كَانَتْ تقول : وَاللّه ، يَا ابْنَ أُخْتِي ، إنْ كُنَّا
نَنْظُرُ إِلَى الهِلاَلِ ، ثُمَّ الهِلالِ : ثَلاَثَةُ أهلَّةٍ في
شَهْرَيْنِ ، وَمَا أُوقِدَ في أبْيَاتِ رسول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم نَارٌ
. قُلْتُ : يَا خَالَةُ ، فَمَا كَانَ يُعِيشُكُمْ ؟
قالت :
الأَسْوَدَانِ التَّمْرُ وَالمَاءُ ، إِلاَّ أنَّهُ قَدْ كَانَ لرسول
اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
جِيرَانٌ مِنَ الأَنْصَارِ ، وكَانَتْ لَهُمْ مَنَائِحُ وَكَانُوا
يُرْسِلُونَ إِلَى رسول اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم مِنْ ألْبَانِهَا فَيَسْقِينَا .
متفقٌ عَلَيْهِ . |
|
493. Ebu Saîd el-Makbürî’nin
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den
rivayet ettiğine göre, Ebû Hüreyre, önlerinde kızartılmış koyun
bulunan bir topluluğa rastladı. Topluluk kendisini davet etti;
fakat o yemek istemedi ve:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem, arpa
ekmeğine bile doymadan dünyadan çıkıp gitti, dedi.
Buhârî, Et’ıme 23 |
٤٩٣-
وعن أَبي سعيد المقبُريِّ ، عن أَبي هريرة
رَضِيَ اللّه عَنْهُ : أَنَّهُ مَرَّ بِقَومٍ بَيْنَ أيدِيهمْ
شَاةٌ مَصْلِيَّةٌ ، فَدَعَوْهُ فَأبَى أنْ يأْكُلَ .
وقال : خرج رسول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم مِنَ
الدُّنْيَا وَلَمْ يَشْبَعْ مِنْ خُبْزِ الشَّعيرِ . رواه
البخاري .
( مَصْلِيَّةٌ )
بفتح الميم : أيْ مَشْوِيَّةٌ . |
|
494. Enes
radıyallahu anh şöyle dedi:
Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem
vefâtına kadar kibir sofrası üzerinde yemek yemedi. Yine o, vefât
edinceye kadar katıksız undan yapılmış ekmek de yemedi.
Buhârî’nin bir rivayeti
şöyledir:
Hazret-i Peygamber,
kızartılmış bir koyunu gözüyle hiç görmedi.
Buhârî, Et’ıme 8, Rikak 16.
Ayrıca bk. Tirmizî, Et’ıme 1,
Zühd 38; İbn Mâce, Et’ıme 20 |
٤٩٤-
وعن أنس رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
لَمْ يَأكُلِ النَّبيُّ صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم عَلَى خِوَانٍ حَتَّى مَاتَ ، وَمَا أكَلَ
خُبْزاً مُرَقَّقاً حَتَّى مَاتَ . رواه
البخاري .
وفي رواية لَهُ : وَلاَ رَأى شَاةً سَمِيطاً بعَيْنِهِ قَطُّ . |
|
495. Nu’mân İbn Beşîr
radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Ben,
Peygamberiniz sallallahu aleyhi ve sellem’in
karnını doyuracak âdi hurma bile bulamadığını gördüm.
Müslim, Zühd 34, 36. Ayrıca
bk. Tirmizî, Zühd 39;
İbn Mâce, Zühd 10 |
٤٩٥-
وعن النعمان بن بشير رضي اللّه عنهما
،
قَالَ :
لَقَدْ رَأيْتُ نَبيَّكُمْ صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم ، وَمَا يَجِدُ مِنَ الدَّقَلِ مَا يَمْلأُ
بِهِ بَطْنَهُ . رواه مسلم .
( الدَّقَلُ )
: تَمْرٌ رَدِيءٌ . |
|
496. Sehl İbn Sa’d
radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem,
Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiği andan vefat
ettirdiği zamana kadar elekten elenmiş has un görmedi. Sehl’e:
–
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem zamanında
siz elek kullanır mıydınız? diye soruldu. Sehl:
–
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem,
Allahü teâlâ’nın kendisini peygamber gönderdiği andan vefât
ettirdiği ana kadar elek de görmedi, dedi. Sehl İbn Sa’d’a:
– Elenmemiş
arpa ununu nasıl yiyordunuz? denildi. O:
– Biz arpayı
öğütür ve savururduk. Kepeğin uçanı uçardı; kalanını da ıslatıp
hamur yapardık, dedi.
Buhârî, Et’ıme 23 |
٤٩٦-
وعن سهلِ بن سعد رَضِيَ اللّه عَنْهُ
،
قَالَ :
مَا رَأى رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم النَّقِيَّ مِنْ حِين ابْتَعَثَهُ اللّه تَعَالَى
حَتَّى قَبضَهُ اللّه تَعَالَى . فقِيلَ لَهُ : هَلْ كَانَ لَكُمْ في
عَهدِ رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم مَنَاخِلُ ؟
قَالَ :
مَا رَأى رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم مُنْخُلاً مِنْ حِينَ ابْتَعَثَهُ اللّه تَعَالَى
حَتَّى قَبَضَهُ اللّه تَعَالَى ، فَقِيلَ لَهُ : كَيْفَ كُنْتُمْ
تَأكُلُونَ الشَّعِيرَ غَيْرَ مَنْخُولٍ ؟
قَالَ :
كُنَّا نَطحَنُهُ وَنَنْفُخُهُ ، فيَطيرُ مَا طَارَ ، وَمَا بَقِيَ
ثَرَّيْنَاهُ . رواه البخاري .
قَوْله :
( النَّقِيّ ) هُوَ بفتح النون وكسر
القاف وتشديد الياءِ : وَهُوَ الخُبْزُ الحُوَّارَى ، وَهُوَ :
الدَّرْمَكُ . قَوْله :
( ثَرَّيْنَاهُ ) هُوَ بثاء مثلثة ،
ثُمَّ راء مشددة ، ثُمَّ يَاءٍ مُثَنَّاة من تَحْت ثُمَّ نون ، أيْ :
بَللْنَاهُ وَعَجَنَّاهُ . |
|
497. Ebû Hüreyre
radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem bir
gün –veya bir gece- evinden dışarı çıkmıştı. Baktı ki, Ebu Bekir
ve Ömer radıyallahu anhümâ
oradalar. Onlara:
– “Bu saatte sizi evinizden dışarı
çıkaran sebep nedir?” diye sordu. Onlar:
– Açlık, yâ
Resûlallah, dediler!. Peygamberimiz:
“Gücü ve kudretiyle canımı elinde tutan
Allah’a yemin ederim ki, sizi evinizden çıkaran sebep beni de
evimden çıkardı; haydi kalkınız” buyurdu. İkisi de
kalkıp, Resûl-i Ekrem’le
birlikte ensârdan birinin evine geldiler. Fakat o zât da evinde
değildi. Ama hanımı Resûlüllah’ı
görünce:
– Hoş geldiniz,
buyurunuz, dedi. Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem:
– “Falan nerede?” diye sordu.
Kadın:
– Bize tatlı su
getirmek için gitti, dedi. Tam o sırada evin sahibi olan Medine’li
sahâbî geldi, Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’e ve
iki arkadaşına baktıktan sonra:
– Allah’a
hamdolsun, bugün, hiç kimse misafir yönünden benden daha bahtiyar
değildir, dedi. Hemen gidip onlara içinde koruğu, olgunu ve yaşı
bulunan bir hurma salkımı getirdi:
– Buyurun,
yiyiniz, dedi ve eline bıçak aldı.
Resûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem ona:
– “Sağılan hayvanlara sakın dokunma”,
dedi. Ev sahibi onlar için bir koyun kesti. Onlar da koyunun
etinden ve hurmadan yediler; tatlı sudan içtiler. Hepsi yemeğe
doyup suya kanınca, Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem Ebû
Bekir ve Ömer radıyallahu anhümâ’ya
şöyle dedi:
– “Gücü ve kudretiyle canımı elinde
tutan Allah’a yemin ederim ki, kıyamet gününde bu nimetlerden
sorguya çekileceksiniz. Sizi evinizden açlık çıkardı, sonra
evinize dönmeden şu nimetlere kavuştunuz” buyurdu.
Müslim, Eşribe 140 |
٤٩٧-
وعن أَبي هريرة رَضِيَ اللّه عَنْهُ
،
قَالَ :
خرجَ رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم ذَاتَ يَوْمٍ أَوْ
لَيْلَةٍ ، فَإذَا هُوَ بأَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ
رضي اللّه عنهما ،
فَقَالَ :
( مَا أخْرَجَكُمَا مِنْ بُيُوتِكُما هذِهِ
السَّاعَةَ ؟ ) قَالا : الجُوعُ يَا رسول اللّه .
قَالَ :
( وَأنَا ، وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ ،
لأخْرَجَنِي الَّذِي أخْرَجَكُما ، قُوما ) فقَامَا مَعَهُ ،
فَأتَى رَجُلاً مِنَ الأَنْصَارِ ، فَإذَا هُوَ لَيْسَ في بيْتِهِ ،
فَلَمَّا رَأَتْهُ المَرْأَةُ ،
قالت :
مَرْحَبَاً وَأهلاً .فقال لَهَا رسول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم :(
أيْنَ فُلانُ ؟ )
قالت :
ذَهَبَ يَسْتَعْذِبُ لنَا المَاءَ . إِذْ جَاءَ الأَنْصَارِيُّ ،
فَنَظَرَ إِلَى رسول اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم وَصَاحِبَيْهِ ، ثُمَّ
قَالَ :
الحَمْدُ للّه ، مَا أَحَدٌ الْيَوْمَ أكْرَمَ أضْيَافاً مِنِّي ،
فَانْطَلَقَ فَجَاءهُمْ بِعِذْقٍ فِيهِ بُسْرٌ وَتَمْرٌ وَرُطَبٌ ،
فَقَالَ :
كُلُوا ، وَأَخَذَ الْمُدْيَةَ ، فَقَالَ لَهُ رسول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم :
( إيْاكَ وَالْحَلُوبَ ) فَذَبَحَ
لَهُمْ ، فَأكَلُوا مِنَ الشَّاةِ وَمِنْ ذَلِكَ العِذْقِ وَشَرِبُوا
. فَلَمَّا أنْ شَبِعُوا وَرَوُوا قَالَ رسول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم لأَبي
بَكْر وَعُمَرَ رضي اللّه عنهما :
( وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ ،
لَتُسْأَلُنَّ عَنْ هَذَا النَّعِيمِ يَوْمَ القِيَامَةِ ،
أَخْرَجَكُمْ مِنْ بُيُوتِكُمُ الْجُوعُ ، ثُمَّ لَمْ تَرْجِعُوا
حَتَّى أصَابَكُمْ هَذَا النَّعيمُ ) رواه
مسلم .
قولُهَا : ( يَسْتَعْذِبُ ) أيْ :
يَطْلُبُ المَاءَ العَذْبَ ، وَهُوَ الطَّيِّبُ . وَ(
العِذْقُ ) بكسر العين وإسكان الذال المعجمة : وَهُوَ
الكِباسَةُ ، وَهِيَ الغُصْنُ . وَ(
المُدْيَةُ ) بضم الميم وكسرها : هي السِّكِّينُ . وَ(
الْحَلُوبُ ) : ذاتُ اللَّبَن .
وَالسُّؤالُ عَنْ هَذَا النَّعِيمِ سُؤَالُ تَعْدِيد النِّعَم لا
سُؤَالُ تَوْبيخٍ وتَعْذِيبٍ ، واللّه أعلَمُ .
وَهَذَا الأَنْصَارِيُّ الَّذِي أَتَوْهُ هُوَ ، أَبُو الْهَيْثَم
بْنُ التَّيِّهَانِ ، كَذَا جَاءَ مُبَيَّناً في رواية
الترمذي وغيره . |
|
498. Hâlid İbn Ömer el-Adevî
şöyle dedi:
Basra Emîri
olan Utbe İbn Gazvân bize bir konuşma yaptı. Önce Allah’a hamd ve
senâda bulundu. Sonra sözlerine şöyle devam etti:
Şüphesiz dünya
geçici olduğunu bildirdi ve durmaksızın arkasını dönüp
gitmektedir. Ondan kalan, sahibinin içip de kabın dibinde
bıraktığı kalıntı su kadar bir miktardır. Siz bu dünyadan, gelip
geçici olmayan bir diyara taşınacaksınız. Oraya hayırlı, iyi ve
güzel işlerinizle taşınmaya çalışınız. Çünkü bize anlatıldığına
göre, cehennemin kenarından atılan bir taş, yetmiş sene yol alıp
yine de onun dibine ulaşmayacaktır. Allah’a yemin ederim ki,
cehennem mutlaka doldurulacaktır. Siz buna şaşırdınız mı? Yine
bize anlatıldığına göre, cennetin kapılarının iki kanadı arasında
kırk senelik mesafe vardır. Cennette öyle bir gün gelecek ki,
yoğunluktan kapısına kadar dolacaktır. Ben
Resûlüllah
sallallahu aleyhi vesellem’le
birlikte olan yedi kişinin yedincisi olduğumu görmüşümdür. Bizim
ağaç yaprağından başka yiyeceğimiz yoktu. Bu yüzden dudaklarımız
yara olmuştu. Ben giyecek bir örtü bulmuştum da ikiye bölüp Sa’d
İbn Mâlik’le paylaşmıştık. Yarısını ben, diğer yarısını da Sa’d
beline dolamıştı. Bugün her birimiz bir şehre vâli olmuş
bulunmaktayız. Ben, kendimi büyük görüp de Allah katında küçük
olmaktan Cenâb-ı Hakk’a sığınırım.
Müslim, Zühd 14 |
٤٩٨-
وعن خالد بن عُمَيْر العَدَوِيِّ ،
قَالَ :
خَطَبَنَا عُتْبَةُ بنُ غَزْوَانَ ، وَكَانَ أمِيراً عَلَى
البَصْرَةِ ، فَحَمِدَ اللّه وَأثْنَى عَلَيْهِ ، ثُمَّ
قَالَ :
أَمَّا بَعْدُ ، فَإِنَّ الدُّنْيَا قَدْ آذَنَتْ بِصُرْمٍ ،
وَوَلَّتْ حَذَّاءَ ، وَلَمْ يَبْقَ مِنْهَا إِلاَّ صُبَابَةٌ
كَصُبَابَةِ الإنَاءِ يَتَصَابُّهَا صَاحِبُهَا ، وَإِنَّكُمْ
مُنْتَقِلُونَ مِنْهَا إِلَى دَارٍ لاَ زَوَالَ لَهَا ،
فَانْتَقِلُوا بِخَيرِ مَا بِحَضْرَتِكُمْ ، فَإِنَّهُ قَدْ ذُكِرَ
لَنَا أنَّ الحَجَرَ يُلْقَى مِنْ شَفِيرِ جَهَنَّمَ فَيَهْوِي
فِيهَا سَبْعِينَ عَاماً ، لاَ يُدْرِكُ لَهَا قَعْراً ، وَاللّه
لَتُمْلأَنَّ أَفَعَجِبْتُمْ ؟! وَلَقدْ ذُكِرَ لَنَا أنَّ مَا
بَيْنَ مِصْرَاعَيْنِ مِنْ مَصَارِيعِ الْجَنَّةِ مَسيرَةُ
أرْبَعِينَ عَاماً ، وَليَأتِيَنَّ عَلَيْهَا يَوْمٌ وَهُوَ كَظِيظٌ
مِنَ الزِّحَامِ ، وَلَقَدْ رَأيْتُنِي سَابعَ سَبْعَةٍ مَعَ رسول
اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
، مَا لَنَا طَعَامٌ إِلاَّ وَرَقُ الشَّجَرِ ، حَتَّى قَرِحَتْ
أشْدَاقُنَا ، فَالتَقَطْتُ بُرْدَةً فَشَقَقْتُهَا بَيْنِي وَبَيْنَ
سَعْدِ بْنِ مَالِكٍ ، فاتَّزَرْتُ بِنِصْفِهَا ، وَاتَّزَرَ سَعْدٌ
بِنِصْفِهَا ، فَمَا أصْبَحَ اليَوْمَ مِنَّا أحَدٌ إِلاَّ أَصْبَحَ
أمِيراً عَلَى مِصرٍ مِنَ الأَمْصَارِ ، وَإنِّي أعُوذُ بِاللّه أنْ
أكُونَ فِي نَفْسِي عَظِيماً ، وَعِنْدَ اللّه صَغِيراً .
رواه مسلم .
قَوْله :
( آذَنَتْ ) هُوَ بِمَدّ الألف ،
أيْ : أعْلَمَتْ . وَقَوْلُه :
( بِصُرْم ) هُوَ بضم الصاد ، أيْ :
بِانْقِطَاعِهَا وَفَنَائِهَا . وَقوله :
( ووَلَّتْ حَذَّاءَ ) هُوَ بحاءٍ
مهملة مفتوحة ، ثُمَّ ذال معجمة مشدّدة ، ثُمَّ ألف ممدودة ، أيْ :
سريعة . وَ( الصُّبَابَةُ ) بضم
الصاد المهملة وهي : البَقِيَّةُ اليَسِيرَةُ . وَقَوْلُهُ
: ( يَتَصَابُّهَا ) هُوَ
بتشديد الباء قبل الهاء ، أيْ : يجمعها . وَ(
الْكَظِيظُ ) : الكثير الممتلىءُ . وَقَوْلُه
: ( قَرِحَتْ ) هُوَ بفتح
القاف وكسر الراء ، أيْ صارت فِيهَا قُروح . |
|
499. Ebû Mûsâ el-Eş’arî
radıyallahu anh şöyle dedi:
Âişe
radıyallahu anhâ bize bir omuz
örtüsü ile kalın bir peştemal çıkardı ve:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi
ve sellem bu ikisi arasında vefât etti, dedi.
Buhârî, Humus 5; Libas 19;
Müslim, Libâs 35. Ayrıca bk.
Ebû Dâvûd, Libâs 5;
Tirmizî, Libâs 10; İbn Mace,
Libâs 1 |
٤٩٩-
وعن أَبي موسى الأشعري رَضِيَ اللّه عَنْهُ
،
قَالَ :
أخْرَجَتْ لَنَا عَائِشَةُ رضي اللّه عنها
كِسَاءً وَإزاراً غَلِيظاً ،
قالَتْ :
قُبِضَ رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم في هَذَيْنِ . متفقٌ
عَلَيْهِ . |
|
500. Sa’d İbn Ebû Vakkâs
radıyallahu anh şöyle dedi:
Allah yolunda
ok atan arapların ilki benim. Biz
Resûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem’le birlikte harbederdik de, şu bildiğiniz Huble
ve Semür ağacı yapraklarından başka yiyeceğimiz olmazdı. Hatta bu
ağaç yapraklarını yediğimiz için, tıpkı koyununki gibi birbirine
karışmayacak şekilde abdest bozardık.
Buhârî, Et’ıme 23, Rikak 17;
Müslim, Zühd 12-13. Ayrıca bk.,
Tirmizî, Zühd 39;
İbn Mâce, Zühd 12 |
٥٠٠-
وعن سعد بن أَبي وقاص رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
إنِّي لأَوَّلُ الْعَرَبِ رَمَى بِسَهْمٍ في سَبِيلِ اللّه ،
وَلَقَدْ كُنَّا نَغْزُو مَعَ رسول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم مَا لَنَا طَعَامٌ إِلاَّ
وَرَقُ الْحُبْلَةِ ، وَهذَا السَّمُرُ ، حَتَّى إنْ كَانَ أحَدُنَا
لَيَضَعُ كَمَا تَضَعُ الشَّاةُ مَا لَهُ خَلْطٌ .
متفقٌ عَلَيْهِ .
( الحُبْلَة )
بضم الحاء المهملة وإسكان الباءِ الموحدةِ : وَهِيَ وَالسَّمُرُ ،
نَوْعَانِ مَعْرُوفَانِ مِنْ شَجَرِ الْبَادِيَةِ . |
|
501. Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre, Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Allah’ım! Muhammed ailesinin rızkını
kendilerine yetecek kadar ihsân eyle.”
Buhârî, Rikak 17;
Müslim, Zühd 18, 19. Ayrıca
bk., Tirmizî, Zühd 38 |
٥٠١-
وعن أَبي هريرة رَضِيَ اللّه عَنْهُ
،
قَالَ :
قَالَ رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم :
( اللّهمَّ اجْعَلْ رِزْقَ آلِ مُحَمّدٍ قُوتاً )
متفقٌ عَلَيْهِ .
قَالَ أهْلُ اللُّغَةِ وَالغَرِيبِ : مَعْنَى
( قُوتاً ) أيْ : مَا يَسُدُّ
الرَّمَقَ . |
|
502. Ebû Hüreyre
radıyallahu anh şöyle dedi:
Kendisinden
başka ilâh bulunmayan Allah’a yemin ederim ki, ben bazan açlıktan
karnımı yere dayar, bazan da mideme taş bağlardım. Bir gün
sahâbîlerin geçtikleri yol üzerine oturmuştum.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem benim
yanımdan geçti ve beni görünce gülümsedi. Kalbimden geçeni
yüzümden anladı ve:
– “Ebû Hüreyre!” dedi. Ben:
– Buyurunuz, yâ
Resûlallah! dedim. Resûl-i Ekrem:
– “Beni takip et” buyurdu ve
yoluna devam etti. Ben de peşinden yürüdüm.
Hazret-i Peygamber evine
girdi; ben de girmek için izin istedim; izin verdi; içeri girdim.
Bir kap içinde süt buldu ve:
– “Bu süt nereden geldi?”
diye sordu.
–Falan erkek
veya falan kadın onu size hediye etti, dediler. Bunun üzerine
Resûl-i Ekrem:
– “Ebû Hüreyre!” diye
seslendi. Ben:
– Buyurunuz, yâ
Resûlallah! dedim.
– “Suffe ehline git, onları bana çağır”
buyurdu. Ebû Hüreyre der ki:
Suffe ehli
İslâm konuklarıydı. Onların ne sığınacak aileleri, ne malları, ne
de bir kimseleri vardı. Peygamber’e bir sadaka geldiğinde onlara
gönderir, kendisi ondan hiçbir şey almazdı. Şayet gelen bir hediye
ise, onlara da gönderir, kendisi de ondan bir parça alır ve
böylece gelen hediyeyi onlarla paylaşırdı.
Hazret-i Peygamber’in Suffe
ehlini davet etmesi hoşuma gitmedi. Kendi kendime: Bu süt, Suffe
ehli arasında kime yetecek ki! O sütü içmek suretiyle
kuvvetlenmeye ben daha çok hak sahibiyim. Oysa onlar geldiğinde
Resûlüllah bana emreder,
ben de onlara veririm; belki de o sütten bana kalmaz. Fakat
Allah’ın ve Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
emrine itaat etmemek de olmaz, dedim. Neticede onlara gittim ve
kendilerini davet ettim. Onlar bu daveti kabul ettiler ve içeri
girmek için izin istediler, kendilerine izin verildi ve onlar da
evde yerlerini aldılar. Hazret-iPeygamber:
– “Ebû Hüreyre!” diye
seslendi. Ben:
– Buyurunuz, yâ
Resûlallah! dedim.
– “Al, onlara ver!” buyurdu.
Ben de süt kabını aldım, herkese vermeye başladım. Verdiğim kişi
kanıncaya kadar içiyor, sonra kabı geri veriyor, ben bir başkasına
veriyordum, o da kanıncaya kadar içiyor sonra geri veriyordu. En
sonunda kabı Nebî
sallallâhu aleyhi ve sellem’e
verdim. Topluluğun hepsi süte kanmışlardı. Resulullah kabı alıp
elinde tuttu ve bana bakıp gülümsedi. Sonra:
– “Ebû Hüreyre!” dedi.
– Buyurunuz, yâ
Resûlallah! dedim.
– “Bir ben kaldım, bir de sen”
buyurdu. Ben:
– Doğru
söylediniz, yâ Resûlallah, dedim.
– “Otur da iç” buyurdular.
Ben de oturdum ve içtim. Sonra yine:
– “Otur, iç” buyurdu. Yine
oturdum ve içtim. Resûl-i Ekrem
durmadan:
– “İç, iç” buyuruyordu.
Sonunda ben:
– Hayır. Seni
hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, artık
içecek yerim kalmadı, dedim.
– “Bana ver” buyurdu. Kabı
Resûl-i Ekrem’e verdim,
Allahü teâlâ’ya hamdetti, besmele çekti ve kalan sütü kendisi
içti.
Buhârî, Rikak 17 |
٥٠٢-
وعن أَبي هريرة رَضِيَ اللّه عَنْهُ
،
قَالَ :
وَاللّه الَّذِي لاَ إِلهَ إِلاَّ هُوَ ، إنْ كُنْتُ لأَعْتَمِدُ
بِكَبِدِي عَلَى الأَرْضِ مِنَ الجُوعِ ، وَإنْ كُنْتُ لأَشُدُّ
الحَجَرَ عَلَى بَطنِي مِنَ الْجُوعِ . وَلَقَدْ قَعَدْتُ يَوماً
عَلَى طَرِيقِهِمُ الَّذِي يَخْرُجُونَ مِنْهُ ، فَمَرَّ بِي النبي
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ،
فَتَبَسَّمَ حِيْنَ رَآنِي ، وَعَرَفَ مَا فِي وَجْهِي وَمَا فِي
نَفْسِي ، ثُمَّ
قَالَ :
( أَبَا هِرٍّ ) قُلْتُ : لَبَّيْكَ
يَا رسول اللّه ،
قَالَ :
( الْحَقْ ) وَمَضَى فَاتَّبَعْتُهُ
، فَدَخَلَ فَاسْتَأذَنَ ، فَأَذِنَ لِي فَدَخَلْتُ ، فَوَجَدَ
لَبَنَاً في قَدَحٍ ،
فَقَالَ :
( مِنْ أَيْنَ هَذَا اللَّبَنُ ؟ )
قَالُوا :
أهْدَاهُ لَكَ فُلانٌ – أَو فُلانَةٌ –
قَالَ :
( أَبَا هِرٍّ ) قلتُ : لَبَّيْكَ
يَا رسول اللّه ،
قَالَ :
( الْحَقْ إِلَى أهْلِ الصُّفَّةِ
فَادْعُهُمْ لِي )
قَالَ :
وَأهْلُ الصُّفَّة أضْيَافُ الإِسْلاَمِ ، لاَ يَأوُونَ علَى أهْلٍ
وَلاَ مَالٍ وَلاَ عَلَى أحَدٍ ، وَكَانَ إِذَا أتَتْهُ صَدَقَةٌ
بَعَثَ بِهَا إلَيْهِمْ ، وَلَمْ يَتَنَاوَلْ مِنْهَا شَيْئاً ،
وَإِذَا أتَتْهُ هَدِيَّةٌ أرْسَلَ إلَيْهِمْ ، وَأصَابَ مِنْهَا ،
وأشْرَكَهُمْ فِيهَا . فَسَاءنِي ذَلِكَ ، فَقُلْتُ : وَمَا هَذَا
اللَّبَنُ في أهْلِ الصُّفَّةِ ! كُنْتُ أحَقُّ أنْ أُصِيبَ مِنْ
هَذَا اللَّبَنِ شَرْبَةً أتَقَوَّى بِهَا ، فَإذَا جَاءُوا
وَأمَرَنِي فَكُنْتُ أنَا أُعْطِيهِمْ ؛ وَمَا عَسَى أنْ يَبْلُغَنِي
مِنْ هَذَا اللَّبَنِ . وَلَمْ يَكُنْ مِنْ طَاعَةِ اللّه وَطَاعَةِ
رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
بُدٌّ ، فَأَتَيْتُهُمْ فَدَعَوْتُهُمْ ، فَأقْبَلُوا وَاسْتَأذَنُوا
، فَأَذِنَ لَهُمْ وَأخَذُوا مَجَالِسَهُمْ مِنَ الْبَيْتِ ،
قَالَ :
( يَا أَبَا هِرٍّ ) قُلْتُ:
لَبَّيْكَ يَا رسول اللّه ،
قَالَ :
( خُذْ فَأعْطِهِمْ )
قَالَ :
فَأخَذْتُ القَدَحَ ، فَجَعَلْتُ أُعْطِيهِ الرَّجُل فَيَشْرَبُ
حَتَّى يَرْوَى ، ثُمَّ يَرُدُّ عَلَيَّ الْقَدَحَ ، فَأُعْطِيهِ
الرَّجُلَ فَيَشْرَبُ حَتَّى يَرْوَى ، ثُمَّ يَرُدُّ عَلَيَّ
الْقَدَحَ ، فَأُعْطِيهِ الرَّجُلَ فَيَشْرَبُ حَتَّى يَرْوَى ،
ثُمَّ يَرُدُّ عَلَيَّ الْقَدَحَ حَتَّى انْتَهَيْتُ إِلَى النَّبيِّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ،
وَقَدْ رَوِيَ الْقَوْمُ كُلُّهُمْ ، فَأخَذَ الْقَدَحَ فَوضَعَهُ
عَلَى يَدِهِ ، فَنَظَرَ إليَّ فَتَبَسَّمَ ،
فَقَالَ :
( أَبَا هِرٍّ ) قُلْتُ : لَبَّيْكَ
يَا رسول اللّه ،
قَالَ :
( بَقيتُ أنَا وَأنْتَ ) قُلْتُ :
صَدَقْتَ يَا رسول اللّه ،
قَالَ :
( اقْعُدْ فَاشْرَبْ ) فَقَعَدْتُ
فَشَرِبْتُ ، فَقَالَ ( اشْرَبْ )
فَشَرِبْتُ ، فَمَا زَالَ يَقُولُ : (
اشْرَبْ ) حَتَّى قُلْتُ: لا ، وَالَّذِي بَعَثَكَ بِالحَقِّ
لاَ أجِدُ لَهُ مَسْلكاً ! قَالَ: (
فَأرِنِي ) فَأعْطَيْتُهُ الْقَدَحَ ، فَحَمِدَ اللّه
تَعَالَى ، وَسَمَّى وَشَرِبَ الفَضْلَةَ . رواه
البخاري . |
|
503. Muhammed İbn Sîrîn’den
nakledildiğine göre Ebû Hüreyre
radıyallahu anh şöyle dedi:
Ben,
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
minberi ile Âişe’nin odası arasında bayılıp düştüğümü biliyorum.
Biri gelir, beni deli zannederek ayağını boynumun üzerine koyardı.
Oysa ben deli değildim ve açlıktan başka da bir derdim yoktu.
Buhârî, İ’tisâm 16. Ayrıca bk.
Tirmizî, Zühd 39 |
٥٠٣-
وعن محمد بن سيرين ، عن أَبي هريرة رَضِيَ
اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
لَقَدْ رَأيْتُنِي وَإنِّي لأَخِرُّ فِيمَا بَيْنَ مِنْبَرِ رسولِ
اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
إِلَى حُجْرَةِ عائِشَةَ رضي اللّه عنها
مَغْشِيّاً عَلَيَّ ، فَيَجِيءُ الجَائِي ، فَيَضَعُ رِجْلَهُ عَلَى
عُنُقِي ، وَيَرَى أنِّي مَجْنُونٌ وَمَا بِي مِنْ جُنُونٍ ، مَا بِي
إِلاَّ الْجُوعُ . رواه البخاري
. |
|
504. Âişe
radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem, zırhı
otuz ölçek arpa karşılığı bir yahudinin yanında rehin bulunmakta
iken vefât etmiştir.
Buhârî, Cihâd 89, Megâzî 86;
Müslim, Müsâkât 124-126. Ayrıca
bk. Tirmizî, Büyû 7;
Nesâî, Büyû 58, 83;
İbn Mâce, Rühûn 1 |
٥٠٤-
وعن عائشة رضي اللّه عنها ،
قالت :
تُوُفِّي رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم وَدِرْعُهُ مَرْهُونَةٌ عِنْدَ يَهُودِي في ثَلاثِينَ
صَاعاً مِنْ شَعِير . متفق عَلَيْهِ
. |
|
505. Enes
radıyallahu anh şöyle dedi:
Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem, arpa
karşılığında zırhını rehin bırakmıştı. Ben
Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’e bir
arpa ekmeği ve erimiş bayat içyağı götürmüştüm. Onun şöyle
buyurduğunu işittim:
“Muhammed ailesi dokuz ev oldukları
halde, yanlarında bir ölçek yiyecek bulunmadan sabahlayıp
akşamladıkları olur.”
Buhârî, Büyû 14, Rehin 1,
Meğâzî 29. Ayrıca bk. Tirmizî,
Büyû 7 |
٥٠٥-
وعن أنسٍ رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
رَهَنَ النَّبيُّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم دِرْعَهُ بِشَعِيرٍ ، وَمَشَيْتُ إِلَى النَّبيِّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
بخُبْزِ شَعِيرٍ وَإهَالَة سَنِخَةٍ ، وَلَقَدْ سَمِعْتُهُ يَقُولُ :
( مَا أصْبَحَ لآلِ مُحَمّدٍ صَاعٌ
وَلاَ أمْسَى ) وَإنَّهُمْ لَتِسْعَةُ أبيَات . رواه
البخاري .
( الإهالَةُ )
بكسر الهمزة : الشَّحْمُ الذَّائِبُ . وَ(
السَّنِخَةُ ) بالنون والخاء المعجمة : وَهِيَ
المُتَغَيِّرَةُ . |
|
506. Ebû Hüreyre
radıyallahu anh şöyle dedi:
Ben Suffe
ehlinden yetmiş kişiyi gördüm. Hiçbirinin üzerinde bütün vücudunu
örten bir elbise yoktu. Ya bir izârları ya da boyunlarına
bağladıkları bir kisâları vardı. Bunların bir kısmı baldırlarının
yarısına, bir kısmı da topuklarına erişirdi de, avret yerleri
görülmesin diye elbiselerini elleriyle toplarlardı.
Buhârî, Salât 58 |
٥٠٦-
وعن أَبي هريرة رَضِيَ اللّه عَنْهُ
،
قَالَ :
لَقَدْ رَأَيْتُ سَبْعِينَ مِنْ أَهْلِ الصُّفَّةِ ، مَا مِنْهُمْ
رَجُلٌ عَلَيْهِ ردَاءٌ ، إمَّا إزَارٌ وَإمَّا كِسَاءٌ ، قَدْ
رَبَطُوا في أعْنَاقِهِم مِنْهَا مَا يَبْلُغُ نِصْفَ السَّاقَيْن ،
وَمِنْهَا مَا يَبْلُغُ الكَعْبَيْنِ فَيَجْمَعُهُ بِيَدِهِ
كَرَاهِيَةَ أنْ تُرَى عَوْرَتُهُ . رواه
البخاري . |
|
507. Âişe
radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
yatağının yüzü tabaklanmış deriden, içi de yumuşak hurma
lifindendi.
Buhârî, Rikak 17. Ayrıca bk.
Ebû Dâvûd, Libâs 42;
Tirmizî, Libâs 27;
İbn Mâce, Zühd 11 |
٥٠٧-
وعن عائشة رضي اللّه عنها ،
قالت :
كَانَ فِرَاشُ رسول اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم مِنْ أُدْمٍ حَشْوُهُ لِيفٌ . رواه
البخاري . |
|
508. İbn Ömer
radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Biz,
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem ile
oturuyorduk. O sırada ensardan bir kişi gelip kendisine selam
verdi, sonra da geri döndü.
Resûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem:
– “Ey ensardan olan kardeş! Kardeşim
Sa’d İbn Ubâde nasıl?” diye sordu. O da:
– İyiye
gidiyor, cevabını verdi. Bunun üzerine
Resûlüllah
sallallâhu aleyhi ve sellem:
“Sizden kim onu ziyaret edecek?”
buyurarak ayağa kalktı. Biz de, on onbeş kişi onunla birlikte
kalktık. Ne ayağımızda ayakkabı ve mest, ne başımızda bir giyecek,
ne de üstümüzde gömlek vardı. Biz bu çorak arazide yürüyorduk.
Nihayet Sa’d’ın yanına geldik.
Resûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem ve beraberindeki arkadaşlarının yaklaşması için
kavmi onun etrafından geri çekildiler.
Müslim, Cenâiz 13 |
٥٠٨-
وعن ابن عمر رضي اللّه عنهما،
قَالَ :
كُنَّا جُلُوساً مَعَ رسول اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم، إِذْ جَاءَ رَجُلٌ مِنَ الأنْصَارِ ،
فَسَلَّمَ عَلَيْهِ ، ثُمَّ أدْبَرَ الأَنْصَاريُّ ، فَقَالَ رسول
اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
: ( يَا أخَا الأنْصَارِ ، كَيْفَ أخِي
سَعْدُ بْنُ عُبَادَةَ ؟ )
فَقَالَ :
صَالِحٌ ، فَقَالَ رسول اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم : ( مَنْ
يَعُودُهُ مِنْكُمْ ؟ ) فَقَامَ وَقُمْنَا مَعَهُ ، وَنَحْنُ
بضْعَةَ عَشَرَ ، مَا عَلَيْنَا نِعَالٌ ، وَلاَ خِفَافٌ ، وَلاَ
قَلاَنِسُ ، وَلاَ قُمُصٌ ، نَمْشِي في تِلك السِّبَاخِ ، حَتَّى
جِئْنَاهُ ، فَاسْتَأْخَرَ قَوْمُهُ مِنْ حَوْله حَتَّى دَنَا رسول
اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
وَأصْحَابُهُ الَّذِينَ مَعَهُ . رواه
مسلم . |
|
509. İmrân İbn Husayn
radıyallahu anhümâ’dan rivayet
edildiğine göre, Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Sizin hayırlılarınız, benim zamanımda
yaşayanlarınızdır. Sonra zamanımda yaşayanlara yakın olanlar,
sonra da onlara yakın olanlardır.” İmrân der ki:
Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’in
“Sonra onlara yakın olanlardır”
sözünü iki defa mı veya üç defa mı söylediğini bilemiyorum.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem sözüne
şöyle devam etti:
“Onlardan sonra öyle bir topluluk gelir
ki, kendilerinden şâhitlik istenmediği halde şâhitlik yaparlar;
hiyânet ederler de kendilerine güvenilmez; bir adakta bulunurlar
fakat yerine getirmezler; onlarda şişmanlık başgösterir.”
Buhârî, Şehâdât 9, Fezâilu
ashâbi’n-Nebî 1, Rikak
7, Eymân 10, 27; Müslim,
Fezâilu’s-sahâbe 214. Ayrıca bk.
Tirmizî, Fiten 45, Şehâdât 4, Menâkıb 56;
İbn Mâce, Ahkâm 27 |
٥٠٩-
وعن عِمْرَان بنِ الحُصَيْنِ رضي اللّه
عنهما ، عن النبي صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم ، أنّه
قَالَ :
( خَيْرُكُمْ قَرْنِي ، ثُمَّ الَّذِينَ
يَلُونَهُمْ ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ) قَالَ عِمْرَانُ
: فَمَا أدْري قَالَ النبي صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم مَرَّتَيْنِ أَو ثَلاَثاً
( ثُمَّ يَكُونُ بَعْدَهُمْ قَوْمٌ
يَشْهَدُونَ وَلاَ يُسْتَشْهَدُونَ ، وَيَخُونُونَ وَلاَ
يُؤْتَمَنُونَ ، وَيَنْذِرُونَ وَلاَ يُوفُونَ ، وَيَظْهَرُ فِيهمُ
السَّمَنُ ) متفقٌ عَلَيْهِ
. |
|
510. Ebû Ümâme
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre, Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Ey âdemoğlu! İhtiyacından fazla olan
malını sadaka vermen senin için hayırlıdır. Eğer vermeyip elinde
tutarsan, senin için kötüdür. Yeterli miktarda mala sahip olmaktan
dolayı Allah katında sorumlu tutulmazsın. Harcamaya, bakmakla
yükümlü olduklarından başla.”
Tirmizî, Zekât 32. Ayrıca bk.
Müslim, Zekât 97 |
٥١٠-
وعن أَبي أُمَامَة رَضِيَ اللّه عَنْهُ
،
قَالَ :
قَالَ رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( يَا ابْنَ آدَمَ ،
إنَّكَ أنْ تَبْذُلَ الفَضْلَ خَيرٌ لَكَ ، وَأنْ تُمسِكَهُ شَرٌ
لَكَ ، ولاَ تُلاَمُ عَلَى كَفَافٍ ، وَابْدأ بِمَنْ تَعُولُ )
رواه الترمذي ،
وقال : (
حديث حسن صحيح ) . |
|
511. Ubeydullah İbn Mihsan
el-Ensârî el-Hatmî radıyallahu anh’den
rivayet edildiğine göre, Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Sizden hanginiz canı ve malı emniyet
içinde, vücudu sıhhat ve afiyette, günlük azığı da yanında olduğu
halde sabahlarsa, sanki bütün dünya kendisine verilmiş gibidir.”
Tirmizî, Zühd 34. Ayrıca bk.
İbn Mâce, Zühd 9 |
٥١١-
وعن عُبيْدِ اللّه بنِ محْصن الأَنصَارِيِّ الخطميِّ
رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
قَالَ رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( مَنْ أصْبَحَ مِنْكُمْ
آمِناً في سربِهِ ، مُعَافَىً في جَسَدِهِ ، عِنْدَهُ قُوتُ
يَوْمِهِ ، فَكَأنَّمَا حِيزَتْ لَهُ الدُّنْيَا بِحَذَافِيرِهَا
) رواه الترمذي ، وقال :
( حديث حسن ) .
( سِربه )
: بكسر السين المهملة : أي نَفْسه ، وَقِيلَ : قَومه . |
|
512. Abdullah İbn Amr İbn Âs
radıyallahu anhümâ’dan rivayet
edildiğine göre, Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Müslüman olan, kendisine yeteri kadar
rızık verilen, Allah’ın kendisine verdiği nimete kanâat eden kimse
şüphesiz kurtuluşa ermiştir.”
Müslim, Zekât 125. Ayrıca bk.
Tirmizî, Zühd 35;
İbn Mâce, Zühd 9 |
٥١٢-
وعن عبد اللّه بن عَمْرو بنِ العاص رضي
اللّه عنهما : أن رسول اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ،
قَالَ :
( قَدْ أفْلَحَ مَنْ أسْلَمَ ، وَكَانَ
رِزْقُهُ كَفَافاً ، وَقَنَّعَهُ اللّه بِمَا آتَاهُ ) رواه
مسلم . |
|
513. Ebû Muhammed Fedâle İbn
Ubeyd el-Ensârî radıyallahu anh’den
rivayet edildiğine göre, Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“İslâm’ın dosdoğru yoluna ulaştırılan ve
geçimi yeterli olup da buna kanaat eden kimse, ne kadar mutludur!”
Tirmizî, Zühd 35 |
٥١٣-
وعن أَبي محمدٍ فضَالَة بن عبيدٍ الأنصاريِّ
رَضِيَ اللّه عَنْهُ: أنه سمع رسول
اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم،
يقول : ( طُوبَى لِمَنْ هُدِيَ لِلإسْلاَمِ
، وَكَانَ عَيْشُهُ كَفَافاً وَقَنِعَ ) رواه
الترمذي ،
وقال : (
حديث حسن صحيح ) . |
|
514. İbn Abbâs
radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem, yemek
yemeksizin peşpeşe bir kaç gün aç olarak gecelerdi. Ailesi de
yiyecek akşam yemeği bulamazdı. Çoğu zaman ekmekleri arpa ekmeği
idi.
Tirmizî, Zühd 38. Ayrıca bk.
İbn Mâce, Et’ıme 49 |
٥١٤-
وعن ابن عباس رضي اللّه عنهما ،
قَالَ :
كَانَ رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم يَبيتُ اللَّيَالِيَ الْمُتَتَابِعَةَ طَاوِياً ،
وَأهْلُهُ لاَ يَجِدُونَ عَشَاءً ، وَكَانَ أكْثَرُ خُبْزِهِمْ خُبزَ
الشَّعيرِ .
رواه الترمذي ،
وقال : (
حديث حسن صحيح ) . |
|
515. Fedâle İbn Ubeyd şöyle
dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem ashâba namaz kıldırırken,
onlardan bazıları açlığın verdiği takatsızlıktan dolayı ayakta
duramayarak düşüp bayılırlardı. Bunlar Suffe ashâbı idi. Çölden
gelen Bedevîler: Bunlar deli, derlerdi.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem namazı
bitirince açlıktan bayılanların yanına gider ve onlara:
“Allahü teâlâ’nın yanında sizin için
neler hazırlandığını bilseydiniz, daha fazla yoksul ve muhtaç
olmayı isterdiniz” buyururdu.
Tirmizî, Zühd 39 |
٥١٥-
وعن فُضَالَةَ بن عبيدٍ رَضِيَ اللّه
عَنْهُ : أنَّ رسول اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم كَانَ إِذَا صَلَّى بِالنَّاسِ ،
يَخِرُّ رِجَالٌ مِنْ قَامَتِهِمْ في الصَّلاةِ مِنَ الخَصَاصَةِ –
وَهُمْ أصْحَابُ الصُّفَّةِ – حَتَّى يَقُولَ الأعْرَابُ : هؤُلاء
مَجَانِينٌ . فَإذَا صلَّى رسول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم انْصَرَفَ إلَيْهِمْ ،
فَقَالَ :
( لَوْ تَعْلَمُونَ مَا لَكُمْ عِنْدَ
اللّه تَعَالَى ، لأَحْبَبْتُمْ أنْ تَزْدَادُوا فَاقَةً وَحَاجَةً )
رواه الترمذي ،
وقال : (
حديث صحيح ) .
( الخَصَاصَةُ )
: الفَاقَةُ وَالجُوعُ الشَّدِيدُ . |
|
516. Ebû Kerîme Mikdâd İbn
Ma’dîkerib radıyallahu anh’den
rivayet edildiğine göre, Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli
bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendini ayakta tutacak bir kaç
lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini
yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır.”
Tirmizî, Zühd 47. Ayrıca bk.
İbn Mâce, Et’ıme 50 |
٥١٦-
وعن أَبي كريمة المقدام بن معد يكرِبَ
رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
سَمِعْتُ رسولَ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم ، يقول : ( مَا مَلأَ
آدَمِيٌّ وِعَاء شَرّاً مِنْ بَطْنٍ ، بِحَسْبِ ابنِ آدَمَ أُكُلاَتٌ
يُقِمْنَ صُلْبَهُ ، فإنْ كانَ لا مَحالةَ فثُلُثٌ لِطَعَامِهِ ،
وَثُلُثٌ لِشَرابِهِ ، وَثُلُثٌ لِنَفَسه ) رواه
الترمذي ،
وقال : (
حديث حسن ) .
( أكُلاَتٌ )
أيْ : لُقَمٌ . |
|
517. Ebû Ümâme İyâs İbn
Sa’lebe el-Ensârî el-Hârisî radıyallahu
anh şöyle dedi:
Bir gün,
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
ashâbı onun yanında dünyadan bahsettiler. Bunun üzerine
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Siz işitmiyor musunuz? İşitmiyor
musunuz? Sade yaşamak imandandır; sâde hayat sürmek imandandır.”
Ebû Dâvûd, Tereccül 2. Ayrıca
bk. İbn Mâce, Zühd 4 |
٥١٧-
وعن أَبي أُمَامَة إياسِ بن ثعلبةَ الأَنْصَارِيِّ الحارثي
رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
ذَكَرَ أصْحَابُ رسول اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم يَوماً عِنْدَهُ الدُّنْيَا ، فَقَالَ رسول
اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
: ( ألاَ تَسْمَعُونَ ؟ ألاَ تَسْمَعُونَ ؟
إنَّ البَذَاذَةَ مِنَ الإِيمَانِ ، إنَّ البَذَاذَةَ مِنَ
الإِيمَانِ ) يَعْنِي :
التَّقَحُّلَ . رواهُ أَبو داود
.
( البَذَاذَةُ )
- بالباءِ الموحدةِ والذالين المعجمتين - وَهِيَ رَثَاثَةُ
الهَيْئَةِ وَتَرْكُ فَاخِرِ اللِّبَاسِ . وَأَمَّا
( التَّقَحُّلُ ) فبالقافِ والحاء :
قَالَ أهْلُ اللُّغَةِ : المُتَقَحِّلُ هُوَ الرَّجُلُ اليَابِسُ
الجِلْدِ مِنْ خُشُونَةِ العَيْشِ وَتَرْكِ التَّرَفُّهِ . |
|
518. Ebû Abdullah Câbir İbn
Abdullah radıyallahu anhümâ şöyle
dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem, Ebû
Ubeyde radıyallahu anh’ı başımıza
kumandan tayin ederek, Kureyş kervanının karşısına çıkmak üzere
bizi gönderdi. Bize azık olarak bir dağarcık hurma verdi. Verecek
başka bir şey bulamamıştı. Ebû Ubeyde hurmayı bize tane tane
veriyordu. Dinleyenlerden biri:
– O hurmalarla
nasıl geçinebiliyordunuz? diye sordu. Câbir:
– Onları
çocuğun meme emmesi gibi emer, sonra üzerine su içerdik, o gün
geceye kadar bize yeterdi. Sopalarımızla ağaç yapraklarını silker,
sonra onları su ile ıslatıp yerdik, dedi. Sonra da sözüne şöyle
devam etti: Biz deniz sahili boyunca yürüdük. Sahil boyunda
önümüze büyük kum tepesi gibi bir şey çıktı. Onun yanına kadar
geldik, bir de baktık ki, Anber denilen bir balık. Ebû Ubeyde:
– Bu, ölü bir
hayvandır, (yenilmez) dedi. Sonra da: Hayır, bizler
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
elçileriyiz ve Allah yolundayız. Siz son derece zorda kalmış
bulunuyorsunuz, o halde yiyiniz, dedi. Biz üç yüz kişi idik ve bir
ay süreyle onun etinden yiyerek orada kaldık, hatta kilo da aldık.
Balığın göz çukurundan testilerle yağ aldığımızı biliyorum. Biz
ondan öküz büyüklüğünde parçalar kesiyorduk. Ebû Ubeyde bizden
onüç kişiyi alıp onun göz çukuruna oturttu, onun kaburga
kemiklerinden birini de alıp dikti. Sonra yanımızdaki en büyük
deveyi semerledi ve deve ile kaburga kemiğinin altından geçti.
Balığın etinden pastırma da yaptık. Medine’ye gelince,
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
yanına gidip olup bitenleri anlattık.
Resûl-i Ekrem:
“O, Allah’ın sizin için çıkardığı bir
rızıktır. Onun etinden yanınızda bir miktar var mı, bize de
yedirseniz?” buyurdu. Biz de
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’e
ondan bir parça gönderdik, o da yedi.
Müslim, Sayd 17 |
٥١٨-
وعن أَبي عبد اللّه جابر بن عبد اللّه رضي
اللّه عنهما ،
قَالَ :
بَعَثَنَا رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم ، وَأمَّرَ عَلَيْنَا أَبَا عُبَيْدَةَ
رَضِيَ اللّه عَنْهُ ، نَتَلَقَّى
عِيراً لِقُرَيْشٍ ، وَزَوَّدَنَا جِرَاباً مِنْ تَمْرٍ لَمْ يَجِدْ
لَنَا غَيْرَهُ ، فَكَانَ أَبو عُبيدَةَ يُعْطِينَا تَمْرَةً
تَمْرَةً ، فَقيلَ : كَيْفَ كُنْتُمْ تَصْنَعُونَ بِهَا ؟
قَالَ :
نَمَصُّهَا كَمَا يَمَصُّ الصَّبي ، ثُمَّ نَشْرَبُ عَلَيْهَا مِنَ
الْمَاءِ ، فَتَكْفِينَا يَوْمَنَا إِلَى اللَّيْلِ ، وَكُنَّا
نَضْرِبُ بِعِصيِّنَا الخَبَطَ ، ثُمَّ نَبُلُّهُ بِالماءِ
فَنَأكُلُهُ .
قَالَ :
وَانْطَلَقْنَا عَلَى سَاحِلِ الْبَحْرِ ، فَرُفِعَ لَنَا عَلَى
سَاحِلِ الْبَحْرِ كَهَيْئَةِ الكَثِيبِ الضَّخْمِ ، فَأَتَيْنَاهُ
فَإذَا هِيَ دَابَّةٌ تُدْعَى الْعَنْبَرَ ، فَقَالَ أَبو عُبَيْدَةَ
: مَيْتَةٌ ، ثُمَّ
قَالَ :
لا ، بَلْ نَحْنُ رُسُلُ رَسُول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ، وفي سبيل اللّه وَقَدِ
اضْطُرِرْتُمْ فَكُلُوا ، فَأقَمْنَا عَلَيْهِ شَهْراً ، وَنَحْنُ
ثَلاَثُمِئَةٍ حَتَّى سَمِنَّا ، وَلَقَدْ رَأيْتُنَا نَغْتَرِفُ مِن
وَقْبِ عَيْنِهِ بِالقِلاَلِ الدُّهْنَ وَنَقْطَعُ مِنْهُ الفِدَرَ
كالثَّوْرِ أَوْ كَقَدْرِ الثَّوْرِ
، وَلَقَدْ أَخَذَ مِنَّا أَبو عُبَيْدَةَ ثَلاثَةَ عَشَرَ رَجُلاً
فَأقْعَدَهُمْ في وَقْبِ عَيْنِهِ وَأخَذَ ضِلْعاً مِنْ أضْلاَعِهِ
فَأقَامَهَا ثُمَّ رَحَلَ أعْظَمَ بَعِيرٍ مَعَنَا فَمَرَّ مِنْ
تَحْتهَا وَتَزَوَّدْنَا مِنْ لَحْمِهِ وَشَائِقَ ، فَلَمَّا
قَدِمْنَا المَدِينَةَ أَتَيْنَا رسول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
فَذَكَرْنَا ذَلِكَ لَهُ ،
فَقَالَ :
( هُوَ رِزْقٌ أخْرَجَهُ اللّه لَكُمْ ،
فَهَلْ مَعَكُمْ مِنْ لَحْمِهِ شَيْءٌ فَتُطْعِمُونَا ؟ )
فَأرْسَلْنَا إِلَى رسول اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم مِنْهُ فَأكَلَهُ . رواه
مسلم .
( الجِرَابُ )
: وِعَاءٌ مِنْ جِلْدٍ مَعْرُوفٌ ، وَهُوَ بِكَسرِ الجيم وفتحها
والكسر أفْصَحُ . قَوْلُهُ :
( نَمَصُّهَا ) بفتح الميم ، وَ(
الخَبَطُ ) : وَرَقُ شَجَرٍ مَعْرُوفٍ تَأكُلُهُ الإبِلُ . وَ(
الكَثِيبُ ) : التَّلُّ مِنَ الرَّمْلِ ، وَ(
الوَقْبُ ) : بفتح الواو وَإسكان القافِ وبعدها بَاءٌ موحدةٌ
وَهُوَ نُقْرَةُ العَيْنِ . وَ( القِلاَلُ
) : الجِرار . وَ( الفِدَرُ ) بكسرِ الفاءِ وفتح الدال : القِطَعُ .
( رَحَلَ البَعِيرَ ) بتخفيف الحاءِ
: أيْ جَعَلَ عَلَيْهِ الرَّحْلِ . (
الوَشَائِقُ ) بالشينِ المعجمةِ والقاف : اللَّحْمُ الَّذِي
اقْتُطِعَ لِيُقَدَّدَ مِنْهُ ، واللّه أعلم . |
|
519. Esmâ Binti Yezîd
radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
gömleğinin kolu bileğine kadardı.
Ebû Dâvûd, Libâs 3;
Tirmizî, Libâs 27 |
٥١٩-
وعن أسماء بنتِ يزيد رضي اللّه عنها
،
قالت :
كَانَ كُمُّ قَمِيصِ رسول اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم إِلَى الرُّصْغِ . رواه
أَبو داود والترمذي
، وقال :
( حديث حسن ) .
( الرُّصْغُ )
بالصاد وَالرُّسْغُ بالسينِ أيضاً : هُوَ المَفْصِلُ بَيْنَ الكفِّ
والسَّاعِدِ . |
|
520. Câbir
radıyallahu anh şöyle dedi:
Biz Hendek
Savaşı gününde siper kazıyorduk. Önümüze son derece sert bir kaya
çıktı. Sahâbîler, Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’e
gelip:
– Siperde
önümüze bu kaya çıktı, dediler.
Resûl-i Ekrem:
“Ben hendeğe ineceğim”
buyurdu, sonra ayağa kalktı, açlıktan karnına taş bağlamıştı. Biz
üç gün müddetle yiyecek hiçbir şey tatmaksızın orada kalmıştık.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem
kazmayı eline aldı ve sert kayaya vurdu, o kaya un ufak
olup kum yığınına döndü. Ben:
– Yâ
Resûlallah! Eve gitmeme izin veriniz, dedim. Evde eşime:
– Ben,
Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’i
dayanılmayacak bir halde gördüm, yanında yiyecek bir şey var mı?
diye sordum. Eşim:
– Biraz arpa
ile bir de oğlak var, dedi. Ben oğlağı kestim, arpayı da öğüttüm.
Eti tencereye koyduk. Sonra ben, ekmek pişmekte, tencere de taşlar
üzerinde kaynamakta iken, Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’e
geldim.
– Ey Allah’ın
Resûlü! Birazcık yemeğim var, bir iki kişiyle birlikte bize
gidelim, dedim. Resûl-i Ekrem:
– “O yemek ne kadar?” diye
sordu. Ben de olanı söyledim. Bunun üzerine:
– “Ooo! Hem çok, hem güzel. Hanımına
söyle de, ben gelinceye kadar tencereyi ateşten indirmesin, ekmeği
de fırından çıkarmasın!” buyurdu. Sonra ashâba:
– “Kalkınız” dedi, muhacirler
ve ensar hep birlikte kalktılar. Ben telaşla eşimin yanına varıp:
– Vay başımıza
gelenler! Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem yanında muhacirler, ensâr ve beraberlerinde
olanlarla birlikte geldi, dedim. Karım:
– Sana ne kadar
yemeğimiz olduğunu sordu mu? dedi, ben:
– Evet, dedim.
Resûl-i Ekrem sahâbîlere:
– “Giriniz, birbirinizi sıkıştırmayınız”
buyurdu. Resûl-i Ekrem
ekmeği koparıyor, üzerine et koyuyor ve her defasında tencereyi ve
fırını kapıyor, ondan aldığını ashâbına veriyordu. Sonra yine
aynını yapıyordu. Onların hepsi doyuncaya kadar, ekmeği koparıp
üzerine et koymaya devam etti. Neticede bir miktar yiyecek arttı.
Resûl-i Ekrem karıma:
– “Bunu ye, konu komşuya da hediye et,
çünkü insanları açlık perişan etti” buyurdu.
Buhârî, Megâzî 29
Bir başka
rivayette Câbir şöyle demiştir:
Hendek
kazıldığı zaman ben Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’de
açlık gördüm. Hemen eşimin yanına dönüp:
– Yanında bir
şey var mı? Çünkü ben Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in çok
acıktığını gördüm, dedim. Eşim bana içinde bir ölçek arpa olan bir
dağarcık çıkardı. Bizim bir de besili kuzucuğumuz vardı. Hemen ben
onu kestim, arpayı da eşim öğüttü. Ben işimi bitirinceye kadar, o
da işini bitirmişti. Eti parçalayıp tencereye koydum. Sonra
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
yanına dönerken eşim bana:
– Sakın beni
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem ve
yanındakilere rezil etme, dedi! Bu sebeple
Resûl-i Ekrem’e durumu
gizlice söyleyerek:
– Yâ
Resûlallah! Küçük bir kuzumuz vardı onu kestik, bir ölçek de arpa
öğüttüm. Bir kaç kişi birlikte buyurunuz, dedim. Bunun üzerine
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem:
– “Ey Hendek ehli! Câbir bir ziyafet
hazırlamış, haydi buyurun!” diye yüksek sesle bağırdı.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem
bana dönerek:
“Ben gelinceye kadar sakın tencerenizi
ateşten indirmeyin, hamurunuzu da ekmek yapmayın”
buyurdu. Ben eve geldim, Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem de halkın önünden geldi. Ben
eşimin yanına varınca bana:
– Ah seni seni,
dedi. Ben de:
– Senin bana
söylediğini aynen yaptım, dedim. Eşim hamuru çıkardı.
Resûl-i Ekrem ona püfledi
ve bereketli olması için dua etti; sonra tenceremize yönelip ona
da püfledi ve bereketlenmesi için dua etti. Sonra da karıma:
“Bir ekmekçi hanım çağır da seninle
beraber ekmek yapsın. Tencerenizden yemeği kepçe ile al, onu
ateşten de indirmeyiniz” buyurdu. Gelenler bin kişi
idiler. Allah’a yemin ederim böyle. Güzelce yediler, hatta kalanı
bırakıp gittiler. Tenceremiz eksilmeden kaynıyor, azalmayan
hamurumuzdan da iki hanım tarafından sürekli ekmek yapılıyordu.
Müslim, Eşribe 141 |
٥٢٠-
وعن جابر رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
إنَّا كُنَّا يَوْمَ الْخَنْدَقِ نَحْفِرُ ، فَعَرَضَتْ كُدْيَةٌ
شَدِيدَةٌ ، فَجَاؤُوا إِلَى النبي صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ، فقالوا :
هذِهِ كُدْيَةٌ عَرَضَتْ في الخَنْدَقِ .
فَقَالَ :
( أنَا نَازِلٌ ) ثُمَّ قَامَ ،
وَبَطْنُهُ مَعْصُوبٌ بِحَجَرٍ ، وَلَبِثْنَا ثَلاَثَة أيّامٍ لاَ
نَذُوقُ ذَوَاقاً فَأخَذَ النبي صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم المِعْوَلَ ، فَضَرَبَ فَعَادَ
كَثيباً أهْيَلَ أَو أهْيَمَ ، فقلت : يَا رسول اللّه ، ائْذَنْ لي
إِلَى البَيْتِ ، فقلتُ لامْرَأتِي : رَأيْتُ بالنَّبيِّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
شَيئاً مَا في ذَلِكَ صَبْرٌ فَعِنْدَكِ شَيْءٌ ؟ ف
قالت :
عِنْدي شَعِيرٌ وَعَنَاقٌ ، فَذَبَحْتُ العَنَاقَ وَطَحَنْتُ
الشَّعِيرَ حَتَّى جَعَلْنَا اللَّحْمَ في البُرْمَةِ ، ثُمَّ جِئْتُ
النبي صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
، وَالعَجِينُ قَدِ انْكَسَرَ ، وَالبُرْمَةُ بَيْنَ الأثَافِيِّ
قَدْ كَادَتْ تَنْضِجُ ، فقلتُ : طُعَيْمٌ لي ، فَقُمْ أنْتَ يَا
رسول اللّه وَرَجُلٌ أَوْ رَجُلانِ
،
قَالَ :
( كَمْ هُوَ ) ؟ فَذَكَرْتُ لَهُ ،
فَقَالَ :
( كثيرٌ طَيِّبٌ قُل لَهَا لاَ تَنْزَع
البُرْمَةَ ، وَلاَ الخبْزَ مِنَ التَّنُّورِحتى آتِي )
فَقَالَ :
( قُومُوا ) ، فقام المُهَاجِرُونَ
وَالأنْصَارُ ، فَدَخَلْتُ عَلَيْهَا فقلتُ : وَيْحَكِ قَدْ جَاءَ
النبيُّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
وَالمُهَاجِرُونَ وَالأنْصَارُ ومن مَعَهُمْ !
قالت :
هَلْ سَألَكَ ؟ قُلْتُ : نَعَمْ ،
قَالَ :
( ادْخُلُوا وَلاَ تَضَاغَطُوا )
فَجَعَلَ يَكْسرُ الخُبْزَ ، وَيَجْعَلُ عَلَيْهِ اللَّحْمَ ،
وَيُخَمِّرُ البُرْمَةَ وَالتَّنُّور إِذَا أخَذَ مِنْهُ ،
وَيُقَرِّبُ إِلَى أصْحَابِهِ ثُمَّ يَنْزعُ ، فَلَمْ يَزَلْ
يِكْسِرُ وَيَغْرِفُ حَتَّى شَبِعُوا ، وَبَقِيَ مِنْهُ ،
فَقَالَ :
( كُلِي هَذَا وَأهِدي ، فَإنَّ النَّاسَ
أصَابَتْهُمْ مَجَاعَةٌ ) متفقٌ
عَلَيْهِ .
وفي رواية قَالَ جابر : لَمَّا حُفِرَ الخَنْدَقُ رَأيْتُ بالنبيِّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
خَمَصاً ، فَانْكَفَأْتُ إِلَى امْرَأتِي ، فقلت : هَلْ عِنْدَكِ
شَيْءٌ ؟ فَإنّي رَأيْتُ برسول اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم خَمَصاً شَديداً ، فَأخْرَجَتْ إلَيَّ
جِرَاباً فِيه صَاعٌ مِنْ شَعِيرٍ ، وَلَنَا بَهِيمَةٌ دَاجِنٌ
فَذَبَحْتُهَا ، وَطَحَنتِ الشَّعِيرَ ، فَفَرَغَتْ إِلَى فَرَاغي ،
وَقَطَعْتُهَا في بُرْمَتها ، ثُمَّ وَلَّيْتُ إِلَى رسول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ، ف
قالت :
لاَ تَفْضَحْنِي برسول اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم وَمَنْ مَعَهُ ، فَجئتهُ فَسَارَرْتُهُ ،
فَقُلْتُ : يَا رسول اللّه ، ذَبَحْنَا بهيمَة لَنَا ، وَطَحَنْتُ
صَاعاً مِنْ شَعِيرٍ ، فَتَعَالَ أنْتَ وَنَفَرٌ مَعَكَ ، فَصَاحَ
رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
،
فَقَالَ :
( يَا أهلَ الخَنْدَقِ : إنَّ جَابِراً
قَدْ صَنَعَ سُؤْراً فَحَيَّهَلا بِكُمْ ) فَقَالَ النبي
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم :
( لاَ تُنْزِلُنَّ بُرْمَتَكُمْ وَلاَ
تَخْبزنَّ عَجِينَكُمْ حَتَّى أجِيءَ ) فَجِئْتُ ، وَجَاءَ
النبي صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
يَقْدُمُ النَّاسَ ، حَتَّى جِئْتُ امْرَأتِي ، ف
قالَتْ :
بِكَ وَبِكَ ! فقُلْتُ : قَدْ فَعَلْتُ الَّذِي قُلْتِ . فَأخْرَجَتْ
عَجِيناً ، فَبسَقَ فِيهِ وَبَاركَ ، ثُمَّ عَمَدَ إِلَى بُرْمَتِنا
فَبصَقَ وَبَارَكَ، ثُمَّ قَالَ: ( ادْعِي
خَابزَةً فَلْتَخْبِزْ مَعَكِ ، وَاقْدَحِي مِنْ بُرْمَتِكُمْ ،
وَلاَ تُنْزِلُوها ) وَهُم ألْفٌ ، فَأُقْسِمُ بِاللّه
لأَكَلُوا حَتَّى تَرَكُوهُ وَانْحَرَفُوا ، وَإنَّ بُرْمَتَنَا
لَتَغِطّ كَمَا هِيَ ، وَإنَّ عَجِينَنَا لَيُخْبَزُ كَمَا هُوَ .
قَوْله :
( عَرَضَتْ كُدْيَةٌ ) بضم الكاف
وإسكان الدال وبالياء المثناة تَحْتَ ، وَهِيَ قِطْعَةٌ غَلِيظَةٌ
صُلْبَةٌ مِنَ الأرضِ لاَ يَعْمَلُ فِيهَا الفَأسُ ، وَ(
الكَثيبُ ) أصْلُهُ تَلُّ الرَّمْل ، وَالمُرَادُ هُنا :
صَارَتْ تُراباً نَاعِماً ، وَهُوَ مَعْنَى
( أهْيَلَ ) . وَ( الأَثَافِيُّ )
: الأحجَارُ الَّتي يكُونُ عَلَيْهَا القِدْرُ ، وَ(
تَضَاغَطُوا ) : تَزَاحَمُوا . وَ(
المَجَاعَةُ ) : الجُوعُ ، وَهُوَ بفتح الميم . وَ(
الخَمَصُ ) : بفتح الخاء المعجمة والميم : الجُوعُ ، وَ(
انْكَفَأتُ ) : انْقَلَبْتُ وَرَجَعْتُ . و(
البُهَيْمَةُ ) بضم الباء ، تصغير بَهْمَة وَهيَ ، العَنَاقُ
، بفتح العين . وَ( الدَّاجِنُ ) :
هِيَ الَّتي ألِفَتِ البَيْتَ : وَ(
السُّؤْرُ ) الطَّعَامُ الَّذِي يُدْعَى النَّاسُ إِلَيْهِ ؛
وَهُوَ بالفَارِسيَّة . وَ( حَيَّهَلا )
أيْ تَعَالُوا . وَقَوْلُهَا ( بك وَبكَ )
أيْ خَاصَمَتْهُ وَسَبَّتْهُ ، لأَنَّهَا اعْتَقَدَتْ أنَّ الَّذِي
عِنْدَهَا لاَ يَكْفِيهمْ ، فَاسْتَحْيَتْ وَخَفِيَ عَلَيْهَا مَا
أكْرَمَ اللّه سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى بِهِ نَبِيَّهُ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم مِنْ
هذِهِ المُعْجِزَةِ الظَّاهِرَةِ وَالآية البَاهِرَةِ .
( بَسَقَ ) أيْ : بَصَقَ ؛
وَيُقَالُ أيْضاً : بَزَقَ ، ثَلاث لُغاتٍ . وَ(
عَمَدَ ) بفتح الميم، أيْ : قَصَدَ . وَ(
اقْدَحي ) أيْ : اغْرِفِي ؛ وَالمِقْدَحَةُ : المِغْرَفَةُ .
وَ( تَغِطُّ ) أيْ : لِغَلَيَانِهَا
صَوْتٌ ، واللّه أعلم . |
|
521. Enes
radıyallahu anh şöyle dedi:
(Üvey babam)
Ebû Talha, (annem) Ümmü Süleym’e:
–
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
sesi kulağıma pek zayıf geldi; kendisinin aç olduğunu da
biliyorum. Yanında yiyecek bir şey var mı? dedi. Ümmü Süleym:
– Evet, var
dedi ve arpa ekmeğinden yapılmış bir kaç çörek çıkardı. Sonra
kendisine ait bir başörtüsü aldı; onun bir tarafına çörekleri
sarıp dürdü ve elbisemin altına yerleştirdi. Örtünün bir kısmını
da belime sardı, sonra beni
Resûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem’e gönderdi. Ben ekmeği götürdüm.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’i
mescidde, cemaatle birlikte otururken buldum. Ben de yanlarında
ayakta durdum. Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem:
– “Seni Ebû Talha mı gönderdi?”
buyurdu. Ben:
– Evet, dedim.
– “Yemek için mi?” buyurdu.
– Evet, diye
cevap verdim. Resûlüllah
sallalahu aleyhi ve sellem yanında
bulunanlara:
– “Kalkınız” buyurdu, onlar
da kalkıp yürüdüler, ben önlerinden yürüdüm. Ebû Talha’ya gelerek
durumu bildirdim. Bunun üzerine Ebû Talha:
– Ey Ümmü
Süleym! Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem
cemaatle birlikte geldi, oysa bizim yanımızda onları doyuracak bir
şey yok? dedi. Ümmü Süleym:
– Allah ve
Resûlü daha iyi bilir, dedi. Ebû Talha da hemen gidip
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’i
karşıladı. Resûl-i Ekrem,
Ebû Talha ile birlikte geldi ve eve girdiler.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem:
– “Ey Ümmü Süleym! Yanında olanları
getir” buyurdu. O da bu ekmeği getirdi.
Resûlüllah
sallalahu aleyhi ve sellem emredip
ekmekleri parçalattı. Ümmü Süleym, yağ tulumunu sıkarak o ekmek
parçaları üzerine yağ sürdü. Sonra,
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem de
onun içine Allah’ın söylemesini dilediği duayı okudu. Bundan
sonra:
– “On kişiye izin ver!”
buyurdu. Ebû Talha on kişiye izin verdi, onlar doyuncaya kadar
yediler, sonra çıktılar. Resûl-i
Ekrem:
– “On kişiye daha izin ver!”
buyurdu. Ebû Talha onlara da izin verdi, onlar da yiyip çıktılar.
Hazret-i Peygamber:
– “Bir on kişiye daha izin ver!”
buyurdu. Neticede cemaatin hepsi yiyip doydular. Bu cemaat
yetmiş veya seksen kişi idi.
Buhârî, Menâkıb 25;
Müslim, Eşribe 142
Bir rivayette
şöyledir:
On kişi
durmadan giriyor, on kişi de çıkıyordu. Neticede onlardan içeri
girip karnını doyurmayan hiç kimse kalmadı. Sonra Ebû Talha
sofrayı yeniden düzenledi. Bir de ne görsün, yemekler sanki
cemaatin yemeğe başladığı andaki gibi duruyordu.
Müslim, Eşribe 143
Bir başka
rivayette şöyledir:
Onar onar
yediler. Seksen kişiye böyle yaptılar. Sonra
Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem ile ev
sahipleri yediler. Yine de artanını bıraktılar.
Müslim, Eşribe 143
Başka bir
rivayet şöyledir:
Sonra
komşularına yetecek kadarını artırdılar.
Müslim, Eşribe 143
Enes bir
rivayetinde şöyle demiştir:
Bir gün,
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’e
gelmiştim. Kendisini ashâbı ile otururken buldum. Karnına bir
sargı sarmıştı. Ashâbından bazılarına:
–
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem
karnını niçin sardı? diye sordum. Onlar:
– Açlıktan,
diye cevap verdiler. Bunun üzerine, annem Ümmü Süleym Binti
Milhân’ın eşi Ebû Talha’ya gittim ve:
– Ey babacığım!
Ben, Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’i
karnını bir sargı ile bağlamış vaziyette gördüm. Ashâbından
bazılarına bunun sebebini sordum, açlıktan olduğunu söylediler,
dedim. Ebû Talha annemin yanına girdi ve:
– Yiyecek bir
şey var mı? diye sordu. Annem de:
– Evet, evde
bir parça ekmek ve bir kaç hurma var. Eğer
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem bize
tek başına gelirse, kendisini doyururuz. Eğer onunla birlikte
başkası da gelirse, onlara az gelir, dedi. Enes hadisin tamamını
zikretti.
Müslim, Eşribe 143 |
٥٢١-
وعن أنسٍ رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
قَالَ أَبو طَلْحَةَ لأُمِّ سُلَيمٍ : قَدْ سَمِعْتُ صَوْتَ رسول
اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
ضَعيفاً أعْرِفُ فيه الجُوعَ ، فَهَلْ عِنْدَكِ مِنْ شَيْءٍ ؟ فَ
قَالَتْ :
نَعَمْ ، فَأخْرَجَتْ أقْرَاصاً مِنْ شَعِيرٍ ، ثُمَّ أخَذَتْ
خِمَاراً لَهَا ، فَلَفَّتِ الخُبْزَ بِبَعْضِهِ ، ثُمَّ دَسَّتْهُ
تَحْتَ ثَوْبِي وَرَدَّتْنِي بِبَعْضِهِ ، ثُمَّ أرْسَلَتْني إِلَى
رسولِ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
، فَذَهَبتُ بِهِ ، فَوَجَدْتُ رسولَ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ، جَالِساً في المَسْجِدِ ،
وَمَعَهُ النَّاسُ، فَقُمْتُ عَلَيْهمْ، فَقَالَ لي رسول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم :
( أرْسَلَكَ أَبو طَلْحَةَ ؟ ) فقلت
: نَعَمْ ،
فَقَالَ :
( ألِطَعَامٍ ؟ ) فقلت : نَعَمْ ،
فَقَالَ رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( قُومُوا )
فَانْطَلَقُوا وَانْطَلَقْتُ بَيْنَ أيْدِيهِمْ حَتَّى جِئْتُ أَبَا
طَلْحَةَ فَأخْبَرْتُهُ ، فَقَالَ أَبو طَلْحَةَ : يَا أُمَّ
سُلَيْمٍ ، قَدْ جَاءَ رسول اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم بالنَّاسِ وَلَيْسَ عِنْدَنَا مَا
نُطْعِمُهُمْ ؟ فَ
قَالَتْ :
اللّه وَرَسُولُهُ أعْلَمُ . فَانْطَلَقَ أَبو طَلْحَةَ حَتَّى
لَقِيَ رسولَ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم ، فَأقْبَلَ رسول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم مَعَهُ حَتَّى دَخَلاَ ،
فَقَالَ رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( هَلُمِّي مَا عِنْدَكِ
يَا أُمَّ سُلَيْمٍ ) فَأتَتْ بِذلِكَ الخُبْزِ ، فَأمَرَ
بِهِ رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم فَفُتَّ ، وَعَصَرَتْ عَلَيْهِ أمُّ سُلَيْمٍ عُكّةً
فَآدَمَتْهُ، ثُمَّ قَالَ فِيهِ رسول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم مَا شَاءَ اللّه أنْ يَقُولَ ،
ثُمَّ
قَالَ :
( ائْذَنْ لِعَشْرَةٍ ) فأذنَ
لَهُمْ فَأكَلُوا حتى شَبِعُوا ثُمَّ خَرَجُوا ، ثُمَّ
قَالَ :
( ائْذَنْ لِعَشْرَةٍ ) فأذِنَ لهم
حَتَّى أكَلَ الْقَوْمُ كُلُّهُمْ وَشَبِعُوا وَالقَوْمُ سَبْعُونَ
رَجُلاً أَو ثَمَانُونَ . متفقٌ
عَلَيْهِ .
وفي رواية : فَمَا زَالَ يَدْخُلُ عَشرَة ، وَيخرجُ عشرةٌ حَتَّى
لَمْ يَبْقَ مِنْهُمْ أحَدٌ إِلاَّ دَخَلَ ، فَأكَلَ حَتَّى شَبعَ ،
ثُمَّ هَيَّأهَا فَإذَا هِيَ مِثْلُهَا حِيْنَ أكَلُوا مِنْهَا .
وفي رواية : فَأَكَلُوا عَشرَةً عَشرةً ، حَتَّى فَعَلَ ذَلِكَ
بِثَمَانِينَ رَجُلاً ، ثُمَّ أكَلَ النبيُّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
بَعْدَ ذَلِكَ وَأهْلُ البَيْتِ ، وَتَرَكُوا سُؤْراً .
وفي رواية : ثُمَّ أفْضَلُوا مَا بَلَغُوا جيرانَهُمْ .
وفي رواية عن أنس ،
قَالَ :
جِئتُ رسولَ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم يوماً ، فَوَجَدْتُهُ جَالِساً مَعَ أصْحَابِه ،
وَقَدْ عَصَبَ بَطْنَهُ ، بِعِصَابَةٍ ، فقلتُ لِبَعْضِ أصْحَابِهِ :
لِمَ عَصَبَ رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم بَطْنَهُ ؟ فقالوا : مِنَ الجوعِ ، فَذَهَبْتُ إِلَى أَبي طَلْحَةَ ، وَهُوَ
زَوْجُ أُمِّ سُلَيْمٍ بِنْت مِلْحَانَ ، فقلتُ : يَا أبتَاهُ ، قَدْ
رَأيْتُ رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم عَصَبَ بَطْنَهُ بِعِصَابَةٍ ، فَسَألْتُ بَعْضَ
أصْحَابِهِ ، فقالوا : من الجُوعِ .
فَدَخَلَ أَبو طَلْحَةَ عَلَى أُمِّي ،
فَقَالَ :
هَلْ مِنْ شَيءٍ ؟
قالت :
نَعَمْ ، عِنْدِي كِسَرٌ مِنْ خُبْزٍ وَتَمَرَاتٌ ، فَإنْ جَاءنَا
رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
وَحْدَهُ أشْبَعْنَاهُ ، وَإنْ جَاءَ آخَرُ مَعَهُ قَلَّ عَنْهُمْ
... وَذَكَرَ تَمَامَ الْحَدِيثِ . |
|