|
201.
Huzeyfe İbn’l-Yemân radıyallahü
anh şöyle dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem bize
iki olayı haber verdi. Bunlardan birini gördüm, diğerini de
bekliyorum. Hazret-i Peygamber
bize şunları söyledi:
“Şüphesiz ki emanet, insanların
kalblerinin ta derinliklerine kök salıp yerleşti. Sonra Kur’an
indi. Bu sayede insanlar Kur’an’dan ve sünnetten emaneti
öğrendiler.” Sonra
Resûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem bize emanetin kalkmasından bahsetti ve şöyle
dedi:
“İnsan bir kere uyur ve kalbinden emanet
çekilip alınır, ondan belli belirsiz bir iz kalır. Sonra bir kere
daha uyur, yine kalbinden emanet alınır; bu defa da ayağının
üzerinde yuvarladığın korun bıraktığı iz gibi bir eseri kalır. Sen
onu içinde hiçbir şey olmadığı halde kabarık görürsün.”
Daha sonra Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem eline
çakıl taşları alarak ayağının üzerinde yuvarladı. Sözlerine de
şöyle devam etti:
“Neticede insan o hale gelir ki,
insanlar alış-veriş yaparlar da, neredeyse emaneti yerine
getirecek bir kişi bile kalmaz. Hatta şöyle denilir:
“Filan oğulları arasında emin bir adam
varmış.” Bir başka kişi hakkında da: “Ne kadar cesur, ne kadar
zarif, ne kadar akıllı bir kişi” denilir. Oysa kalbinde hardal
tanesi kadar bile iman yoktur.”
Şüphesiz ki bir
zamanlar, sizin hanginizle alış-veriş yapacağıma aldırmazdım.
Çünkü alış-veriş yaptığım kişi müslümansa, dini kendisini benim
hakkımı vermeye yöneltirdi. Şayet hıristiyan veya yahudi ise,
valisi benim hakkımı vermeye onu sevkederdi. Fakat bugün sizden
sadece belli birkaç kişiyle alış-veriş yapıyorum.
Buhârî, Rikak 35, Fiten 13;
Müslim, Îmân 230. Ayrıca bk.
Tirmizî, Fiten 17;
İbn Mâce, Fiten 27 |
٢٠١-
وعن حذيفة بن اليمان رَضِيَ اللّه عَنْهُ
،
قَالَ :
حدثنا رَسُول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم حدِيثَينِ قَدْ رأيْتُ أحَدَهُمَا وأنا أنتظرُ الآخر
: حدثنا أن الأمانة نَزلت في جَذرِ قلوبِ الرجال ، ثُمَّ نزل القرآن
فعلموا مِنَ القرآن ، وعلِموا من السنةِ ، ثُمَّ حدّثنا عن رفع
الأمانة ،
فَقَالَ :
( يَنَامُ الرَّجُلُ النَّوْمَةَ
فَتُقْبَضُ الأَمَانَةُ مِنْ قَلْبهِ ، فَيَظَلُّ أثَرُهَا مِثلَ
الوَكْتِ ، ثُمَّ يَنَامُ النَّومَةَ فَتُقْبَضُ الأَمَانَةُ مِنْ
قَلْبهِ ، فَيَظَلُّ أثَرُهَا مِثلَ أَثَرِ المَجْلِ ، كَجَمْرٍ
دَحْرَجْتَهُ عَلَى رِجْلِكَ فَنَفِطَ ، فَتَرَاهُ مُنْتَبراً
وَلَيسَ فِيهِ شَيءٌ ) ثُمَّ أخَذَ حَصَاةً فَدَحْرَجَهُ
عَلَى رِجْلِهِ ( فَيُصْبحُ النَّاسُ
يَتَبَايعُونَ ، فَلا يَكَادُ أحدٌ يُؤَدّي الأَمَانَةَ حَتَّى
يُقَالَ : إنَّ في بَني فُلان رَجُلاً أميناً ، حَتَّى يُقَالَ
لِلرَّجُلِ : مَا أجْلَدَهُ ! مَا أَظْرَفَهُ ! مَا أعْقَلَهُ !
وَمَا في قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّة مِن خَرْدَل مِنْ إيمَان )
. وَلَقدْ أتَى عَلَيَّ زَمَانٌ وَمَا أُبَالِي أيُّكُمْ بَايَعْتُ :
لَئن كَانَ مُسْلِماً
لَيَرُدَّنَّهُ عليَّ دِينهُ ، وَإنْ كَانَ نَصْرانِيّاً
أَوْ يَهُودِياً لَيَرُدَّنَّهُ
عَلَيَّ سَاعِيهِ ، وَأَمَّا اليَوْمَ فَمَا كُنْتُ أُبَايعُ
مِنْكُمْ إلاَّ فُلاناً وَفُلاناً )
مُتَّفَقٌ عَلَيهِ .
قوله :
( جَذْرُ ) بفتح الجيم وإسكان الذال
المعجمة : وَهُوَ أصل الشيء وَ( الوكت )
بالتاء المثناة من فوق : الأثر اليسير . وَ(
المَجْلُ ) بفتح الميم وإسكان الجيم : وَهُوَ تَنَفُّطٌ في
اليدِ ونحوها من أثرِ عمل وغيرِهِ . قوله :
( مُنْتَبراً ) : مرتفِعاً .
قوله : (
ساعِيهِ ) : الوالي عَلَيهِ . |
|
202.
Huzeyfe ve Ebû Hüreyre radıyallahü
anhümâ’ dan rivayet edildiğine göre,
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Şanı yüce ve üstün olan Allah,
insanları bir araya toplar. Mü’minler ayağa kalkarlar ve cennet
kendilerine yaklaştırılır. Âdem aleyhisselâm’a gelirler ve
derler ki:
- Ey babamız! Bize cennetin açılmasını
iste! Âdem der ki:
- Sizi cennetten çıkaran, babanızın
hatasından başka ne ki? Ben bu işin ehli değilim. Siz, Allah’ın
dostu olan oğlum İbrahim’e gidiniz. Bunun üzerine İbrahim’e
giderler, o da:
- Ben bu işin ehli değilim. Ben geriden
geriye, uzaktan halîl idim. Siz, Allahü teâlâ’nın kendisiyle
konuştuğu Mûsâ’ya gidiniz der. Onlar Mûsâ’ya giderler. Mûsâ
kendilerine:
- Ben bu işin ehli değilim. Siz Allah’ın
kelimesi ve ruhu olan İsâ’ya gidiniz, der. İsâ’ya geldiklerinde:
- Ben bu işin ehli değilim, diye
karşılık verir. Bunun üzerine onlar, Muhammed sallallahu aleyhi
ve sellem’e giderler. O da hemen ayağa kalkar ve kendisine
şefaat için izin verilir. Emanet ve rahim (akrabalık bağı)
gönderilir ve bu ikisi sıratın sağ ve solunda dururlar. Sizin ilk
kafileniz şimşek gibi geçer. Ben:
– Annem babam
feda olsun, şimşek gibi geçmek nedir? dedim.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem:
–“Şimşeği görmediniz mi? Göz açıp
yumacak kadar bir zamanda geçip gidiverir!” buyurdu.
Sonrakiler rüzgâr gibi, kuş gibi, koşucular gibi geçerler. Onları
amelleri böyle süratli geçirir. Peygamberiniz sırat üzerinde durup
şöyle der:
–“Ey Rabbim! Selâmete çıkar, selâmete
çıkar.”
Neticede, kulların amelleri kendilerini
sırattan geçirmede âciz kalır. O kadar ki, yürümeye gücü yetmeyen
bir adam oturağı üzerinde sürünerek gelir. Sıratın iki tarafında
emrolunduklarını yakalamakla memur asılı çengeller vardır.
Bazıları yaralanmış vaziyette kurtulur, bazıları da cehenneme
yuvarlanır.”
Ebu Hüreyre’nin
nefsi elinde olan Allah’a yemin ederim ki, cehennemin dibi yetmiş
yıllık mesafe kadar derinliktedir.
Müslim, Îmân 329 |
٢٠٢-
وعن حُذَيفَة وأبي هريرة رضي اللّه عنهما
، قالا : قَالَ رَسُول اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم : ( يَجمَعُ اللّه
تبَارَكَ وَتَعَالَى النَّاسَ فَيَقُومُ المُؤمِنُونَ حَتَّى
تُزْلَفَ لَهُمُ الجَنَّةُ ،
فَيَأتُونَ آدَمَ صَلَواتُ اللّه عَلَيهِ ، فَيقُولُونَ : يَا
أَبَانَا اسْتَفْتِحْ لَنَا الجَنَّةَ ، فَيقُولُ : وَهَلْ
أخْرَجَكُمْ مِنَ الجَنَّةِ إلاَّ خَطيئَةُ أبيكُمْ !
لَسْتُ بِصَاحِبِ ذلِكَ ، اذْهَبُوا إِلَى ابْنِي إِبْراهيمَ خَلِيل
اللّه .
قَالَ : فَيَأتُونَ إبرَاهِيمَ فَيَقُولُ إبراهيم : لَسْتُ بِصَاحِبِ
ذلِكَ إِنَّمَا كُنْتُ خَليلاً مِنْ وَرَاءَ وَرَاءَ، اعْمَدُوا
إِلَى مُوسَى الَّذِي كَلَّمَهُ اللّه تَكليماً. فَيَأتُونَ مُوسَى ،
فَيَقُولُ : لستُ بِصَاحِبِ ذلِكَ ، اذْهَبُوا إِلَى عِيسى كلمةِ
اللّه ورُوحه ، فيقول عيسى : لستُ بصَاحبِ ذلِكَ ، فَيَأتُونَ
مُحَمَّداً صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم فَيَقُومُ فَيُؤذَنُ لَهُ ،
وتُرْسَلُ الأَمَانَةُ وَالرَّحِمُ فَيَقُومانِ جَنْبَتَي الصِّرَاطِ
يَمِيناً وَشِمَالاً فَيَمُرُّ أوَّلُكُمْ كَالبَرْقِ
) قُلْتُ : بأبي وَأمِّي ، أيُّ شَيءٍ كَمَرِّ البَرقِ ؟
قَالَ :
( ألَمْ تَرَوا كَيْفَ يمُرُّ وَيَرْجِعُ
في طَرْفَةِ عَيْن ، ثُمَّ كَمَرّ الرِّيحِ ، ثُمَّ كَمَرِّ
الطَّيْرِ ، وَشَدِّ الرِّجَال تَجْري بهمْ أعْمَالُهُمْ ،
وَنَبيُّكُمْ قَائِمٌ عَلَى الصِّراطِ ، يَقُولُ : رَبِّ سَلِّمْ
سَلِّمْ ، حَتَّى تَعْجِزَ أعْمَالُ العِبَادِ ، حَتَّى يَجِيء
الرَّجُلُ لا يَسْتَطِيعُ السَّيْرَ إلاَّ زَحْفاً ، وَفي حَافَتي
الصِّراطِ كَلاَلِيبُ معَلَّقَةٌ مَأمُورَةٌ بِأخْذِ مَنْ أُمِرَتْ
بِهِ ، فَمَخْدُوشٌ نَاجٍ ، وَمُكَرْدَسٌ في النَّارِ ) وَالَّذِي
نَفْسُ أَبي هُرَيْرَةَ بِيَدِهِ ، إنَّ قَعْرَ جَهَنَّمَ
لَسَبْعُونَ خَرِيفاً . رواه مسلم
.
قوله :
( وراء وراء ) هُوَ بالفتح فيهما .
وقيل : بالضم بلا تنوين ومعناه : لست بتلك الدرجة الرفيعة ، وهي كلمة
تذكر عَلَى سبيل التواضع . وقد بسطت معناها في شرح صحيح
مسلم ، واللّه أعلم . |
|
203.
Ebû Hubeyb Abdullah İbn Zübeyr
radıyallahü anhümâ şöyle dedi:
Cemel vak’ası
gününde, (muharebe) durunca (babam) Zübeyr beni çağırdı. Ben de
hemen ayağa kalkıp yanına vardım, dedi ki:
- Ey oğulcuğum!
Bugün öldürülenler ya zâlim veya mazlumdur. Bana gelince, bugün
mazlum olarak öldürüleceğim kanaatindeyim. En büyük
düşüncelerimden biri, elbetteki borçlarımdır. Ne dersin,
borçlarımızı ödedikten sonra malımızdan geriye birşey kalır mı?
Sonra şöyle devam etti:
- Ey oğulcuğum!
Malımı sat, borcumu öde. Malının kalanı olursa üçte birini vasiyet
etti. Vasiyet ettiğinin üçte birinin de Abdullah’ın çocukları olan
torunlarına verilmesini istedi ve:
- Borçları
ödedikten sonra malımızdan birşey kalırsa, üçte biri senin
oğullarına aittir, dedi.
Hişâm diyor ki:
- Abdullah’ın
çocukları, Zübeyr’in Hubeyb ve Abbâd gibi bazı çocuklarının akranı
idiler. O gün onun dokuz oğlu ile dokuz kızı bulunuyordu.
Abdullah der
ki:
- Borcunu bana
vasiyet edip duruyor ve:
- Ey oğulcuğum!
Şayet borcumdan bir kısmını ödemekten aciz kalırsan, Mevlâm’dan
yardım dile, diyordu. Allah’a yemin ederim ki, ben ne demek
istediğini tam anlayamadım ve:
- Babacığım,
Mevlân kim? dedim. O:
- Mevlâm,
Allah! dedi.
- Allah’a yemin
ederim ki, onun borcunu ödemekte sıkıntıya düştükçe:
– Ey Zübeyr’in
Mevlâsı! Onun borcunu öde, derdim. Hemen ödeyiverirdi.
Zübeyr’in oğlu
Abdullah sözüne devamla der ki:
Zübeyr, altın
ve gümüş bırakmadan öldürüldü. Sadece bir bölümü Gâbe’de bulunan
arazi bıraktı. Bir de on biri Medine’de, ikisi Basra’da, biri
Kûfe’de ve biri de Mısır’da evler bıraktı. Abdullah sözüne şöyle
devam etti:
Babamın
üzerindeki borçlar şöyle olmuştu: Bir kimse kendisine gelir, ona
bir emanet bırakmak ister, babam Zübeyr ise:
- Hayır, emanet
olmaz, fakat borç olarak bırak. Çünkü ben onun zayi olmasından
korkarım, derdi.
Zübeyr hayatı
boyunca ne bir valilik, ne harac toplama memurluğu, ne de başka
bir idârî görevde bulunmadı. Sadece
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem veya
Ebû Bekir, Ömer ve Osman ile birlikte cihada iştirak etti.
Abdullah diyor
ki:
Babamın
üzerindeki borçları hesapladım, iki milyon iki yüzbin rakamını
buldum.
Hakîm İbn Hizâm,
Abdullah İbn Zübeyr ile karşılaştı ve:
- Ey kardeşimin
oğlu! Kardeşimin borcu ne kadar? diye sordu. Borcu gizledim ve:
- Yüzbin,
dedim. Bunun üzerine Hâkim:
- Allah’a yemin
ederim ki, malınızın buna yeteceği kanaatinde değilim, dedi.
Abdullah:
- İki milyon
iki yüzbine ne dersin? deyince, Hâkim:
- Buna güç
yetirebileceğinizi zannetmiyorum. Borçtan ödeme yapmakta âciz
kalacak olursanız benden yardım isteyin, dedi. Abdullah diyor ki:
Zübeyr, Gâbe
mevkiindeki araziyi yüz yetmişbine satın almıştı, Abdullah orayı
bir milyon altı yüzbine sattı. Sonra kalktı ve:
- Kimin
Zübeyr’de alacağı varsa, Gâbe’de bize gelsin! diye ilan etti.
Bunun üzerine Zübeyr’den dörtyüz bin alacaklı olan Abdullah İbn
Ca’fer, Zübeyr’in oğlu Abdullah’a geldi ve:
- Dilerseniz
alacağımdan vazgeçip bağışlayayım, dedi. Abdullah:
- Hayır, dedi.
Bunun üzerine Abdullah İbn Ca’fer:
- Şayet
borcunuzdan bir bölümünü te’hir etmek isterseniz, benim alacağımı
geri bırakabilirsiniz, dedi. Zübeyr’in oğlu Abdullah:
- Hayır, bunu
da istemiyoruz deyince, Abdullah İbn Ca’fer:
- O halde bana
araziden bir parça ayırın, dedi. Abdullah İbn Zübeyr de:
- Şuradan
şuraya kadar olan arazi senin olsun, dedi.
Abdullah, kalan
araziden bir bölümünü de sattı. Babası Zübeyr’in kalan borçlarını
ödeyip bitirdi. Araziden dört buçuk sehim de arttı. Abdullah
kalkıp Muâviye’nin huzuruna gitti. Orada Amr İbn Osman, Münzir İbn
Zübeyr ve İbn Zem’a da vardı. Muâviye, Abdullah İbn Zübeyr’e:
- Gâbe’ye ne
kadar değer biçildi? diye sordu. Abdullah:
- Her sehim
için yüzbin, dedi. Muâviye:
- Bunlardan ne
kadarı kaldı? dedi. Bunun üzerine Münzir İbn Zübeyr:
- Ben ondan bir
sehimi yüzbine aldım dedi. Amr İbn Osman :
- Bir sehimini
de ben yüzbine aldım dedi. İbn Zem’a:
- Bir sehimini
de ben yüzbine aldım, dedi. Muâviye:
- Şimde geriye
ne kadar kaldı? diye sordu. Abdullah İbn Zübeyr:
- Bir buçuk
sehim, dedi. Muâviye:
- Kalan bir
buçuk sehimi de ben yüz ellibine satın aldım, dedi. Abdullah İbn
Ca’fer, kendi hissesini Muâviye’ye altı yüzbine sattı.
Abdullah İbn
Zübeyr, babasının borçlarını ödeyip bitirince, Zübeyr’in diğer
çocukları, Abdullah’a:
- Mirasımızı
aramızda taksim et, dediler. Abdullah:
- Allah’a yemin
ederim ki, dört sene süreyle hac mevsiminde:
Kimin Zübeyr’de
alacağı varsa bize gelsin, borcunu ödeyelim, diye ilan etmedikçe,
Zübeyr’in mirasını paylaştırmayacağım, dedi. Dört sene boyunca bu
şekilde ilan etti. Dört sene geçince, mirası taksim etti ve
(babası Zübeyr’in vasiyeti olan) üçte birini ayırdı. Zübeyr’in
dört karısı vardı. Onlardan her birine bir milyon ikiyüzbin düştü.
Buna göre Zübeyr’in bütün malı elli milyon iki yüzbin tutmaktadır.
Buhârî, Farzü’l-humus 13 |
٢٠٣-
وعن أَبي خُبيب - بضم الخاء المعجمة - عبد اللّه بن الزبير
رضي اللّه عنهما ،
قَالَ :
لَمَّا وَقفَ الزُّبَيْرُ يَوْمَ الجَمَل دَعَانِي فَقُمْتُ إِلَى
جَنْبه ،
فَقَالَ :
يَا بُنَيَّ، إنَّهُ لاَ يُقْتَلُ اليَومَ إلاَّ ظَالِمٌ
أَوْ مَظْلُومٌ، وَإنِّي لا أراني
إلاَّ سَأُقْتَلُ اليوم مظلوماً، وإنَّ مِنْ أكبرَ هَمِّي لَدَيْنِي
، أفَتَرَى دَيْننا يُبقي من مالِنا شَيئاً ؟ ثُمَّ
قَالَ :
يَا بُنَيَّ ، بعْ مَا لَنَا وَاقْضِ دَيْنِي ، وَأوْصَى بِالثُّلُثِ
وَثُلُثِهِ لِبَنِيهِ ، يعني لبني
عبد اللّه بن الزبير ثُلُثُ الثُّلُث .
قَالَ :
فَإنْ فَضَلَ مِنْ مَالِنَا بَعْدَ قَضَاءِ الدَّينِ شَيء فَثُلُثُه
لِبَنِيكَ . قَالَ هِشَام : وَكَانَ بَعْضُ وَلَدِ عَبْدِ اللّه قَدْ
وَازى بَعْضَ بَنِي الزُّبَيْرِ خُبيبٍ وَعَبَّادٍ ، وَلهُ يَوْمَئذٍ
تِسْعَةُ بَنينَ وَتِسْعُ بَنَات . قَالَ عَبدُ اللّه : فَجَعلَ
يُوصينِي بدَيْنِهِ وَيَقُولُ : يَا بُنَيَّ ، إنْ عَجَزْتَ عَن
شَيْءٍ مِنْهُ فَاسْتَعِنْ عَلَيهِ بِمَوْلاَيَ .
قَالَ :
فَوَاللّه مَا دَرَيْتُ مَا أرَادَ حَتَّى قُلْتُ : يَا أبَتِ مَنْ
مَوْلاَكَ ؟
قَالَ :
اللّه .
قَالَ :
فَوَاللّه مَا وَقَعْتُ في كُرْبةٍ مِنْ دَيْنِهِ إلاَّ قُلْتُ : يَا
مَوْلَى الزُّبَيْرِ اقْضِ عَنْهُ دَيْنَهُ فَيَقْضِيَهُ .
قَالَ :
فَقُتِلَ الزُّبَيْرُ وَلَم يَدَعْ دِينَاراً وَلا دِرْهماً إلاَّ
أرَضِينَ ، مِنْهَا الغَابَةُ وإحْدَى عَشْرَةَ دَاراً بالمَدِينَةِ
، وَدَارَيْنِ بالبَصْرَةِ ، ودَاراً بالكُوفَةِ ، ودَاراً بمِصْرَ .
قَالَ :
وَإِنَّمَا كَانَ دَيْنُهُ الَّذِي كَانَ عَلَيهِ أنَّ الرَّجُلَ
كَانَ يَأتِيهِ بالمال ، فَيَسْتَودِعُهُ إيَّاهُ ، فَيَقُولُ
الزُّبَيْرُ : لا ، وَلَكِنْ هُوَ سَلَفٌ إنِّي أخْشَى عَلَيهِ
الضَّيْعَةَ . وَمَا وَليَ إمَارَةً قَطُّ وَلا جِبَايَةً ولا
خراجاً وَلاَ شَيئاً إلاَّ أنْ يَكُونَ في غَزْوٍ مَعَ رسولِ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
أَوْ مَعَ أَبي بَكْرٍ وَعُمَرَ
وَعُثْمَانَ رضي اللّه عَنْهمْ ، قَالَ عَبدُ اللّه : فَحَسَبْتُ مَا
كَانَ عَلَيهِ مِن الدَّيْنِ فَوَجَدْتُهُ ألْفيْ ألْفٍ وَمئَتَي
ألْف ! فَلَقِيَ حَكِيمُ بنُ حِزَام عَبْدَ اللّه بْنَ الزُّبَيْرِ
،
فَقَالَ :
يَا ابْنَ أخِي ، كَمْ عَلَى أخي مِنَ الدَّيْنِ ؟ فَكَتَمْتُهُ
وَقُلْتُ : مِئَةُ ألْف . فَقَالَ حَكيمٌ : واللّه مَا أرَى
أمْوَالَكُمْ تَسَعُ هذِهِ . فَقَالَ عَبْدُ اللّه : أرَأيْتُكَ إنْ
كَانَتْ ألْفَي ألف وَمئَتَيْ ألْف ؟
قَالَ :
مَا أرَاكُمْ تُطيقُونَ هَذَا ، فَإنْ عَجَزْتُمْ عَنْ شَيءٍ مِنْهُ
فَاسْتَعِينُوا بي ،
قَالَ :
وَكَانَ الزُّبَيرُ قَد اشْتَرَى الغَابَةَ بِسَبْعِينَ ومئة ألف ،
فَبَاعَهَا عَبدُ اللّه بِألْفِ ألْف وَسِتّمِئَةِ ألْف ، ثُمَّ
قَامَ
فَقَالَ :
مَنْ كَانَ لَهُ عَلَى الزُّبَيرِ شَيْء فَلْيُوافِنَا بِالغَابَةِ ،
فَأتَاهُ عَبدُ اللّه بنُ جَعفَر ، وَكَانَ لَهُ عَلَى الزُّبَيرِ
أرْبَعمئةِ ألْف ، فَقَالَ لعَبدِ اللّه : إنْ شِئْتُمْ تَرَكْتُهَا
لَكمْ ؟ قَالَ عَبدُ اللّه : لا ،
قَالَ :
فَإنْ شِئتُمْ جَعَلْتُمُوهَا فِيمَا تُؤَخِّرُونَ إنْ إخَّرْتُمْ ،
فَقَالَ عَبدُ اللّه : لا ،
قَالَ :
فَاقْطَعُوا لِي قطْعَةً ، قَالَ عَبدُ اللّه : لَكَ مِنْ هاهُنَا
إِلَى هَاهُنَا . فَبَاعَ عَبدُ اللّه مِنهَا فَقَضَى عَنْهُ دَينَه
وَأوْفَاهُ ، وَبَقِيَ مِنْهَا أرْبَعَةُ أسْهُم وَنِصْفٌ ، فَقَدِمَ
عَلَى مُعَاوِيَة وَعنْدَهُ عَمْرُو بْنُ عُثْمَانَ ، وَالمُنْذِرُ
بْنُ الزُّبَيْرِ ، وَابْنُ زَمْعَةَ ، فَقَالَ لَهُ مُعَاويَةُ :
كَمْ قُوِّمَتِ الغَابَةُ ؟
قَالَ :
كُلُّ سَهْم بمئَة ألف،
قَالَ :
كَمْ بَقِيَ مِنْهَا ؟ قَالَ: أرْبَعَةُ أسْهُم وَنصْفٌ، فَقَالَ
المُنْذِرُ بْنُ الزُّبَيرِ : قَدْ أخَذْتُ مِنْهَا سَهماً بِمئَةِ
ألف ، قَالَ عَمْرُو بْنُ عُثْمَانَ : قَدْ أخَذْتُ مِنْهَا سَهْماً
بمئَةِ ألْف . وَقالَ ابْنُ زَمْعَةَ : قَدْ أخَذْتُ سَهْماً بِمئَةِ
ألْف ، فَقَالَ مُعَاويَةُ : كَمْ بَقِيَ مِنْهَا ؟
قَالَ :
سَهْمٌ ونصْفُ سَهْم ،
قَالَ :
قَدْ أخَذْتُهُ بخَمْسِينَ وَمئَةِ ألْف .
قَالَ :
وَبَاعَ عَبدُ اللّه بْنُ جَعفَر نَصيبهُ مِنْ مَعَاوِيَةَ
بستِّمِئَةِ ألْف ، فَلَمَّا فَرَغَ ابْنُ الزُّبَيرِ مِنْ قَضَاءِ
دَيْنِهِ ، قَالَ بَنُو الزُّبَيرِ : اقسمْ بَينَنَا ميراثَنا ،
قَالَ :
وَاللّه لا أقْسِمُ بَيْنَكُمْ حَتَّى أنَادِي بالمَوْسم أرْبَعَ
سنينَ : ألا مَنْ كَانَ لَهُ عَلَى الزُّبَيرِ دَيْنٌ فَلْيَأتِنَا
فَلْنَقْضِهِ . فَجَعَلَ كُلّ سَنَةٍ يُنَادِي في المَوْسِمِ ،
فَلَمَّا مَضَى أرْبَعُ سنينَ قَسَمَ بيْنَهُمْ وَدَفَعَ الثُّلُثَ .
وَكَانَ للزُّبَيْرِ أرْبَعُ نِسْوَةٍ ، فَأصَابَ كُلَّ امرَأةٍ
ألْفُ ألف وَمِئَتَا ألْف ، فَجَميعُ مَالِه خَمْسُونَ ألف ألْف
وَمِئَتَا ألْف . رواه البخاري . |