|
22. Kâ’b İbn Mâlik
radıyallahü anh gözlerini kaybettiği zaman onu elinden
tutup götürme görevini üstlenen oğlu Abdullah’dan rivayet
edildiğine göre şöyle demiştir:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem ile
birlikte Tebük Gazvesi’ne katılmadığına dair mâcerasını Kâ`b İbn
Mâlik radıyallahü anh’den şöyle
anlatırken duydum:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
gittiği gazâlardan sadece Tebük Gazvesi’ne katılmamıştım. Gerçi
Bedir Gazvesi’nde de bulunamamıştım. Zaten Bedir’e katılmadıkları
için hiç kimse azarlanmamıştı. O vakit
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem ile
müslümanlar (savaşmak için değil) Kureyş kervanını takibetmek için
yola çıkmışlardı. Nihayet Allahü teâlâ müslümanlarla düşmanlarını,
aralarında verilmiş herhangi bir karar olmadığı halde bir araya
getiriverdi. Halbuki ben Akabe bîatının yapıldığı gece, İslâm’a
yardım etmek üzere söz verirken
Resûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem’in yanındaydım. Her ne kadar Bedir Gazvesi halk
arasında Akabe gecesinden daha meşhursa da, ben Bedir’de bulunmayı
Akabe’de bulunmaktan daha üstün görmem.
Tebük
Gazvesi’ne Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem ile
birlikte gitmeyişim şöyle oldu:
Ben
katılmadığım bu gazve sırasındaki kadar hiçbir zaman kuvvetli ve
zengin olamamıştım. Vallahi Tebük Gazvesi’nden önce iki deveyi bir
araya getirememiştim. Bu gazvede iki tane binek devesine sahip
olmuştum. Bir de Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem bir
gazveye hazırlandığı zaman asıl hedefi söylemez, bir başka yere
gittiği sanılırdı. Fakat bu gazve sıcak bir mevsimde uzak bir yere
yapılacağı ve kalabalık bir düşmanla karşı karşıya gelineceği için
Resûl-i Ekrem durumu açıkladı. Savaşın özelliğine göre
hazırlanabilmeleri için müslümanlara nereye gideceklerini söyledi.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem ile
beraber sefere gidecek müslümanların sayısı çok fazlaydı. Adlarını
bir deftere yazmak mümkün değildi.
Kâ’b sözüne
şöyle devam etti:
Savaşa gitmemek
için gözden kaybolunduğu takdirde, hakkında bir âyet nâzil
olmadıkça, işin gizli kalacağı zannedilebilirdi.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem bu
gazveyi meyvaların olgunlaştığı, gölgelerin arandığı sıcak bir
mevsimde yapmıştı. Ben de bunlara pek düşkündüm.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem ile
müslümanlar savaş hazırlığına başladılar. Ben de onlarla birlikte
savaşa hazırlanmak için çıkıyor, fakat hiçbir şey yapmadan geri
dönüyordum. Kendi kendime de “Canım, ne zaman olsa hazırlanırım”
diyordum. Günler böyle geçti. Herkes işini ciddi tuttu ve bir
sabah Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem ile
birlikte müslümanlar erkenden yola çıktılar. Ben ise hâlâ
hazırlanmamıştım. Yine sabah evden çıktım, hiçbir şey yapamadan
geri döndüm. Hep aynı şekilde davranıyordum. Savaş henüz
başlamamıştı, ama mücâhidler hayli yol almışlardı. Yola çıkıp
onlara yetişeyim dedim, keşke öyle yapsaymışım; bunu da
başaramadım. Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem savaşa
gittikten sonra insanların arasına çıktığımda beni en çok üzen
şey, savaşa gitmeyip geride kalanların ya münafık diye bilinenler
veya âciz oldukları için savaşa katılamayan kimseler olmasıydı.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem
Tebük’e varıncaya kadar adımı hiç anmamış. Tebük’te ashâbın
arasında otururken:
- “Kâ’b İbn Mâlik ne yaptı?”
diye sormuş. Bunun üzerine Benî Selime’den bir adam:
- Yâ
Resûlallah! Elbiselerine ve sağına soluna bakıp gururlanması onu
Medine’de alıkoydu, demiş.
Bunun üzerine
Muâz İbn Cebel ona:
- Ne fena
konuştun! demiş. Sonra da Peygamber
aleyhisselâm’a dönerek, yâ
Resûlallah! Biz onun hakkında hep iyi şeyler biliyoruz, demiş.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem hiçbir
şey söylememiş. O sırada çok uzaklarda beyazlar giymiş bir adamın
gelmekte olduğunu görmüş:
- “Bu Ebû Hayseme olaydı”
demiş. Bir de bakmışlar ki, gelen adam Ebû Hayseme el-Ensârî değil
mi!
Ebû Hayseme,
(bir savaş hazırlığı sırasında) bir ölçek hurma verdiği için
münafıklara alay konusu olan zâttır.
Kâ’b sözüne
şöyle devam etti:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
Tebük’ten Medine’ye hareket ettiğini öğrendiğim zaman beni bir
üzüntü aldı. Söyleyeceğim yalanı düşünmeye başladım. Kendi kendime
“Yarın onun öfkesinden nasıl kurtulacağım?” dedim. Yakınlarımdan
görüşlerine değer verdiğim kimselerden akıl almaya başladım.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
gelmek üzere olduğunu söyledikleri zaman, kafamdaki saçma
düşünceler dağılıp gitti. Onun elinden hiçbir şekilde
kurtulamayacağımı anladım. Herşeyi dosdoğru söylemeye karar
verdim. Peygamber
aleyhisselâm sabahleyin Medine’ye geldi. Seferden dönerken
önce Mescid-i Nebevî’ye gelerek iki rek’at namaz kılar, sonra
halkın arasına gelip otururdu. Yine öyle yaptı. Bu sırada savaşa
katılmayanlar huzuruna geldiler; neden savaşa gidemediklerini
yemin ederek anlatmaya başladılar. Bunlar seksenden fazla
kimseydi. Hazret-i Peygamber
onların ileri sürdüğü mâzeretleri kabul etti; kendilerinden bîat
aldı; Allahü teâlâ’dan bağışlanmalarını niyâz etti ve iç yüzlerini
O’na bıraktı. Sonunda ben geldim. Selâm verdiğim zaman dargın
dargın gülümsedi; sonra:
-
“Gel!”, dedi. Ben de yürüyerek
yanına geldim ve önüne oturdum. Bana:
-
“Niçin savaşa katılmadın? Binek hayvanı
satın almamış mıydın?” diye sordu. Ben de:
- Yâ
Resûlallah! Allah’a yemin ederim ki, senden başka birinin yanında
bulunsaydım, ileri süreceğim mâzeretlerle onun öfkesinden
kurtulabilirdim. Çünkü insanlara fikrimi kabul ettirmeyi iyi
beceririm. Fakat yine yemin ederim ki, bugün sana yalan söyleyerek
gönlünü kazansam bile, yarın Cenâb-ı Hak işin doğrusunu sana
bidirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğrusunu söylersem,
bana kızacaksın. Ama ben doğru söyleyerek Allah’dan hayırlı sonuç
bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özürüm yoktu.
Hiçbir zaman da gazâdan geri kaldığım sıradaki kadar kuvvetli ve
zengin olamamıştım, dedim.
Kâ’b sözüne
devamla dedi ki:
Bunun üzerine
Hazret-i Peygamber:
- “İşte bu doğru söyledi. Haydi kalk,
senin hakkında Allahü teâlâ hüküm verene kadar bekle!”
buyurdu. Ben kalkınca Benî Selime’den bazıları yanıma takılarak:
- Vallahi senin
daha önce bir suç işlediğini bilmiyoruz. Savaşa katılmayanların
ileri sürdükleri gibi bir mâzeret söyleyemedin. Halbuki
günahlarının bağışlanması için
Peygamber aleyhisselâm’ın
istiğfâr etmesi yeterdi, dediler.
Kâ’b sözüne
şöyle devam etti:
Beni o kadar
çok ayıpladılar ki, tekrar
Resûlüllah’ın yanına dönüp biraz önceki sözlerimin
yalan olduğunu söylemeyi bile düşündüm. Sonra onlara:
- Bana verilen
cezaya çarptırılan bir başka kimse var mı? diye sordum.
- Evet. Seninle
beraber bu cezaya uğrayan iki kişi daha var, dediler. Onlar da
senin gibi konuştular ve senin aldığın cevabı aldılar.
- O iki kişi
kim? diye sordum.
- Biri Mürâre
İbn Rebî` el-Amrî, diğeri de Hilâl İbn Ümeyye el-Vâkıfî diyerek,
herbiri Bedir Gazvesi’ne katılmış olan iki mükemmel örnek
şahsiyetin adını verdiler. Bunun üzerine ben geri dönme
düşüncesinden vazgeçerek yoluma devam ettim.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem savaşa
katılmayanlardan sadece üçümüzle konuşulmasını yasakladı. İnsanlar
bizimle konuşmaktan kaçındılar veya bize karşı tavırlarını
değiştirdiler. Hatta bana göre yer yüzü bile değişti. Sanki burası
benim memleketim değildi. Elli gün böyle geçti. İki arkadaşım
boyunlarını büktüler; ağlayarak evlerinde oturdular. Ben ise
onlardan daha genç ve dayanıklı idim. Dışarı çıkarak cemaatle
namaz kılar, çarşılarda dolaşırdım. Fakat kimse benimle
konuşmazdı. Namaz bittikten sonra
Resûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem yerinde otururken yanına gelir, kendisine selâm
verirdim. Kendi kendime “Acaba selâmımı alırken dudaklarını
kıpırdattı mı kıpırdatmadı mı” diye sorardım. Sonra ona yakın bir
yerde namaz kılar ve farkettirmeden kendisine bakardım. Ben namaza
dalınca bana doğru döner, kendisine baktığım zaman da yüzünü
çeviriverirdi.
Müslümanların
bana karşı olan sert tutumları uzun süre devam edince, amcamın
oğlu ve en çok sevdiğim insan Ebû Katâde’nin bahçesine gidip
duvardan içeri atladım ve selâm verdim. Vallâhi selâmımı almadı.
Ona:
- Ebû Katâde!
Allah adına and vererek soruyorum. Benim Allah’ı ve
Resûlüllah’ı ne kadar
sevdiğimi biliyor musun? diye sordum. Hiç cevap vermedi. Ona and
vererek bir daha sordum. Yine cevap vermedi. Bir daha yemin
verince:
- Allah ve
Resûlü daha iyi bilir, dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaşlar
boşandı. Geri dönüp duvardan atladım.
Birgün Medine
çarşısında dolaşıyordum. Medine’ye yiyecek satmak üzere gelen
Şamlı bir çiftçi:
- Kâ’b İbn
Mâlik’i bana kim gösterir? diye sordu. Halk da beni gösterdi. Adam
yanıma gelerek Gassân Meliki’nden
getirdiği bir mektup verdi. Ben okuma yazma bilirdim. Mektubu açıp
okudum. Selâmdan sonra şöyle diyordu:
- Duyduğumuza
göre Efendiniz seni üzüyormuş. Allah seni değerinin bilinmediği ve
hakkının çiğnendiği bir yerde yaşayasın diye yaratmamıştır. Hemen
yanımıza gel, sana izzet ikrâm edelim.
Mektubu
okuyunca, bu da bir başka belâ, dedim. Hemen onu ateşe atıp
yaktım.
Nihayet elli
gün’den kırk’ı geçmiş, fakat vahiy gelmemişti. Birgün
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
gönderdiği bir şahıs çıkageldi.
-
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem sana
eşinden ayrı oturmanı emrediyor, dedi.
- Onu boşayacak
mıyım, yoksa ne yapacağım? diye sordum.
- Hayır, ondan
ayrı duracak, kendisine yanaşmayacaksın, dedi. Hazret-i
Peygamber diğer iki
arkadaşıma da aynı emri gönderdi. Bunun üzerine karıma:
- Allahü teâlâ
bu mesele hakkında hüküm verene kadar ailenin yanına git ve
onların yanında kal, dedim.
Hilâl İbn
Ümeyye’nin karısı Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’e
giderek:
- Yâ
Resûlallah! Hilâl İbn Ümeyye çok yaşlı bir adamdır. Kendisine
bakacak hizmetçisi de yoktur. Ona hizmet etmemde bir sakınca görür
müsün? diye sormuş. Hazret-i
Peygamber de:
- Hayır görmem.
Ama katiyen sana yaklaşmasın, buyurmuş. Kadın da şöyle demiş:
- Vallahi onun
kımıldayacak hâli yok. Allah’a yemin ederim ki, başına bu iş
geleliberi durmadan ağlıyor.
Kâ`b sözüne
şöyle devam etti:
- Yakınlarımdan
biri bana: Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’den
eşinin sana hizmet etmesi için izin istesen olmaz mı! Baksana
Hilâl İbn Ümeyye’ye bakması için karısına izin verdi, dedi. Ben de
ona: Hayır, bu konuda Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’den
izin isteyemem. Üstelik ben genç bir adamım. İzin istesem bile
Peygamber
aleyhisselâm’ın bana ne diyeceğini
bilemem, dedim.
Bu vaziyette on
gün daha durdum. Bizimle konuşulması yasaklandığından bu yana tam
elli gün geçmişti. Ellinci
gecenin sabahında, evlerimizden
birinin damında
sabah namazını kıldım. Allahü teâlâ’nın (Kur’ân-ı Kerîm’de bizden)
bahsettiği üzere canım iyice sıkılmış, o geniş yeryüzü bana dar
gelmiş bir vaziyette otururken, Sel Dağı’nın tepesindeki birinin
var gücüyle:
- “Kâ`b İbn
Mâlik! Müjde!” diye bağırdığını duydum. Sıkıntılardan kurtulma
gününün geldiğini anlayarak hemen secdeye kapandım.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem sabah
namazını kıldırınca, Allahü teâlâ’nın tevbelerimizi kabul ettiğini
ilân etmiş. Bunun üzerine ahâlî bize müjde vermeye koşmuş. İki
arkadaşıma da müjdeciler gitmiş. Bunlardan biri bana doğru at
koşturmuş. Eslem kabilesinden bir diğer müjdeci koşup Sel Dağı’na
tırmanmış, onun sesi atlıdan önce bana ulaşmış. Sesini duyduğum
müjdeci yanıma gelip beni tebrik edince, sırtımdaki elbiseyi de
çıkarıp müjdesine karşılık ona giydirdim. Vallahi o gün giyecek
başka elbisem yoktu. Emanet bir elbise bulup hemen giydim.
Peygamber
aleyhisselâm’ı görmek üzere yola
koyuldum. Beni grup grup karşılayan sahâbîler tevbemin kabul
edilmesi sebebiyle tebrik ediyor ve “Allahü teâlâ’nın seni
bağışlaması kutlu olsun” diyorlardı.
Nihayet
Mescid’e girdim. Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem
ashâbın ortasında oturuyordu. Talha İbn Ubeydullah hemen ayağa
kalktı, koşarak yanıma geldi, elimi sıktı ve beni tebrik etti.
Vallahi muhâcirînden ondan başka kimse ayağa kalkmadı.
Râvi der ki,
Kâ’b, Talha’nın bu davranışını hiç unutmazdı.
Kâ’b sözüne
şöyle devam etti:
Peygamber
aleyhisselâm’a selâm verdiğimde
yüzü sevinçten parıldayarak:
- “Dünyaya geldiğinden beri yaşadığın bu
en hayırlı gün kutlu olsun!” buyurdu. Ben de:
- Yâ
Resûlallah! Bu tebrik senin tarafından mıdır, yoksa Allah
tarafından mı? diye sordum.
- “Benim tarafımdan değil, Yüce Allah
tarafından”, buyurdu. Sevindiği zaman
Peygamber
aleyhisselâm’ın yüzü parıldar, ay
parçasına benzerdi. Biz de sevindiğini böyle anlardık.
Resûl-i
Ekrem’in önünde oturduğumda:
- Yâ
Resûlallah! Tevbemin kabul edilmesine şükran olarak bütün malımı
Allah ve Resûlüllah
uğrunda fakirlere dağıtmak istiyorum, dedim.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Malının bir kısmını dağıtmayıp elinde
tutman senin için daha hayırlı olur” buyurdu. Ben de:
- Hayber
fethinde hisseme düşen malı elimde bırakıyorum, dedikten sonra
sözüme şöyle devam ettim. Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ beni doğru
söylediğimden dolayı kurtardı. Tevbemin kabul edilmesi sebebiyle,
artık yaşadığım sürece sadece doğru söz söyleyeceğim.
Vallâhi bunu
Peygamber
aleyhisselâm’a söylediğim
gündenberi doğru sözlü olmaktan dolayı Allahü teâlâ’nın hiç
kimseyi benden daha güzel mükâfatlandırdığını bilmiyorum. Yemin
ederim ki, Peygamber
aleyhisselâm’a o sözleri
söylediğim günden bu yana bilerek hiç yalan söylemedim. Kalan
ömrümde de Cenâb-ı Hakk’ın beni yalan söylemekten koruyacağını
umarım.
Kâ’b sözüne
devamla şöyle dedi:
Bunun üzerine
Allahü teâlâ şu âyet-i kerîmeleri indirdi:
“Allah (savaşa gitmek istemeyenlere izin
vermesi sebebiyle) Peygamberini
bağışladığı gibi, bir kısmının kalbi kaymak üzere iken güçlük
zamanında Peygamber’e
uyan muhâcirlerle ensârın da tevbelerini kabul etti. Çünkü Allah
onlara çok şefkatli, pek merhametlidir.
“Hani şu tevbeleri (Allah’ın emri gelene
kadar) geri bırakılan üç kişinin de tevbesini kabul etti. Bütün
genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, vicdanları
kendilerini iyice sıkıştırmıştı. Nihayet Allah’dan başka
sığınılacak kimse olmadığını anlamışlardı. Eski hâllerine
dönmeleri için Allah onların tevbelerini kabul etti. Çünkü Allah
tevbeleri kabul edici ve bağışlayıcıdır.
“Ey imân edenler! Allah’ın azâbından
korkun ve doğrularla beraber olun” [Tevbe sûresi (9),
117-119].
Kâ’b şöyle
devam etti:
Allah’a yemin
ederim ki, beni İslâmiyet’le şereflendirdikten sonra Cenâb-ı
Hakk’ın bana verdiği en büyük nimet,
Peygamber
aleyhisselâm’ın huzurunda doğruyu
söylemek ve yalan söyleyip de helâk olmamaktır. Çünkü Allahü teâlâ
şu yalan söyleyenler hakkında vahiy gönderdiği zaman, hiç kimseye
söylemediği ağır sözleri söyledi ve şöyle buyurdu:
“O savaştan kaçanların yanına döndüğünüz
zaman, kendilerini hesaba çekmiyesiniz diye Allah adına yemin
ederler. Onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar pistirler. Yaptıklarına
ceza olmak üzere varacakları yer cehennemdir. Kendilerinden râzı
olasınız diye size yemin de ederler. Siz onlardan râzı olsanız
bile Allah fâsıklardan aslâ râzı olmaz” [Tevbe sûresi
(9), 95-96].
Kâ’b sözüne
şöyle devam etti:
Biz üç
arkadaşın bağışlanması, Peygamber
aleyhisselâm’ın yeminlerini kabul
edip kendilerinden bîat aldığı ve Cenâb-ı Hak’dan affedilmelerini
dilediği kimselerin bağışlanmasından (elli gün) geri kalmıştı.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem,
hakkımızda Allahü teâlâ bir hüküm verene kadar bize yapacağı
muameleyi tehir etmişti. Nihayet Allahü teâlâ -anlatıldığı üzere-
hükmünü verdi. Allahü teâlâ’nın
“tevbeleri geri kalan üç kişinin...” diye bahsettiği bu
geri kalış, bizim savaştan geri kalmamız değildir; bu, Hazret-i
Peygamber’e gelip yemin
ederek mâzeretleri olduğunu söyleyenlerin özürlerini
Peygamber
aleyhisselâm’ın kabul etmesi, bize
yapacağı muameleyi ise geriye bırakması olayıdır.
Buhârî, Megâzî 79;
Müslim, Tevbe 53. Ayrıca bk.
Tirmizî, Tefsîru sûre (9)
Diğer bir
rivayet:
“Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem Tebük
Gazvesi’ne perşembe günü çıkmıştı. Sefere perşembe günü gitmeyi
severdi” şeklindedir. Buhârî,
Cihâd 103
Başka bir
rivayette ise:
“Seferden
mutlaka gündüzün kuşluk vakti dönerdi. Dönünce de ilk iş olarak
Mescid’e uğrar, iki rek’at namaz kılar, sonra orada otururdu”
denilmektedir. Müslim,
Müsâfirîn 74; Ebû Dâvûd, Cihad
166 |
٢٢-
وعن عبدِ اللّه بن كعبِ بنِ مالكٍ ، وكان قائِدَ كعبٍ
رَضِيَ اللّه عَنْهُ مِنْ بَنِيهِ
حِينَ عمِيَ ،
قَالَ :
سَمِعتُ كَعْبَ بنَ مالكٍ رَضِيَ اللّه
عَنْهُ يُحَدِّثُ بحَديثهِ حينَ تَخلَّفَ عن رسولِ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم في
غَزْوَةِ تَبُوكَ . قَالَ كعبٌ : لَمْ أتَخَلَّفْ عَنْ رسولِ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم في
غَزْوَةٍ غزاها قط إلا في غزوة تَبُوكَ ، غَيْرَ أنّي قَدْ
تَخَلَّفْتُ في غَزْوَةِ بَدْرٍ ، ولَمْ يُعَاتَبْ أَحَدٌ تَخَلَّفَ
عَنْهُ ؛ إِنَّمَا خَرَجَ رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم والمُسْلِمُونَ
يُريدُونَ عِيرَ قُرَيْشٍ حَتَّى جَمَعَ اللّه تَعَالَى بَيْنَهُمْ
وبَيْنَ عَدُوِّهمْ عَلَى غَيْر ميعادٍ . ولَقَدْ شَهِدْتُ مَعَ
رسولِ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
لَيلَةَ العَقَبَةِ حينَ تَوَاثَقْنَا عَلَى الإِسْلامِ ، وما
أُحِبُّ أنَّ لي بِهَا مَشْهَدَ بَدْرٍ ، وإنْ كَانَتْ بدرٌ أذْكَرَ
في النَّاسِ مِنْهَا . وكانَ مِنْ خَبَري حينَ تَخَلَّفْتُ عَنْ
رسولِ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
في غَزْوَةِ تَبُوكَ أنِّي لم أكُنْ قَطُّ أَقْوى ولا أَيْسَرَ
مِنِّي حِينَ تَخَلَّفْتُ عنْهُ في تِلكَ الغَزْوَةِ ، وَاللّه ما
جَمَعْتُ قَبْلَهَا رَاحِلَتَيْنِ قَطُّ حَتَّى جَمَعْتُهُمَا في
تِلْكَ الغَزْوَةِ وَلَمْ يَكُنْ رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
يُريدُ غَزْوَةً إلاَّ وَرَّى بِغَيرِها حَتَّى كَانَتْ تلْكَ
الغَزْوَةُ ، فَغَزَاها رسولُ اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم في حَرٍّ شَديدٍ ، واسْتَقْبَلَ
سَفَراً بَعِيداً وَمَفَازاً ، وَاستَقْبَلَ عَدَداً كَثِيراً ،
فَجَلَّى للْمُسْلِمينَ أمْرَهُمْ
ليتَأهَّبُوا أُهْبَةَ غَزْوِهمْ فأَخْبرَهُمْ بوَجْهِهِمُ الَّذِي
يُريدُ ، والمُسلِمونَ مَعَ رسولِ اللّه كثيرٌ وَلاَ يَجْمَعُهُمْ
كِتَابٌ حَافِظٌ ( يُريدُ بذلِكَ
الدّيوَانَ ) قَالَ كَعْبٌ : فَقَلَّ رَجُلٌ يُريدُ أنْ
يَتَغَيَّبَ إلاَّ ظَنَّ أنَّ ذلِكَ سيخْفَى بِهِ ما لَمْ يَنْزِلْ
فِيهِ وَحْيٌ مِنَ اللّه ، وَغَزا رَسُول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
تِلْكَ الغَزوَةَ حِينَ طَابَت الثِّمَارُ وَالظِّلالُ ، فَأنَا
إلَيْهَا أصْعَرُ ، فَتَجَهَّزَ رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم وَالمُسْلِمُونَ
مَعَهُ وطَفِقْتُ أغْدُو لكَيْ أتَجَهَّزَ مَعَهُ ، فأرْجِعُ وَلَمْ
أقْضِ شَيْئاً ، وأقُولُ في نفسي : أنَا قَادرٌ عَلَى ذلِكَ إِذَا
أَرَدْتُ ، فَلَمْ يَزَلْ يَتَمادى بي حَتَّى اسْتَمَرَّ بالنَّاسِ
الْجِدُّ ، فأصْبَحَ رسولُ اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم غَادياً والمُسْلِمُونَ
مَعَهُ وَلَمْ أقْضِ مِنْ جِهَازي شَيْئاً ، ثُمَّ غَدَوْتُ
فَرَجَعْتُ وَلَمْ أقْضِ شَيئاً ، فَلَمْ يَزَلْ يَتَمَادَى بي
حَتَّى أسْرَعُوا وتَفَارَطَ الغَزْوُ ، فَهَمَمْتُ أنْ أرْتَحِلَ
فَأُدْرِكَهُمْ ، فَيَا لَيْتَني فَعَلْتُ ، ثُمَّ لم يُقَدَّرْ
ذلِكَ لي ، فَطَفِقْتُ إذَا خَرَجْتُ في النَّاسِ بَعْدَ خُرُوجِ
رَسُولِ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم يَحْزُنُنِي أنِّي لا أرَى لي أُسْوَةً ، إلاّ
رَجُلاً مَغْمُوصَاً عَلَيْهِ في النِّفَاقِ ، أوْ رَجُلاً مِمَّنْ
عَذَرَ اللّه تَعَالَى مِنَ الضُّعَفَاءِ ، وَلَمْ يَذْكُرْنِي
رَسُولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم حَتَّى بَلَغَ تَبُوكَ ، فَقَالَ وَهُوَ جَالِسٌ في
القَوْمِ بِتَبُوكَ : ( ما فَعَلَ كَعْبُ
بْنُ مَالِكٍ ؟ ) فَقَالَ رَجُلٌ مِنْ بَنِي سَلِمَةَ : يا
رَسُولَ اللّه ، حَبَسَهُ بُرْدَاهُ والنَّظَرُ في عِطْفَيْهِ .
فَقَالَ لَهُ مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ رَضِيَ
اللّه عَنْهُ : بِئْسَ مَا قُلْتَ ! واللّه يا رَسُولَ اللّه
مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ إلاَّ خَيْرَاً ، فَسَكَتَ رَسُولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم .
فَبَيْنَا هُوَ عَلى ذَلِكَ رَأى رَجُلاً مُبْيِضاً يَزُولُ بِهِ
السَّرَابُ ، فَقَالَ رَسُولُ اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم : ( كُنْ
أَبَا خَيْثَمَةَ ) ، فَإذَا هُوَ أبُو خَيْثَمَةَ
الأنْصَارِيُّ وَهُوَ الَّذِي تَصَدَّقَ بِصَاعِ التَّمْرِ حِيْنَ
لَمَزَهُ المُنَافِقُونَ .
قَالَ كَعْبٌ : فَلَمَّا بَلَغَنِي أنَّ رَسُولَ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم قَدْ
تَوَجَّهَ قَافِلاً مِنْ تَبُوكَ حَضَرَنِي بَثِّي ، فَطَفِقْتُ
أتَذَكَّرُ الكَذِبَ وأقُولُ : بِمَ أخْرُجُ مِنْ سَخَطِهِ غَدَاً ؟
وأسْتَعِيْنُ عَلى ذَلِكَ بِكُلِّ ذِي رأْيٍ مِنْ أهْلِي ، فَلَمَّا
قِيْلَ : إنَّ رَسُولَ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم قّدْ أظَلَّ قَادِمَاً ، زَاحَ عَنّي
البَاطِلُ حَتَّى عَرَفْتُ أَنِّي لَنْ أَنْجُوَ مِنْهُ بِشَيءٍ
أَبَداً ، فَأجْمَعْتُ صدْقَهُ وأَصْبَحَ رَسُولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
قَادِماً ، وَكَانَ إِذَا قَدِمَ مِنْ سَفَرٍ بَدَأَ بِالمَسْجِدِ
فَرَكَعَ فِيهِ رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ جَلَسَ لِلنَّاسِ ، فَلَمَّا
فَعَلَ ذلِكَ جَاءهُ المُخَلَّفُونَ يَعْتَذِرونَ إِلَيْه
ويَحْلِفُونَ لَهُ ، وَكَانُوا بِضْعاً وَثَمانينَ رَجُلاً ،
فَقَبِلَ مِنْهُمْ عَلانِيَتَهُمْ وَبَايَعَهُمْ واسْتَغْفَرَ لَهُمْ
وَوَكَلَ سَرَائِرَهُمْ إِلى اللّه تَعَالَى ، حَتَّى جِئْتُ،
فَلَمَّا سَلَّمْتُ تَبَسَّمَ تَبَسُّمَ المُغْضَبِ. ثُمَّ
قَالَ :
( تَعَالَ ) ، فَجِئْتُ أمْشي
حَتَّى جَلَسْتُ بَيْنَ يَدَيْهِ ، فقالَ لي :
( مَا خَلَّفَكَ ؟ ألَمْ تَكُنْ قَدِ
ابْتَعْتَ ظَهْرَكَ ؟ )
قَالَ :
قُلْتُ : يَا رسولَ اللّه ، إنّي واللّه لَوْ جَلَسْتُ عِنْدَ
غَيْرِكَ مِنْ أهْلِ الدُّنْيَا لَرَأيتُ أنِّي سَأخْرُجُ مِنْ
سَخَطِهِ بِعُذْرٍ ؛ لقَدْ أُعْطِيتُ جَدَلاً ، ولَكِنِّي واللّه
لَقَدْ عَلِمْتُ لَئِنْ حَدَّثْتُكَ اليوم حَدِيثَ كَذبٍ تَرْضَى به
عنِّي لَيُوشِكَنَّ اللّه أن يُسْخِطَكَ عَلَيَّ ، وإنْ حَدَّثْتُكَ
حَدِيثَ صِدقٍ تَجِدُ عَلَيَّ فِيهِ إنّي لأَرْجُو فِيهِ عُقْبَى
اللّه عزَّ وجَلَّ ، واللّه ما كَانَ لي مِنْ عُذْرٍ ، واللّه مَا
كُنْتُ قَطُّ أَقْوَى وَلاَ أَيْسَرَ مِنِّي حِينَ تَخَلَّفْتُ
عَنْكَ .
قَالَ :
فقالَ رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( أمَّا هَذَا فقَدْ
صَدَقَ ، فَقُمْ حَتَّى يَقْضِيَ اللّه فيكَ ) . وَسَارَ
رِجَالٌ مِنْ بَنِي سَلِمَة فاتَّبَعُوني فَقالُوا لِي : واللّه مَا
عَلِمْنَاكَ أذْنَبْتَ ذَنْباً قَبْلَ هذَا لَقَدْ عَجَزْتَ في أنْ
لا تَكونَ اعتَذَرْتَ إِلَى رَسُول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم بما اعْتَذَرَ إليهِ
المُخَلَّفُونَ ، فَقَدْ كَانَ كَافِيكَ ذَنْبَكَ اسْتِغْفَارُ
رَسُول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
لَكَ .
قَالَ :
فَواللّه ما زَالُوا يُؤَنِّبُونَنِي حَتَّى أَرَدْتُّ أَنْ أرْجعَ
إِلَى رسولِ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم فأُكَذِّبَ نَفْسِي ، ثُمَّ قُلْتُ لَهُمْ : هَلْ
لَقِيَ هذَا مَعِيَ مِنْ أَحَدٍ ؟
قَالُوا :
نَعَمْ ، لَقِيَهُ مَعَكَ رَجُلانِ قَالاَ مِثْلَ مَا قُلْتَ ،
وَقيلَ لَهُمَا مِثْلَ مَا قيلَ لَكَ ،
قَالَ :
قُلْتُ : مَنْ هُما ؟
قَالُوا :
مُرَارَةُ بْنُ الرَّبيع الْعَمْرِيُّ ، وهِلاَلُ ابنُ أُمَيَّةَ
الوَاقِفِيُّ ؟
قَالَ :
فَذَكَرُوا لِي رَجُلَينِ صَالِحَينِ قَدْ شَهِدَا بَدْراً فيهِما
أُسْوَةٌ ،
قَالَ :
فَمَضَيْتُ حِينَ ذَكَرُوهُما لِي . ونَهَى رَسُول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم عَنْ
كَلامِنا أيُّهَا الثَّلاثَةُ مِنْ بَيْنِ مَنْ تَخَلَّفَ عَنْهُ ،
فاجْتَنَبَنَا النَّاسُ - أوْ
قَالَ :
تَغَيَّرُوا لَنَا - حَتَّى تَنَكَّرَتْ لي في نَفْسي الأَرْض ،
فَمَا هِيَ بالأرْضِ الَّتي أعْرِفُ ، فَلَبِثْنَا عَلَى ذلِكَ
خَمْسِينَ لَيْلَةً . فَأمّا صَاحِبَايَ فَاسْتَكَانا وقَعَدَا في
بُيُوتِهِمَا يَبْكيَان . وأمَّا أنَا فَكُنْتُ أشَبَّ الْقَومِ
وأجْلَدَهُمْ فَكُنْتُ أخْرُجُ فَأشْهَدُ الصَّلاَةَ مَعَ المُسْلِمِينَ
، وأطُوفُ في الأَسْوَاقِ وَلا يُكَلِّمُنِي أَحَدٌ ، وَآتِي رسولَ
اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
فأُسَلِّمُ عَلَيْهِ وَهُوَ في مَجْلِسِهِ بَعْدَ الصَّلاةِ ،
فَأَقُولُ في نَفسِي : هَلْ حَرَّكَ شَفَتَيْه برَدِّ السَّلام أَمْ
لاَ ؟ ثُمَّ أُصَلِّي قَريباً مِنْهُ وَأُسَارِقُهُ النَّظَرَ ،
فَإِذَا أقْبَلْتُ عَلَى صَلاتِي نَظَرَ إلَيَّ وَإِذَا الْتَفَتُّ
نَحْوَهُ أعْرَضَ عَنِّي ، حَتَّى إِذَا طَال ذلِكَ عَلَيَّ مِنْ
جَفْوَةِ المُسْلِمينَ مَشَيْتُ
حَتَّى تَسَوَّرْتُ جِدارَ حائِط أبي قَتَادَةَ وَهُوَ ابْنُ عَمِّي
وأَحَبُّ النَّاس إِلَيَّ ، فَسَلَّمْتُ عَلَيهِ فَوَاللّه مَا رَدَّ
عَليَّ السَّلامَ ، فَقُلْتُ لَهُ : يَا أَبَا قَتَادَةَ ، أنْشُدُكَ
باللّه هَلْ تَعْلَمُنِي أُحِبُّ اللّه وَرَسُولَهُ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ؟
فَسَكَتَ ، فَعُدْتُ فَنَاشَدْتُهُ فَسَكَتَ ، فَعُدْتُ
فَنَاشَدْتُهُ،
فَقَالَ :
اللّه ورَسُولُهُ أَعْلَمُ. فَفَاضَتْ عَيْنَايَ ، وَتَوَلَّيْتُ
حَتَّى تَسَوَّرْتُ الجِدَارَ ، فَبَيْنَا أَنَا أمْشِي في سُوقِ
الْمَدِينة إِذَا نَبَطِيٌّ مِنْ نَبَطِ أهْلِ الشَّام مِمّنْ قَدِمَ
بالطَّعَامِ يَبيعُهُ بِالمَدِينَةِ يَقُولُ : مَنْ يَدُلُّ عَلَى
كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ ؟ فَطَفِقَ النَّاسُ يُشِيرُونَ لَهُ إلَيَّ
حَتَّى جَاءنِي فَدَفَعَ إِلَيَّ كِتَاباً مِنْ مَلِكِ غَسَّانَ ،
وَكُنْتُ كَاتباً . فَقَرَأْتُهُ فإِذَا فِيهِ : أَمَّا بَعْدُ،
فإِنَّهُ قَدْ بَلَغَنا أنَّ صَاحِبَكَ قَدْ جَفَاكَ وَلَمْ
يَجْعَلْكَ اللّه بدَارِ هَوانٍ وَلاَ مَضْيَعَةٍ ، فَالْحَقْ بنَا
نُوَاسِكَ ، فَقُلْتُ حِينَ قَرَأْتُهَا : وَهَذِهِ أَيضاً مِنَ
البَلاءِ ، فَتَيَمَّمْتُ بهَا التَّنُّورَ فَسَجَرْتُهَا ، حَتَّى
إِذَا مَضَتْ أَرْبَعُونَ مِنَ الْخَمْسينَ وَاسْتَلْبَثَ الْوَحْيُ
إِذَا رسولُ رسولِ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم يَأتِيني ،
فَقالَ :
إنَّ رسولَ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم يَأمُرُكَ أنْ تَعْتَزِلَ امْرَأتَكَ ، فَقُلْتُ :
أُطَلِّقُهَا أمْ مَاذَا أفْعَلُ ؟
فَقالَ :
لاَ ، بَلِ اعْتَزِلْهَا فَلاَ تَقْرَبَنَّهَا ، وَأَرْسَلَ إِلَى
صَاحِبَيَّ بِمِثْلِ ذلِكَ . فَقُلْتُ لامْرَأتِي : الْحَقِي
بِأهْلِكِ فَكُوني عِنْدَهُمْ حَتَّى يَقْضِيَ اللّه في هَذَا
الأمْرِ . فَجَاءتِ امْرَأةُ هِلاَلِ بْنِ أُمَيَّةَ رسولَ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
فَقَالَتْ لَهُ : يَا رَسُولَ اللّه ، إنَّ هِلاَلَ بْنَ أمَيَّةَ
شَيْخٌ ضَائِعٌ لَيْسَ لَهُ خَادِمٌ ، فَهَلْ تَكْرَهُ أنْ أخْدُمَهُ
؟
قَالَ :
( لاَ ، وَلَكِنْ لاَ يَقْرَبَنَّكِ )
فَ
قَالَتْ :
إِنَّهُ واللّه ما بِهِ مِنْ حَرَكَةٍ إِلَى شَيْءٍ ، وَوَاللّه مَا
زَالَ يَبْكِي مُنْذُ كَانَ مِنْ أمْرِهِ مَا كَانَ إِلَى يَومِهِ
هَذَا . فَقَالَ لي بَعْضُ أهْلِي : لَو اسْتَأْذَنْتَ رسولَ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم في
امْرَأَتِكَ فَقَدْ أَذِن لاِمْرَأةِ هلاَل بْنِ أمَيَّةَ أنْ
تَخْدُمَهُ ؟ فَقُلْتُ : لاَ أسْتَأذِنُ فيها رسولَ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ،
وَمَا يُدْرِيني مَاذَا يقُول رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم إِذَا اسْتَأْذَنْتُهُ ،
وَأَنَا رَجُلٌ شَابٌ ! فَلَبِثْتُ بِذَلِكَ عَشْرَ لَيَالٍ فَكَمُلَ
لَنا خَمْسُونَ لَيْلَةً مِنْ حِينَ نُهِيَ عَنْ كَلاَمِنا ، ثُمَّ
صَلَّيْتُ صَلاَةَ الْفَجْرِ صَبَاحَ خَمْسِينَ لَيْلَةً عَلَى
ظَهْرِ بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِنَا ، فَبَيْنَا أَنَا جَالِسٌ عَلَى
الْحالِ الَّتي ذَكَرَ اللّه تَعَالَى مِنَّا ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيَّ
نَفْسي وَضَاقَتْ عَلَيَّ الأرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ، سَمِعْتُ صَوْتَ
صَارِخٍ أوفَى عَلَى سَلْعٍ يَقُولُ بِأعْلَى صَوتِهِ : يَا كَعْبَ
بْنَ مَالِكٍ أبْشِرْ ، فَخَرَرْتُ سَاجِداً ، وَعَرَفْتُ أنَّهُ
قَدْ جَاءَ فَرَجٌ . فآذَنَ رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم النَّاسَ بِتَوْبَةِ اللّه عزَّ
وجَلَّ عَلَيْنَا حِينَ صَلَّى صَلاةَ الفَجْر فَذَهَبَ النَّاسُ
يُبَشِّرُونَنَا ، فَذَهَبَ قِبَلَ صَاحِبَيَّ مُبَشِّرونَ وَرَكَضَ
رَجُلٌ إِلَيَّ فَرَساً وَسَعَى سَاعٍ مِنْ أسْلَمَ قِبَلِي ،
وَأَوْفَى عَلَى الْجَبَلِ ، فَكانَ الصَّوْتُ أسْرَعَ مِنَ الفَرَسِ
، فَلَمَّا جَاءني الَّذِي سَمِعْتُ صَوْتَهُ يُبَشِّرُني نَزَعْتُ
لَهُ ثَوْبَيَّ فَكَسَوْتُهُمَا إيَّاهُ بِبشارته، وَاللّه مَا
أمْلِكُ غَيْرَهُمَا يَوْمَئِذٍ ، وَاسْتَعَرْتُ ثَوْبَيْنِ
فَلَبسْتُهُما ، وَانْطَلَقْتُ أتَأمَّمُ رسولَ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
يَتَلَقَّاني النَّاسُ فَوْجاً فَوْجاً يُهنِّئونَني بالتَّوْبَةِ
وَيَقُولُونَ لِي : لِتَهْنِكَ تَوْبَةُ اللّه عَلَيْكَ . حَتَّى
دَخَلْتُ الْمَسْجِدَ فَإِذَا رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم جَالِسٌ حَوْلَه النَّاسُ ،
فَقَامَطَلْحَةُ بْنُ عُبَيْدِ اللّه
رَضِيَ اللّه عَنْهُ يُهَرْوِلُ حَتَّى صَافَحَني
وَهَنَّأَنِي ، واللّه مَا قَامَ رَجُلٌ مِنَ المُهَاجِرينَ غَيرُهُ
- فَكَانَ كَعْبٌ لاَ يَنْسَاهَا لِطَلْحَةَ - .
قَالَ كَعْبٌ : فَلَمَّا سَلَّمْتُ عَلَى رَسُولِ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ
وَهُوَ يَبْرُقُ وَجْهُهُ مِنَ السُّرُور :
( أبْشِرْ بِخَيْرِ يَومٍ مَرَّ عَلَيْكَ مُذْ وَلَدَتْكَ أُمُّكَ )
فَقُلْتُ : أمِنْ عِنْدِكَ يَا رَسُول اللّه أَمْ مِنْ عِندِ اللّه ؟
قَالَ :
( لاَ ، بَلْ مِنْ عِنْدِ اللّه عزَّ
وجَلَّ ) ، وَكَانَ رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم إِذَا سُرَّ اسْتَنَارَ
وَجْهُهُ حَتَّى كَأَنَّ وَجْهَهُ قِطْعَةُ قَمَرٍ وَكُنَّا نَعْرِفُ
ذلِكَ مِنْهُ ، فَلَمَّا جَلَسْتُ بَيْنَ يَدَيْهِ قُلْتُ : يَا
رسولَ اللّه ، إنَّ مِنْ تَوْبَتِي أنْ أنْخَلِعَ مِنْ مَالِي
صَدَقَةً إِلَى اللّه وَإِلَى رَسُولهِ . فَقَالَ رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم :
( أمْسِكَ عَلَيْكَ بَعْضَ مَالِكَ فَهُوَ
خَيْرٌ لَكَ ) . فقلتُ : إِنِّي أُمْسِكُ سَهْمِي الَّذِي
بِخَيبَر . وَقُلْتُ : يَا رسولَ اللّه ، إنَّ اللّه تَعَالَى
إِنَّمَا أنْجَانِي بالصِّدْقِ ، وإنَّ مِنْ تَوْبَتِي أنْ لا
أُحَدِّثَ إلاَّ صِدْقاً مَا بَقِيتُ ، فوَاللّه مَا عَلِمْتُ
أَحَداً مِنَ المُسْلِمينَ أبْلاهُ
اللّه تَعَالَى في صِدْقِ الحَدِيثِ مُنْذُ ذَكَرْتُ ذلِكَ لِرسولِ
اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
أحْسَنَ مِمَّا أبْلانِي اللّه تَعَالَى ، واللّه مَا تَعَمَّدْتُ
كِذْبَةً مُنْذُ قُلْتُ ذلِكَ لِرسولِ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم إِلَى
يَومِيَ هَذَا ، وإنِّي لأرْجُو أنْ يَحْفَظَنِي اللّه تَعَالَى فيما
بَقِيَ ،
قَالَ :
فأَنْزَلَ اللّه تَعَالَى : { لَقَدْ تَابَ
اللّه عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالأَنْصَارِ الَّذِينَ
اتَّبَعُوهُ فِي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ } حَتَّى بَلَغَ :
{ إِنَّهُ بِهِمْ رَؤُوفٌ رَحِيم وَعَلَى
الثَّلاثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حَتَّى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ
الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ } حَتَّى بَلَغَ :
{ اتَّقُوا اللّه وَكُونُوا مَعَ
الصَّادِقِينَ }
[ التوبة : ١١٧-١١٩ ]
قَالَ كَعْبٌ : واللّه ما أنْعَمَ اللّه عَليَّ مِنْ نعمةٍ قَطُّ
بَعْدَ إذْ هَدَاني اللّه للإِسْلامِ أَعْظَمَ في نَفْسِي مِنْ
صِدقِي رسولَ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم أنْ لا أكونَ كَذَبْتُهُ ، فَأَهْلِكَ كما هَلَكَ
الَّذينَ كَذَبُوا ؛ إنَّ اللّه تَعَالَى قَالَ للَّذِينَ كَذَبُوا
حِينَ أنْزَلَ الوَحْيَ شَرَّ مَا قَالَ لأَحَدٍ ، ف
قال اللّه تَعَالَى
: { سَيَحْلِفُونَ بِاللّه لَكُمْ إِذَا
انْقَلَبْتُمْ إِلَيْهِمْ لِتُعْرِضُوا عَنْهُمْ فَأَعْرِضُوا
عَنْهُمْ إِنَّهُمْ رِجْسٌ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ جَزَاءً بِمَا
كَانُوا يَكْسِبُونَ يَحْلِفُونَ لَكُمْ لِتَرْضَوْا عَنْهُمْ فَإِنْ
تَرْضَوْا عَنْهُمْ فَإِنَّ اللّه لا يَرْضَى عَنِ الْقَوْمِ
الْفَاسِقِينَ }
[ التوبة : ٩٥-٩٦ ]
قَالَ كَعْبٌ : كُنّا خُلّفْنَا أيُّهَا الثَّلاَثَةُ عَنْ أمْرِ
أُولئكَ الذينَ قَبِلَ مِنْهُمْ رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم حِينَ
حَلَفُوا لَهُ فَبَايَعَهُمْ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمْ وأرجَأَ رسولُ
اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
أمْرَنَا حَتَّى قَضَى اللّه تَعَالَى فِيهِ بذِلكَ .
قَالَ اللّه تَعَالَى
: { وَعَلَى الثَّلاثَةِ الَّذِينَ
خُلِّفُوا } وَليْسَ الَّذِي ذَكَرَ مِمَّا خُلِّفْنَا
تَخلُّفُنَا عن الغَزْو ، وإنَّمَا هُوَ تَخْلِيفُهُ إيّانا
وإرْجَاؤُهُ أمْرَنَا عَمَّنْ حَلَفَ لَهُ واعْتَذَرَ إِلَيْهِ
فقبِلَ مِنْهُ. مُتَّفَقٌ عليه .
وفي رواية : أنَّ النَّبيّ صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم خَرَجَ في غَزْوَةِ تَبْوكَ يَومَ الخَميسِ
وكانَ يُحِبُّ أنْ يخْرُجَ يومَ الخمِيس .
وفي رواية : وكانَ لاَ يقْدمُ مِنْ سَفَرٍ إلاَّ نَهَاراً في
الضُّحَى ، فإِذَا قَدِمَ بَدَأَ بالمَسْجِدِ فَصَلَّى فِيهِ
رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ جَلَسَ فِيهِ . |