Geri

   

 

 

İleri

 

59 - ÂYETLERDEKİ FASlLALAR

5117 Fâsıla, şiirdeki kafiye, secideki karine gibi, âyetin son kelimesine ve­rilen isimdir. ed-Dâni: Cümlenin sonundaki kelimeye fasıla adı verildiğini söyler.

Ca'beri şöyle der: Bu tarif, ıstılaha uymayan bir tariftir. Sibeveyh'in ***** «O gün geldiği zaman..» (Hûd, 105.), ***** «..aradığımız o idi..» âyetle­rini misal vermesi, buna delil olmaz. Çünkü bu ibareler, âyet başı değildir. Si­beveyh'in bundan kastı, ıstılahi değil, lügavi fasılalardır.

Kadı Ebû Bekr şöyle der: Fasıla, cümlede mânanın tamamlandığını gösteren durak işaretlerindeki, birbirine uygun harflerdir.

ed-Dânî, fasıla ile âyetin başlangıç kelimelerini birbirinden ayırarak şöyle der: Fasıla, kendinden sonraki cümleden ayrılan kelimedir. Bu kelime âyet başlangıcı olduğu gibi, olmayabilir de. Buna göre fasıla kelimeleri, âye­tin başlangıcında geldiği gibi, gelmeyebilir. Her âyetin başlangıcı fasıladır fakat her fasıla, âyet başlangıcı değildir. Fasılanın bu mânasından dolayı Sibeveyh, kafiyeye misal olmak üzere ***** ve ***** âyetlerini zikretmiştir. Bu iki cümle, icmaen âyet başı değildir, fakat ***** «Yürüyüp gitmeğe yüz tu­tan.» (Fecr, 4.) âyeti, ittifaken âyet başıdır.

Caberi; fasıla, tevkifi ve kıyasi olmak üzere iki şekilde bilinir diyerek şöyle tarif eder: Tevkifi fasıla; Resûlüllah'ın âyeti okurken üzerinde durduğunu bildiğimiz her kelime fasıla, üzerinde durmadığı kelimeler de fasıla değildir. Şa­yet bir kelime üzerinde bazen durur, bazen geçerse bunu ya vakfı, ya fasılayı, ya vakf-ı tam'ı bildirmek, ya da nefes almak için yapmıştır. Âyeti vaslederek okursa, ya fasıla olmadığından veya fasıla olup da tarifi önceden geçtiğinden, vasleder. Kıyasi fasıla; nass'a bağlı olma ihtimali bulunmayan bir kelimenin, aralarındaki uygunluktan dolayı, nass'a bağlı bir kelime ile kıyaslanmasıdır. Bu kıyasda, ziyade ve noksanlık olmadığından, bir mahzur yoktur. Gayesi, fasl ve­ya vasl kelimelerini tesbit etmektir. Her kelimede vakf caiz olduğu gibi, Kur’ânın bütününde vasl da caiz olur. Bu yüzden vakf ile vasl'ın yerlerini tayinde, kı­yasa ihtiyaç duyulmuştur. Mesela; âyetin fasılası, nesirde seciin karinesi, şiirde beytin kafiyesi gibidir. Tevcih, işba ve hareke ihtilafı, kafiyede kusur sayılırken, fasılada kusur sayılmaz.Kafiyenin aksine fasıladan, karineden, bilmece tarzında yazılan şiirlerdeki kafiyeden bir diğerine intikal caizdir. Bu yüzden Âl-i İmrân, 72. âyetinin sonunda yer alan ***** fasılasından, müteakip 73. âyetin so­nundaki ***** fasılasına, ***** dan ***** a; ***** dan ***** fasılasına intikal yapılır. Fasıla ve karinede esas olan, âyetlerde fasıla kelimelerinin birbirinden farklı mesafede, secide ise eşit mesafede gelmesidir. Fasılada intikali kabul e-denler; ***** «başkalarını getirir» (Nisâ, 133.) ile ***** «..ne de mukarreb melekler..» (Nisâ, 172.), ***** «..evvelkilerin yalanla­mış olmasıdır..» (İsrâ, 59.) ile ***** «..korunanları müjdeleyesin..» (Meryem, 97.), ***** «..onlar korunsunlar..» (Tâhâ, 113.) ile ***** «..karanlıklardan aydınlığa..» (Talak, 11.) ve ***** «..Allah­ın herşeye kadir olduğunu..» (Talak, 12.) âyetlerinde fasıla kelimelerinin birbi­rine uymamasından dolayı, intikalin terkinde ittifak etmişlerdir.

Ayrıca ***** «Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?..» (Âl-i İmrân, 83.) ile ***** «..yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar?» (Mâide, 50.) âyetlerinde intikal yapmamışlardır. Buna benzer âyetlerde, müna­sebetten dolayı intikali terketmemişlerdir. Buna misal, ***** «..aklı selim sahipleri için..» (Âl-i İmrân, 190.) ***** «..Allah'a karşı yalan uyduran..», ***** «..bıldırcın..» (Tâhâ, 80.) âyetlerdir.

Bazı ulema şöyle der: Fâsıla, konuşurken, nefes alma sırasında sözü gü­zelleştirmek gayesiyle yapılır. Kur’ân'ın bu şekilde okunuşu, beşer kelamına nazaran farklılık gösterir. Bu farklılığa ***** «..âyetleri açıklanmış bir kitaptır.» (Fussilet, 3.) âyetinden istifade edilerek fasıla adı verilir. Çünkü fasıla yapılınca cümle ikiye ayrılır. Bu ayrılma, âyetin sonu ile müteakip âyetin başlan­gıcı arasında yer alan fasıla ile olur. Fasılaya kafiye denilmesi, icmaen caiz de­ğildir. Allahü teâlâ, Kur’ân'ın şiir olmadığını açıkça beyan ettiğinden, ıstılahda şiire mahsus olan kafiyenin Kur’ân'da varlığı söz konusu olamaz. Bu bakımdan Kur’ân'da kafiyenin varlığı nasıl mümkün değilse, şiirde de fasılanın varlığı mümkün değildir. Fasıla, Allah'ın Kitabına mahsus bir sıfat olduğundan, Kur’ân-dan başka bir yerde kullanılmaz.

1-Seci

Kur’ân'da seci sanatının mevcut olup olmadığı konusunda ihtilaf edilmiş­tir. Cümhuru ulema, olmadığı görüşündedir. Çünkü kelimenin aslı, aynı nağme ile öten kuşun sesinden gelmiştir. Kur’ân'ın şerefi, aslı değersiz olan bir keli­menin istiaresinden daha büyüktür. Kur’ân'ın bu şerefi, insan kelamına benze­yen bir sıfatla vasıflanmasına manidir. Çünkü Kur’ân Allah'ın sıfatlarından biridir, izin verilmeyen bir sıfatla vasıflanması caiz olamaz.

Rummani, «Îcâzu'l-Kur’ân» adlı eserinde şöyle der: Eşari uleması Kur’ân'da seci sanatının olmadığı görüşündedir. Bunlar, seci ile fasılayı ayıra­rak seciin, önce sanat sonra mâna olduğunu, fasılanın ise, sanattan ziyade mâna bütünlüğü taşıdığını söylerler. Bu yüzden fasılayı belâgat, secii de bir ku­sur kabul etmişlerdir. Ebû Bekri'l-Bakillani, bu konuda Rummani'ye tabi olmuş, görüşünü Ebû'l-Haseni'l-Eşari ve ashabımızdan Bazıları nakletmiştir.

Eşari uleması dışındakiler, Kur’ân'da seci sanatının varlığını kabul etmiş, kelamın bununla değer kazandığını, cinas, iltifat ve diğer sanat çeşitleri gibi, beyan ve fesahat dalında mümtaz bir yeri olan edebi nevilerden olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bunların en kuvvetli delili, Musa (aleyhisselâm)ın Harun (aleyhisselâm)dan üstünlüğü konusunda mevcut olan ittifaktır, ***** (Tâhâ, 70.) âyetinde seci bulun­duğundan, Harun önce zikredilmiş, ***** (Şuarâ, 48.) âyetinde vav ve nun harfleriyle fasıla meydana geldiğinden, Musa (aleyhisselâm)ın adı öne geçmiştir. Â-yette görülen bu husus, şiirdekinden farklıdır. Çünkü hitapta ancak, kastedi­len şey söylenir. Kastedilmeyen söz söylendiğinde, bu söz şiir seviyesine dü­şer. Şiirin değeri, şairin değeriyle ölçüldüğü gibi, hitabın değeri de konuşanın değeriyle ölçülür. Kur’ân'da seci olarak gelen pek çok âyet vardır. Bunların gayesiz kullanıldığını söylemek, doğru değildir.

Eşari uleması dışındakilerin görüşleri, seci mânasının sınırlı olduğu kana-atına dayanmaktadır. Lügatçılar da seciin, aynı şekilde ardarda dizilmiş kelime­lerden ibaret olduğunu söylerler.

İbn-i Dureyd; güvercinin öterken secide bulunmasını, aynı sesin tekrar ettiği mânasında kabul eder. Bakillani ise şöyle der: Bu doğru değildir. Şayet Kur’ân'da seci bulunsaydı, insan kelamındaki üslubdan farksız olurdu. Kur’ân bu üsluba dahil olsaydı, muciz bir şiir sözü demek caiz olurdu. Seci, Arap ka­hinlerin kullandığı bir sanattır. Seciin Kur’ândan nefyi, şiirin nefyinden evladır. Zira kehanet, şiirin aksine nübüvvetin karşısındadır. Resûlüllah bir sözünde se­cii zemmederek: Kur’ân, kahinin secii gibi bir seci midir? buyurmuştur.

İbn-i Dureyd, şöyle devam eder: Kur’ân'da seci tevehhümünde bulunan­ların vehmi batıldır. Çünkü Kur’ân'ın seci şeklinde gelmesi, kendisinin seci ol­duğunu gerektirmez. Seci'de mâna, seci ifade eden lâfza bağlı olur. Kur’ân'da seci şeklinde gelen kelimelerin mânası ise böyle değildir, mâna kelimeye de­ğil, kelimeler mânaya tabi olur. Kastedilen mânayı veren kelimelerle kurulan cümle arasında fark vardır. Cümlenin mânası secie bağlı kalırsa, seciin ifade ettiği mâna, secisiz kelimenin mânası gibi olur. Seci olmadan cümle bizatihi mâna ifade ederse, bu cümle mânayı tashih değil, ifadeyi güzelleştirmek için kurulur.

İbn-i Dureyd devamla şöyle der: Seci yapmanın belli bir yolu ve üslubu vardır. Belli bir vezne uymadan şiir yazan şair hataya düştüğü gibi, bunlara uy­madan seci yapanın cümlesi de bozuk olur, fasih olmaktan çıkar. Kur’ân'daki fasılalar, birbirinden farklıdır. Bazılarının durma yerleri biribirine yakındır, bazılan da oldukça uzun mesafede gelir. Aralarında mesafe bulunan fasılanın ilk vezni, araya giren cümlelerden sonra tekrar eder. Bu ise, secide makbul değildir. İbn-i Dureyd şunu da ilâve eder: Bir âyette, Musa (aleyhisselâm)ın Harun'a takdim ettiği, diğer bir âyette ise, seci ve durak yerlerinden dolayı tehir ettiğini söyle­yenlerin sözü, doğru değildir. Bilakis bundaki fayda; bir kıssanın, aynı mânada olan değişik kelimelerle tekrar edilmesidir. Bu, belâgatı gösteren zor bir sanat­tır. Bu yüzden Kur’ân'daki pek çok kıssa, değişik ifadelerle tekrar etmiş, mua­rızların aynı ifade ve tekrarları taşıyan cümlelerle benzerini getiremeyecekleri­ne işaret etmiştir. Eğer Kur’ân'ın benzerini getirebilecek güçte olsalardı, böyle bir kıssa yazmağa teşbbüs eder, kendi kelimeleriyle aynı mânayı ifade etmeğe çalışırlardı. Halbuki Kur’ân'da bazı kelimelerin takdim-tehir ederek gelmesi, se­ciden ziyade, îcâzı göstermesini güder. Açıkça görülüyor ki, fasılada bulunan harflerin, secide bulunan benzeri harflerle mütenasip düşmesi, fasılayı fasıla olmaktan çıkarmadığı gibi, fasılanın seci olduğunu da göstermez. Önceden ifa­de ettiğimiz gibi, bazı mısraları iki, Bazıları da dört kelimeden meydana gelen, seci olma şartlarından uzaklaşan secii zemmedenler, böyle bir secide fesahat değil, bilakis acizlik görüldüğünü söylerler. Bunlar Kur’ân'da seciin bulunduğu­na inansalardı, Kur’ân'ın üslubu üzere fesahati artıran mutedil seci ile karşı ge­lirdik derlerdi. Bakillani'nin «Îcâzu'l-Kur’ân»ından nakledilen bilgiler bun­lardır.

«Arusu'l-Efrah» müellifi, Bakillani'nin «el-İntisar» adlı ese­rinde, fasılaya seci adı vermenin caiz olduğu görüşünü nakletmiştir.

Hafaci «Sırru'l-Fesâha» adlı eserinde şöyle der: Rummani'nin, seci bir kusur, fasıla belâgattır, sözü yanlıştır. Şayet Rummani, seciden mâna­ya bağlı kalmayı kastediyorsa, seci bu değildir. Mânaya bağlı kalmak belâgat­tır, fasıla da aynen böyledir. Şayet mânanın seci yapılan kelimeye bağlı oldu­ğunu kastediyorsa, secide makbul olan budur. Bu da kusur sayılır. Fasıla da aynen böyledir. Zannediyorum ki onları, Kur’ân'da bulunan her durak yerine fa­sıla adı vermeğe, harfleri birbirine benzeyen kelimelere seci dememeye sev-keden sebeb, kahinlerin sözlerinde bulunan vasıftan Kur’ân'ı uzak tutmaktır. Bu ifadedeki gayeleri, yakın bir gayedir. Fakat hakikat, bizim söylediğimizdir. Gerçek şudur ki seci, fasılada bulunan maktaın birbirine benzeyen harflerdir.

Hafaci eserinde şöyle der: Size göre seci sanatı makbul bir sanatsa, Kur’ân'ın bütünüyle secili gelmesi gerekmez miydi? Neden bazı âyetleri secili, Bazıları da secisiz gelmiştir? sorusuna şu cevabı veririz: Kur’ân, Arap dili, örfü ve âdeti üzere nâzil olmuştur. Araplardan fasih olanların sözleri, özellikle uzun cümlelerde külfet ve bıkkınlık izleri taşıyacağından dolayı, bütünüyle secili de­ğildir. Bu yüzden cümle kuruluşundaki âdetleri gereği, seciden bütünüyle uzak kalmamakla beraber, her cümlede seci kullanmamışlardır. Esasen seci, taşıdı­ğı özelliklerinden dolayı, cümlenin tamamına değil, bir kısmına uygun düşer.

İbn-i'n-Nefis «Tariku'l-Fesaha» adlı eserinde şöyle der: Kur’ân'ın secili olması, seciin güzelliğini isbata kâfidir. Bazı âyetlerde seci bulunmadığın­dan kınanmamalıdır. Çünkü güzel olan bir şey, yeri geldiğinde daha güzele dö­nebilir.

Hazim, «Minhacu'l-Bulega» adlı eserinde şöyle der: Bazı kim­seler, uzunluk ve kısalıkta birbirine uymayan cümlelerin eşit miktarlara bölün­mesinde bir külfetle karşılaşılacağından hoş görmezler. Bu bölünme, cümlede mâna bütünlüğü sağlanmışsa, nadiren yapılır. Bazı kimseler, cümlenin belli bir kifayede bitmesindeki uygunluk ile, durak yerlerinin uygunluğundan meydana gelen güzelliği gerçekten yerinde bulurlar. Bir diğer kısmı ise - ki bunlar mu­tavassıt görüşte olanlardır - secide cümlenin süsü olsa bile, külfet olduğunu, cümlenin tamamında kullanılmasa bile, cümlenin tamamen secisiz kalamayaca­ğını kabul ederler. Herhalü kârda seci, bir zorlama olmadan, münasebet gel­dikçe yapılmalıdır.

Hazim, devamla şöyle der: Bu durumda seci, mutlak olarak nasıl ayıpla­nabilir? Halbuki Kur’ân, Arap kelamının en fasih üslubuyla nâzil olmuş, fasılaları, Arapların seci mukabilinde gelmiş, değişik üsluplarla inmemiştir. Ortaya çıka­cak külfet, getireceği bıkkınlıktan dolayı cümlelerin bütünüyle aynı üslupta de­vam etmesi, güzel bir ifade şekli sayılmaz. Aynca, fesahatın değişik sanatlarını kullanmak, bir tek sanata bağlı kalmaktan daha iyidir. İşte bu yüzden, Kur’ân'ın bazı âyetleri birbirine benzer, Bazıları ise birbirinden farklı fasılalara sahiptir.

2- Fasıla Âyetlerindeki Münasebet Özellikleri

5124 Şeyh Şemsuddin b. Sâig, «İhkamu'r-Ra'y fî Ahkâmi'l-Âyî» adlı eserinde şöyle der: Arap dilinde münasebet, önemli bir konudur. Bu yüz-den kaide dışı bazı hatalar yapılır. Münasebete riayet ederek âyet sonlarında mevcut hükümleri araştırdım, kırktan fazla hüküm olduğunu tesbit ettim. Bunlar, şöyle sıralanabilir:

a- Mamulun takdimidir. Bu; ya âmile tekaddümüyle olur; ***** «..'Bunlar mı size tapıyorlardı..'» (Sebe, 40.) âyeti buna misaldir. ***** «..yalnız Senden yardım dileriz.» (Fatiha, 5.) âyetinin de buna misal ol­duğu söylenir. Veya aslında tekaddüm etmesi gereken diğer mamule tekad­düm eder. ***** «Ki sana en büyük mucizelerimizden Bazılarını göstermiş olalım.» (Tâhâ, 23.) âyeti buna misaldir. Âyetteki ***** kelimesi ***** fiilinin mefuludür. Veya, fâile tekaddüm eder. ***** «Firavn-ın kavmine de uyarıcılar gelmişti.» (Kamer, 41.) âyeti buna misaldir. Nakıs fiillerden olan ***** haberi, ismine tekaddüm etmesi de bu kabildendir. ***** «Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır.» (İhlas, 4.) âyeti buna misaldir. b- Zaman bakımından müteahhir olanın takdimidir. ***** «Son da ilk de Allah'ındır..» (Necm, 25.) âyeti buna misaldir. Âyette fasılalara riayet olmasaydı, ***** «Evvelde de sonda da hamd kendinedir.» (Kasas, 70.) âyetinde olduğu gibi ***** kelimesi tekaddüm ederdi.

c- Üstün olanın daha üstün olana takdimidir; ***** (Tâhâ, 70.) âyeti buna misaldir. Bu âyetle ilgili açıklama, önceki sayfalarda geçmişti. d- Zamirin, yerini tuttuğu kelimeye takdimidir, ***** «Bu yüzden Musa, içinde bir korku duydu.» (Tâhâ, 67.) âyeti buna misaldir. e- Cümle halindeki sıfatın münferid sıfata takdimidir; ***** «..kıyamet günü onun için, açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız..» (İsrâ, 13.) âyeti buna misaldir.

f- Meczum olmayan müzari fiildeki ***** nın hazfedilmesidir. ***** «Yürüyüp gitmeye yüz tutan geceye» (Fecr, 4.) âyeti buna misaldir.

g- İzafet ya sının hazfedilmesidir; ***** «Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?» (Kamer, 16.), ***** «(Bak işte) cezam nasıl ol­du..» (Rad, 32.) âyetleri buna misaldir.

h- Med harfinin ziyade gelmesidir; ***** ve ***** kelimeleri buna misaldir. Med harfinin cezm edatı olmasına rağmen baki kalması da bu kabildendir. ***** «..yetişmesinden korkma, endişe etme.» (Tâ-hâ, 77.) âyeti ile nehiy edatı olduğu görüşüne göre ***** «Sana oku­tacağız ve sen unutmayacaksın.» (A'lâ, 6.) âyeti buna misaldir.

ı- Gayrı munsarıf kelimenin, munsarıf kabul edilmesidir. ***** (İnsan, 15-16.) âyetleri buna misaldir.

k- Cins isimlerde müzekkerliğin tercih edilmesidir. ***** «Kök­lerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi..» (Kamer, 20.) âyeti buna misaldir. l- Cins isimlerde müennesligin tercih edilmesidir; ***** «..içi boş hurma kütükleri gibi..» (Hâkka, 7.) âyeti buna misaldir. Bu iki kısmın ben­zeri ***** «küçük büyük hepsi satır satır yazılmıştır.» (Kamer, 53.) âyeti ile ***** «..ne küçük ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, herşeyi sayıp döküyor..» (Kehf, 49.) âyetidir.

m- Yedi Kıraata göre okunan iki caiz vecihten biriyle yetinmektir. ***** «..İşte onlar doğru yolu aramışlardır.» (Cin, 14.) âyeti buna misaldir. Yedi Kıraata ***** şeklinde okunmamıştır. ***** «..Şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla..» (Kehf, 10.) âyeti buna misaldir. Bu iki âyetin bulunduğu sûrelerdeki fasılaların orta harfleri harekelidir. Buna rağmen ***** «..doğru yolu görseler..» (Araf, 146.) âyetinde fasılanın orta harfi sükun ile o-kunmuştur. Bu yüzden Ebû Ali el-Farisi'nin tercihi olan harekeli kırâat, ittifakla geçersiz sayılmıştır. Buna benzer kırâat, ha'nın fethi ve sükunu ile ***** «Ebû Leheb'in iki eli kurusun..» (Tebbet, 1.) âyetidir. Fakat ***** «Alevli bir ateşe girecektir (o)» (Tebbet, 3.) âyetinde leheb kelimesinin orta harfi fasılaya riayet edilerek sadece fetha ile okunmuştur.

n- Bir önceki cümleye cevap olarak gelen cümlenin, isim veya fiil cüm­lesi olma yönüyle mutabakatın bulunmasıdır. ***** «İnsanlardan kimi de vardır ki, 'Allah'a ve ahiret gününe inandık derler, oysa inanmamışlardır.» (Bakara, 8.) âyeti bu kabildendir. Âyette müna­fıkların ***** sözü ile, Allahü teâlâ'nın reddetiği ***** «..oysa onlar inan­mamışlardır.» sözü arasında mutabakat yoktur. Çünkü âyet ***** veya ***** şeklinde değildir.

o- Cümlenin bir kısmının diğer kısmıyle mutabık olarak gelmemesidir. ***** «..Elbette Allah doğruları bilecek, yalancıları da bilecektir.» (Ankebut, 3.) âyeti buna misaldir. Âyetin ikinci kısmı ***** şeklinde gelmemiştir.

p- İki cümledeki kelimelerden biri, diğer cümledeki benzerlerinden fark­lı olarak gelmesidir. ***** «..İşte doğru yolda olanlar onlardır, korunanlar da onlardır.» (Bakara, 177.) âyeti buna misaldir.

r- Garip iki kelimenin, en garibini tercih etmektir. ***** «..insafsızca bir taksim.» (Necm, 22.) âyetinde ***** «Andolsun ki o Huta-meye atılacaktır.» (Hümeze, 4.) âyetinde ***** veya ***** «Onu sekara sokacağım.» (Müddessir, 26.), ***** «..O alevlenen ateştir.» (Meâric, 15.), ***** «Onun anası haviyedir.» âyetlerinde ***** veya ***** kelimeleri, fasıla­ya riayet yüzünden gelmemiştir.

s- Aynı vasıfta olanlardan her birinin bir kelime ile tahsis edilmesidir. ***** «..sağduyu sahipleri öğüt alsınlar diye.» (İbrahim, 52.), ***** «..Elbette bunda akıl sahipleri için ibretler vardır.» (Tâhâ, 128.) âyetleri buna misaldir.

t- Mefulün hazfedilmesidir; ***** «Bundan dolayı kim verir, korunursa,» (Leyl, 5.), ***** «Rabbin seni bırakmadı ve sana da-rılmadı.» (Duha, 3.) âyetleri buna misaldir. İsmi tafdilin muteallakının hazfi de bu kabildendir. ***** «O, gizliyi de, ondan daha gizlisini de bilir.» (Tâhâ, 7.), ***** «..daha iyi ve daha süreklidir.» (Tâhâ, 17.) âyetleri buna misaldir.

t- Tesniye yerine müfred kelime kullanmaktır; *****

«..sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra yorulursunuz.» (Tâhâ, 117.) âyeti buna misaldir.

u- Cemi kelime yerine, müfred kelime kullanmaktır; ***** «..korunanlara önder yap.» (Furkan, 74.) âyeti buna misaldir. *****

«Onları, emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık..» (Enbiya, 73.) âyetinde olduğu gibi, ***** şeklinde gelmemiştir. ***** «Takva sahipleri cennetlerde, ırmakların kenarındadırlar.» (Kamer, 54.) âyeti bu ka­bildendir. Âyetteki ***** kelimesi ***** mânasındadır.

v- Müfred kelime yerine, tesniye kelime kullanmaktır; ***** «Rabbinin makamından korkan kimseye iki cennet vardır.» (Rahmân, 46.) âyeti buna misaldir. Ferra'nın ifadesine göre ***** «(Onun için) gidilecek yer cennettir.» (Nâziat, 41.) âyetinde olduğu gibi tesniyeden murad, müfred mânadır. Âyette, fasıladan dolayı tesniye gelmiştir. Ferra, şunu ilâve e-der: Kafiyede, nesirde görülmeyen ziyade veya noksanlık yapılır. ***** «En bahtsızları ayaklandığı zaman» (Şems, 12.) âyeti buna misaldir. Âyette zikri geçen iki kişi, Kudar ve yanında olan iki kişidir. Âyetteki fasıladan dolayı bu iki kelime, ***** şeklinde gelmemiştir. İbn-i Kuteybe, Ferra'nın bu görüşünü şiddetle reddederek şöyle demiştir: Âyet başlarındaki sekte ha'sı, elif, hemze veya harfin hazfi caizdir. Fakat Allahü teâlâ'nın vaaddettiği iki cenneti, âyet başlarına riayetten dolayı bir cennet kabul etmemiz, maâzallah büyük bir suç­tur. Halbuki Cenab-ı Hak cenneti, ***** «Çeşitli meyveleri ağaçları var iki­sinin de.» (Rahmân, 48-50.) âyetinde olduğu gibi iki cennet olarak vasıflandır­mış, ***** âyetinden sonra ***** zamirini kullanmıştır.

y- Cemi kelime yerine, tesniye kelime kullanmaktır. İbnu's-Saig: Ferra' dan naklen şöyle der: Rahmân sûresi 46. âyetteki ***** kelimesinden murad, ***** mânasıdır. Fasıladan dolayı kelime, cemi yerine tesniye olarak gelmiştir. Bu ihtimal, uzak bir ihtimal sayılmaz. ***** kelimesinden sonra zamirin tesniye gelmesi, lâfza riayetten dolayıdır.

z- Müfred kelime yerine, cemi kelime kullanmaktır; ***** «..ne alışverişin, ne dostluğun olmadığı..» (İbrahim, 31.) âyeti buna misaldir. Âyette­ki ***** kelimesi, bir başka âyette olduğu gibi ***** mânasındadır. ***** keli­mesi âyetteki fasıladan dolayı, cemi sigasında kullanılmıştır.

aa- Gayri âkil olanın, âkil olan yerinde kullanılmasıdır. ***** «..bunların bana secde ettiklerini gördüm.» (Yûsuf, 4.), ***** «..her biri bir yörüngede yüzmektedirler.» (Enbiya, 33.) âyetleri buna misaldir.

bb- İmale edilmeyen kelimenin, imale edilmesidir; ***** ve ***** âyetleri buna misaldir.

cc- Kelimenin, mübalağa sigasıyle gelmesidir; ***** ve ***** gibi kelimelerde mübalağa sigası kullanılmazken, ***** ve ***** gibi kelimelerde kul lanılmıştır. ***** «Rabbin seni unutmadı.» (Meryem, 64.) âyeti buna misaldir.

dd- Bazı mübalağa sıfatlarının, diğer Bazılarına tercih edilmesidir; ***** «..bu cidden tuhaf bir şeydir.» (Sâd, 5.) âyetindeki ***** sıfatı,

***** sıfatına tercih edilmiştir.

ee- Matuf kelime ile, matufun aleyh arasında fasıla bulunmasıdır; ***** «Eğer Rabbin tarafından geçmiş (söylen­miş) bir söz olmasaydı (bunların mahvedilmesi) gerekli olurdu.» (Tâhâ, 129.) âyeti buna misaldir.

ff- Zâhir kelimenin, muzmer kelime yerine kullanılmasıdır; ***** «Onlar ki Kitaba sımsıkı sarılırlar ve namazı kılarlar; elbette biz iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz.» (Araf, 170.) âyeti buna misaldir. Kehf sûresinin 30. âyeti de bu kabildendir.

gg- İsmi mefulün, ismi fâil yerine kullanılmasıdır; ***** «..kapalı bir perde..» (İsrâ, 45.) âyeti ile ***** «..şüphesiz O'nun vadi yerine gele­cektir.» (Meryem, 61.) âyeti buna misaldir. Bu iki âyetteki ***** ve ***** keli­meleri, ***** ve ***** yerine kullanılmıştır.

hh- İsmi fâilin, ismi meful yerine kullanılmasıdır; ***** «..memnun edici bir hayat içinde..» (Hâkka, 21.), ***** «Atılan bir sudan..» (Târık, 6.) âyetleri buna misaldir.

kk- Mevsuf ile sıfat arasını bir kelime ile ayırmaktır; ***** «Sonra da onu kupkuru bir ota (Petrole) çevirir.» (Ala, 4-5.) âyetleri, hal durumunda olan ***** kelimesi, ***** kelimesine sıfat olma kaydıyla, buna misaldir.

ll- Bir harfin, başka bir harf yerine gelmesidir; ***** «Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir.» (Zilzal, 5.) âyeti buna misaldir. Âyette ***** nın aslı, ***** dır.

mm- Beliğ olmayan sıfatın, sıfattan sonra gelmesidir; ***** ***** (Tevbe, 128.) âyetleri buna misaldir. Âyetteki ***** kelimesi, ***** kelime­sinden beliğdir.

nn- Fâilin hazfedilip yerine mefulün getirilmesidir; ***** «Onda hiç kimsenin karşılık verecek bir nimeti yoktur.» (Leyl, 19.) âyeti buna misaldir.

oo- Sekte ha'sının okunmasıdır; ***** «Malım bana hiç fayda vermedi.» (Hâkka, 28.), ***** «Gücüm benden yok olup gitti.» (Hâkka, 29.), ***** (Kâria, 10.) âyetlerindeki kelime buna misaldir.

öö- Mecruratı bir arada toplamaktır. ***** «..sonra kendi­niz için bize karşı peşinizi takip eden birini bulamazdınız.» (İsrâ, 69.) âyeti buna misaldir. Harfi cer'de uygun olan, mecrur isimlerin ardarda gelmemesidir. Bu âyette fasıladan dolayı ardarda gelmiş, ***** kelimesi tehir etmiştir.

pp- Mazi sigasından, müzari sigasına geçmektir; ***** «..kimini yalanlıyor, kimini de öldürüyordunuz.» (Bakara, 87.) âyeti buna mi­saldir. Âyetteki ***** fiili, aslında ***** şeklindedir.

rr- Kelimenin yapısını değiştirmektir; ***** «Sina dağına andol­sun.» (Tin, 2.) âyetindeki ***** kelimesi aslında ***** dir.

İbn-i Sâig şöyle der: Yukarıda zikredilen âyetlerde, aralarında bir müna­sebet yönü olmakla beraber, kelimeyi asıl mânası dışında tevcihde bir mahzur yoktur. Bir rivâyete göre, Kur’ân'ı Kerim'in insanı hayrette bırakan bitmek tü­kenmek bilmeyen yönleri vardır.

3- Fasıla Kısımları

İbn-i Ebî'l-İsba şöyle der: Kur’ân'daki fasılalar, şu dört kısımdan ibarettir: Temkin, Tasdir, Tevşih ve İgal.

a- Temkin

5167 Kafiyeler arasındaki yakınlık adı da verilen temkin, nesir yazanın karine­yi, şairin kafiyeyi belirleyen ifadeler kullanmasıdır. Kafiye ve karinenin yerleri, cümlede iyice tesbit edilmeli, cümlenin mânası ile sıkı bir bağ içinde bulunmalı­dır. Şayet cümleden çıkarılacak olursa, mâna bütünlüğü bozulur, anlaşılması güçleşir. Şayet söylenmezse, dinleyen bunları kendiliğinden tamamlayabilir.

Bunun misali; ***** «..Ey Şuayb senin namazın mı ..terketmemizi sana emrediyor?..» (Hûd, 87.) âyetidir. Âyette önce ibadet, sonra malda tasarruf zikredilince, bunun gereği olarak hilm ve rüşd, sıra ile zikredilmiştir. Çünkü hilm ibadet, rüşd de mal tasarrufuyla yakından ilgilidir.

***** «Kendilerinden önce nice nesilleri helak edişimiz, hâlâ onları yola getirmedi mi? ki onların yurtlarında gezip dolaşıyorlar. Şüphesiz bunda ibretler vardır. İşitmiyorlar mı?» (Secde, 26.), ***** «Görmüyorlar mı biz suyu nasıl sürüyoruz..görmüyorlar mı?» (Secde, 27.) âyetleri buna mi­saldir. Birinci âyet ***** ile başlamış, ***** ile bitmiştir. Bu âyetteki öğüt, önceki milletlerin karşılaştığı olayları duyurmaktır. İkinci âyet ise ***** fiili ile başlamış, ***** fiili ile bitmiştir. Çünkü bunlar, görünen şeylerdir. ***** «Gözler O'nu göremez, O gözleri gö­rür. O latif, her şeyi haber alandır.» (Enam, 103.) âyeti de bu kabildendir. Allah'ın latif sıfatı gözle görülmeyenlere, habir sıfatı da gözle görülenlere uygun düşer. ***** «Andolsun biz in­sanı çamurdan, bir süzmeden yarattık.. Yaratanların en güzeli Allah ne yü­cedir..» (Mü’minûn, 12-14.) âyetindeki fasılada, makabliyle uygun düşen temki­ni tam vardır. Sahâbeden bir kısmı, âyetin ilk kısmı nâzil olduğunda, sonunu duymadan ifadeyi tamamlamışlardır.

İbn-i Ebî Hâtim, Şabi tarikıyle Zeyd b. Sabit'in şöyle dediğini rivâyet e-der: Resûlüllah bana ***** âyetini yazdırıyordu. Muaz b. Cebel; ***** deyince, Resûlüllah tebessüm etmiş, Mu-az: Niçin tebessüm ettiniz deyince: Âyet böyle son buluyor da ondan tebes­süm ettim, cevabını vermiştir.

Rivâyet edildiğine göre bir köylü, ***** «Size açık deliller geldikten sonra yine kayarsanız..» (Bakara, 209.) âyetini okuyan, kimsenin âyetin sonunu ***** «..Bilin ki Allah daima affedici ve merhametlidir.» şeklinde okuyunca, köylü eğer bu, Allah kelamı olsaydı Allah böyle buyurmazdı, deyince onları dinleyen biri peki nasıl olurdu, dedi. A-rabi, ***** Bilin ki Allah aziz ve hakim'dir. şeklinde olurdu, de­di. Çünkü hakim olan zat emirlerini hiçe sayanlara bağışlayıcı olduğunu söyle­mez eğer öyle olsaydı, kullar kötülüğe teşvik edilmiş olurdu, şeklinde cevap vermiştir.

Temkin'de Yapılan Fasıla Hakkında Bazı Bilgiler

5170

a- Fasıla, bazan bir âyette bir arada toplanabilir. Fakat Nahl sûresinin ilk âyetlerinde görüldüğü gibi, birbirinden farklı olarak da gelir. Allahü teâlâ ***** «..gökleri ve yeri hak ile yarattı..» (Nahl, 3.) buyurarak söze gök âlemi ile başlamış, insanın nutfeden yaratıldığını söylemiş, hayvanla­rın yaratılışını zikrettikten sonra, bitkilerle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

************

«Yukarıdan size su indiren O'dur. Ondan içersiniz; hayvanları otlattığınız bitkiler de onunla biter.» (Nahl, 10-11.). Bu âyetin sonu, tefekkürle bitmiştir. Bitkilerin çeşitli olması, Kadir ve Mutlak olan Allah'ın varlığına bir delildir. Burada; bitkilerin yetişmesinde, güneş ve ay'ın hareketleri ile dört mevsim neden müessir olmasın? şeklinde sorulacak bir so­runun cevabı verilmedikçe, delil eksik kalacağından, bütün mesele; tefekkür, nazar ve teemmüle bağlı olacaktır. Bu bakımdan yukarıdaki âyetlerle ilgili böyle bir soruya iki ayrı cevap vermek mümkündür:

a- Diyelim ki; yeryüzünde görülen değişiklikler, gökteki cisimlerin hare­ketlerine bağlıdır. Bu hareketler nasıl meydana gelmiştir? Eğer bunlar başka bir semanın tesiriyle meydana geliyorsa, aralarında yakın bağlar olması gerekir. Eğer bu hareketler, Hâlık ve Hakîm olan Allah'dan geldiği söylenirse, Allah'ın ilâh olarak varlığı kabul edilmiş olur. ***** «Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da O'nun emrine boyun eğmiştir. Şüphesiz bun­da aklını kullanan bir toplum için işaretler vardır.» (Nahl, 12.) âyetinde kaste­dilen mâna, işte budur. Allah âyeti, aklı kullanmakla bitirmiş ve şöyle demek is­temiştir: Ey kulum, biraz aklın varsa, teselsülün batıl olduğunu anlarsın. Âlemde mevcut bütün hareketler, bir tek harekette toplanır. Bu hareketin Yaratıcısı, başkalarının hareket ettirmesine ihtiyacı olmayan Kâdir ve Muhtar, Allahü teâlâ'dır.

b- Yıldızların ve tabiatın; bir yaprağın, bir tanenin parçalarına nisbet edil­mesi, aynı şeydir. Gülün bir yönünü tamamen kırmızı görürken, diğer yönünü gölgeli görürsün. Bu renkleri veren tabiat olsaydı, bu farklılık meydana gel­mezdi. Buradan anlıyoruz ki müessir, Kâdir ve Muhtar olan Allah'tır. ***** «Yeryüzünde yarattığı muhtelif renklerde­ki (hayvanları, bitkileri de) sizin hizmetinize verdi. Şüphesiz bunda öğüt a-lan bir toplum için ibret vardır.» (Nahl, 13.) âyetinde kastedilen mâna budur. Yüce Allah sanki şöyle buyurmuştur: Aklını iyi kullanan bir kimse için, eşya ve ta­biatın tesiri birbirinden farklı olamaz. Meydana gelen farklılığa dikkat edersen, müessirin tabiat değil, fâili muhtar olan Allah'ın kendisi olduğunu anlarsın. Bu yüzden âyetin sonu, tezekkür ile bitmiştir.

***** «De ki: 'Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın.» (Enam, 151-153.) âyetleri de bu kabildendir. Birinci âyet ***** ifadesiyle bitmiştir. Bi­rinci âyetteki tavsiyelerin yerine getirilmemesi, nefsani arzulara uyan aklın ek­sikliğine hamledilir. Allah'a şirk koşmak, Allah'ın birliğine ve azametine delalet eden aklın kemale ermemesindendir. Ana-babaya isyan da böyledir. Bu isyan, ana-babanın her vesile ile evladına yaptığı iyiliklerden dolayı, aklın kabul ede­bileceği bir isyan olamaz. Rızkı veren Allah'ın varlığına rağmen, açlık korkusuy­la kız evladını diri diri gömerek öldürmek de böyledir. Aynı şekilde fuhşiyatta bulunmak, kin ve öfkeden dolayı adam öldürmek de aklın gereği değildir. Â-yette zikredilen bu gibi tavsiyelerden sonra ***** ile bitmesi gayet yerindedir. İkinci âyet, mali ve kavli hukukla ilgilidir. Ölümden sonra yetim bırakaca­ğını düşünen bir kimse, kendi yetimlerine yapılmasını istediği bir muameleyi, başkalarının yetimlerine de aynen tatbik etmelidir. Kendisiyle ilgili tartı, ölçü ve şahidlikte nasıl hile ve hıyanetliği sevmezse, başkasına ait tartı, ölçü ve şahit­likte de, hile ve hıyanetliği sevmemelidir. Bir şeyi vaadeden kendisine bir şey vaad edildiğinde, nasıl vaadden dönülmeyi sevmezse, kendisinin de vaadden dönmemesi gerekir. Başkalarına bunu yapmayı hoş gören kimse, kendisine de aynı şey yapılır. Bütün bunların yapılması, gaflet ve düşüncesizlikten ileri gelir. Bu yüzden âyetin sonu, ***** ifadesiyle bitmiştir.

Üçüncü âyet, Allah'ın dinine uymayı terkedip, gazap ve ikabına uğrayan­larla ilgili olduğundan, ***** ile son bulmuştur.

***** «Yıldızları sizin....yaratan O'dur..» (Enam, 97-99.) âyetleri de bu kabildendir. Birinci âyet ***** ile, ikinci âyet ***** ile, üçüncü âyet de ***** ifadeleriyle son bulmuştur. Görüldüğü üzere, yıldız­larla ilgili hesaplar ve geceleyin yol tayini işi, bu sahada çalışan ilim adamlarını ilgilendirdiğinden âyetin, ***** ile bitmesi uygun düşmüştür. İnsanın bir nefis­ten yaratılması, rahimlere intikali, dünyaya gelip yaşayış ve ölüşü, inceden in­ceye düşünmeyi gerektirdiğinden âyetin, ***** ile bitmesi uygun düşmüştür. Âyetteki ***** kelimesi, eşyanın inceliğini iyiden iyiye düşünüp kavramak mâ­nasındadır. Kullarına bol bol yiyecek-içecek ve çeşitli meyvelerle rızık verdiğini belirttiğinden, bu nimetlere şükür, ifadesi olarak üçüncü âyetin îman kelimesi ile bitmesi, uygun düşmüştür.

***** «O, bir şairin sö­zü değildir. Ne de az inanıyorsunuz! Bir kâhinin de sözü değildir. Ne az dü­şünüyorsunuz!» (Hâkka, 41-42.) âyetleri de buna misaldir. Birinci âyetin ***** ikinci âyetin ***** ile son buluşundaki hikmet şudur: Âyetlerin şiirden değişik olması, herkesçe bilinen bir husustur. Kur’ân'a şiir diyenin sözü, küfür olduğu kadar tam manasıyla inad olduğundan âyetin, ***** Ne de inan­cı kıt insanlarsınız!, ifadesiyle bitmesi uygun düşmüştür. Kur’ân'ın, kâhinlerin nazmı ve secili kelimelerine muhalif olması, tezekkür ve tedebbüre muhtaç bir meseledir. Bunlardan biri nesirdir, Kur’ân'ın bunlara muhalefeti, şiire olan mu­halefeti gibi değildir. Bu muhalefet ancak; Kur’ân'ın fesahatı, bedi sanatı ve in­ce mânaları dikkatle ele alındığında ortaya çıkacağından âyetin, ***** «Ne de kıt düşüncelisiniz!» ile bitmesi uygun düşmüştür.

Bu nevi, bedi sanatından sayılması, sözkonusu durumla aynı olduğu hal­de, latif bir nükteden dolayı, iki âyette değişik fasılalarla gelmesindendir. ***** «Eğer Allah'ın nimetini saymak isterse­niz sayamazsınız. Yine de insan çok haksızlık edendir, nankördür..» (İbra­him, 34.) âyeti ve ***** «Eğer Allah'ın nimetini saysanız sayamazsınız. Doğrusu Allah çok bağışlayıcı çok esirgeyicidir.» (Nahl, 18.) âyeti buna misaldir. İbn-i Muneyyir bu konuda şöyle der: Yüce Allah sanki şöyle demek istemiştir: Çok sayıda nimet husule geldiğinde, sen alıcı ben vericiyim. Bu kadar nimeti ele geçirdiğinde, nimetime karşı zulüm ve nankörlük gibi iki vasfın olur. Bu nimetleri verişimde benim; Gafûr ve Rahîm gibi iki sıfatım vardır. Zulmünü gufranımla, nankörlüğünü de rahmetimle karşılarım. Taksiratına ancak ikramımla mukabelede bulunur, cefanı ancak vefa ile mükâfatlandırırım.

Diğer ulema şöyle der: Yukarıda geçen İbrahim sûresindeki âyetle nimet verilen, Nahl sûresindeki âyetle de nimet verenin vasfı tahsis edilmiştir. Çünkü İbrahim sûresinde insanın vasfı, Nahl sûresinde ise Allah'ın ve uluhiyetin isbatı yapılmaktadır.

***** «Kim iyi bir iş yaparsa faydası kendisine, kim de kötülük yaparsa zararı kendisinedir. Sonra Rab-binize döndürüleceksiniz.» (Câsiye, 15.) âyeti ile benzeri ***** «Rabbin kullarına zulmetmez.» (Fussilet, 46.) âyeti bu kabildendir. Bu benzer­likteki nükte, birinci âyetten önce ***** «İnanan­lara de ki: Allah'ın bir milletin yaptıklarına karşılık cezalandıracağı günlerin geleceğini ummayanları şimdilik bağışlasınlar.» (Câsiye, 14.) âyetinin gel­mesidir. Böylece âyetin, birinci âyette Allah'a dönüşü ifade eden fasıla ile bit­mesi uygun düşmüştür. Çünkü bu âyetten önce, onların yeniden dirilmeyi inkâr etmeleri mevcuttu. İkinci âyetin sonu da, âyetin mânasına uygundur. Çünkü Al­lah, iyi amelleri zayi etmez, kötü amellere de ilâvede bulunmaz. Allahü teâlâ ***** «Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başka dilediğini bağışlar. Allah'a ortak koşan gerçekten büyük bîr günah işlemiştir.» (Nisâ, 48.) âye­tini aynen tekrarlayarak ***** «Allah'a ortak koşan da büyük bir sapıklığa düşmüştür.» (Nisâ, 116.) âyetiyle tamamlamıştır. Buradaki nükte birinci âyetin, Allah'ın Kitabında olmayanları, Allah'a iftira eden Yahudiler hakkında, ikincisi de şiddetli dalâlet içinde bulunan kitapsız müşrikler hakkında nâzil olmuştur.

Allahü teâlâ: *****«..Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte Kâfirler onlardır.» (Mâide, 44.) âyetini aynen tekrarlaya­rak ***** «..İşte zalimler onlardır.» (Mâide, 45.), ***** «..İşte onlardır yoldan çıkanlar.» (Mâide, 47.) buyurmuştur. Bu benzerlikteki nükte, birinci âyette Müslümanlarla ilgili hükümler, ikincisinde Yahudiler, üçün­cüsünde ise Hristiyanlarla ilgili hükümler nâzil olmasındandır. Bir rivâyete göre, birinci âyette, Allah'ın indirdiği âyetleri inkâr edenler, ikincisinde inkâr etme­den bildiği halde muhalefet edenler, üçüncüsünde bilmeden muhalefet edenler hakkında nâzil olmuştur. Başka bir rivâyete göre; Kâfir, zalim ve fasık kelimeleri küfürle aynı mânayı taşımaktadırlar. Küfrün farklı kelimelerle ifade edilmesi, â-yette mevcut mânayı artırmak, aynı kelimelerin tekrarından kaçınmaktır.

Bunun aksi, sözü edilen hususun muhtelif iki fasılasının da birbirine uy­gun olmasıdır. ***** «Ey inananlar, elinizin altında bulunanlar sizden izin istesinler..Allah âyetlerini size böyle açıklar.» (Nur, 58.) âyetiyle, ***** «Çocuklarınız erginlik çağına gelin­ce büyüklerinin izin istediği gibi, onlar da her defasında izin istesinler. Al­lah size âyetlerini böylece açıklar. Allah bilendir, hikmet sahibidir.» (Nur, 59.) âyeti buna misaldir.

5177

b- Fasıladaki müşkillere misal; ***** «..Eğer onlara azap edersen, onlar senin kullarındır, eğer onları bağış­larsan şüphesiz sen daima üstünsün, hikmet sahibisin.» (Mâide, 118.) âyeti­dir. Âyetteki ***** ibaresi, ***** ibaresinin fasılası olması gerekir. Bu kırâat, Ubeyy b. Ka'b'ın Mushaf'ından nakledilmiştir. İbn-i Şenbuz da âyeti bu şekilde okumuş, bundaki hikmeti şöyle açıklamıştır: Kulun müstehak olduğu azabı bağışlamak ancak, hükmü elinde tutan, her varlığın üstünde olan Allah'a aittir. Allah, Aziz'dir, yani her şeye galiptir. Hâkim'dir, yani her şeyi yerli yerinde yapandır. Bazı fiillerdeki hikmet, bazı zayıf yaratılıştaki kimselere gizli kalmıştır. Bunlar, bu gibi fiillerde hikmet olmadığı vehmine kapılırlar. Fakat, gerçek bu değildir. Allah'ın Hâkim sıfatıyla vasıflanmasında, güzel bir ihtiras sanatı vardır. Bu âyetin mânası; şayet Sen kullarını, azaba müstehak oldukları halde bağış­larsan, bu hususta kimse Sana itirazda bulunamaz. Halbuki hikmet, takdirin olan efalindedir.

Bunun diğer benzerleri; ***** «..İşte Allah onla­ra rahmet edecektir. Allah daima üstündür, hikmet sahibidir.» (Tevbe, 71.), ***** «..Rabbimiz, bizi bağışla, doğrusu Sen güçlü olan, Hakimsin.» (Mümtehine, 5.), ***** «Rab-bımız, onları Adn cennetine sok....şüphesiz Sen Aziz ve Hakimsin.» (Mü’min, 8.) ve ***** «Ya Allah'ın size lütfu ve rahmeti olmasaydı ve Allah tevbeleri çok kabul eden bir hikmet sahibi olmasaydı.» (Nur, 10.) âyetleridir. Bu âyetlerin sonu, ilk bakışta ***** olması gerekir. Çünkü merhametin, tevbe ile yakın münasebeti vardır. Fakat âyetlerin bu şekil­de ifade edilmesi, azabın meşruiyetindeki fayda ve hikmetine işaretten dolayı­dır. Bu hikmet, azabı gerektiren büyük suçu örtmektir.

Hikmeti gizli olan fasılaya misal, ***** «Yeryüzün­de olan her şeyi sizin için yaratan O'dur.» (Bakara, 29.), ***** «De ki: 'Göğüslerinizde olanı gizlese-niz de, açığa vursanız da Allah onu bilir; göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah herşeye kadirdir.» (Âl-i İmrân, 29.) âyettendir. Bakara sûresindeki âyette ilk akla gelen kudret sıfatı ile, Âl-i İmrândakinde ise ilim sıfatıyla bitmesiydi. Bu durum şöyle açıklanır: Bakara âyeti, yeryüzünün yaratılışı ve burada bulunanla­rın ihtiyaçları, menfaat ve maslahatları ile, gökyüzünün düzenli, muhkem bir şekilde yaratıldığına dair bilgiler ihtiva ettiğinden, bu vasıflarda olan Hâlik'ın fiil­lerini; külli, cüzi, mücmel ve mufassal olarak bilmesi gerektiğinden âyetin ilim sıfatıyla bitmesi uygun düşmüştür. Âl-i İmrân âyeti ise, kendinden önceki âyet­te Kâfirlerle dost olanlara vaid ihtiva ettiğinden ilimle ifade edilmesi, ikab veya sevabla cezalandırmaktan kinaye olduğundan, âyetin kudret sıfatıyla bitmesi uygun düşmüştür.

***** «..Onu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; ama siz onların teşbihlerini anlamazsınız. O halimdir, çok bağışlayıcıdır.» (İsrâ, 44.) âyeti de bu kabildendir. Tesbih ifa­desinin akabinde âyetin hilm ve mağfiret sıfatıyla bitmesi, ilk bakışta açıkça anlaşılmamaktadır. Bundaki hikmet şöyle açıklanabilir: Varlıklann hepsi tesbi-hatta bulunduğundan, haklarında bir isyan sözkonusu değildir. Halbuki, isyan eden sizlersiniz. Bu yüzden âyet, otlayan hayvanlar, beli bükük ihtiyarlar, memede olan çocuklar olmasaydı, üzerinize Allah'ın azabı yağardı, hadisin­de ifade edildiği gibi, mukadder isyan kelimesine riayet edildiğinden, hilm ve mağfiret sıfatlarıyla bitmiştir. Bir rivâyete göre âyetin takdiri: Tesbih edenlerin ihmalinden dolayı Halim, günahlarının bağışlanmasından dolayı Gafurdur, şek­lindedir. Bir başka rivâyete göre: Âyetlere ibret nazarıyla bakmayı ihmalden dolayı teşbihin gayesini anlamayan, Allah'ı tenzih etmeyi gerektiren, mahlûkat-ta mevcut bazı üstün vasıfları iyiden iyiye düşünerek, Allah'a olan kulluklarını bilmede ihmali bulunan muhatablarına karşı Halim'dir şeklindedir.

5181

c- Fasılalar arasında, Kur’ân'da benzeri bulunmayan fasılalar vardır. Gö­zü haramdan alıkoyma emrinin akabinde gelen; ***** «..Şüphesiz Allah, onların her yaptıklarını haber almaktadır.» (Nur, 30.) âyeti ile, dua ve i-cabet emrinin akabinde gelen ***** (Bakara, 186.) âyeti buna misaldir. Denildiğine göre âyetin, Ramazan ayı zikredildikten sonra gelmesi, Kadir ge­cesine ima etmektedir. Yani; belki onlar Kadir gecesini idrak ederler, demektir.

b- Tasdir

Tasdir; âyet başında olan kelimenin, âyet sonunda da gelmesine de­nir. Buna aynı zamanda Reddul-acuz ale's-sadr (sonda olanın başa getirilme­si) adı da verilir.

İbnu'l-Mutez, tasdirin üç kısma ayrıldığını söyler:

a- Fasılanın son kelimesi, baştaki âyetin son kelimesine uygun gelmesi­dir. ***** «ilmiyle indirmiş olduğuna Melekler de şahitlik ederler. Allah'ın şahitliği de...» (Nisâ, 166.) âyeti buna misaldir.

b- Fasılanın son kelimesi, baştaki âyetin ilk kelimesine uygun gelmesi­dir. ***** «..bize katından rahmet ver, şüphesiz Sen en çok bağış yapansın» (Âl-i İmrân, 8.) âyeti ile ***** «(Lut) dedi ki: 'Ben sizin bu işinize kızanlardanım.'» (Şuarâ, 168.) âyeti buna misal­dir.

c- Fasılanın son kelimesi ile, âyetteki ilk kelimelerden Bazılarının uygun düşmesidir. ***** «Sen­den önce de peygamberlerle alay edilmişti. Fakat onlardan alay edenleri, alay ettikleri gerçek kuşatıverdi.» (Enam, 10.), *****

«Bak nasıl onların kimini kiminden üstün yaptık. Elbette âhiret, dereceler bakımından daha büyüktür. Onun nimet ve ikramı daha büyüktür.» (İsrâ, 21.), ***** «Musa onlara: 'Yazık size dedi. Allah'a yalan uydurmayın..iftira eden peri­şan olmuştur.» (Tâhâ, 61.) ve ***** «Rabbinizden mağfi­ret dileyin, çünkü O çok bağışlayandır, dedim.» (Nuh, 10.) âyetleri buna mi­saldir.

c- Tevşih

Tevşih; cümlenin başında bulunan kelimenin, kafiyeye uygun bir şe­kilde gelmesidir. Tasdir ile tevşih arasındaki fark, tevşih'in delaleti mânevi, tasdir'inki ise lafzi olmasıdır. ***** «Allah Ademi...seçip üstün kıldı.»

(Âl-i İmrân, 33.) âyeti buna misaldir. Âyetteki ***** fiili, ***** kelimesinde lâfzan fasıla bulunduğuna delalet etmez. Çünkü ***** kelimesi, ***** fiilinden farklıdır. Fakat ***** kelimesinin delaleti, mâna yönündendir. Buradan anlaşıl­dığına göre, ***** kelimesinin lüzumlu mânalarından biri, aynı cinsten olanlar arasından seçilmesidir. Seçilenin cinsi ise, aynı soydan gelmiş olmalarıdır.

***** «Gece de onlar için bir âyettir. Gündüzü ondan soyup çıkarırız..» (Yâsin, 37.) âyeti, buna misaldir. İbn-i Ebî'l-İsba âyet hakkında şöyle der: Bu sûreyi dikkat ederek ezberleyen kimse, âyetlerindeki son kelimelerin nun harfi ile bittiğini görür. Âyetin başında, gündüzün geceden sıyrılıp ayrıldığını duyunca, fasılanın ***** kelimesinde olduğunu anlar. Gün­düzü geceye bürünen kimse karanlıktadır, yani karanlığa girer. İşte buna tevşih adı verilir. Cümlenin evveli sonuna delalet ettiğinden mâna, her ikisi arasında bağ vazifesi görür.

d- İgal

Buna dair bilgi, itnab'ın nevileri arasında önceden verilmişti.

4- Vezin ve Kafiye Durumuna Göre Fasıla Kısımları

5185 Seci ile benzeri olan fasılayı, bedi uleması şu kısımlara ayırır: Mutarraf, Mütevazi, Murassa, Mütevazin ve Mütemasil.

Mutarraf; iki fasılanın vezinde muhtelif, seci harflerinde müttefik ol­malarına denir. ***** «Ne oluyor sunuz ki Allah'a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz. Oysa sizi merhalelerden geçirerek yarat­mıştır.» (Nuh, 13-14.) âyetleri buna misaldir.

Mütevazi; iki fasılanın, vezin ve kafiye yönüyle ittifak etmeleridir. Fa­kat birinci fasıladaki vezin ve kafiyenin, ikinci fasılada mukabili bulunması gere­kir. ***** «Orada yükseltilmiş tahtlar, konulmuş ka­dehler var.» (Gâşiye, 13-14.) âyetleri buna misaldir.

Mütevazin; iki fasılanın, kafiye dışında, vezinde ittifak etmeleridir. ***** «Dizilmiş yastıklar, serilmiş halılar (vardır) (Gâşi­ye, 15-16.) âyetleri buna misaldir.

Murassa’; iki fasılanın, vezin ve kafiyede ittifak etmeleridir. Fakat, ve­zin ve kafiyede birincisi ikincinin mukabili olur. ***** «Muhakkak dönüşleri bizedir. Sonra onların hesabını görmek bize düşer.» (Gâşiye, 25-26.), ***** «İyiler mutlaka nimet için­dedirler; kötüler de yakıcı ateş içindedirler.» (İnfitar, 13-14.) âyetleri buna misaldir.

Mütemasil; iki fasılanın, kafiye dışında vezinde müsavi olmasıdır. Bi­rinci fasılanın kelimeleri de ikinci fasıladakilerin mukabilidir. Murassa'a nis­betle mütemasil, mütevazin'in mütevazi'ye nisbeti gibidir. ***** «Onlara açık ifadeli kitabı verdik, onları doğru yola i-lettik.» (Sâffât, 117-118.) âyeti buna misaldir. Âyetteki kitab ve Sırat kelimele­ri ile, Mustebin ve Mustekim kelimeleri, aynı vezindedirler. Fakat son harfleri değişiktir.

5191 Fasılanın kısımlarına ayrıca, teşri ve iltizam gibi şu iki nevi de ilâve edilir.

Teşri; İbn-i Ebî'l-İsba bu kelimeye, et-tevem (ikiz) adını da vermiştir. Bu kelime aslında, şairin beytini aruz vezinlerinden iki vezin ile söylemesidir. Bu beytten bir iki kelime düşerse, geri kalan kelimelerle başka bir vezin ortaya çı­kar: Bazı bedi uleması, bunun sadece şiire ait olduğunu söylerken, diğer bir kısmı da iki secili nesre ait olduğu görüşündedir. Bu iki seciden birisiyle yetinil-diğinde, cümlenin mânası tam olur. Buna ikinci bir seci ilâve edilirse, ilâve edi­len lafızla mânası artsa bile, ifade aynen kalır.

İbn-i Ebî'l-İsba şöyle der: Rahmân sûresinin büyük bir kısmı böyledir. Sû­renin âyetlerinde ***** «Şimdi Rabbinizin hangi nimetini yalanlı­yorsunuz?» dışında, iki fasıladan birisiyle yetinilseydi, cümlenin mânası tam olur ve birinci fasıla ikincisiyle birlikte kuvvet kazanırdı. Bu yüzden cümlenin mânası, takdir ve tevbih'le ziyade olurdu.

Burada şunu ilâve etmek isterim: Yukarıdaki misal, uygun bir misal değil­dir. Doğru olan, içinde fasıla bulunan: ***** «..Allah'ın herşeye kâdir olduğunu ve Allah'ın bilgisinin herşeyi ku­şattığını bilesiniz.» (Talak, 12.) âyeti gibi âyetlerin, benzeri âyetlerle gelmesi­dir.

İltizam; buna «lüzumu mâ lâ yelzem» adı da verilir. Şiirde veya nesirde, bir veya birden fazla harfin külfet olmaksızın, kafiye harfinden önce gel­mesine, iltizam adı verilir. Bir harfle iltizama misal; ***** «Öyle ise öksüzü ezme. Dilenciyi azarlama.» (Duhâ, 9-10.) âyetleridir. Bu misalde ha harfi, râ harfinden önce iltizam olarak gelmiştir. ***** «Biz senin göğsünü açmadık mı?» (İnşirah, 1-4.) âyetlerinde kef'den önce râ harfi, ***** «Gündüz sinip geceleri gözüken gezegen­lere andolsun.» (Tekvir, 15-16.) âyetlerinde sin harfinden önce şeddeli nun harfi, ***** «..gecenin içinde olan şeylere, dolunay hâ­lindeki aya andolsun.» (İnşikak, 17-18.) âyetlerinde kaf harfinden önce sin har­fi iltizam olarak gelmiştir.

İki harfle iltizam'a misal; ***** «Andolsun Tur'a. Satır sa­tır yazılmış kitaba.» (Tûr, 1-2.) âyeti ile ***** «Sen Rabbinin nimetine kavuşmuş bir kimsesin; cinlerin hücumuna uğramış bir kimse değilsin. Doğrusu sana sonsuz bir ecir vardır.» (Kalem, 2-3.), ***** «Dikkat edin; can boğaza gelip köprücük kemiklerine dayandığı zaman: Çare bulan yok mudur? de­nir. Artık ayrılık vaktinin geldiğini sanır.» (Kıyâme, 26-28.) âyetleridir.

Üç harfle iltizam'a misal; ***** «(Hududullahı) hatırlar, hemen (gerçeği) görürler. (Şeytanların) kar­deşlerine gelince (şeytanlar) onları azgınlığa sürükler, sonra yakalarını bı­rakmazlar.» (Araf, 201-202.) âyetlerdir.

5- Seci ve Fasıla ile ilgili Bazı Bilgiler

5197

a- Bedi uleması şöyle der: Seci ve benzerlerinde en uygun olan, her iki seci'deki kelimelerin eşit olmasıdır. ***** «Diken­siz kirazlar; salkım saçak muzlar, uzanmış gölgeler.» (Vâkıa, 28-30.) âyetleri buna misaldir. Ya da üçüncü secideki kelimelerin uzun olmasıdır. ***** «Tutup bağlayın onu; sonra cehenneme sallayın onu. Sonra uzunluğu..» (Hâkka, 30-32.) âyetleri buna misaldir.

İbnu'l-Esir şöyle der: İkinci secide en uygun olan, her iki secinin eşit olmasıdır. Eşit değilse, biraz uzun olabilir. Üçüncü secide en uygun olan önceki­lerden uzun olmasıdır. Hafaci ise; ikinci secinin, birinciden kısa olması gerekti­ği görüşündedir.

b- Secide en uygun olan, seci yapanın gücüne delalet etmesi bakımın­dan kısa olmasıdır. Bunun en azı iki kelimeden müteşekkil secilerdir. ***** «Ey elbisesine bürünen, kalk uyar.» (Müddessir, 1-2.), ***** «Andolsun birbiri ardınca gönderilenlere.» (Mürselât, 1.), ***** «Sa­vurup kaldıranlara..» (Zâriyat, 1.), ***** «Andolsun son sürat, kıvılcımlar saçarak koşanlara.» (Âdiyât, 1-2.) âyetleri buna misaldir. Uzun seciler, pek çok âyette olduğu gibi, on kelimeden fazla olan secilerdir. Bu ikisi arasında, Kamer sûresinin âyetleri gibi, mutavassıt seciler bulunmaktadır.

c- Zemahşerî Keşşaf'ında şöyle der: Fasıladaki güzelliğin korunması, cümledeki kelimelerin yerli yerine konulup mânasını aynen taşımasıyla müm­kündür. Şayet mâna ihmal edilecek, sade lafzi güzelliğe önem verilecek olur­sa. bu cümlede belagi yön aranmaz. Bu yüzden; ***** «Onlardır â-hirete kesinlikle îman edenler..» (Bakara, 4.) âyetinde âhiret kelimesinin tak­dimi, sadece fasıladan dolayı değil, ihtisasa riayetten dolayı takdim etmiştir.

d- Fasıla aslında, vakf üzere bina edilir. Bu yüzden fasıla, merfu kelime mukabilinde mecrur, mecrur mukabilinde merfu olarak gelir. ***** sürekli bir azab, ***** Delici bir alev, âyetleri, ***** «..biz kendile­rini yapışkan bir çamurdan yarattık.» (Sâffât, 9-11.) âyetleri buna misaldir. âyetleriyle, ***** (Kamer, 11-12-13 ve 19.), ***** «..yağmur yüklü bulutları meydana getiren O'dur.» (Ra'd, 12.) â-yetiyle ***** «..zaten onların O'ndan başka koruyup kollayanı yoktur.» (Ra'd, 11.) âyeti buna misaldir.

e- Kur’ân'daki fasılaların sonu, çoğunlukla; harfi med, harfi lin ve nun'un ilhakı ile biter. Bunun sebebi; Sibeveyh'in dediği gibi, bir ses güzelliği vücuda getirmesidir. Araplar, konuşurken sesi uzatmak gayesiyle; elif, ya ve nûn harf­lerini bitiştirirler, şayet terennümde bulunmazlarsa bunları kullanmazlar. Bu harfler, Kur’ân'da en kolay ve tatlı bir durak işareti ile gelmiştir.

f- Fasıla harfleri, ya birbirine benzer, ya da birbirine yakın olarak gelirler. Birinciye misal: ***** «Tûra, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitab'a, ma'mur bir ev olan kabe'ye..» (Tûr, 1-4.) âyetleridir. İkinciye misal: ***** «O Rahmândır, Rahimdir, Din gününün Sahibidir.» (Fatiha, 3-4.), ***** «Kâf, şerefli Kur’ân'a andolsun. İçlerinden bir uyarıcı gelmesine şaştılar da, o Kâfirler 'Bu ne kabul edilmez bir şeydir' dediler.» (Kâf, 1-2.) âyetleridir.

Fahruddin Razi ve diğer bazı müfessirler şöyle der: Kur’ân'ın fasılaları, bu iki kısmın dışında değil, bilâkis bunlardan ibarettir. Bu yüzden, Besmele ile beraber Fatiha sûresinin âyet sayısı hakkında Şâfiî mezhebinin görüşleri, Ha­nefi mezhebininkine tercih edilir. Şâfiî uleması sûredeki ***** âyetini, so­nuna kadar bir âyet sayarlar. Altıncı âyetin sonunu, ***** kabul edenlerin görüşü doğru değildir. Çünkü bu fasıla, sûrenin diğer âyetlerine benzemediği gibi, mümasele ve murakabe bakımından da benzememektedir. Halbuki fasıla­da benzerliğe riayet edilmesi gerekir.

g- Fasılada; tadmin ve îtâ’ çokça görülür. Çünkü bunlar, nazımda olsa bile, nesirde bir kusur sayılmazlar. Tadmin, fasıladan sonra gelen kelimeye bağlı olarak gelen kelimedir. ***** «Siz onların yanın­dan geçip gidiyorsunuz; sabahleyin ve geceleyin..» (Sâffât, 137-138.) âyeti buna misaldir. Îtâ’; fasılanın aynen tekrarıdır. ***** «..Ben sade­ce elçi olarak gönderilen bir insan değil miyim?» (İsrâ, 93.) âyeti bunun misa­lidir 94 ve 95. âyetler de aynı şekilde bitmiştir.