3. SABIR
•
“Ey iman edenler! Sabredin, sabır
yarışında (düşmanlarınızı) geçin!” Âl-i İmrân sûresi
(3), 200
•
“Sizi korku, açlık, mallardan, canlardan
ve ürünlerden biraz eksiltmekle elbette deneriz. Sabredenleri
müjdele!” Bakara sûresi (2), 155
•
“Sabredenlere, felâketlere karşı dişlerini
sıkıp göğüs gerenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.”
Zümer sûresi (39), 10
•
“Fakat sabredip (kendisine yapılan
kötülüğü) bağışlayanın işi, işte bu, benimsenmeye değer
işlerdendir.” Şûrâ sûresi (42), 43
•
“Ey iman edenler! Başınıza gelecek her
şeye sabretmekle ve namaz kılmakla Allah’tan yardım isteyin. Allah
sabredenlerle beraberdir.” Bakara sûresi (2), 153
•
“İçinizdeki mücâhidlerle sabredenleri
ortaya çıkarıncaya kadar elbette sizi deneyeceğiz.” Muhammed
sûresi (47), 31 |
٣- باب الصبر
قَالَ اللّه تَعَالَى
: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا
اصْبِرُوا وَصَابِرُوا }
[ آل عمران : ٢٠٠ ]،
وقال تعالى :
{ وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ
الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الأَمْوَالِ وَالأَنْفُسِ
وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ }
[ البقرة : ١٥٥]
،
وَقالَ تَعَالَى :
{ إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ
أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَاب }
[ الزمر :١٠ ]
،
وَقالَ تَعَالَى:
{ وَلَمَنْ صَبَرَ وَغَفَرَ إِنَّ ذَلِكَ
لَمِنْ عَزْمِ الأُمُورِ }
[الشورى: ٤٣ ]
،
وَقالَ تَعَالَى:
{ اسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلاةِ
إِنَّ اللّه مَعَ الصَّابِرِينَ }
[البقرة : ١٥٣]،
وَقالَ تَعَالَى :
{ وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ
الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ }
[ محمد : ٣١ ]
، وَالآياتُ في الأمر بالصَّبْر وَبَيانِ فَضْلهِ كَثيرةٌ مَعْرُوفةٌ
. |
|
26.
Ebû Mâlik Hâris İbn Âsım el-Eş’arî
radıyallahü anh’den rivâyet edildiğine göre
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Temizlik imanın yarısıdır.
Elhamdülillah duası mizânı, sübhânellah ve elhamdülillah sözleri
ise yer ile gökler arasını sevap ile doldurur. Namaz nurdur;
sadaka burhandır; sabır ziyâdır. Kur’an senin ya lehinde ya da
aleyhinde delildir. Herkes sabahtan (pazara çıkar) nefsini satar;
kimi onu âzâd kimi de helâk eder.”
Müslim,Tahâret 1. Ayrıca bk.Tirmizî,
Daavât 86 |
٢٦-
وعن أبي مالكٍ الحارث بن عاصم الأشعريِّ
رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
قَالَ رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( الطُّهُورُ شَطْرُ
الإِيمان ، والحَمدُ للّه تَمْلأُ الميزَانَ ، وَسُبْحَانَ اللّه
والحَمدُ للّه تَملآن - أَوْ تَمْلأُ - مَا بَينَ السَّماوات
وَالأَرْضِ، والصَّلاةُ نُورٌ ، والصَّدقةُ بُرهَانٌ ، والصَّبْرُ
ضِياءٌ ، والقُرْآنُ حُجةٌ لَكَ أَوْ عَلَيْكَ . كُلُّ
النَّاسِ يَغْدُو فَبَائعٌ نَفسَهُ فَمُعْتِقُهَا
أَوْ مُوبِقُها ) رواه
مسلم . |
|
27. Ebû Saîd Sa’d İbn Mâlik
İbn Sinân el-Hudrî radıyallahü anhümâ’dan
nakledildiğine göre, Medineli müslümanlardan bir kısmı
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’den
bir şeyler istediler. O da verdi. Sonra yine istediler.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem,
elindekiler bitinceye kadar verdi. Verebileceği şeyler tükenince
onlara şöyle hitab etti:
“Yanımda bir şeyler olsaydı, onları
sizden esirgemez, verirdim. Kim dilenmekten çekinir, iffetli
davranırsa, Allah onun iffetini arttırır. Kim tok gözlü olmak
isterse, Allah onu başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır. Kim de
sabretmeye gayret ederse, Allah ona sabır verir. Hiç bir kimseye,
sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lutufta bulunulmamıştır.”
Buhârî, Zekât 50, Rikak 20;
Müslim, Zekât 124. Ayrıca bk.
Ebû Dâvûd, Zekât 28;
Tirmizî, Birr 77;
Nesâî, Zekât 85 |
٢٧-
وعن أبي سَعيد سعدِ بن مالكِ بنِ سنانٍ الخدري
رضي اللّه عنهما : أَنَّ نَاساً
مِنَ الأَنْصَارِ سَألوا رسولَ اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم فَأعْطَاهُمْ ، ثُمَّ سَألوهُ
فَأعْطَاهُمْ ، حَتَّى نَفِدَ مَا عِندَهُ ، فَقَالَ لَهُمْ حِينَ
أنْفْقَ كُلَّ شَيءٍ بِيَدِهِ : ( مَا
يَكُنْ عِنْدي مِنْ خَيْر فَلَنْ أدَّخِرَهُ عَنْكُمْ ، وَمَنْ
يَسْتَعْفِفْ يُعِفهُ اللّه ، وَمَنْ يَسْتَغْنِ يُغْنِهِ اللّه ،
وَمَنْ يَتَصَبَّرْ يُصَبِّرْهُ اللّه . وَمَا أُعْطِيَ أَحَدٌ
عَطَاءً خَيْراً وَأوْسَعَ مِنَ الصَّبْر )
مُتَّفَقٌ عليه . |
|
28. Ebû Yahyâ Suheyb İbn
Sinân radıyallahü anh’den rivâyet
edildiğine göre Resûlüllah sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu:
“Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa
değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi
bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu
onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu
da onun için hayır olur.”
Müslim, Zühd 64 |
٢٨-
وعن أبي يحيى صهيب بن سنانٍ رَضِيَ اللّه
عَنْهُ ،
قَالَ :
قَالَ رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم :( عَجَباً لأمْرِ المُؤمنِ
إنَّ أمْرَهُ كُلَّهُ لَهُ خيرٌ ولَيسَ ذلِكَ لأَحَدٍ إلاَّ
للمُؤْمِن : إنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكانَ خَيراً لَهُ ،
وإنْ أصَابَتْهُ ضرَاءُ صَبَرَ فَكانَ خَيْراً لَهُ ) رواه
مسلم . |
|
29. Enes İbn Mâlik
radıyallahü anh şöyle dedi.
Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem’in
hastalığı ağırlaşınca sıkıntıları çoğaldı. Durumu gören Fâtıma
radıyallahü anhâ:
- Vah
babacığım, ne büyük sıkıntın var! dedi.
Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem:
-
“(Kızım),
bugünden sonra babanın sıkıntısı olmayacak” buyurdu.
Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem vefat
edince, bu defa Fâtıma radıyallahü anhâ:
- Allah’ın
çağrısına icâbet eden babacığım vah, mekânı Firdevs cenneti olan
babacığım vah, kara haberini ancak dostu Cebrail’le paylaşacağımız
babacığım vah, diye ağladı.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
defninden sonra da Hazret-i Fâtıma duygu ve üzüntülerini şöyle
dile getirdi:
-
Resûlüllah’ın üzerine
(çarçabuk) toprak atmaya eliniz nasıl vardı, gönlünüz nasıl râzı
oldu?
Buhârî, Meğâzî 83. Ayrıca bk.
İbn Mâce, Cenâiz 65 |
٢٩-
وعن أنَسٍ رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
لَمَّا ثَقُلَ النَّبيُّ صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم جَعلَ يَتَغَشَّاهُ الكَرْبُ ، فَقَالَتْ
فَاطِمَةُ رضي اللّه عنها :
وَاكَربَ أَبَتَاهُ .
فقَالَ :
( لَيْسَ عَلَى أَبيكِ كَرْبٌ بَعْدَ
اليَوْمِ ) فَلَمَّا مَاتَ ،
قَالَتْ :
يَا أَبَتَاهُ ، أَجَابَ رَبّاً دَعَاهُ ! يَا أَبتَاهُ ، جَنَّةُ
الفِردَوسِ مَأْوَاهُ ! يَا أَبَتَاهُ ، إِلَى جبْريلَ نَنْعَاهُ !
فَلَمَّا دُفِنَ قَالَتْ فَاطِمَةُ رَضي
اللّه عنها : أَطَابَتْ أنْفُسُكُمْ أنْ تَحْثُوا عَلَى
رَسُول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
التُّرَابَ ؟! رواه البخاري . |
|
30.
Resûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem’in azadlısı, dostu ve dostunun oğlu olan Ebû Zeyd
Üsâme İbn Zeyd İbn Hârise radıyallahü anhümâ’dan nakledildiğine göre o şöyle dedi:
Kızı (Zeynep),
Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’e:
- Oğlum ölmek
üzeredir, lutfen bize kadar geliniz, diye haber gönderdi.
Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Alan da veren de Allah’tır. O’nun
katında her şeyin belli bir vakti vardır. Sabretsin ve ecrini
Allah’tan beklesin”, buyurarak kızına selâm gönderdi.
Bunun üzerine
Kızı, Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’e;
- Ne olur,
mutlaka gelsin, diye tekrar haber yolladı.
Bu defa
Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem yanında Sa’d İbn Ubâde, Muâz
İbn Cebel, Übeyy İbn Kâ’b, Zeyd İbn Sâbit ve başka bazı sahâbîler
olduğu halde kalkıp kızına gitti. Çocuğu Hazret-i
Peygamber’e verdiler,
kucağına aldı. Yavrucak pek zor nefes almaktaydı.
Resûlüllah’ın gözlerinden
yaşlar boşandı.
Durumu gören
Sa’d İbn Ubâde:
- Ey Allah’ın
Resûlü, bu ne haldir? dedi. Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem de:
-
“Bu, Allah’ın, kullarının kalbine koymuş
olduğu merhamet duygusudur” buyurdu.
Hadisin bir
başka rivâyetinde Hazret-i
Peygamber, “Bu, dilediği
kullarının kalbine Allah’ın koyduğu bir rahmettir. Zaten Allah
ancak, merhametli kullarına rahmet eder” buyurmuştur.
Buhârî, Cenâiz 33,
Müslim, Cenâiz, 9, 11. Ayrıca
bk. Buhârî, Eymân 9, Merdâ 9,
Tevhîd 25; Ebû Dâvûd, Cenâiz
24, Edeb 58; Nesâî, Cenâiz 22;
İbn Mâce, Cenâiz 53 |
٣٠-
وعن أبي زَيدٍ أُسَامَةَ بنِ زيدِ بنِ حارثةَ مَوْلَى رسولِ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
وحِبِّه وابنِ حبِّه رضي اللّه عنهما
،
قَالَ :
أرْسَلَتْ بنْتُ النَّبيِّ صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم إنَّ ابْني قَد احْتُضِرَ فَاشْهَدنَا ،
فَأَرْسَلَ يُقْرىءُ السَّلامَ ، ويقُولُ :
( إنَّ للّه مَا أخَذَ وَلَهُ مَا أعطَى وَكُلُّ شَيءٍ عِندَهُ
بِأجَلٍ مُسَمًّى فَلتَصْبِرْ وَلْتَحْتَسِبْ ) فَأَرسَلَتْ
إِلَيْهِ تُقْسِمُ عَلَيهِ لَيَأتِينَّهَا . فقامَ وَمَعَهُ سَعْدُ
بْنُ عُبَادَةَ ، وَمُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ ، وَأُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ ،
وَزَيْدُ بْنُ ثَابتٍ ، وَرجَالٌ رضي اللّه عَنْهمْ ، فَرُفعَ إِلَى
رَسُول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
الصَّبيُّ ، فَأقْعَدَهُ في حِجْرِهِ وَنَفْسُهُ تَقَعْقَعُ ،
فَفَاضَتْ عَينَاهُ فَقالَ سَعدٌ : يَا رسولَ اللّه ، مَا هَذَا ؟
فَقالَ :
( هذِهِ رَحمَةٌ جَعَلَها اللّه تَعَالَى
في قُلُوبِ عِبَادِهِ )
وفي رواية : ( فِي قُلُوبِ مَنْ شَاءَ مِنْ
عِبَادِهِ ، وَإِنَّما يَرْحَمُ اللّه مِنْ عِبادِهِ الرُّحَماءَ )
مُتَّفَقٌ عَلَيهِ .
وَمَعنَى ( تَقَعْقَعُ ) :
تَتَحرَّكُ وتَضْطَربُ . |
|
31. Suheyb (-i Rûmî)
radıyallâhü anh’den rivâyet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Sizden önceki
ümmetler içinde bir padişah, bir de onun sihirbazı vardı. Bu
sihirbaz yaşlanınca, padişaha:
- “Ben
yaşlandım, bana genç birini göndersen de ona sihirbazlığı
öğretsem” dedi.
Padişah da ona
bir genç gönderdi. Gencin yolu üzerinde bir rahip bulunmaktaydı.
Genç ona uğradı, yanında oturdu ve konuşmalarını dinledi, beğendi.
Sihirbaza her gittiğinde rahibe uğrar ve yanında bir süre kalırdı.
Sihirbaz ona “niçin geç kaldın?” diye kızar ve döğerdi. Delikanlı
bu durumu rahibe şikâyet etti. O da şöyle dedi:
- Sihirbazdan
korktuğunda, “evdekiler alıkoydular”de; âilenden çekindiğinde de
“sihirbaz alıkoydu” de.
Genç, durumu
böylece idare edip giderken, bir gün yolda insanların gelip
geçmesine engel olan büyük ve yırtıcı bir hayvana rastladı ve
kendi kendine “Sihirbazın mı yoksa râhibin mi daha üstün olduğunu
işte şimdi öğreneceğim” diyerek bir taş aldı ve “Ey Allahım,
rahibin yaptıklarını sihirbazın yaptıklarından daha çok
seviyorsan, şu hayvanı öldür ki insanlar yollarına devam etsinler”
dedi ve taşı hayvana doğru fırlatıp onu öldürdü. Halk da geçip
gitti. Daha sonra delikanlı râhibe gelip olayı anlattı. Râhip ona:
- Delikanlı!
Şimdi artık sen benden daha üstünsün. Zira, sen bu gördüğüm
mertebeye erişmişsin. Öyle sanıyorum ki, sen yakında bir belâya
uğratılacaksın. Böyle bir şey olursa, sakın benim bulunduğum yeri
kimseye gösterme! dedi.
Delikanlı,
körleri, alaca hastalığına tutulmuş olanları kurtarır ve diğer
hastalıkları da tedâvî ederdi. Padişahın o sıralarda kör olmuş bir
yakını bunu duydu, değerli hediyelerle birlikte delikanlıya gitti
ve:
- Eğer beni
tedâvî edersen, bütün bunlar senin olacak dedi.
Delikanlı:
- Ben
kendiliğimden kimseye şifâ veremem. Şifayı ancak Allah Teâlâ
verir. Eğer sen Yüce Allah’a inanırsan, ben ona dua ederim, o da
(dilerse) sana şifa verir, dedi.
Adam iman etti.
Allahü teâlâ da ona şifa verdi. Adam eskiden olduğu gibi padişahın
yanına gelip meclisteki yerini aldı.
Padişah:
- Senin gözünü
kim iyi etti? diye sordu. O da:
- Rabbim, dedi.
Bu defa
Padişah:
- Senin benden
başka rabbin mi var? diye gürledi.
Adam:
- Benim de
senin de rabbin Allahü teâlâ’dır, dedi.
Bunun üzerine
sinirlenen padişah adamı tutuklattı ve gencin yerini gösterinceye
kadar ona işkence ettirdi. Sonuçta adam gencin yerini söyledi.
Delikanlı getirildi. Padişah ona:
- Delikanlı,
demek senin sihirbazlığın körleri ve alacaları iyi edecek dereceye
ulaşmış. Duydum ki sen epeyce işler yapıyormuşsun, öyle mi? diye
sordu.
Delikanlı:
- Hayır, ben
kimseye şifa veremem. Şifa veren Allahü teâlâ’dır dedi.
Padişah
delikanlıyı tutuklattı ve rahibin yerini gösterinceye kadar ona
işkence ettirdi. Neticede râhip getirildi ve kendisine “dininden
dön!” denildi. Râhip bu teklife yanaşmadı. Bunun üzerine padişah
bir testere getirtip başının tam ortasından rahibi ikiye biçtirdi.
Rahibin parçalarının her biri bir yana düştü. Sonra Padişahın
adamı getirildi ona da “dininden dön!” denildi. Ancak o da kabul
etmedi. Padişah onu da parçalarının her biri bir tarafa düşünceye
kadar testere ile başının ortasından ikiye biçtirdi. Daha sonra
delikanlı getirildi ve “dininden dön (yoksa öleceksin)” diye
tehdid edildi, fakat delikanlı direndi. Padişah delikanlıyı
adamlarından bir gruba teslim etti ve onlara şu tâlimatı verdi:
- Bunu şu dağın
tepesine çıkarın, dininden dönerse ne âlâ, değilse, aşağıya
yuvarlayın gitsin.
Delikanlıyı
götürdüler, dağın tepesine çıkardılar.
Delikanlı:
“Allahım, beni
bunların elinden nasıl dilersen öylece kurtar!” diye dua etti.
Bunun üzerine dağ sarsıldı ve onlar aşağı yuvarlandılar. Delikanlı
sapasağlam yürüyerek padişahın yanına döndü. Padişah ona:
- Yanındakiler
ne oldu? dedi.
Delikanlı da :
- Allah beni
onların elinden kurtardı, dedi.
Bunun üzerine
padişah, delikanlıyı adamlarından bir başka gruba teslim etti ve:
- Bunu Kurkur
denilen bir gemiye bindirip denizin ortasına götürün. Dininden
dönerse ne âlâ, değilse, denize atın gitsin, dedi.
Delikanlıyı
alıp götürdüler. O:
“Allahım, beni
bunların elinden dilediğin şekilde kurtar!” diye dua etti.
Gemi
içindekilerle beraber ala-bora oldu, hepsi boğuldu. Delikanlı sağ-sâlim
padişahın yanına döndü.
Padişah onu
görünce:
- Yanındakiler
ne oldu? diye sordu.
Delikanlı da:
- Allah beni
onların elinden kurtardı, dedi ve ilâve etti:
- Benim sana
söyleyeceklerimi yapmadıkça beni öldüremezsin.
Padişah:
- Neymiş onlar?
dedi.
Delikanlı :
- Halkı geniş
bir meydanda topla. Beni de bir hurma kütüğüne bağla.
Okdanlığımdan bir ok al, yayın tam ortasına koy. Sonra da
“Delikanlının rabbinin ismiyle de ve at. İşte ancak bunu yaparsan
beni öldürebilirsin” dedi.
Padişah halkı
geniş bir meydanda topladı. Delikanlıyı hurma kütüğüne bağladı.
Sonra delikanlının sadağından bir ok aldı, yayına yerleştirdi.
“Delikanlının rabbi olan Allah ismiyle” deyip oku fırlattı. Ok,
delikanlının şakağına isabet etti. Delikanlı elini şakağına koydu
ve oracıkta öldü.
Bunun üzerine
halk:
- Biz,
delikanlının rabbine iman ettik, dediler.
Daha sonra
durumu padişaha ileterek:
- Gördün mü
çekindiğin şey nihâyet başına geldi; halk iman etti, dediler.
Bunun üzerine
padişah, sokak başlarına büyük hendekler kazılmasını emretti.
Hendekler ateşle doldurulmuştu.
Padişah:
- Bu yeni
dinden dönmeyen herkesi, zorla ateşe atın, (yahut “onları ateşe
girmeye zorlayın”) dedi.
Emri yerine
getirdiler. En sonunda kucağında çocuğu ile bir kadın geldi, bir
ara ateşe girmemek ister gibi yaptı, sendeledi. Çocuk:
- “Anneciğim,
sık dişini, sabret, çünkü sen hak din üzeresin!” de(mek suretiyle
annesini cesaretlendir)di. Müslim,
Zühd 73 |
٣١-
وعن صهيب رَضِيَ اللّه عَنْهُ :
أنَّ رسولَ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم ،
قَالَ :
( كَانَ مَلِكٌ فيمَنْ كَانَ قَبلَكمْ
وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ فَلَمَّا كَبِرَ قَالَ للمَلِكِ : إنِّي قَدْ
كَبِرْتُ فَابْعَثْ إلَيَّ غُلاماً أُعَلِّمْهُ السِّحْرَ ؛ فَبَعثَ
إِلَيْهِ غُلاماً يُعَلِّمُهُ ، وَكانَ في طرِيقِهِ إِذَا سَلَكَ
رَاهِبٌ ، فَقَعدَ إِلَيْه وسَمِعَ كَلامَهُ فَأعْجَبَهُ ، وَكانَ
إِذَا أتَى السَّاحِرَ ، مَرَّ بالرَّاهبِ وَقَعَدَ إِلَيْه ، فَإذَا
أَتَى السَّاحِرَ ضَرَبَهُ ، فَشَكَا ذلِكَ إِلَى الرَّاهِب ،
فَقَالَ : إِذَا خَشيتَ السَّاحِرَ ، فَقُلْ : حَبَسَنِي أَهْلِي ،
وَإذَا خَشِيتَ أهلَكَ ، فَقُلْ : حَبَسَنِي السَّاحِرُ
.
فَبَيْنَما هُوَ عَلَى ذلِكَ إِذْ أَتَى عَلَى دَابَّةٍ عَظِيمَةٍ
قَدْ حَبَسَتِ النَّاسَ ،
فَقَالَ :
اليَوْمَ أعْلَمُ السَّاحرُ أفْضَلُ أم الرَّاهبُ أفْضَلُ ؟ فَأخَذَ
حَجَراً،
فَقَالَ :
اللّهمَّ إنْ كَانَ أمْرُ الرَّاهِبِ أَحَبَّ إِلَيْكَ مِنْ أمْرِ
السَّاحِرِ فَاقْتُلْ هذِهِ الدّابَّةَ حَتَّى يَمضِي النَّاسُ ،
فَرَمَاهَا فَقَتَلَها ومَضَى النَّاسُ ، فَأتَى الرَّاهبَ
فَأَخبَرَهُ . فَقَالَ لَهُ الرَّاهبُ : أَيْ بُنَيَّ أَنْتَ اليَومَ
أفْضَل منِّي قَدْ بَلَغَ مِنْ أَمْرِكَ مَا أَرَى ، وَإنَّكَ
سَتُبْتَلَى ، فَإن ابْتُلِيتَ فَلاَ تَدُلَّ عَلَيَّ ؛ وَكانَ
الغُلامُ يُبْرىءُ الأكْمَهَ وَالأَبْرصَ ، ويداوي النَّاسَ مِنْ
سَائِرِ الأَدْوَاء . فَسَمِعَ جَليسٌ لِلملِكِ كَانَ قَدْ عَمِيَ ،
فأتاه بَهَدَايا كَثيرَةٍ ،
فَقَالَ :
مَا ها هُنَا لَكَ أَجْمعُ إنْ أنتَ شَفَيتَنِي ،
فَقَالَ :
إنّي لا أشْفِي أحَداً إِنَّمَا يَشفِي اللّه تَعَالَى ، فَإنْ
آمَنْتَ باللّه تَعَالَى دَعَوتُ اللّه فَشفَاكَ ، فَآمَنَ باللّه
تَعَالَى فَشفَاهُ اللّه تَعَالَى ، فَأَتَى المَلِكَ فَجَلسَ
إِلَيْهِ كَما كَانَ يَجلِسُ ، فَقَالَ لَهُ المَلِكُ : مَنْ رَدّ
عَلَيْكَ بَصَرَكَ ؟
قَالَ :
رَبِّي ،
قَالَ :
وَلَكَ رَبٌّ غَيري ؟
قَالَ :
رَبِّي وَرَبُّكَ اللّه ، فَأَخَذَهُ فَلَمْ يَزَلْ يُعَذِّبُهُ
حَتَّى دَلَّ عَلَى الغُلامِ ، فَجيء بالغُلاَمِ ، فَقَالَ لَهُ
المَلِكُ : أيْ بُنَيَّ ، قَدْ بَلَغَ مِنْ سِحْرِكَ مَا تُبْرىء
الأَكْمَهَ وَالأَبْرَصَ وتَفْعَلُ وتَفْعَلُ !
فَقَالَ :
إنِّي لا أَشْفي أحَداً ، إِنَّمَا يَشفِي اللّه تَعَالَى .
فَأَخَذَهُ فَلَمْ يَزَلْ يُعَذِّبُهُ حَتَّى دَلَّ عَلَى الرَّاهبِ
؛ فَجِيء بالرَّاهبِ فَقيلَ لَهُ : ارجِعْ عَنْ دِينكَ ، فَأَبَى ،
فَدَعَا بِالمِنْشَارِ فَوُضِعَ المِنْشَارُ في مَفْرق رَأسِهِ ،
فَشَقَّهُ حَتَّى وَقَعَ شِقَّاهُ ، ثُمَّ جِيءَ بِجَليسِ المَلِكِ
فقيل لَهُ : ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ ، فَأَبَى ، فَوضِعَ المِنْشَارُ
في مَفْرِق رَأسِهِ ، فَشَقَّهُ بِهِ حَتَّى وَقَعَ شِقَّاهُ ، ثُمَّ
جِيءَ بالغُلاَمِ فقيلَ لَهُ : ارْجِعْ عَنْ دِينكَ ، فَأَبَى ،
فَدَفَعَهُ إِلَى نَفَرٍ مِنْ أصْحَابهِ ،
فَقَالَ :
اذْهَبُوا بِهِ إِلَى جَبَلِ كَذَا وَكَذَا فَاصْعَدُوا بِهِ الجَبَل
، فَإِذَا بَلَغْتُمْ ذِرْوَتَهُ فَإِنْ رَجَعَ عَنْ دِينِهِ وَإلاَّ
فَاطْرَحُوهُ . فَذَهَبُوا بِهِ فَصَعِدُوا بِهِ الجَبَلَ ،
فَقَالَ :
اللّهمَّ أكْفنيهمْ بِمَا شِئْتَ ، فَرَجَفَ بهِمُ الجَبلُ
فَسَقَطُوا ، وَجاءَ يَمشي إِلَى المَلِكِ ، فَقَالَ لَهُ المَلِكُ :
مَا فَعَلَ أصْحَابُكَ ؟
فَقَالَ :
كَفَانِيهمُ اللّه تَعَالَى ، فَدَفَعَهُ إِلَى نَفَرٍ مِنْ
أَصْحَابِهِ
فَقَالَ :
اذْهَبُوا بِهِ فاحْمِلُوهُ في قُرْقُورٍ وتَوَسَّطُوا بِهِ البَحْرَ
، فَإنْ رَجعَ عَنْ دِينِهِ وإِلاَّ فَاقْذِفُوهُ . فَذَهَبُوا بِهِ
،
فَقَالَ :
اللّهمَّ أكْفِنيهمْ بمَا شِئْتَ ، فانْكَفَأَتْ بِهمُ السَّفينةُ
فَغَرِقُوا ، وَجَاء يَمْشي إِلَى المَلِكِ . فَقَالَ لَهُ المَلِكُ
: مَا فعلَ أصْحَابُكَ ؟
فَقَالَ :
كَفَانيهمُ اللّه تَعَالَى . فَقَالَ لِلمَلِكِ : إنَّكَ لَسْتَ
بقَاتلي حَتَّى تَفْعَلَ مَا آمُرُكَ بِهِ .
قَالَ :
مَا هُوَ ؟
قَالَ :
تَجْمَعُ النَّاسَ في صَعيدٍ وَاحدٍ وتَصْلُبُني عَلَى جِذْعٍ ،
ثُمَّ خُذْ سَهْماً مِنْ كِنَانَتي ، ثُمَّ ضَعِ السَّهْمَ في كَبدِ
القَوْسِ ثُمَّ قُلْ : بسْم اللّه ربِّ الغُلاَمِ ، ثُمَّ ارْمِني،
فَإنَّكَ إِذَا فَعَلْتَ ذلِكَ قَتَلتَني، فَجَمَعَ النَّاسَ في
صَعيد واحدٍ ، وَصَلَبَهُ عَلَى جِذْعٍ ، ثُمَّ أَخَذَ سَهْماً مِنْ
كِنَانَتِهِ ، ثُمَّ وَضَعَ السَّهْمَ في كَبِدِ القَوْسِ ، ثُمَّ
قَالَ :
بِسمِ اللّه ربِّ الغُلامِ ، ثُمَّ رَمَاهُ فَوقَعَ في صُدْغِهِ ،
فَوَضَعَ يَدَهُ في صُدْغِهِ فَمَاتَ ، فَقَالَ النَّاسُ : آمَنَّا
بِرَبِّ الغُلامِ ، فَأُتِيَ المَلِكُ فقيلَ لَهُ : أَرَأَيْتَ مَا
كُنْتَ تَحْذَرُ قَدْ واللّه نَزَلَ بكَ حَذَرُكَ . قَدْ آمَنَ
النَّاسُ . فَأَمَرَ بِالأُخْدُودِ بأفْواهِ السِّكَكِ فَخُدَّتْ
وأُضْرِمَ فيهَا النِّيرانُ
وَقَالَ :
مَنْ لَمْ يَرْجعْ عَنْ دِينهِ فَأقْحموهُ فيهَا ،
أَوْ قيلَ لَهُ: اقتَحِمْ
فَفَعَلُوا حَتَّى جَاءت امْرَأةٌ وَمَعَهَا صَبيٌّ لَهَا ،
فَتَقَاعَسَتْ أنْ تَقَعَ فيهَا، فَقَالَ لَهَا الغُلامُ : يَا أُمهْ
اصْبِري فَإِنَّكِ عَلَى الحَقِّ ! ) رواه
مسلم .
( ذِروَةُ الجَبَلِ )
: أعْلاهُ ، وَهيَ - بكَسْر الذَّال المُعْجَمَة وَضَمِّهَا - و(
القُرْقُورُ ) : بضَمِّ القَافَينِ نَوعٌ مِنَ السُّفُن وَ(
الصَّعيدُ ) هُنَا : الأَرضُ البَارِزَةُ وَ(
الأُخْدُودُ ) الشُّقُوقُ في الأَرضِ كَالنَّهْرِ الصَّغير ،
وَ( أُضْرِمَ ) : أوْقدَ ، وَ(
انْكَفَأتْ ) أَي : انْقَلَبَتْ ، وَ(
تَقَاعَسَتْ ) : تَوَقفت وجبنت . |
|
32. Enes İbn Mâlik
radıyallahü anh’den rivâyet edildiğine göre
Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem,
(çocuğunun) mezarı başında (bağıra-çağıra) ağlayan bir kadının
yanından geçti.
Ona:
- “Allah’dan kork ve sabret!”
buyurdu.
Kadın:
- Çek git
başımdan; zira benim başıma gelen felâket, senin başına
gelmemiştir, dedi.
Kadın Hazret-i
Peygamber’i
tanıyamamıştı. Kendisine, onun
Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem olduğunu söylediler. Bunu duyar duymaz
Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem’in
kapısına koştu, orada kapıcılar yoktu. (Özür beyân etmek üzere
Hazret-i Peygamber’e):
- Sizi
tanıyamadım, dedi.
Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem de:
-
“Sabır dediğin, felâketle karşılaştığın ilk anda dayanmaktır”
buyurdu.
Buhârî, Cenâiz 32, 43; Ahkâm
11; Müslim, Cenâiz 14-15.
Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz
23; Tirmizî, Cenâiz 13;
Nesâî, Cenâiz 22 |
٣٢-
وعن أنس رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
مَرَّ النَّبيُّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم بامرأةٍ تَبكي عِنْدَ قَبْرٍ ،
فَقَالَ :( اتّقِي اللّه واصْبِري )
فَ
قَالَتْ :
إِليْكَ عَنِّي ؛ فإِنَّكَ لم تُصَبْ بمُصِيبَتي وَلَمْ تَعرِفْهُ ،
فَقيلَ لَهَا : إنَّه النَّبيُّ صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم فَأَتَتْ بَابَ النَّبيِّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ،
فَلَمْ تَجِدْ عِنْدَهُ بَوَّابينَ ، ف
قالتْ :
لَمْ أعْرِفكَ ،
فَقَالَ :
( إنَّمَا الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ
الأُولى ) مُتَّفَقٌ عَلَيهِ
.
وفي رواية لمسلم :
( تبكي عَلَى صَبيٍّ لَهَا ) . |
|
33. Ebû Hüreyre
radıyallahü anh’den rivâyet
edildiğine göre, Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem,
“Allahü teâlâ şöyle buyurdu demiştir.
“
Dünyada sevdiği bir dostunu aldığım
zaman, (sabredip) ecrini Allah’tan bekleyen mü’min kulumun
katımdaki karşılığı cennettir.”
Buhârî, Rikak 6 |
٣٣-
وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّه عَنْهُ
: أنَّ رسولَ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم ،
قَالَ :
( يَقُولُ اللّه تَعَالَى : مَا لعَبدِي
المُؤْمِنِ عِنْدِي جَزَاءٌ إِذَا قَبَضْتُ صَفِيَّهُ مِنْ
أهْلِ الدُّنْيَا ثُمَّ احْتَسَبَهُ إلاَّ الجَنَّةَ ) رواه
البخاري . |
|
34. Âişe
radıyallahü anhâ’dan rivâyet
edildiğine göre, kendisi Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’e tâun
hastalığını sormuş, o da şöyle buyurmuştur:
“Tâun hastalığı, Allahü teâlâ’nın
dilediği kimseleri kendisiyle cezalandırdığı bir çeşit azaptı.
Allah onu mü’minler için rahmet kıldı. Bu sebeple tâuna yakalanmış
bir kul, başına gelene sabrederek ve ecrini Allah’tan bekleyerek
bulunduğu yerde ikâmete devam eder ve başına ancak Allah ne takdir
etmişse onun geleceğini bilirse, kendisine şehit sevabı verilir.”
Buhârî, Tıb 31; Ayrıca bk.
Buhârî, Enbiyâ 54; Kader 15;
Müslim, Selâm 92-95 |
٣٤-
وعن عائشةَ رضيَ اللّه عنها:
أَنَّهَا سَألَتْ رسولَ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم عَنِ الطّاعُونِ، فَأَخْبَرَهَا أنَّهُ
كَانَ عَذَاباً يَبْعَثُهُ اللّه تَعَالَى عَلَى مَنْ يشَاءُ ،
فَجَعَلَهُ اللّه تعالى رَحْمَةً للْمُؤْمِنينَ ، فَلَيْسَ مِنْ
عَبْدٍ يَقَعُ في الطَّاعُونِ فيمكثُ في بلدِهِ صَابراً مُحْتَسِباً
يَعْلَمُ أنَّهُ لا يصيبُهُ إلاَّ مَا كَتَبَ اللّه لَهُ إلاَّ كَانَ
لَهُ مِثْلُ أجْرِ الشّهيدِ . رواه
البخاري . |
|
35. Enes İbn Mâlik
radıyallahü anh
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’i
şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:
“Allahü teâlâ buyuruyor ki: “Kulumu, iki
gözünü kör etmekle imtihan ettiğim zaman sabrederse, gözlerine
karşılık olarak cenneti veririm.”
Buhârî, Merdâ 7; Ayrıca bk.
Tirmizî, Zühd 58 |
٣٥-
وعن أنس رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
سمعتُ رسولَ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم ، يقول : ( إنَّ اللّه عزَّ
وجَلَّ ،
قَالَ : إِذَا ابْتَلَيْتُ عبدي بحَبيبتَيه فَصَبرَ عَوَّضتُهُ
مِنْهُمَا الجَنَّةَ )
يريد عينيه ، رواه البخاري . |
|
36. Atâ İbn Ebî Rebâh’dan
şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
Abdullah İbn
Abbâs radıyallahü anhümâ bana:
- Sana
cennetlik bir kadın göstereyim mi? dedi. Ben:
- Evet, göster,
dedim.
İbn Abbâs şöyle
dedi:
- Şu (iri yarı)
siyah kadın var ya! İşte bu kadın (birgün)
Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’e
geldi ve:
- Beni sar’a
tutuyor ve üstüm başım açılıyor. İyileşmem için Allah’a dua
ediniz, dedi.
Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem:
-“Eğer sabredeyim dersen, sana cennet
vardır. Ama yine de sen istersen, sana şifa vermesi için Allah’a
dua ederim” buyurdu.
Bunun üzerine
kadın:
- Ben
(hastalığıma) sabrederim. Ancak sar’a tuttuğu zaman üstümün
başımın açılmaması için dua buyurunuz, dedi.
Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem de ona
dua etti. (Buhârî, Merdâ 6;
Müslim, Birr 54) |
٣٦-
وعن عطَاء بن أبي رَباحٍ ،
قَالَ :
قَالَ لي ابنُ عَباسٍ رضي اللّه عنهما
: ألاَ أُريكَ امْرَأةً مِنْ أَهْلِ الجَنَّة ؟ فَقُلْتُ: بَلَى،
قَالَ :
هذِهِ المَرْأةُ السَّوداءُ أتتِ النَّبيَّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم، فَ
قَالَتْ :
إنّي أُصْرَعُ ، وإِنِّي أتَكَشَّفُ ، فادْعُ اللّه تَعَالَى لي .
قَالَ :
( إنْ شئْتِ صَبَرتِ وَلَكِ الجَنَّةُ ،
وَإنْ شئْتِ دَعَوتُ اللّه تَعَالَى أنْ يُعَافِيكِ ) فَ
قَالَتْ :
أَصْبِرُ ، فَ
قَالَتْ :
إنِّي أتَكَشَّفُ فَادعُ اللّه أنْ لا أَتَكَشَّف ، فَدَعَا لَهَا .
مُتَّفَقٌ عَلَيهِ . |
|
37.
Ebû Abdurrahman Abdullah İbn Mes’ud
radıyallahü anh şöyle dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in,
gönderildiği kavim tarafından dövülüp yüzü kanatılan, bir taraftan
yüzündeki kanı silen bir taraftan da
“Ey Allahım, halkımı bağışla, çünkü onlar bilmiyorlar”
diyen bir peygamberi anlatması hâlâ gözlerimin önündedir.
Buhârî Enbiyâ, 54. Ayrıca bk.
Buhârî, Mürteddîn 5;
Müslim, Cihâd 104;
İbn Mâce, Fiten 23 |
٣٧-
وعن أبي عبد الرحمانِ عبدِ اللّه بنِ مسعودٍ
رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
كَأَنِّي أنْظُرُ إِلَى رسولِ اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم يَحْكِي نَبِيّاً مِنَ الأَنْبِياءِ ،
صَلَواتُ اللّه وَسَلامُهُ عَلَيْهمْ ، ضَرَبه قَوْمُهُ فَأدْمَوهُ ،
وَهُوَ يَمْسَحُ الدَّمَ عَنْ وَجْهِهِ ، يَقُولُ :
( اللّهمَّ اغْفِرْ لِقَومي ، فَإِنَّهُمْ لا يَعْلَمونَ )
مُتَّفَقٌ علَيهِ . |
|
38. Ebû Saîd ve Ebû Hüreyre
radıyallahü anhümâ’dan rivâyet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa,
keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar
müslümanın başına gelen her şeyi, Allah, onun hatalarını
bağışlamaya vesile kılar.”
Buhârî, Merdâ 1, 3;
Müslim, Birr 49 |
٣٨-
وعن أبي سعيدٍ وأبي هريرةَ رضيَ اللّه
عنهما ، عن النَّبيِّ صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم ،
قَالَ :
( مَا يُصيبُ المُسْلِمَ مِنْ نَصَبٍ ،
وَلاَ وَصَبٍ، وَلاَ هَمٍّ ، وَلاَ حَزَنٍ ، وَلاَ أذَىً ، وَلاَ
غَمٍّ ، حَتَّى الشَّوكَةُ يُشَاكُهَا إلاَّ كَفَّرَ اللّه بِهَا
مِنْ خَطَاياهُ ) مُتَّفَقٌ
عَلَيهِ .
و( الوَصَبُ ) : المرض . |
|
39.
Abdullah İbn Mes’ûd radıyallahü
anh şöyle dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
huzûruna vardım. Kendisi sıtmaya yakalanmıştı.
- Ey Allah’ın
Resûlü! Gerçekten şiddetli bir sıtma nöbetine tutulmuşsunuz,
dedim.
- “Evet, sizden iki kişinin çekebileceği
kadar ızdırab çekmekteyim” buyurdu.
- (Herhalde) bu
iki kat sevap kazanmanız içindir, dedim.
- “Evet, öyledir. Allah, ayağına batan
bir diken veya başına gelen daha büyük bir sıkıntıdan dolayı
müslümanın günahlarını bağışlar. O müslümanın günahları ağaç
yaprakları gibi dökülür” buyurdu.
(Buhârî,
Merdâ 3, 13, 16; Müslim, Birr 45) |
٣٩-
وعن ابنِ مسعودٍ رَضِيَ اللّه عَنْهُ
،
قَالَ :
دخلتُ عَلَى النَّبيِّ صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم وهو يُوعَكُ ، فقلت : يَا رسُولَ اللّه ،
إنَّكَ تُوْعَكُ وَعْكاً شَدِيداً ،
قَالَ :
( أجَلْ ، إنِّي أوعَكُ كمَا يُوعَكُ
رَجُلانِ مِنكُمْ ) قلْتُ: ذلِكَ أن لَكَ أجْرينِ ؟
قَالَ :
( أَجَلْ ، ذلِكَ كَذلِكَ ، مَا مِنْ
مُسْلِمٍ
يُصيبُهُ أذىً ، شَوْكَةٌ فَمَا فَوقَهَا إلاَّ كَفَّرَ اللّه بهَا
سَيِّئَاتِهِ ، وَحُطَّتْ عَنْهُ ذُنُوبُهُ كَمَا تَحُطُّ
الشَّجَرَةُ وَرَقَهَا )
مُتَّفَقٌ عَلَيهِ .
وَ( الوَعْكُ ) : مَغْثُ الحُمَّى ،
وَقيلَ : الحُمَّى . |
|
40. Ebû Hüreyre
radıyallahü anh’den rivâyet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Allah, hayrını dilediği kişiyi
sıkıntıya sokar.”
Buhârî, Merdâ 1 |
٤٠-
وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّه عَنْهُ
،
قَالَ :
قَالَ رَسُولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( مَنْ يُرِدِ اللّه بِهِ
خَيْراً يُصِبْ مِنْهُ ) رواه
البخاري .
وَضَبَطُوا ( يُصِبْ ) بفَتْح
الصَّاد وكَسْرها . |
|
41.
Enes İbn Mâlik radıyallahü anh’den
rivâyet edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Başına bir musibet geldi diye hiç
biriniz ölümü temenni etmesin. Mutlaka böyle bir şey temenni etmek
zorunda kalırsa: ‘Allahım, benim için yaşamak hayırlı olduğu
sürece beni yaşat, hakkımda ölüm hayırlı olduğu zaman da beni
öldür’ desin.”
Buhârî, Merdâ 19; Daavât 30;
Müslim, Zikir 10, 13. Ayrıca
bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 9;
Nesâî, Cenâiz 1;
İbn Mâce Zühd 31 |
٤١-
وعن أنس رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
قَالَ رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( لا يَتَمَنَّيَنَّ
أَحَدُكُمُ المَوتَ لضُرٍّ أَصَابَهُ، فَإِنْ كَانَ لاَ بُدَّ فاعلاً
، فَليَقُلْ : اللّهمَّ أحْيني مَا كَانَتِ الحَيَاةُ خَيراً لِي،
وَتَوفّنِي إِذَا كَانَتِ الوَفَاةُ خَيراً لي )
مُتَّفَقٌ عَلَيهِ . |
|
42. Ebû Abdullah Habbâb İbn
Eret radıyallahü anh şöyle dedi:
Hırkasını
başının altına yastık yapmış Kâbe’nin gölgesinde dinlenirken
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’e
(müşriklerden gördüğümüz işkencelerden) şikâyette bulunduk ve :
- Bize yardım
dilemeyecek, Allah’a bizim için dua etmeyecek misiniz? dedik.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
cevap verdi:
- “Önceki ümmetler içinde bir mü’min
tutuklanır, kazılan bir çukura konulurdu. Sonra da bir testere ile
başından aşağı ikiye biçilir, eti-kemiği demir tırmıklarla
taranırdı. Fakat bütün bu yapılanlar onu dininden döndüremezdi.
Yemin ederim ki Allah mutlaka bu dini hâkim kılacaktır. Öylesine
ki, yalnız başına bir atlı, Allah’tan ve sürüsüne kurt
saldırmasından başka hiç bir şeyden endişe etmeksizin San’a’dan
Hadramut’a kadar emniyetle gidecektir. Ne var ki, siz
sabırsızlanıyorsunuz.”
Buhârî’nin bir başka
rivayetinde ifade, “Peygamber
aleyhisselâm hırkasına bürünmüştü.
Bizler müşriklerden çok işkence görüyorduk” şeklindedir.
Buhârî, Menâkıb 25. Ayrıca bk.
Buhârî, İkrâh 1, Menâkıbu’l-ensâr
29, Ebû Dâvûd, Cihâd 97 |
٤٢-
وعن أبي عبد اللّه خَبَّاب بنِ الأَرتِّ
رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
شَكَوْنَا إِلَى رسولِ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم وَهُوَ متَوَسِّدٌ بُرْدَةً لَهُ في ظلِّ
الكَعْبَةِ ، فقُلْنَا : أَلاَ تَسْتَنْصِرُ لَنَا ألاَ تَدْعُو لَنا
؟
فَقَالَ :
( قَدْ كَانَ مَنْ قَبْلَكُمْ يُؤْخَذُ
الرَّجُلُ فَيُحْفَرُ لَهُ في الأرضِ فَيُجْعَلُ فِيهَا ، ثُمَّ
يُؤْتَى بِالمِنْشَارِ فَيُوضَعُ عَلَى رَأسِهِ فَيُجْعَلُ نصفَينِ ،
وَيُمْشَطُ بأمْشَاطِ الحَديدِ مَا دُونَ لَحْمِه وَعَظْمِهِ ، مَا
يَصُدُّهُ ذلِكَ عَنْ دِينِهِ ، وَاللّه لَيُتِمَّنَّ اللّه هَذَا
الأَمْر حَتَّى يَسيرَ الرَّاكبُ مِنْ صَنْعَاءَ إِلَى حَضْرَموتَ
لاَ يَخَافُ إلاَّ اللّه والذِّئْب عَلَى غَنَمِهِ ، ولكنكم
تَسْتَعجِلُونَ ) رواه البخاري
.
وفي رواية : ( وَهُوَ مُتَوَسِّدٌ بُرْدَةً
وَقَدْ لَقِينا مِنَ المُشْرِكِينَ شدَّةً ) . |
|
43.
Abdullah İbn Mes’ud radıyallahü anh şöyle dedi:
Huneyn Savaşı
ganimetlerini taksim ederken
Resûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem bazı kişilere diğerlerinden fazla hisse verdi.
Akra’ İbn Hâbis’e yüz deve, Uyeyne İbn Hısn’a da bir o kadar
verdi. Arapların ileri gelenlerine de o günkü taksimde biraz fazla
pay verdi. Bunun üzerine bir kişi:
- Vallahi bu
taksimde hakkâniyet yoktur, Allah rızâsı da gözetilmemiştir! dedi.
Ben de:
- Allah’a yemin
ederim ki bunu ben Resûlüllah’a
söyleyeceğim, dedim. Gittim, adamın söylediklerini anlattım.
Bunun üzerine,
kızgınlığından Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
yüzü kıpkırmızı kesildi. Sonra şöyle cevap verdi:
- “Allah ve Resûlü de adâlet etmezse,
hiç kimse adâlet etmez.” Daha sonra da şöyle buyurdu:
“Allah, Mûsâ’ya rahmet etsin. O bundan
daha ağır bir ithama maruz kalmıştı da sabretmişti.”
Ben (kendi
kendime), “Bundan sonra kimsenin sözünü
Resûlüllah’a iletmeyeceğim”
diye karar verdim.
Buhârî, Edeb 53;
Müslim, Zekât 145 |
٤٣-
وعن ابن مسعودٍ رَضِيَ اللّه عَنْهُ
،
قَالَ :
لَمَّا كَانَ يَومُ حُنَينٍ آثَرَ رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
نَاساً في القسْمَةِ ، فَأعْطَى الأقْرَعَ بْنَ حَابسٍ مئَةً مِنَ
الإِبِلِ ، وَأَعْطَى عُيَيْنَة بْنَ حصن مِثْلَ ذلِكَ ، وَأَعطَى
نَاساً مِنْ أشْرافِ العَرَبِ وآثَرَهُمْ يَوْمَئِذٍ في القسْمَةِ .
فَقَالَ رَجُلٌ : واللّه إنَّ هذِهِ قِسْمَةٌ مَا عُدِلَ فِيهَا ،
وَمَا أُريدَ فيهَا وَجْهُ اللّه ، فَقُلْتُ : وَاللّه لأُخْبِرَنَّ
رسولَ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
، فَأَتَيْتُهُ فَأخْبَرتُهُ بمَا قَالَ ، فَتَغَيَّرَ وَجْهُهُ
حَتَّى كَانَ كالصِّرْفِ . ثُمَّ
قَالَ :
( فَمَنْ يَعْدِلُ إِذَا لم يَعْدِلِ اللّه
وَرسولُهُ ؟ ) ثُمَّ
قَالَ :
( يَرْحَمُ اللّه مُوسَى قَدْ أُوذِيَ
بأكْثَرَ مِنْ هَذَا فَصَبر ) . فَقُلْتُ : لاَ جَرَمَ لاَ
أرْفَعُ إِلَيْه بَعدَهَا حَدِيثاً .
مُتَّفَقٌ عَلَيهِ .
وَقَوْلُهُ :
( كالصِّرْفِ ) هُوَ بِكَسْرِ
الصَّادِ المُهْمَلَةِ : وَهُوَ صِبْغٌ أحْمَر . |
|
44. Enes İbn Mâlik
radıyallahü anh’den rivâyet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Allah, iyiliğini dilediği kulunun
cezasını dünyada verir. Fenalığını dilediği kulunun cezasını da,
kıyamet günü günahını yüklenip gelsin diye, dünyada vermez.”
Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem (yine)
şöyle buyurmuştur:
“Mükâfâtın büyüklüğü, belânın şiddetine
göredir. Allah, sevdiği topluluğu belâya uğratır. Kim başına
gelene rızâ gösterirse Allah ondan hoşnut olur. Kim de rızâ
göstermezse, Allahın gazabına uğrar.”
Tirmizî, Zühd 57. Ayrıca bk.
İbnî Mâce, Fiten 23 |
٤٤-
وعن أنسٍ رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
قَالَ رَسُول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( إِذَا أَرَادَ اللّه
بعبدِهِ الخَيرَ عَجَّلَ لَهُ العُقُوبَةَ في الدُّنْيا ، وَإِذَا
أَرَادَ اللّه بِعَبدِهِ الشَّرَّ أمْسَكَ عَنْهُ بذَنْبِهِ حَتَّى
يُوَافِيَ بِهِ يومَ القِيَامَةِ ) .
وَقالَ النَّبيُّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( إنَّ عِظَمَ الجَزَاءِ
مَعَ عِظَمِ البَلاَءِ ، وَإنَّ اللّه تَعَالَى إِذَا أَحَبَّ
قَوْماً ابْتَلاَهُمْ ، فَمَنْ رَضِيَ فَلَهُ الرِّضَا ، وَمَنْ
سَخِطَ فَلَهُ السُّخْطُ ) رواه
الترمذي ، وَقالَ: ( حديث حسن ). |
|
45. Enes İbn Mâlik
radıyallahü anh şöyle dedi:
Ebû Talha
radıyallahü anh’ın hasta bir erkek çocuğu vardı. Ebû Talha
evde değilken çocuk öldü. Eve döndüğü zaman:
- “Oğlumun
durumu nedir?” diye sordu.
Çocuğun annesi
Ümmü Süleym:
- O şimdi
eskisinden daha rahat, dedi. Akşam yemeğini hazırlayıp getirdi.
Ebû Talha yemeğini yedi sonra da hanımıyla yattı. Daha sonra
hanımı ona “Çocuğu defnediniz” dedi.
Ebû Talha
sabahleyin Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem’e
gitti ve olup biteni anlattı.
Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem:
- “Bu gece ilişkide bulundunuz mu?”
diye sordu.
Ebû Talha:
- Evet, dedi.
Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Allahım, bu ikisine mübârek kıl”
diye dua etti.
(Zamanı
gelince) Ümmü Süleym bir erkek çocuk doğurdu. Ebû Talha bana:
- “Çocuğu al,
Peygamber’e götür” dedi.
Ümmü Süleym de bir miktar hurma verdi,
Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Çocuğun yanında herhangi bir şey var
mı?” diye sordu. Ben:
- Evet, bir kaç
hurma var, dedim. Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem
hurmaları ağzına alıp çiğnedi. Sonra çıkarıp çocuğun ağzına koydu
ve damağını hafifçe oğdu, adını da Abdullah koydu.
Buhâri, Cenâiz
42, Akîka 1; Müslim, Edeb 23;
Fezâilü’s-sahâbe 107
Buhârî’nin bir rivayetine göre
Süfyân İbn Uyeyne; “Ensardan bir kişi (İbâye İbn Rifa’a)
Abdullah’ın dokuz çocuğunu gördüğünü, hepsinin de Kur’an’ı okuyan
ve mânasını anlayan kimseler olduğunu söylemiştir.” Buhâri, Cenâiz
42
Müslim’in rivâyetinde ise,
olay şöyle anlatılmaktadır:
Ebû Talha’nın,
Ümmü Süleym’den olma bir oğlu vefat etti. Ümmü Süleym, ev halkına:
- Ebû Talha’ya
ben haber vermedikce, oğlu hakkında hiç biriniz bir şey
söylemeyiniz! diye tenbihledi. Sonra Ebû Talha eve geldi. Ümmü
Süleym akşam yemeğini getirdi. Ebû Talha yemeğini yedi. Yemekten
sonra Ümmü Süleym, eskiden olduğundan daha güzel süslendi. O da
hanımıyla yattı. Ebû Talha’nın karnı doyup tatmin olduğunu görünce
Ümmü Süleym ona:
- Ey Ebû Talha,
bir millet, bir aileye emânet bir şey verseler de, sonra
emânetlerini isteseler, iade etmeyebilirler mi, ne dersin? dedi.
Ebû Talha:
- Hayır, (vermemezlik
edemezler) dedi.
Ümmü Süleym:
- O halde
oğlunu geri alınmış böyle bir emânet bil, dedi.
Ebû Talha kızdı
ve:
- Mademki öyle,
niçin hiç bir şey olmamış gibi davrandın? Şimdi de tutmuş, oğlumun
durumunu bana haber veriyorsun, öyle mi? dedi. Derhal kalkıp
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’e
gitti ve olanı biteni olduğu gibi haber verdi.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Geçen gecenizi Allah hakkınızda
bereketli kılsın” buyurdu.
Ümmü Süleym
hâmile kaldı.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem bir
sefere çıkmıştı. Ümmü Süleym de bu sefere iştirak etmişti.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem
seferden döndüğünde Medine’ye gece girmezdi. Medine’ye
yaklaştıklarında Ümmü Süleym’i doğum sancıları tuttu. Bu sebeple
Ebû Talha onun yanında kaldı,
Resûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem yoluna devam etti. Ebû Talha şöyle demeye
başladı:
- Rabbim! Sen
çok iyi bilirsin ki ben, Resûlün ile beraber Medine’den çıkmaktan,
onunla beraber Medine’ye girmekten son derece memnun olurum. Fakat
bu defa bildiğin sebepten takılıp kaldım.
Bunun üzerine
Ümmü Süleym:
- Ebû Talha!
Şimdi artık sancım kalmadı. Sen git, dedi.
(Enes diyor ki)
Biz yolumuza devam ettik. Medine’ye geldiklerinde Ümmü Süleym’i
yine doğum sancısı tuttu ve bir erkek çocuk doğurdu. Annem (Ümmü
Süleym) bana:
- Enes, bu
çocuğu sen sabahleyin Resûlüllah’a
götürmeden kimse emzirmesin, dedi. Sabahleyin ben çocuğu alıp
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’e
götürdüm. Resûlüllah’ın
elinde bir dağlama âleti vardı. Beni görünce:
- Herhalde Ümmü
Süleym doğum yaptı, buyurdular.
- Evet, dedim.
Hemen elindeki dağlama âletini bıraktı. Ben de çocuğu kucağına
verdim. Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem,
Medine’ye has acve hurmasından bir tane istedi. Onu ağzında iyice
çiğnedi, sonra da çocuğun ağzına çaldı. Çocuk yalanmaya başladı.
Bunun üzerine Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Medinelilerin hurma sevgisine bakın!”
buyurdu. Çocuğun yüzünü okşadı ve ona Abdullah adını verdi.
Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 107 |
٤٥-
وعن أنسٍ رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
قَالَ :
كَانَ ابنٌ لأبي طَلْحَةَ رَضِيَ اللّه
عَنْهُ يَشتَكِي ، فَخَرَجَ أبُو طَلْحَةَ ، فَقُبِضَ
الصَّبيُّ ، فَلَمَّا رَجَعَ أَبُو طَلْحَةَ ،
قَالَ :
مَا فَعَلَ ابْنِي ؟ قَالَتْ أمُّ سُلَيم وَهِيَ أمُّ الصَّبيِّ :
هُوَ أَسْكَنُ مَا كَانَ ، فَقَرَّبَتْ إليه العَشَاءَ فَتَعَشَّى ،
ثُمَّ أَصَابَ منْهَا ، فَلَمَّا فَرَغَ ،
قَالَتْ :
وَارُوا الصَّبيَّ فَلَمَّا أَصْبحَ أَبُو طَلْحَةَ أَتَى رسولَ
اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
فَأخْبَرَهُ ،
فَقَالَ :
( أعَرَّسْتُمُ اللَّيلَةَ ؟ )
قَالَ :
نَعَمْ ،
قَالَ :
( اللّهمَّ بَارِكْ لَهُمَا )
، فَوَلَدَتْ غُلاماً ، فَقَالَ لي أَبُو طَلْحَةَ : احْمِلْهُ
حَتَّى تَأْتِيَ بِهِ النَّبيَّ صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ، وَبَعَثَ مَعَهُ بِتَمَراتٍ ،
فَقَالَ :
( أَمَعَهُ شَيءٌ ؟ )
قَالَ :
نَعَمْ ، تَمَراتٌ ، فَأخَذَهَا النَّبيُّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم فَمَضَغَهَا ، ثُمَّ أَخَذَهَا
مِنْ فِيهِ فَجَعَلَهَا في فِيِّ الصَّبيِّ ، ثُمَّ حَنَّكَهُ
وَسَمَّاهُ عَبدَ اللّه . مُتَّفَقٌ
عَلَيهِ .
وفي رواية للبُخَارِيِّ : قَالَ
ابنُ عُيَيْنَةَ : فَقَالَ رَجُلٌ مِنَ الأَنْصارِ : فَرَأيْتُ
تِسعَةَ أوْلادٍ كُلُّهُمْ قَدْ قَرَؤُوا القُرْآنَ ،
يَعْنِي : مِنْ أوْلادِ عَبدِ اللّه
المَولُودِ .
وَفي رواية لمسلمٍ : مَاتَ ابنٌ
لأبي طَلْحَةَ مِنْ أمِّ سُلَيمٍ ، فَقَالَتْ لأَهْلِهَا : لاَ
تُحَدِّثُوا أَبَا طَلْحَةَ بابْنِهِ حَتَّى أَكُونَ أَنَا
أُحَدِّثُهُ، فَجَاءَ فَقَرَّبَتْ إِلَيْه عَشَاءً فَأَكَلَ
وَشَرِبَ، ثُمَّ تَصَنَّعَتْ لَهُ أَحْسَنَ مَا كَانَتْ تَصَنَّعُ
قَبْلَ ذلِكَ ، فَوَقَعَ بِهَا . فَلَمَّا أَنْ رَأَتْ أَنَّهُ قَدْ
شَبِعَ وأَصَابَ مِنْهَا ،
قَالَتْ :
يَا أَبَا طَلْحَةَ ، أَرَأَيتَ لو أنَّ قَوماً أعارُوا
عَارِيَتَهُمْ أَهْلَ بَيتٍ فَطَلَبُوا عَارِيَتَهُمْ ، أَلَهُمْ أن
يَمْنَعُوهُمْ ؟
قَالَ :
لا ، فَ
قَالَتْ :
فَاحْتَسِبْ ابْنَكَ ،
قَالَ :
فَغَضِبَ ، ثُمَّ
قَالَ :
تَرَكْتِني حَتَّى إِذَا تَلطَّخْتُ ، ثُمَّ أخْبَرتني بِابْنِي ؟!
فانْطَلَقَ حَتَّى أَتَى رسولَ اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم فَأخْبَرَهُ بِمَا كَانَ فَقَالَ
رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم:
( بَارَكَ اللّه في لَيْلَتِكُمَا )
،
قَالَ :
فَحَمَلَتْ .
قَالَ :
وَكانَ رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم في سَفَرٍ وَهيَ مَعَهُ ، وَكَانَ رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم إِذَا
أَتَى المَدِينَةَ مِنْ سَفَرٍ لاَ يَطْرُقُهَا طُرُوقاً فَدَنَوا
مِنَ المَدِينَة ، فَضَرَبَهَا المَخَاضُ ، فَاحْتَبَسَ عَلَيْهَا
أَبُو طَلْحَةَ ، وانْطَلَقَ رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم .
قَالَ :
يَقُولَ أَبُو طَلْحَةَ : إنَّكَ لَتَعْلَمُ يَا رَبِّ أَنَّهُ
يُعْجِبُنِي أنْ أخْرُجَ مَعَ رسولِ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم إِذَا خَرَجَ وَأَدْخُلَ مَعَهُ
إِذَا دَخَلَ وَقَدِ احْتَبَسْتُ بِمَا تَرَى ، تَقُولُ أُمُّ
سُلَيْمٍ : يَا أَبَا طَلْحَةَ ، مَا أَجِدُ الَّذِي كُنْتُ أجدُ
انْطَلِقْ ، فَانْطَلَقْنَا وَضَرَبَهَا المَخَاضُ حِينَ قَدِمَا
فَوَلدَت غُلامَاً . فَقَالَتْ لِي أمِّي : يَا أنَسُ ، لا
يُرْضِعْهُ أحَدٌ حَتَّى تَغْدُو بِهِ عَلَى رسولِ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ،
فَلَمَّا أصْبَحَ احْتَمَلْتُهُ فَانْطَلَقْتُ بِهِ إِلَى رسولِ
اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
..وَذَكَرَ تَمَامَ الحَدِيثِ . |
|
46. Ebû Hüreyre
radıyallahü anh’den rivayet
edildiğine göre Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Gerçek babayiğit, güreşte rakîbini
yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olan kimsedir.”
Buhârî, Edeb 102;
Müslim, Birr 106-108 |
٤٦-
وعن أبي هريرةَ رَضِيَ اللّه عَنْهُ
أنّ رسولَ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم ،
قَالَ :
( لَيْسَ الشَّدِيدُ بالصُّرَعَةِ ،
إنَّمَا الشَدِيدُ الَّذِي يَملكُ نَفْسَهُ عِنْدَ الغَضَبِ )
مُتَّفَقٌ عَلَيهِ .
( وَالصُّرَعَةُ )
: بضَمِّ الصَّادِ وَفَتْحِ الرَّاءِ وأَصْلُهُ عِنْدَ العَرَبِ مَنْ
يَصْرَعُ النَّاسَ كَثيراً . |
|
47. Süleyman İbn Surad
radıyallahü anh şöyle dedi:
Bir gün Nebi
sallallahu aleyhi ve sellem’in
yanında oturuyordum. İki kişi birbirine sövüp duruyordu. Bunlardan
birinin yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuş, boyun damarları şişmiş,
dışarı fırlamıştı.
Bunu gören
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Ben bir söz biliyorum, eğer bu kişi onu
söylerse, üzerindeki bu kızgınlık hali geçer. Eğer o, “Eûzü
billâhi mine’ş-şeytânirracîm = İlâhi rahmetten kovulmuş şeytandan
Allaha sığınırım” derse, üzerindeki hâl kaybolur.”
Oradakiler
Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’in ona
“İlâhî rahmetten kovulmuş şeytandan
Allah’a sığın!” tavsiyesinde bulunduğunu ilettiler.
Buhârî, Bed’ü’l-halk 11, Edeb
44, 76; Müslim, Birr 109 |
٤٧-
وعن سُلَيْمَانَ بن صُرَدٍ رَضِيَ اللّه
عَنْهُ ،
قَالَ :
كُنْتُ جالِساً مَعَ النَّبيّ صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم ، وَرَجُلانِ يَسْتَبَّانِ ، وَأَحَدُهُمَا
قدِ احْمَرَّ وَجْهُهُ ، وانْتَفَخَتْ أوْدَاجُهُ ، فَقَالَ رَسُول
اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
: ( إنِّي لأَعْلَمُ كَلِمَةً لَوْ
قَالَهَا لَذَهَبَ عَنْهُ مَا يَجِدُ ، لَوْ
قَالَ : أعُوذ باللّه منَ الشَّيطَانِ الرَّجِيمِ ، ذَهَبَ منْهُ مَا
يَجِدُ )
. فَقَالُوا لَهُ : إنَّ النَّبيَّ صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ،
قَالَ :
( تَعَوّذْ باللّه مِنَ الشَّيطَانِ
الرَّجِيمِ ) مُتَّفَقٌ عَلَيهِ
. |
|
48. Muâz İbn Enes
radıyallahü anh’den rivâyet
edildiğine göre Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Gereğini yapmaya gücü yettiği halde
öfkesini yenen kimseyi Allah, Kıyamet günü herkesin gözü önünde
çağırır, hûriler arasından dilediğini seçmekte serbest bırakır.”
Ebû Dâvûd, Edeb 3 ;
Tirmizî, Birr 74; Kıyâmet 48.
Ayrıca bk. İbn Mâce, Zühd 18 |
٤٨-
وعن معاذِ بنِ أَنسٍ رَضِيَ اللّه عَنْهُ
: أنَّ النَّبيَّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم ،
قَالَ :
( مَنْ كَظَمَ غَيظاً ، وَهُوَ
قَادِرٌ عَلَى أنْ يُنْفِذَهُ ، دَعَاهُ اللّه سُبحَانَهُ وَتَعَالى
عَلَى رُؤُوسِ الخَلائِقِ يَومَ القِيامَةِ حَتَّى يُخَيِّرَهُ مِنَ
الحُورِ العِينِ مَا شَاءَ ) رواه أَبو
داود والترمذي ،
وَقالَ :
( حديث حسن ) . |
|
49. Ebû Hüreyre
radıyallahü anh’den rivâyet
edildiğine göre, bir adam Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’e:
- Bana öğüt
ver, dedi. Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem de ona:
- “Kızma!” buyurdu.
Adam dileğini
bir kaç kez tekrar etti. Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem de
(her defasında ısrarla) :
- “Kızma!” buyurdu.
Buhârî, Edeb 76. Ayrıca bk.
Tirmizî, Birr 73 |
٤٩-
وعن أبي هريرةَ رَضِيَ اللّه عَنْهُ
: أنَّ رَجُلاً قَالَ للنبي صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم : أوصِني .
قَالَ :
( لا تَغْضَبْ ) فَرَدَّدَ مِراراً
،
قَالَ :
( لاَ تَغْضَبْ ) رواه
البخاري . |
|
50. Ebû Hüreyre
radıyallahü anh’den rivâyet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Erkek olsun, kadın olsun mü’min,
Allah’a günahsız olarak kavuşuncaya kadar kendisinden, çoluk
çocuğundan, malından belâ eksik olmaz.” Tirmizi, Zühd
57 |
٥٠-
وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّه عَنْهُ
،
قَالَ :
قَالَ رَسُول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( مَا يَزَالُ البَلاَءُ
بالمُؤمِنِ وَالمُؤْمِنَةِ في نفسِهِ ووَلَدِهِ وَمَالِهِ حَتَّى
يَلْقَى اللّه تَعَالَى وَمَا عَلَيهِ خَطِيئَةٌ ) رواه
الترمذي ،
وَقالَ :
( حديث حسن صحيح ) . |
|
51. Abdullah İbn Abbâs
radıyallahü anhümâ şöyle dedi:
Uyeyne İbn Hısn
(Medine’ye) geldi ve yeğeni Hurr İbn Kays’a misafir oldu. Hurr,
Hazret-i Ömer’in danışma meclisi üyelerindendi. Zaten genç olsun
yaşlı olsun âlimler (kurrâ), Hazret-i Ömer’in danışma meclisinde
bulunurlardı. Bu sebeple Uyeyne, yeğeni Hurr İbn Kays’a:
- Yeğenim,
senin devlet başkanı yanında önemli bir yerin vardır. Beni
kendisiyle görüştür, dedi.
Hurr, Ömer’den
izin aldı. Uyeyne Ömer’in yanına girince:
- Ey Hattâb
oğlu, Allah’a yemin ederim ki, bize fazla bir şey vermiyorsun.
Aramızda adâletle de hükmetmiyorsun, dedi.
Ömer
hiddetlendi, Uyeyne’ye ceza vermek istedi.
Bunun üzerine
Hurr:
- Ey Müminlerin
emiri, Allah, Peygamberine
“Affı seç, iyiliği emret, cahilleri
cezalandırmaktan vazgeç!” buyurdu. Benim bu amcam da
câhillerdendir, dedi.
Allah’a yemin
ederim ki, Hurr bu âyeti okuyunca Ömer, Uyeyne’yi cezalandırmaktan
vazgeçti. Zaten Ömer, Allah’ın kitabına son derece bağlı idi.
Buhârî, Tefsîru sûre (7), 5,
İ’tisâm 2 |
٥١-
وعن ابْنِ عباسٍ رضي اللّه عنهما ،
قَالَ :
قَدِمَ عُيَيْنَةُ بْنُ حِصْنٍ ، فَنَزَلَ عَلَى ابْنِ أخِيهِ
الحُرِّ بنِ قَيسٍ ، وَكَانَ مِنَ النَّفَرِ الَّذِينَ يُدْنِيهِمْ
عُمرُ رَضِيَ اللّه عَنْهُ ،
وَكَانَ القُرَّاءُ أصْحَابَ مَجْلِس عُمَرَ
رَضِيَ اللّه عَنْهُ وَمُشاوَرَتِهِ
كُهُولاً كانُوا أَوْ شُبَّاناً ،
فَقَالَ عُيَيْنَةُ لابْنِ أخيهِ : يَا ابْنَ أخِي ، لَكَ وَجْهٌ
عِنْدَ هَذَا الأمِيرِ فَاسْتَأذِنْ لِي عَلَيهِ ، فاسْتَأذَن
فَأذِنَ لَهُ عُمَرُ . فَلَمَّا دَخَلَ
قَالَ :
هِي يَا ابنَ الخَطَّابِ ، فَواللّه مَا تُعْطِينَا الْجَزْلَ وَلا
تَحْكُمُ فِينَا بالعَدْلِ . فَغَضِبَ عُمَرُ
رَضِيَ اللّه عَنْهُ حَتَّى هَمَّ
أنْ يُوقِعَ بِهِ . فَقَالَ لَهُ الحُرُّ : يَا أميرَ المُؤْمِنينَ ،
إنَّ اللّه تَعَالَى قَالَ لِنَبيِّهِ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم : {
خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ
}[
الأعراف : ١٩٨]
وَإنَّ هَذَا مِنَ الجَاهِلِينَ ، واللّه مَا جَاوَزَهاَ عُمَرُ
حِينَ تَلاَهَا ، وكَانَ وَقَّافاً عِنْدَ كِتَابِ اللّه تَعَالَى .
رواه البخاري . |
|
52. Abdullah İbn Mes’ûd
radıyallahü anh’den rivâyet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Hiç şüphesiz, benden sonra, adam
kayırmalar ve yadırgayacağınız bazı işler olacaktır”
buyurdu. Ashâb-ı kirâm:
- Ey Allahın
Resûlü! O zaman nasıl davranmamızı tavsiye edersiniz? dediler.
Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem de:
- “Siz üzerinize düşen görevleri yapar,
kendi hakkınızı ise, Allah’tan beklersiniz” buyurdu.
Buhâri,
Menâkıbu’l-enbiyâ 8; Fiten 2 ; Müslim,
İmâre 45, 48 |
٥٢-
وعن ابن مسعود رَضِيَ اللّه عَنْهُ
: أن رَسُول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم ،
قَالَ :
( إنَّهَا سَتَكونُ بَعْدِي أثَرَةٌ
وأُمُورٌ تُنْكِرُونَها ! )
قَالُوا :
يَا رَسُول اللّه ، فَمَّا تَأْمُرُنا ؟
قَالَ :
( تُؤَدُّونَ الْحَقَّ الَّذِي عَلَيْكُمْ
، وَتَسأَلُونَ اللّه الَّذِي لَكُمْ )
مُتَّفَقٌ عَلَيهِ .
( وَالأَثَرَةُ )
: الانْفِرادُ بالشَّيءِ عَمنَ لَهُ فِيهِ حَقٌّ . |
|
53. Ebû Yahyâ Üseyd İbn
Hudayr radıyallahü anh’den rivâyet edildiğine göre Medinelilerden bir
adam:
- Ey Allahın
Resûlü, falan kişi gibi beni de vâli tayin etmez misiniz? dedi.
Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Siz, benden sonra adam kayırma
olayları göreceksiniz. Havuz başında bana kavuşuncaya kadar
sabrediniz!” buyurdu.
Buhârî, Fiten 2, Menâkıbü’l-ensâr
8; Müslim, İmâre 48, Fedâil
27,28 |
٥٣-
وعن أبي يحيى أُسَيْد بن حُضَير رَضِيَ
اللّه عَنْهُ : أنَّ رَجُلاً مِنَ الأنْصارِ ،
قَالَ :
يَا رسولَ اللّه ، ألاَ تَسْتَعْمِلُني كَمَا اسْتَعْمَلْتَ فُلاناً
،
فَقَالَ :
( إنكُمْ سَتَلْقَونَ بَعْدِي أَثَرَةً
فَاصْبِرُوا حَتَّى تَلْقَوني عَلَى الحَوْضِ )
مُتَّفَقٌ عَلَيهِ .
( وَأُسَيْدٌ )
: بضم الهمزة . ( وحُضيْرٌ ) :
بحاءٍ مهملة مضمومة وضاد معجمة مفتوحة ، واللّه أعلم . |
|
54. Ebû İbrahim Abdullah İbn
Ebû Evfâ radıyallahü anhümâ’dan
rivayet edildiğine göre, düşmanla karşılaştığı gazalardan birinde
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem güneş
tepe noktasından batıya doğru meyledinceye kadar bekledi, sonra
kalktı ve:
- “Ey müslümanlar! Düşmanla karşılaşmayı
arzu etmeyiniz; Allahtan âfiyet dileyiniz. Fakat düşmanla
karşılaşınca da sabrediniz ve biliniz ki, cennet kılıçların
gölgesi altındadır” buyurdu. Sonra Nebi
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
dua etti:
“Ey kitab’ı (Kur’an’ı) indiren,
bulutları gökyüzünde gezdiren ve düşman saflarını darmadağın eden
Allahım, şu düşmanı perişan et ve bizi onlara karşı muzaffer kıl!”
Buhârî,Cihâd 112;
Müslim, Cihâd 20 |
٥٤-
وعن أبي إبراهيم عبدِ اللّه بن أبي أوفى
رضي اللّه عنهما : أنَّ رَسُول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم في
بعْضِ أيامِهِ التي لَقِيَ فِيهَا العَدُوَّ ، انْتَظَرَ حَتَّى
إِذَا مالَتِ الشَّمْسُ قَامَ فيهمْ ،
فَقَالَ :
( يَا أيُّهَا النَّاسُ ، لا تَتَمَنَّوا
لِقَاءَ العَدُوِّ ، وَاسْأَلُوا اللّه العَافِيَةَ ، فَإِذَا
لقيتُمُوهُمْ فَاصْبرُوا ، وَاعْلَمُوا أنّ الجَنَّةَ تَحْتَ
ظِلالِ السُّيوفِ ) .
ثُمَّ قَالَ النَّبيُّ صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم :
( اللّهمَّ مُنْزِلَ الكِتَابِ ، وَمُجْرِيَ السَّحَابِ ، وَهَازِمَ
الأحْزَابِ ، اهْزِمْهُمْ وَانصُرْنَا عَلَيْهمْ )
مُتَّفَقٌ عَلَيهِ ، وباللّه
التوفيق . |
|