Geri

   

 

 

İleri

 

58 - BEDÂYİU'L-KUR’ÂN

4960 Bu mevzuda İbn-i Ebî'l-İsba müstakil bir eser yazmış, bu eserde Bedâyi-u'l-Kur’ân'ın yüze yakın çeşidini sıralamıştır. Bunlar; mecâz, istiare, kinaye, ir-daf, temsil, teşbih, îcâz, ittisa', işâre, müsavat, bast, igal, teşri, tetmim, tekmil, ihtiras, istiksa, tezyil, ziyade, terdid, tekrar, tefsir, izah, bir şeyi mucebiyle nefiy, mezhebu'l-kelami, el-kavlu bi'l-muceb, münakada, intikal, iscal teslim, temkin, teşvih, teshin, reddu'l-ucûz ale's-sadr, teşabuhu'l-etraf, lüzumu mâ lâ yelzem, tahyir, iham (tevriye), istihdam, iltifat, ittirad, insicam, idmac, iftinan, iktidar, lâfzın lafızla i'tilafı, mânanın lafızla i'tilafı, istidrak, istisna, iktinas, ibdal, tekidu'l-medh bima yüşbihu'z-zem, tehvif, tegayur, taksim, tedbic, tenkid, tecrid, ta'did, tertib, terakki, tedelli, tadmin, cinas, cem'u'l-muhtelif ve'l-muhtelef, husnu'n-ne-sak, kişinin kendini kınaması, akis unvan, feraid, kasem, leff ve neşr, mübala­ğa, mutabaka, mukabele, muvarabe, muracaa, nezahe, ibda, mukarene, hus-nu'l-ibtida, husnu'l-hitam, husnu't-tahallus ve istidrad'dır.

Bu tasnifte yer alan mecâz ile, izaha kadar sayılan belagi sanatlann bir kısmı, müstakil neviler halinde, bir kısmı da tariz, ihtibak, iktifa, tard ve akis gibi diğer bazı nevilerle birlikte, îcâz ve itnab bahsinde ele alınmıştır.

Bir hükmün mucebiyle nefyi, bundan önceki bahiste geçmiştir. Mezhe­bu'l-kelami ile müteakip beş nevi, başka ilâvelerle Cedel bahsinde ele alınacak­tır. Temkin ile müteakip sekiz nevi, Fevasıl bahsinde işlenecektir. Tasnifin so­nunda yer alan husnu't-tehallus ve istitrad, Münasebat Bölümünde, husnu'l-ibti-da ve husnu'l-hitam Fevatih ve Havatim Bölümünde ele alınacaktır. Ben bura­da, İbn-i ebi'l-İsba'ın, kitabından başka yerde, toplu olarak bulunmayan diğer nevileri, bazı ilâveler ve değerli bilgilerle vermeğe çalışacağım.

1- iham

4963 Bu neve, tevriye adı verilir. Tevriye; iki ayrı mânaya gelen kelimedir. Bu mâna; ya müşterek, ya benzer, ya hakikat veya mecâz olur, kelime de biri ya­kın, diğeri uzak iki mâna taşır, kastedilen ikincisi olur, yakın mâna ile tevriye yapılır. Böylece işiten, kelimenin ilk anda yakın mânaya geldiği vehmine kapılır.

Bu konuda Zemahşerî şöyle der: Allah ve Resûlü'nün kelamında mevcut müteşâbih kelimelerin tevilini yapmada, tevriye sanatı kadar ince ve latif, fay­dalı ve yardımcı bir san'at yoktur. Buna; ***** «Rahmân Arş'a istiva etti» (Tâhâ, 5.) âyeti misaldir. Âyette geçen istiva kelimesinin iki ayrı mânası vardır. Birincisi, bir mekanda yerleşmek mânasınadır. Bu, kelimenin tevriye edilen yakın mânasıdır. Allahü teâlâ bir mekana yerleşmekten münez­zeh olduğundan, kelimenin kastedilen mânası bu değildir. İkincisi ise; kuşat­mak ve mülk edinmek mânasındadır. Bu ise, kelimenin uzak mânasıdır ki, zik­redilen yakın mâna ile tevriye edilmiştir.

Tevriye; mücerrede ve muraşşaha olmak üzere ikiye ayrılır. Mücerrede olan tevriye; ne yakın, ne de uzak mânası ile ilgili kelimelerin (levazım) zikredil-memesidir. Muraşşaha olan tevriye ise; yakın veya uzak mânası ile ilgili bir ke­limenin zikredilmesidir. ***** «Göğü kendi ellerimizle yaptık..» (Zâri-yat, 47.) âyeti buna misadir. Âyetteki yed kelimesinin yakın mânası, uzuvdur. Âyette terşih olmak üzere, yed kelimesiyle ilgisi olan bina etme fiili zikredilmiş­tir. Kelimenin uzak ve kastedilen mânası ise, kuvvet ve kudrettir.

İbn-i Ebî İsba, «İ'cazu'l-Kufan» adlı eserinde; ***** «"Vallahi sen hâlâ eski şaşkınlığın içindesin" dediler.» (Yûsuf, 95.) â-yetini, muraşşaha'ya misal getirerek şöyle der: Âyetteki dalal kelimesi, sevgi mânasına geldiği gibi, hidayatin zıddı mânasına da gelir. Yakub (aleyhisselâm)ın oğulları, sevgi mânasından tevriye olarak hidayetin zıddı mânasını kullanmışlardır. ***** «Bugün senin bedenini kurtaracağız..» (Yunus, 92.) âyetinde be­den kelimesi, zırh mânasına alındığı takdirde, tevriye vardır. Çünkü bu kelime, aynı zamanda ceset mânasını da taşır ki, kastedilen uzak mâna budur.

Ehl-i Kitap'tan olan Yahudi ve Hıristiyanları zikreden âyetten sonraki

***** «Sen Ehl-i Kitab'a her türlü âyeti (mucizeyi) getirsen yine onlar senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin..» (Bakara, 145.) âyeti de, muraşşaha'ya misaldir. Hazret-i Musa'ya batı yönden ilahi hitap gelince, Yahudiler batıya, Hristi­yanlar da doğuya yöneldiler. Müslümanların kıblesi de, doğu batı arasında ka­lan, mutavassıt bir yer olmuştur. Bu sebeple Allahü teâlâ Müslüman ümmetine ***** «Böylece sizi orta bir ümmet yaptık..» (Bakara, 143.) buyurmuştur. Âyetteki vasat kelimesi, hayırlı demektir. Bu kelime ayrıca, hayırlı ve mutavassıt şeklinde iki ayrı mânaya gelmektedir. Âyette murad edilen uzak mâna, hayırlı mânası olduğundan, bu kelimenin tevriye olması uygun düşmüştür. Bu açıklamaya şunu ilâve etmek isterim: Âyetteki tevriye, muraşşaha nevindendir. Çünkü ***** «İnsanlara şahit olasınız..» (Bakara, 143.) âyeti, kelimenin uzak manasıyla ilgilidir. Bu âyetin, yukarıdaki 145. âyetten önce gelmesi, tevriyenin mücerrede kısmındandır.

***** «Bitkiler ve ağaçlar Onun buyruğuna boyun eğer­ler.» (Rahmân, 6.) âyeti de muraşşahaya misaldir. Âyetteki ***** kelimesi, yıldız mânasındadır. Güneş ve ayın zikredilmesi, bu mânayı teşrih etmektedir. Kelime aynı zamanda, gövdesi olmayan bitki mânası ile, âyette maksud olan uzak mâ­nayı ifade etmektedir.

Şeyhulislam İbn-i Hacer'in kendi hattı ile yazılmış bir eserinde, tevriye-ye misal olarak getirdiği ***** «Biz seni ancak bütün insanlara gönderdik ki..» (Sebe, 28.) âyetini, burada nakletmek isterim. Âyetteki ***** keli­mesi, ***** mânasındadır. Yani; insanları küfr ve günahtan sakındırır, demektir. Kelime sonundaki tenvinli yuvarlak ta harfi mübalağa ifade eder. Bu ise, keli­menin uzak mânasıdır. Akla gelen yakın mânası, ***** şeklinde bütün, hepsi mânasına gelmesidir. Fakat kelimenin bu mânaya hamli mümkün değildir. Çün­kü tekid eden kelimenin tekid edilen kelimeden sonra gelmesi gerekir. Mesela; ***** insanların tamamını gördüm, denilmiyeceği gibi, ***** insanların tümünü gördüm, de denilmez.

2- İstihdam

4970 İstihdam ve tevriye, bedi ilminin en önemli nevilerindendir. İkisi de aynı değerdedir. Fakat Bazı ulema, istihdamı tevriyeden daha üstün kabul etmiş, bu konuda iki ayrı görüş ileri sürmüşlerdir:

a- İki veya ikiden fazla mânası olan, bunlardan biri murad edilen, zamiri ile de başka bir mâna kastedilen bir kelimenin kullanılmasıdır. Bu görüşü Sek-kaki ve ona tabi olanlar ileri sürmüştür.

b- Müşterek mânalı bir kelimeden sonra, iki kelimenin gelmesidir. Bu kelimelerden biri ile müşterek manalı kelimeden bir mâna, diğeri ile de diğer mâna anlaşılır. Bunu «el-Misbah» adlı eserinde Bedruddin b. Mâlik ile, ay­nı görüşte olan İbn-i Ebî'l-İsba ileri sürmüşlerdir. Bedruddin b. Mâlik buna ***** «..Her sürenin (yazıldığı) bir kitabı vardır.» (Ra'd, 38.) âyetini misal getirmiştir. Âyetteki ***** kelimesi, belli bir süre mânası taşıdığı gibi, kitab mâ­nasını da taşır. ***** kelimesi ise, kitab kelimesinin birinci mânası ile, mütâkip â-yette gelen ***** fiili de ikinci manasıyla, istihdam ifade etmektedir.

***** «..sarhoşken namaza yaklaşmayın..» (Nisâ, 43.) âyeti de bu sanata ayrı bir misal olarak getirilmiştir. Âyetteki ***** keli­mesi bizzat namaz ile, namaz kılınan yer mânasındadır. Âyetin devamı olan ***** «..ne dediğinizi bilene kadar..» cümlesi ***** kelimesinin birinci mânasıyla, ***** «..yoldan geçip gitme dışında..» cümlesi de i-kinci mânasıyla istihdam ifade etmektedir. Sekkaki'ye göre bu, ikinci kısımla ilgili âyet değildir.

Sekkaki'nin görüşüne uygun, Kur’ân'da şu âyetleri buldum: ***** «Al­lah'ın emri geldi..» (Nahl, 1.) âyet. Bu âyette Allah'ın emri sözü ile kıyamet günü, azab ve Resûlüllah'ın bi'seti akla gelir. Fakat burada, son mâna kastedil­miştir. Bu mânayı İbn-i Merdeveyh, Dahhak tariki ile İbn-i Abbâs'dan şöyle rivâyet etmiştir: Allah'ın emri geldi sözünden, Muhammed (aleyhisselâm) geldi anlaşılır. Âyet­teki ***** «..artık onu acele istemeyin.» cümlesine dahil olan zamirin, emir kelimesi yerine gelmesiyle kıyamet günü ve azab murad edilir.

***** «Andolsun ki, insanı süzme çamurdan ya­rattık.» (Mü’minun, 12.) âyeti, istihdam'ın en bariz örneğidir. Âyetteki insan keli­mesinden murad, Âdem (aleyhisselâm)dır. ***** «Sonra onu nutfe ha­linde sağlam bir yere yerleştirdik.» (Mü’minun, 13.) âyetinde gelen zamirle, in­san cinsi murad edilmiştir.

***** «..Açıklandığı zaman ho­şunuza gitmeyecek şeyleri sormayın...sizden önce gelen bir toplum onları sormuştu da..» (Mâide, 101-102.) âyeti, istihdam'a başka bir misaldir. Âyette­ki ***** kelimesinden murad, Sahâbe'den önceki ümmetlerin sorduğu bir ta­kım sorulara aittir. Çünkü bunlar, Sahâbe'nin sorularından farklı sorular sor­muşlardı. Bu yüzden Sahâbe, bu kabil sorulardan nehyolunmuşlardı.

3- İltifat

4974 Bir cümleyi, bir uslubdan diğer bir usluba nakletmeye, iltifat sanatı denir. Yani; bir sigayı kullandıktan sonra, cümledeki fiili; mütekellim, hitap veya gayb sigalarının birinden diğerine nakletmektir. Belâgat ulemasına göre en meşhur tarif budur. Sekkaki şöyle der: İltifat sanatında cümle, ya bu sigalarla veya bunlardan biri ile ifade edilmesi gerekirken, bir başka siga ile ifade edilmesidir.

İltifat sanatının şu faydaları vardır:

Farklı sözleri dinlemekten hoşlanan kimselerin tabiatlarına uygun ifade­ler kullanmak, aynı minval üzere devam eden sıkıcı sözlerden alıkoymak için sözü yumuşatmak, kulağa hoş gelmeyen kelimelerden korumak, bıkkınlıktan kurtarmak gibi hususlar, iltifatın sağladığı umumi faydalardır. Bunlardan her biri­nin kendine hâs incelikleri mevcuttur.

Mesela; mütekellim sigasından hitap sigasına geçişteki incelik, konuşan­la karşı karşıya kalındığında, dinleyeni dinlemeğe teşvik etmek, doğrudan hitap ederek, kendisine verdiği değeri göstermektir. ***** «Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Oysa hep ona döndü­rüleceksiniz.» (Yâsin, 22.) âyeti buna misaldir. ***** cümlesinin aslı, ***** dur. Âyetteki iltifat, mütekellim sigasından muhatap sigasına geçilmesidir.

Buradaki incelik, ifadeyi kullanan nasihati kendine yapmaktan ziyade kavmine yapması, kendi için istediğini kavmi için de istemesidir. Bu bakımdan kavmini korkutmak, onları Allah'ın dinine davet etmek üzere, hitabı kavmine çevirmiştir.

Bir kısım ulema bu âyette mutlak bir iltifat sanatı olduğunu söylemişlerse de, üzerinde düşünmek gerekir. Şayet; âyetteki hitabı kullanan, her iki cümle­de kendini kastetmişse, iltifat sanatı vardır. Fakat, âyette böyle bir iltifat mev­cut değildir. Çünkü âyetteki ***** fiili, sözü söyleyene değil, muhataba hitap eden bir fiildir.

Bu görüşe, şu cevabı vermek isterim: Şayet âyette iltifat sanatı olma­saydı, istifham-ı inkârinin gelmesi de sahih olmazdı. Bilindiği üzere kul, sonun­da Rabbına döner. Buna göre âyetin mânası; dönüşüm ancak kendisine olan Allah'a, nasıl kulluk etmeyeyim? şeklindedir. Bu mânaya göre ***** kendi­sine döneceğim, ifadesi yerine, âyette ***** kendisine döndürülecek­siniz, ifadesi kullanılmıştır. Çünkü sözü söyleyen de kavminden biridir. Âyetteki iltifatın faydası, kavminin Allah'a ibadette kendisi gibi yükümlü olduğunu bildir­mesidir. ***** «..Bize Âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredildi..» (Enam, 71.), ***** «Namazı kılın..» (Enam, 72.) âyetleri de bu mânayı doğrulamaktadır.

Mütekellim sigasından gayba geçiş, iltifat şekillerinden biridir. Bu geçişte önemli olan; dinleyenin, konuşanın bu uslubda konuştuğunu, karşısında bulun­sun bulunmasın, gayesinin bu olduğunu anlamasıdır.

***** «Biz sana apaçık bir fetih verdik. Allah ba­ğışlasın..» (Fetih, 1-2.) âyeti bu nevi iltifata misaldir. Çünkü âyetteki ***** fiili, aslında ***** şeklindedir.

***** «Biz sana Kevseri verdik. Öyle ise Rabbin için namaz kıl..» (Kevser, 1-2.) âyetinde ***** aslında ***** şeklindedir. ***** «..katımızdan bir emir. Çünkü biz elçiyi göndericiyiz.» (Duhan, 5-6.) âyetinde ***** aslında ***** şeklindedir. ***** «..ben sizin hepinize Allah'ın elçisiyim.. O halde Allah'a ve O-nun elçisine inanın..» (Araf, 158.) âyetinde ***** aslında, ***** şeklindedir. Âyette, mütekellim sigasından gaibe dönüşte iki nükte mevcuttur. Birincisi: Resûlüllah kendini, kavmiyetçilik yaptığı töhmetinden uzaklaştırmıştır. İkincisi de; sahip oluduğu sıfat ve nübüvvet özelliklerinden dolayı kendisine uyulmaya layık olduğunu bildirmesidir.

Hitaptan mütekellime geçiş, iltifat'ın diğer bir özelliğidir. Bu şekilde bir il­tifat, Kur’ân'da mevcut, değildir. Bir kısım ulema; ***** «Sen yapacağını yap..» (Tâhâ, 72-73.) âyetini buna misal göstermişlerse de, doğru değildir. Çünkü iltifatın şartı, murad edilenin aynı kişi olmasıdır.

Hitap'dan gayba geçiş, iltifat'ın bir diğer özelliğidir. ***** «..Gemide olduğunuz zamanı (düşünün) onları alıp götürürken..» (Yûnus, 22.) âyetinde, ***** zamiri aslında ***** şeklindedir. Hitab'dan gayba ge­çişteki incelik, kendi durumlarını başkalarına anlatarak, küfür ve amellerinden taaccüb etmeleridir. Eğer hitap, aynı şekilde devam etseydi, bu fayda sağlan­mazdı.

Denilir ki; ***** «Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur..» (Yûnus, 22.) âyetinin delaleti ile ilk hitap, Mü’min olsun Kâfir olsun, her­kese şamil olurdu. Bu yüzden zemmin, âyetin sonunda sözü edilenlere ait ol­duğunu göstermek üzere, hitabdan gayba geçiş yapılmıştır. Bu da, umumi hi­taptan, hususi hitaba geçiştir.

Burada şunu ilâve etmek isterim: Bazı selef uleması, bunun aksi bir tev-cihde bulunmuştur. Bu tevcihe göre, birinci hitap cümlesi hususi, ikincisi ise u-mumidir. İbn-i Ebî Hâtim, AbdurRahmân b. Zeyd b. Eslem'in ***** «..Gemide olduğunuz zamanı (düşünün) onları alıp götürürken..» (Yûnus, 22.) âyetinde şöyle dediğini rivâyet eder: Allahü teâlâ âyette önce Sahâbeyi, sonra da başkalarını zikrettiği halde, ***** şeklinde hitap etmemiş­tir. Çünkü Allah, Sahâbe ile diğerlerini beraberce mütalaa etmiş, gemide olan­larla olmayanların birlikte gittiklerini kastetmiştir. Zeyd b. Eslem'in sözü budur. Halef ulemasının üzerinde uzun zaman düşünüp ömürlerini harcadığı, neticede şüpheye düştükleri hususlarda selef uleması, âyetlere ne ince mânalar ver­mişlerdir. Âyetin bu mânaya gelişinde, şu husus da zikredilebilir: Gemiye bine­cekler, geminin hareketi sırasında çıkan fırtınanın şiddetinden helak olma korku­suna kapıldıklarından, Allah'a yakınlık duydular. Bu yüzden âyette, onlara bin­meye hazır olanlar şeklinde hitap edildi. Gemiye binenlerin arzuladıkları gibi fır­tına çekilip helak olma korkusu kalkınca, Allah'a hissettikleri yakınlık duygusu kayboldu. Nitekim insan, emniyette olduğunu hissedince, kalbindeki Allah kor­kusu kalkar. Bu duyguda olan kimseler Allah'ı unuttuğundan, Allah da onlara gaib sigası ile hitapta bulunmuştur. Böyle bir tefsir işari mânadır.

Şu âyetler de iltifata misaldir: ***** «..Ama Allah'ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekat böyle değildir. İşte onlar sevablarını kat kat artıranlardır.» (Rûm, 39.), ***** «..size küfrü, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte doğru yol­da olanlar bunlardır.» (Hucurât, 7.), ***** «Haydi siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete girin. Onların çevresinde dolaştırılır..» (Zuhruf, 69-70.) âyetinde ***** aslında ***** dur. Âyetin devamı ***** «Siz orada ebedi kalacaksınız.» cümlesi, iltifat sanatının tekrar edildiğini gösterir.

Gaib sigasından mütekellime geçiş de, iltifatın, diğer özelliklerindendir. ***** «Rüzgarları gönderip bulutları yürü­ten, onları gökte dilediği gibi yayan...Allah'tır...» (Rûm, 48.), ***** «..her göğün işini kendisine bildirdi. Yakın göğü ı-şıklarla donattık..» (Fussilet, 12.), ***** «Kulunu geceleyin yürüten Allah'ı eksiklikten tenzih ederim..kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız...» (İsrâ, 1.) âyetleri buna misaldir. Bu son âyetin devamı olan ***** âyetinde mütekellimden gaybe geçilerek, ayrı bir iltifat yapılmıştır. Hasan el-Basri'nin ***** şeklindeki kıraatına göre ***** fiilinden, gaib sigasıyla ikinci bir iltifat, ***** kelimesinde üçüncü iltifat, ***** da ise dördüncü bir iltifat mevcuttur. Zemahşerî; bu ve benzeri âyetlerde iltifatın faydası, kudretin Allah'a mahsus olduğu, Allah-ın hiç kimsenin kudreti altına girmediğine işarettir, der.

Gâib sigasından muhataba geçişe misal, ***** «Rahmân çocuk edindi, dediler. Andolsun ki, siz pek kötü bir cürette bulundunuz.» (Meryem, 89.), ***** «Görmediler mi, onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Biz onlara yer­yüzünde size vermediğimiz imkanları onlara verdik..» (Enam, 6.), ***** «..Rableri onlara tertemiz şarap içirmiştir. Bu sizin mükâfatınızdır..» (İnsan, 21-22.), ***** «..Peygambere bağışlayıp da eğer Peygamber de onu nikahlamak isterse..sırf sana mah­sus olmak üzere..» (Ahzab, 50.) âyetleridir.

Bu nevi iltifatın güzelliği, Fatiha sûresinde görülmektedir. Sûrede, önce Allah'ın adı anılmış, sonra O'na tam mânasıyla yönelmeyi teşvik eden sıfatları zikredilmiş, daha sonra da, kıyamet gününün sahibi olduğunu beyan eden ***** âyeti ile bu sıfatların sonuncusu getirilmiştir. Böylece kul, bu sıfatlarla vasıflanan Allah'a, kimsenin içinden söküp atamayacağı duygularla bağlanmış, her şeyde O'na sığınmış, yalnız O'ndan yardım talebinde bulunmuş olur.

Denilir ki; Allah'a hamdin gaib sigası, ibadetin de muhatap sigası ile gel­mesi, ibadetin hamd'den daha değerli olduğuna işarettir. Çünkü hamd, bir ni­met karşılığında yapılırken, ibadette bu karşılık yoktur. Bu yüzden Allah'a hamd gaib sigasıyla, ibadet de muhatap sigasıyla gelmiştir. Böylece kul, rütbelerin en yücesi olan ibadetini, hitab ve teveccüh halinde nisbet etmiştir. Bu durum, kul­da bulunması gereken terbiyeyi gösterir. Bu şekilde devam eden sûrenin son âyetlerinde, nimeti veren açıkça zikredilmiş, bu nimet bizzat Allah'a isnad edi­lerek ***** «nimet verdiğin kimselerin..» (Fatiha, 7.) buyrulmuş, kendilerine nimet verilenlerin yoluna, şeklinde ifade edilmemistir. Gazab'ın zikrine sıra gelince, bu kelime Allah'a lâfzan nisbet edilmemiş, gazab eden açıkça ifade edilmeden, magdub şeklinde kullanılmış, Allah'a doğ­rudan hitap halinde, gazabın Allah'a lâfzan nisbet edilmemesi için *****

Gazab ettiklerinin yoluna değil, şeklinde buyrulmamıştır.

Denilir ki; bu sûrede hamd'e hakkıyla layık olan, Rabbul'l-Âlemin, Rahim ve kıyamet gününün Sahibi olma gibi büyük sıfatları bulunan, şanı yüce Allah'ın varlığı bilinmiş olur. Ayrıca, ibadetin ancak Kendisine yapılacağı, ancak Kendi­sinden yardım istenileceği anlaşılır. Bu yüzden, şanına uygun bir tazimde bu­lunmak üzere, Allah'a bu şekilde hitap edilir. Sûredeki bu hitaba göre kul; ey bu sıfatların sahibi olan Allah'ım, biz ibadeti ancak Sana eder, ancak Sen­den yardım isteriz, şeklinde niyazda bulunmuş olur.

Denilir ki; bu sûrede mevcut olan iltifat sanatının bir diğer güzelliği, şu noktada kendini gösterir; insan yaratıldığında, Allah'ı ve sıfatlarını bilmiyor, O-na doğrudan hitap edeceğini anlamada güçlük çekiyor, azametini kavrayamı­yordu. İnsan, Allah'ı sıfatlarıyla tanıyınca, O'na hamd ve sena ile yaklaşmaya çalışmış, hamd'in sadece Allah'a ait olduğunu kabul etmiş, kulluğuna layık bir şekilde ibadette bulunmuştur. Bu sayede, Allah'a hitap etmeyi ve münacaatta bulunmayı öğrenmiş, ***** «Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Sen­den yardım dileriz.» diyerek, kulluğunu göstermiştir.

İltifat Sanatında Aranan Bazı Şartlar

4987

A- Bir cümlede zamir, muhatab sigasından mütekellim sigasına geçe­cek olursa, her iki sigadaki zamir, aynı kişiye ait olmalıdır. Bu yüzden ***** sen dostumsun, cümlesinde, iltifat sanatı mevcut değildir.

B- İltifat, Zemahşerî ve diğer ulemanın ifadesine göre, iki cümleden mü­teşekkil bir cümle olmalıdır. Aksi halde, garib bir iltifat nevi ortaya çıkar.

C- Tennuhi ve lbnu'l-Esir; fâile hitabda bulunduktan sonra, fiili meçhul sigasıyla gelen, garib bir iltifat nevini zikretmişlerdir. Bu iltifat ***** âyetin­den sonra, ***** in gelmesinde görülür. Âyetin mânası; ***** şeklindedir. Böyle bir iltifat, Bahauddin b. Subki «Arusu'l-Ef rah» adlı eserinde kabul etmemiş, tenkidde bulunmuştur.

D- İbn-i Ebî'l-lsba' şöyle der: Kur’ân'da, gerçekten garip iltifat nevileri mevcuttur. Şiirde, bu nevi iltifata bir misal bulamadım. Bu garip iltifat; bir cüm­lede mütekellimin, iki mânayı birlikte ifade etmesi, sonra birincisi üzerinde dur­ması, birinciden ayrılıp ikinciye geçmesi, sonra yeniden birinciye dönmesidir. Bu şekildeki iltifata, ***** «İnsan gerçekten Rabbi-ne karşı nankördür. Rabbi de buna şahittir.» (Âdiyât, 6-7.) âyetleri misaldir. Birinci âyette zamir insana, ikincisinde ise Rabbe raci iken, *****

«Doğrusu o malı çok sever..» (Âdiyât, 8.) âyetiyle tekrar insana rucu etmiştir. Buna, zamirlerle yapılan iltifat adını vermek daha uygun olur.

E- Tennühi ve İbnu'l-Esir'in belirttiklerine göre; bir, iki veya daha fazla kişiye yapılan hitaptan, bir başkasına geçmek, iltifat'a yakın bir sanattır. Bu da, altı kısma ayrılır.

a- Bir kişiden iki kişiye yapılan hitaba misal: ***** «Dediler ki: Sen bizi, babalarımızı üzerinde bulduğumuz düzenden çeviresin de yeryüzünde büyüklük yalnız ikiniz de kafsın diye mi bize geldin? Biz asla sana inanacak değiliz.» (Yû­nus, 78.) âyetidir.

b- Bir kişiden daha çok kişiye yapılan hitaba misal: ***** «Ey Nebi, kadınları boşadığınız zaman..» (Talak, 1.) âyetidir.

c- İki kişiden, bir kişiye yapılan hitaba misal: ***** «Rabbiniz kim ey Musa?..» .(Tâhâ, 49.), ***** «..sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra yorulursun.» (Tâhâ, 117.) âyetleridir.

d- İki kişiden daha çok kişiye yapılan hitaba misal: ***** «Biz Musa ve kardeşine: 'Kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın ve evlerinizi karşı karşıya kurun..» (Yûnus, 87.) âye­tidir.

e- Çok kişiden, bir kişiye yapılan hitaba misal: ***** «..namazı kılın ve Mü’minleri müjdele.» (Yûnus, 87.) âyetidir.

f- Çok kişiden, iki kişiye yapılan hitaba misal: ***** «Ey cinler ve insanlar topluluğu, gücünüz yeterse.. Şim­di Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?» (Rahmân, 33-34.) âyetleridir.

Mazi, muzari veya emir sigasından, bir başka sigaya geçerek yapılan il­tifat, iltifata yakın olan nevidendir. Mazi'den muzariye yapılan iltifata misal: ***** «..gönderdiği rüzgarla bir bulut kaldırır..» (Fâtır, 9.), ***** «..Kim Allah'a (ortak tanrılar) koşarsa sanki o, gökten düşüp de kuşların kapıştığı..» (Hac, 31.), ***** «İnkar edenler ve Allah'ın yolundan geri çevirenler..» (Hac, 25.) âyetleridir. Mazi'den emir sigasına geçerek yapılan iltifata misal: ***** «De ki 'Rabbim bana adaleti emretti. Yüzlerinizi Ona doğrultun..» (Araf, 29.), ***** «..size okunanlar dışındaki hay­vanlar sizin için helal kılınmıştır..» (Hac, 30.) âyetleridir. Muzariden maziye

geçerek yapılan iltifata misal: ***** «Sura üfrüldüğü gün, Allah'ın diledikleri hariç, göklerde ve yerde olan­lar korku içindedirler..» (Neml, 87.), ***** «O gün, ki dağları yürütürüz; yeri dümdüz görürsün, onları toplamışız..»

 (Kehf, 47.) âyetleridir. Muzariden emir sığasına geçerek yapılan iltifata misal: ***** «Dedi ki: 'Ben Allah'ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım.» (Hûd, 54.) â-yetidir. Emir sigasından maziye geçerek yapılan iltifata misal: ***** «..siz de İbrahim'in makamından bir na­mazgah yeri edinin. İbrahim'e ve İsmail'e emretmiştik..» (Bakara, 125.) âye­tidir. Emir sigasından muzari'ye geçerek yapılan iltifata misal: ***** «Namazı kılın ve O'ndan korkun? Varıp huzuruna varacağınız O'dur.» (Enam, 72.) âyetidir.

4- İttirad

5005 Kelime mânasıyla ittirad; hitab eden kimsenin, ecdadı ile ilgili isimleri, doğum sırasına göre vermesidir. İbn-i Ebî'l-İsba buna misal olarak, Yûsuf (aleyhisselâm)la ilgili şu âyeti zikreder: ***** «Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine uydum..» (Yûsuf, 38.). Âyette bu sıra, alışılan tertib üzere gelmemiştir. Alışılan âdete göre; önce baba, sonra dede, sonra da bü­yük dedenin zikredilmesi gerekirdi. Fakat âyette sadece ecdadın zikri değil, kendilerine tabi olan kavimler de zikredilmektedir. Bu sebeble âyet, İbrahim (aleyhisselâm)la başlamış, arkadan İshak ve Yakub (aleyhisselâm) zikredilmiştir. Yakub evladlarının lisanıyla nâzil olan ***** «..senin ilahına, atalann, İb­rahim, İsmail'in ilahına taparız..» (Bakara, 132.) âyeti de, buna misaldir.

5- İnsicam

5006 lrmak suyunun sessizce akışı gibi, cümlenin akıcı bir üslübla ifade edil­mesine insicam denilir. İnsicamlı cümle; terkibinde kolaylık, kelimelerinde akıcı­lığı olan cümledir. Kur’ân'ın bütününde, bu insicamı görmek mümkündür. Bedi uleması şöyle demiştir: Nesirde insicam kuvvetli olursa, cümlenin telaffuzu, kendiliğinden düzgün ve ölçülü olur. Kur’ân'da bu ölçüye uyan âyetler şunlar­dır:

Bahr-i tavil'e uyan: ***** «..dileyen inansın, dileyen inkâr etsin..» (Kehf, 29.)

Bahr-i medid'» ***** «Gözlerimizin önünde gemiyi yap..» (Hûd, 37.)

Bahr-i basit'e » *****

«..evlerinden başka bir şey görülmez oldu..» (Ahkâf, 25.)

Bahr-i vâfire » *****

«..onları rezil etsin, sizi onlara üstün getirsin ve Mü’minlerin göğüslerini fe­rahlandırsın..» (Tevbe, 14.)

Bahr-i kâmile » ***** «..Allah dilediğini doğru yola iletir.» (Bakara, 213.)

Bahr-i hecez » ***** «..Onu babamın yüzüne koyun da görmeye başlasın..» (Yûsuf, 93.)

Bahr-i recez » *****

«Cennetin gölgeleri üzerlerine yaklaşmış, devşirmeleri aşağı doğru eğdiril-dikçe eğdirilmiştir.» (İnsan, 14.)

Bahr-i remel'e » *****

«..havuzlar kadar (geniş) leğenler, sabit kazanlar..» (Sebe, 13.)

Bahr-i seri'e » ***** «Yahut şu ıssız bir kasabaya..» (Bakara, 259.)

Bahr-i munserih'e » ***** «Doğrusu biz insanı bir nutfeden yarattık..» (İnsan, 2.)

Bahr-i hafif'e » ***** «..hemen hiç söz anlamıyorlar.» (Nisâ, 78.)

Bahr-i muzari'e » ***** «..o çağrışma gününden, o gün arkanızı dönüp kaçarsınız..» (Mü’min, 32-33.)

Bahr-i muktedab'a » ***** «..onların kalplerinde hastalık var..» (Bakara, 10.)

Bahr-i muctess'e » ***** «Kullarıma söyle: İşte ben öyle bağışlayan, öyle esirgeyenim.» (Hicr, 49.)

Bahr'i mutekarib'e » *****

«Onlara mühlet veriyorum. Çünkü benim tuzağım çetindir.» (Araf, 183.)

6- İdmac

5022 İbn-i Ebî'l-İsba İdmac'ı şöyle tarif eder: İdmac; mütekellimin, bir gaye­den diğerine, bir bedi'den diğer bir bedie veya bu iki gaye ile, iki bedi'den birini açığa vurmayacak şekilde, sözün gizlenmesidir. ***** «..ilkte de sonda da hamd O'na mahsustur..» (Kasas, 70.) âyeti buna misaldir. Âyetteki mübalağa, mâna uygunluğunda gizlenmiştir. Çünkü Allah'dan başkası-na hamdin olmadığı âhirette, hamde layık olan Allah, münferiden layık olmakla da mübalağa ifade etmektedir. Hamd etmedeki mübalağa mânası, her ne ka­dar âyetin zâhirinde mevcut değilse de, batınında hakiki olarak mevcuttur. Çün­kü Allah, dünya ve âhirette hamd edilmesi gereken yegane varlıktır.

Bu açıklamaya şunu ilâve etmek isterim: Bu âyette en uygun idmac, ga­yenin gayeye olan idmacıdır. Çünkü âyetin gayesi, hamd'in sadece Allah'a mahsus olduğunu göstermektir. Âyetteki idmac, tekrar dirilme ve kıyamet gü­nüne işaret etmesindendir.

7- İftinan

5024 Bir cümlede, iftihar ve teselli gibi iki ayrı hususun bulunmasına, iftinan denir. ***** «Yeryüzünde bulunan her şey fânidir. Ancak, Yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bakidir.» (Rahmân, 26-27.) âyeti buna misaldir. Allahü teâlâ bu âyette, hayat sahibi olan; insan, cin melaike ve diğer canlıların, teker teker öleceğini hatırlatmış, yaratılan her şeyin yok olmasından sonra, on ayrı kelimede, Celal ve İkram sıfatlarıyla baki kalacağını, iftiharla bildirmiştir. ***** «Sonra korunanları kurtarırız..» (Meryem, 72.) âyeti de buna ayrı bir misaldir. Âyette, teselli ile iftihar bir arada zikredilmiştir.

8- İktidar

5026 Edebi gücüne dayanarak, kullanacağı mâna ve gayeyi belirtmek üzere mütekellimin cümleyi farklı şekillerde ifade etmesine, iktidar denilir. İktidar; ba­zen istiare, bazan müteradif kelimeler, bazen îcâz, bazen de hakiki mânayı kul­lanmakla yapılır. İbn-i Ebî'l-lsba şöyle der: Kur’ân'daki kıssaların hepsi bu üs­lupla gelmiş, mânası farklı olmayan bir kıssa, diğer bir sûrede, değişik şekil ve kelimelerle ifade edilmiştir, öyle ki; her iki sûrede mânası birbirinden farklı ol­masa bile, aralarında mutlaka şekli bir fark bulunur.

9- Lâfzın Lafızla, Lâfzın Mâna ile İ'tilafı

5027 Kelimelerin birbirine uygunluğu ve kullanılışına riayet edip, az kulla­nılanla az kullanılanı, çok kullanılanla çok kullanılan kelimeleri bir araya ge­tirerek cümlede uygunluk sağlamaya, lâfzın lafızla itilafı adı verilir.

Lâfzın mâna ile itilafı; cümlede kullanılan kelimelerin, murad edilen mâna ile uygunluk sağlamasıdır. Eğer mânanın zenginliği, fesahatı az veya çok kul­lanılması gibi özellikleri varsa, kelime bunlara uygun şekilde seçilir.

Lâfzın lafızla itilafına misal: ***** «Allah'a ye­min ederiz ki, Yusuf'u anıp durman seni bitkin düşürecek..» (Yûsuf, 85.) â-yetidir. Âyette, kasem ifade eden harflerin en az kullanılanları mevcuttur. Bu harf, ba ve vav kasem harflerine nazaran, mânası halk arasında daha az bili­nen bir harftir.

İsmini raf, haberini nasb eden ***** fiili de, çok az kullanılan fiillerden biri­dir. Aynı cinsten olan ***** fiili, ***** fiiline nazaran anlaşılması daha kolay ve daha çok kullanılan fiildir. Ayrıca, helak mânasına gelen ***** kelimesi de, na­dir kullanılan kelimelerdendir. Bu özelliklerinden dolayı âyette her kelime, birbi­rine uygun şekilde sıralanmıştır. Allah, bunun dışında bir üslup murad ettiğinde;

***** «..olanca güçleriyle Allah'a yemin ettiler..» (Enam, 109.) âyetinde görülen kelimeleri kullanmıştır. Âyetteki her kelime, çok kullanılan ke­limelerdendir.

Lâfzın mâna ile itilafına misal: ***** «Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, sonra size ateş dokunur..» (Hûd, 113.) âyetidir. Zalimin zulmüne iştirak etmeksizin, ona meylederek destek ol­mak, zulmüne iştirakten daha az cezayı gerektirir. Bu yüzden âyette, dokun­mak mânasına gelen ***** fiili kullanılmıştır. ***** «Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır» (Bakara, 286.) âyetinde, günahın ağırlığı yanında, külfeti çok olan fiillere işaret etmek üzere ***** fiili kullanılmıştır. ***** «..oraya tepetaklak atılırlar.» (Şuarâ, 94.) â-yeti de bu kabildendir. Âyetteki ***** fiili, ***** fiilinden daha beliğdir. Çünkü bu fiilde, zorla ve şiddetle itilme mânası mevcuttur. ***** «Onlar ora­da feryad ederler.» (Fâtır, 37.) âyetindeki fiil ***** fiilinden daha beliğdir. Çünkü bu fiil, mutat olan çığlığın üstünde bir çığlık ifade eder. ***** «..galib ve güçlü bir padişahın yakalaması gibi.» (Kamer, 42.) âyetindeki muktedir kelimesi, kâdir kelimesinden daha beliğdir. Çünkü muktedir kelimesi, kudreti bütünüyle elinde tutan, onu engelleyen veya cezalandıran bir gücün bulunmadığına işaret vardır. ***** «ona kullukta sabret» (Meryem, 65.) fiili lütuf ve rifkati ifade etmesi bakımından ***** fiilinden, ***** kelimesi aza­met ifade etmesi bakımından ***** kelimesinden daha beliğdir.

***** fiili ile ***** fiili arasındaki fark da böyledir. ***** fiili, sulamada zorluk olmayan işlerde kullanılır. Bu yüzden Allahü teâlâ, cennetteki içeceklerden söz ederken ***** «..Rableri onlara tertemiz bir içki içirmiştir.» (İnsan. 21.) âyetini, dünyadaki içeceklerden söz ederken de, içinde zorluk mâ­nası bulunan ***** fiilini kullanarak ***** «..ve size tatlı su içirmedik mi?» (Mürselat, 27.), ***** «..onlara bol su verirdik.» (Cin, 16.) bu­yurmuştur. Çünkü dünyadaki sulama işi, daima zordur.

10- İstidrak ve İstisna

 5031 Bu iki edebi sanatın bedi ilminden sayılma şartı; kelimenin lügat mânası dışında, bazı ifade güzelliklerine sahip olmasıdır. İstidrak'e misal: ***** «Köylüler "inandık" dediler. De ki: "Siz inanma­dınız. Fakat İslam olduk deyin.» (Hucurat 14) âyetidir. Âyette sadece ***** ifadesi bulunsaydı, bu ifade Bedevi Arapları nefrete sürüklerdi. Çünkü bunlar, kelime-i şehadeti ikrar etmekle, îman etmiş olacaklarını zannederlerdi. Âyetteki belâgat, imanın dil ile ikrar, kalp ile tasdik olduğunu bildirmek için, istidrak'in zikrini gerekli kılmıştır. Kelime-i şehadeti dil ile söylemek, gerçek mânada îman etmeyi değil, sadece Müslüman olmayı gösterir. ***** «..fa­kat henüz îman kalplerinize girmedi..» (Hucurât, 14.) âyeti, buna açıklık ge­tirir. İstidrak; cümledeki müşkili açık bir kelime ile izah ettiğinden, cümleye gü­zellik kazandırır.

İstisnaya misal, ***** «..onların arasında bin sene­den elli yıl eksik kaldı..» (Ankebût, 14.) âyetidir. Âyette ifade edilen müddetin istisna ile bildirilmesi, kavminin tamamen helakine sebeb olan Nuh (aleyhisselâm)ın bed-duasındaki özrü hafifletmiş. Şayet âyette; aralarında dokuz yüz elli sene kal­dı, ifadesi yer alsaydı, ilk bakışta, helak olma korkusuna kapılmazlardı. Âyette­ki bin sayısı duyulunca, cümlenin gerisi merakla beklenmeye başlanmış, araya istisna girince, bin sayısından doğan merak ortadan kalkmıştır.

11- İktisas

5033 Bu sanatı, «Fıkhu'l-Luga» sahibi İbn-i Fâris kullanmıştır. İktisas; bir sûredeki âyetin, aynı veya bir.başka sûredeki âyetten alınmasına denir. ***** «..Ona dünyada (yaptığı güzel işin) karşılığını verdik. Şüphesiz o ahirette de iyilerdendir.» (Ankebût, 27.) âyeti buna misaldir. Ahiret, amel yeri değil, mücazat yeridir. Âyetteki bu mâna; ***** «Kim de ona iyi işler yapmış bir Mü’min olarak gelirse, işte onlar için yüksek dereceler vardır.» (Tâhâ, 75.) âyetinden alınmıştır. ***** «Eğer Rabbimin nimeti ol­masaydı, şimdi ben de oraya götürülenlerden olurdum.» (Sâffât, 57.) âyetin­deki mâna, ***** «..onlar da azabın içine getirilmişlerdir..» (Sebe, 38.) âyetinden alınmıştır. ***** «..hem de şahitlerin (şahitliğe) duracağı günde..» (Mü’min, 51.) âyetindeki mâna, dört şahidi ifade eden şu dört âyetten alınmıştır. Bunlar: ***** «Her can yanında bir sü­rücü ve bir şahidle gelir.» (Kâf, 21.). âyetinden alınan melekler, ***** «Her ümmetten bir şahit, seni de bunlara şa­hit getirdiğimiz zaman..» (Nisâ, 41.) âyetinden alınan enbiya, ***** «insanlara şahit olasınız diye..» (Bakara, 143.) âyetinden alınan Hazret-i Mu-hammed'in ümmeti, ***** «O gün ki dilleri şahitlik edecektir..» (Nur, 24.) âyetinden alınan vücut azaları gibi şahitlerdir.

***** «..o çağrışma gününde..» (Mü’min, 32.) âyetindeki ***** kelimesi, şeddeli veya şeddesiz okunmuştur. Şeddesiz okunuşu ***** «cennet halkı, ateş halkına seslendi..» (Araf, 44.) âyetinden, şeddeli oku­nuşu da ***** fiilinden hareketle ***** «İşte o gün kişi kaçar: Kar­deşinden..» (Abese, 34.) âyetinden alınmıştır.

12- İbdal

5037 Kelimedeki bir harfin diğer bir harfle yer değiştirmesine, ibdal denilir. İbn-i Fâris ***** (Şuarâ, 63.) kelimesini buna misal vermiş, ***** «..her bö­lüm öyle oldu ki..» (Şuarâ, 63.) âyetine dayanarak kelimenin ***** aslından olduğunu söylemiştir. Burada ra ve lam harfleri yer değiştirmiştir. el-Halil, ***** «..evlerin arasına girip (sizi) araştırdılar..» (İsrâ, 5.) âyetinde­ki ***** fiilinin, aslında ***** olduğunu, cim harfinin ha harfiyle yer değiştirdiği­ni söyler. Âyetin ayrıca, ha harfi ile de kıraatı mevcuttur. Ebû Ali el-Fârisi ***** «..Ben, mal sevgisini tercih ettim ki..» (Sâd, 32.) âyetini bu kabilden saymıştır. Âyetteki ***** kelimesi, aslında ***** şeklindedir. Ebû U-beyde ise ***** «..ıslık çalmadan ve el çırpmaktan başka.» (Enfâl, 35.) âyetindeki ***** kelimesinin aslı, ***** dir, demiştir.

13- Tekidu'l-Medh bima Yuşbihu'z-Zem

(Zemmeder Görünüp Medhi Kuvvetlendirmek)

5038 İbn-i Ebî'l-İsba şöyle der: Kur’ân'da bu sanata dair misaller çok az ol­duğundan, ancak şu âyeti misal gösterebilirim: ***** «Allah'a inandığımız için mi bizden hoşlanmıyorsunuz.» (Mâide, 59.) İman etmelerinden dolayı Mü’minleri ayıplayanları azarlamak üzere gelen istifhamdan sonra istisna'nın bulunması, zemmedilmesi gereken hususun yer alacağı veh­mini uyandırmaktadır. Fakat istisnadan sonra Mü’minleri metheden ifadenin gel­mesiyle âyette, medhin tekidi yapılmıştır.

Bu konuda şunu ilâve etmek isterim: Bu sanata ayrı bir misal: ***** «..sırf Allah ve Resûlü, kendilerini bol nimetinden zenginleştirdi diye öc almaya kalkıştılar..» (Tevbe, 74.), ***** «Onlar sırf Rabbimiz Allah'tır, dedikleri için haksız ye­re yurtlarından çıkarıldılar.» (Hac, 40.) âyetleridir. Son âyetteki istisnanın zâhiri mânası, yurtlarından kovulmayı bir hak gibi göstermektedir. Halbuki âyette, yurtlarından kovulmaktan ziyade, Allah'a imanlarından dolayı ikramı gerektiren medih olduğundan, istisna ile medihin tekidi yapılmıştır.

Tennuhi «el-Aksa'l-Karib» adlı eserinde ***** «orada ne bir boş söz ve ne de günaha sokan bir laf işit­mezler. Duydukları söz yalnız selam, selam dır.» (Vakıa, 25-26.) âyetini buna misal getirir. Âyette, günah ve boş lafın zıddı olan selam sözü ile istisna yapıl­ması, günah ve boş lafın nehyini tekid etmiştir.

14-Tefvif

5040 Mütekellimin, medih ve tavsif gibi hususlarda, birbirine eşit, ayrı cümlelerle değişik mâna ifade eden cümleler kullanmasına, tefvif denilir.

Bu cümleler; uzun, orta veya kısa olabilir.

Uzun cümleye misal; ***** «Beni yaratan ve bana yol gösteren O'dur. Beni yediren ve içiren O'dur. Beni öldürecek sonra diriltecek O'dur.» (Şuarâ, 78-79, 80, 81.) âyetleridir.

Orta cümleye misal: ***** «Geceyi gündüze, gündüzü geceye çevirirsin; ölüden di­ri, diriden ölü çıkarırsın..» (Âl-i İmrân, 27.) âyetidir.

İbn-i Ebî'l-isba Kur’ân'da, terkip halinde bu sanata uygun kısa cümlelerin bulunmadığını söyler.

15-Taksim

5044 Bir şeyin, aklen mümkün olanı değil, fiilen mevcut olan kısımlarını sı­ralamaya, taksim adı verilir. ***** «O'dur ki size korku ve ümid içinde şimşeği gösterir..» (Ra'd, 12.) âyeti buna misaldir. Âyette şim­şeğin gürültüsünden korkma ve yağmur bekleme mânası anlaşılır. Burada, bir üçüncü mâna mevcut değildir.

«..Onlardan kimi nefsine zulmedendir, kimi orta gidendir, kimi de hayırlarda Allah'ın izniyle öne geçendir.» (Fâtır, 32.) âyeti buna misaldir, insanda, şu üç vasıftan başka bir vasıf yoktur. İnsan ya isyan ederek nefsine zulme­der, ya hayırlı işlerde bulunur, ya da şer ile hayır arasında orta bir yol tu­tar. ***** «ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman; sağın adamları, ne uğurludur onlar, solun adamları, ne uğursuzlardır onlar; ve o sabıklar, ileri geçenler..» (Vakıa, 7-10.) âyetleri de bu kabildendir. ***** «..geçmişimizi, geleceğimizi ve ikisinin arasındakini bilmek O'na mahsustur..» (Meryem, 64.) âyeti de buna misaldir. Zamanın kısımları bunlardır, bir dördüncüsü yoktur. ***** «her canlıyı sudan yarattı: Onlardan kimi karnı üzerinde yürür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi dört ayak üstünde yürür..» (Nur, 45.) âyeti de buna misaldir. Bu âyette yürüyen bütün mahlûkatın taamları zikredilmiştir. ***** «Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerinde yatarken Allah'ı anarlar.» (Âl-i İmrân, 191.) âyetinde, zikirde bulunan kimselerin bütün halleri belirtilmiştir.

 ***** «Dilediğine dişiler bahşeder, dilediğine de erkekler bahşeder. Yahut onları çift yapan Hem dişi, hem erkek. Dilediğini de kısır yapar..» (Şuarâ, 49-50.) âyeti de bu kabildendir. Âyette, evliliğin dört durumu zikredilmiştir, bunların bir beşincisi yoktur.

16-Tedbic

5045 Tevriye veya kinaye maksadıyla mütekellimin, değişik kelimeler kul­lanarak cümleyi süslemesine, tedbic denilir. İbn-i Ebî'l-İsba; ***** «..Dağlardan (geçen) beyaz, kırmızı, deği­şik renklerde ve siyah yollar (yarattık)(Fâtır, 27.) âyetini buna misal getire­rek şöyle der: Dağlardaki yol renkleri, âyette kinaye olarak gelmiştir. Beyaz yol; devamlı işlek, herkesçe bilinen yol demektir. Bunun dışında az bilinen yol kırmızı, bundan daha az bilinen yol da siyah renkle tanıtılmıştır, kırmızı ve siyah renkteki iki yol sanki, az bilinen ve çapraşık olması bakımından, beyaz yolun zıddı gibidir. Âyette sözü edilen üç rengin ikisi, âyetin baş ve sonunda, üçün­cüsü de ortasında zikredildiğinden, âyetin başındaki beyaz renk bilinen yola, sonundaki siyah renk az bilinen yola, ortasındaki kırmızı da, bu ikisi arası bir yoldan kinaye olarak gelmiştir. Dağların rengi, bu üç renkten ibarettir, yol bul­mak için dikilen işaretler de bu üç renktedir. Âyette bu şekilde taksimat yapı­larak tedbic sanatı meydana gelmiş, taksimin doğruluğu meydana çıkmıştır.

17-Tenkit Mütekellimin, kastettiği mânanın yerini tutacak kelimeler varken.

5046 Cümlenin bir özelliğinden dolayı bir başka kelimeyi tercih etmesine tenkit, denir. ***** «Şi'ra (yıldızının) Rabbi Odur.» (Necm, 49.) âyeti buna misaldir. Âyette, Allahü teâlâ her şeyin Rabbi olmasına rağmen, diğer yıldızla­rın adı anılmadan, sadece Şira yıldızının adı tahsis edilmiştir. Bu ad, Arap kabi­leleri arasında, Şira yıldızına tapan, İbn-i Ebî Kebşe adıyla bilinen bir kimse ta­rafından ortaya atılmış, halkı bu yıldıza ibadete çağırmıştır. Bunun üzerine; Al­lah Şira yıldızının da Rabbidir, âyeti nâzil olmuştur.

18-Tecrid

5047 Belli bir üstünlük vasfı olan kimseden, bu vasfı taşıyan diğer bir kim­seyi tayin etmek üzere yapılan ayırıma, tecrid denir. ***** falanca ile samimi bir dostluğum var cümlesi buna misaldir. Sadık bir kimse, aynı vasıfta olan bir diğer kimseden tecrid edilmiştir. ***** Soyu sopu temiz, cömert adamla karşılaştım, cümlesi de buna misaldir. Kerim olma vasfıyla bilinen bir kimseden, bereket vasfıyla bilinen bir başkası tecrid edilmiş, aslında aynı kişi kastedildiği halde, bir başkasıymış gibi atıfta bulunulmuştur.

Kur’ân'da buna misal; ***** «..Orada onlara ebedi kalma yurdu vardır.» (Fussilet, 28.) âyetidir. Âyetin mânası; cennette onlara, dâru'l-huld olan veya olmayan bir yer vardır, şeklinde değildir. Bilakis cennetin kendisi dâru'l huld'dur. Birbirinin aynı olan iki cennet, sanki birbirinden farklıymış gibi tecrid edilmiştir. Bunu, «el-Muhteseb» adlı eserinde İbn-i Cinni zikretmiş, ***** «ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır..» (Enam, 95.) âyetini de ayrı bir misal getirmiştir. Âyetteki ölüden murad, nutfedir. Ze-mahşeri, Ubeyd b. Umeyr'in merfu kıraatına göre ***** «..gök yağ gibi eriyip, bir gül gibi kıpkırmızı kesildiği zaman..» (Rahmân, 37.) âyetini bu­na misal göstermiş, semadan bir gül hasıl oldu, şeklinde âyete mâna vermiş, bunun bir tecrid sanatı olduğunu söylemiştir. İbn-i Cinni ***** «Ki Yakup oğullarından bana mirasçı olsun.» (Meryem, 6.) şeklinde okunan âyeti, ayrı bir misal getirerek: Bu âyette tecrid mevcuttur, demiştir.

Zekeriyya (aleyhisselâm), bu kıraata göre ***** «..Katından bana bir oğul bağışla ki, bana Yakup oğullarından bir mirasçı olsun.» demek istemiştir. Halbuki varis, bizzat kendisidir. Bu ifade ile kendisini, başka bir varis gibi göstermiştir.

19- Ta'did

5049 Kelimeyi aynı tarzda kullanma şekline, ta'did adı verilir. Bu sanat ek­seriya sıfatlarla yapılır. ***** «O, öyle Allah'tır ki Ondan başka (gerçek) tanrı olmayan, yegane ha­kim, çok kutsal, esenlik veren, güvenlik veren, görüp gözeten, güçlü, buy­ruğunu herşeye geçirendir..» (Haşr, 23.), ***** «Tevbe e-denler, ibadet edenler, hamd edenler..» (Tevbe, 112.), ***** «..ken­disini Allah'a teslim eden, inanan..» (Tahrim, 5.) âyetleri buna misaldir.

20- Tertib

5050 Vasfedilen bir şeyin sıfatlarını başka sıfatlar ilâve etmeden, yaratılış­taki sıraya göre getirilmesine, tertib adı verilir. Abdulbaki el-Yemeni ***** «Sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra kan pıhtısından yaratan; sonra erginlik çağına ulaşmanız, sonra da yaşlanmanız için sizi bebek olarak dünyaya çı­karan O'dur..» (Mü’min, 67.) âyeti ile, ***** «Onu yalanlayıp deveyi kestiler.» (Şems, 14.) âyetini tertibe misal göstermiştir.

21- Terakki ve Tedelli

5051 Bu iki sanat nevinin izahı, Takdim-Tehir nevinde geçmişti.

22- Tadmin

5052 Bu edebi sanatın birkaç şekli vardır:

a- Aynı mânayı taşıdığından, bir kelimeyi başka bir kelime yerine kullanmaktır. Önceden geçtiği gibi bu, mecâzın bir nevidir.

b- Bir ismi zikretmeden, mânasının dikkate alınmasıdır. Bu da îcâzın bir nevidir.

c- Fasıladan sonra gelen kelimenin, bir önceki keiimeyle olan yakın­lığıdır. Bu da Fevasıl Bölümünde geçmiştir.

d- Kelimenin mânasını tekid veya cümledeki tertibine riayet etmek maksadıyla, söz arasına bir başkasının sözünü katmaktır. Bu da bedi ilminin bir nevidir.

İbn-i Ebî'l-isba şöyle der: Kur’ân'da bu sanata misal olacak şu iki âyeti bulabildim. Bunlar; Tevrat ve İncil'in iki faslını ihtiva eden *****

«Orada (Tevratta) onlara cana can...yazdık..» (Mâide, 45.) âyeti ile, ***** «Muhammed Allah'ın elçisidir..» (Feth, 29.) âyetleridir.

İbn-i'n-Nakîb ve diğer ulema, Kur’ân'da bazı mahlûkatın sözlerini ihtiva eden şu âyetleri tadmine misal getirmiştir. Meleklerin sözü olarak *****

«..Orada bozgunculuk yapacak birisini mi yaratacaksın?» (Bakara, 30.) âyetinde, münafıkların sözü olarak ***** «..Yani beyinsizlerin inandığı gibi inanacağız..» (Bakara, 13.) âyetinde, ***** ve ***** şeklinde başlayan âyetlerde, Yahudi ve Hiristiyanların sözleri zikredilmektedir. İbn-i'n-Nakîb, Kur’ân'da mevcut yabancı kelimeleri ihtiva eden âyetler de tad­min kabilinden âyetlerdir, der.

23- Cinas

5053 Mânaları ayrı olan iki kelimenin, telaffuz ve yazılışlarında birbirine benzemesidir. İbnu'l-Esir «Kenzu'l-Berâ'a» adlı eserinde şöyle der: Ci­nasın faydası, konuşulanın, dikkatle dinlenilmesini sağlamaktır. Kelimeler a-rasındaki telaffuz yakınlığı, insanın dinlenme meylini ve dikkatini artırır. Müşte­rek telaffuzda olan bir kelimenin, bunlardan birine hamledilerek başka bir mâna murad edilmesi, kişinin bu mânaya dikkat etme şevkini artırır.

Cinasın çeşitli nevileri vardır. Bunlardan biri, cinası tamdır. Cinası tam; kelimedeki harflerin cins, sayı ve şekilde, birbirine benzemesidir. ***** «(Kıyamet) saati koptuğu gün suçlular, (dünyada) bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler..» (Rûm, 55.) âyeti buna misaldir. Kur’ân'da bu âyetten başka, bu cinasa misal olmadığı söylenir. Şey-hu'l-İslam İbn-i Hacer buna ***** «..şimşeğin parıltısı nere­deyse gözleri alır.» (Nur, 43.) âyeti ile, ***** «Allah gece ile gündüzü evirip çeviriyor. Şüphesiz gözleri olanlar için bunda bir ibret vardır.» (Nur, 44) âyetinin ayrı bir misal olduğunu ileri sürmüştür.

Bir kısım ulema, birinci âyette cinas olduğunu kabul etmeyerek şöyle demişlerdir: Âyette tekrarlanan saat kelimesi, her iki yerde aynı mânadadır. Ci­nas; kelimenin yazılışı bir olmakla birlikte, mânasının farklı olmasıdır. Bu yüzden iki saat kelimesinden biri hakiki, diğeri mecâzi olmaz, her ikisi de hakikidir. Sa­atin kıyamete ıtlakı mecâzi, ahirete ıtlakı ise hakikidir. Bu yüzden âyette cinas mevcut değildir. Bu durum tıpkı, bir serseriyi kastederek: Eşeğe bindim eşekle karşılaştım, cümlesine benzer.

Bir diğer nevi, cinası musahhaf'dır. Buna aynı zamanda cinasu'l-hatt adı da verilir. Bu cinas, harflerdeki noktaların farklı olmasıyla yapılır. ***** «Beni yediren ve içiren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur.» (Şuarâ, 79-80.) âyetlerindeki ***** ve ***** kelimeleri buna misaldir.

Diğer bir nevi de, cinası muharref'dir. Bu cinas, kelimedeki harekelerin farklı olmasıyle yapılır. ***** «Biz onlar için uyarıcılar gönderdik. Bak o uyarılanların sonu nice oldu.» (Sâffât, 72.) âyeti buna misaldir. ***** «..Halbuki onlar kendilerinin iyi iş işlediklerini sanıyorlardı.» (Kehf, 104.) âyetinde cinası musahhaf ve muhar-raf, birlikte gelmiştir.

Cinas nevilerinden bir diğeri, cinası nakısdır. Bu cinas, ziyade harfin ister kelimenin başında, ortasında veya sonunda olsun, harf adedindeki farkla yapı­lır. ***** «Bacakların birbirine dolaştığı gün, sevk Rabbinedir.» (Kıyame, 29-30), ***** «Sonra her çeşit meyveler-den ye..» (Nahl, 69.) âyetleri buna misaldir.

Diğer cinas nevi de, cinası muzeyyel'dir. Bu cinas, kelimedeki harfler­den birinin sonunda veya başında, bir veya birden fazla harfin gelmesi ile yapılır. İkinci harfe Bazı ulema, mutevvec adını vermiştir. ***** «..ve durup tanrına bak..» (Tâhâ, 97.), ***** «Fakat (onları sana) gönderen biziz.» (Kasas, 45.), ***** «..Allah'a inanan..» (Bakara, 62.), ***** «O gün Rabbleri onların her halini haber almıştır.» (Âdiyat, 11.), ***** «..orada yalpalayıp dururlar..»(Nisâ, 143.)âyetleri bu nevi cinasa misal­dir.

Cinası mudari de, başka bir nevidir. Bu cinas; başta, ortada veya sonda olsun, mahreçleri yakın olan bir harfin, farklı şekilde gelmesidir.

***** «Hem insanları ondan men ederler, hem de kendileri ondan uzak dururlar..» (Enam, 26.) âyeti buna misaldir.

Cinası lahik de, bir diğer nevidir. Bu cinas, mahreçleri biribirine yakın ol­mayan, farklı harflerle yapılan cinastır. ***** «Diliyle (insanları) çe­kiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay eden her fesat kişinin vay hali­ne!» (Hümeze, 1.), ***** «kendisi de buna şahit­tir. Doğrusu o, malı çok sever.» (Âdiyat, 7-8.), ***** «Bu durum, sizin yeryüzünde haksız olarak şımarmanız­dan ve aşırı derecede sevinip böbürlenmenizden ötürüdür.» (Mü’min, 75.), ***** «Onlar güven veya korkuya dair bir haber gel­se onu yayarlar..» (Nisâ, 83.) âyetleri buna misaldir.

Cinası merfuvv, cinasın bir başka çeşididir. Bu cinas, bir kelimenin tama­mına, diğer kelimeden bazı harflerin ilâve edilmesidir. ***** «..kayacak bir yar kıyısına ...onunla beraber cehennem ateşine yu­varlanan kimse mi?..» (Tevbe, 109.) âyeti buna misaldir.

Cinası lafzi de, bunun nevilerindendir. Bu cinas, ***** ve ***** harfleri gibi teleffuz bakımından birbirine uygun iki harften biriyle yapılan cinastır. ***** «Yüzler varki o gün ışıl ışıl parlar. Rablerine bakar.» (Kıyame, 22-23.) âyetleri buna misaldir.

Harflerin farklı tertibi ile yapılan cinası kalbi de bu nevidendir. ***** «İsrail oğulları arasında ayrılık çıkardın.» (Tâhâ, 94.) âyeti buna mi­saldir.

Aynı kökten gelen iki kelimenin yan yana gelmesi, cinası iştikaktır. Buna; cinası muktedap adı da verilir. ***** «Ona rahatlık, güzel rızık var.» ***** «..yüzünü dosdoğru dine doğrult.» (Rûm, 43.), ***** «Doğrusu ben yüzümü...çevirdim..» (Enam, 79.) âyetleri buna misaldir.

Sadece şekil itibariyle birbirine benzeyen iki kelimenin bir araya gel­mesine, cinası itlak adı verilir. ***** «İki cennetin devşirmesi yakındır.» (Rahmân, 54.), ***** «Dedi ki: 'Ben sizin işinize kızanlardanım..» (Şuarâ, 168.), ***** «..kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için..» (Mâide, 31.), ***** «..sana bir hayır diler­se çevirecek yoktur..» (Yûnus, 107.), ***** «..yere çöküp kal-dınız...dünya hayatına mı razı oldunuz..» (Tevbe, 38.), ***** «İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirerek yan çizer; ...uzun uzun yalvarır.» (Fussilet, 51.) âyetleri buna misaldir.

Cinasın Bazı Özellikleri

5066 Cinas, cümleye mâna özelliğinden ziyade, lafzi güzellik kazandırdığı için, mânası kuvvetli olan cümlelerde terkedilir. ***** «Ama biz doğru söylesek de sen bize inanmazsın.» (Yûsuf, 17.) âyeti buna misaldir. ***** Sen bizi tasdik etmezsin, denmemesindeki hikmet nedir? Halbu­ki bu şekle uyulsaydı, hem cinas olur, hem de aynı mâna ifade edilirdi, şeklin­deki soruya şöyle cevap verilir: ***** cümlesinde olan mâna, ***** cümlesinde yoktur. Mesela; ***** falanca beni tasdik ediyor, demek ***** Bana: doğru konuşuyorsun, dedi mânasındadır. Fakat inandım demesi, güvenerek tasdik ettim mânasındadır. Âyette, Yûsuf (aleyhisselâm)ın kardeşleri­nin gayesi, babalarının kendilerine güvenip tasdik etmesidir. Bu yüzden, âyette bu şekilde ifade edilmiştir.

Bazı edipler, ***** «Bal'e yalvarıp yaratıcıların en güzelini bırakıyor musunuz?» (Sâffât, 125.) âyetinde Cenabı Hak ***** buyursaydı, cinasa riayet edilirdi, şeklindeki sözleri ile hataya düşmüşlerdir. Fahruddin Razi bunu şu şekilde cevaplamıştır: Kur’ân'ın fesahatı, bu gibi sanat­lara riayet etmekte değil, kuvvetli mâna ve fasih kelimeler kullanmada kendini gösterir. Bir kısım ulema da şu cevabı vermişlerdir: Mânaya riayet etmek, lâfza riayetten daha üstündür. Şayet Allahü teâlâ ***** şeklinde ifade buyursaydı, okuyan kimse, bu kelimeleri birbirine karıştırır, yan­lışlıkla her ikisine aynı mânayı verirdi. Bu cevap, yeterli bir cevap değildir. İbn-i Zemlekani ise şöyle der: Cinas, ifadeyi güzelleştirme sanatıdır. Korku ifade e-den cümlelerde değil, vaad ve ihsan ifade eden cümlelerde kullanılır. el-Hu-veyyi buna şu cevabı verir: Âyetteki ***** fiili, ***** fiilinden daha hususi mânada­dır. ***** fiili, iştikakından da anlaşıldığı gibi, itina ile bir şeyi birinin emanetine terketme mânasındadır. Mesela; ***** kelimesi; bir emaneti, olduğu gibi, itina göstererek birine terketmek demektir. Bu yüzden verilecek emanete, emin bir kişi seçilir. Rahat mânasında ***** kelimesi de bu fiilden gelen kelimedir. Fakat ***** fiili, mutlak surette terke veya tamamen reddedip terketmek mânasındadır.

Râgıb şöyle der: ***** cümlesi, fazla değer vermediğinden ter-ketti, mânasındadır. Değeri az olan et parçasına ***** adı verilmiştir. Şüphe yok ki âyetin siyakı, ***** fiilinin değil, ***** fiilini gerektirmektedir. Âyette kaste­dilen mâna, Rabbinden yüz çevirenleri, ağır bir şekilde kınamak, bu konuda ne derece ileri gittiklerini göstermektedir.

24-Cem'

5069 Bir hükümde, değişik mânada iki veya daha fazla kelimeyi bir arada toplamaya, cem' adı verilir. ***** «Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür..» (Kehf, 46.) âyeti buna misaldir. Âyette; mal ve evlad, ziy­net olma hükmünde bir arada zikredilmiştir. ***** «Güneş de ay da bir hesap iledir. Otlar ve ağaçlar (Allah'a) secde etmektedirler.» (Rahmân, 5-6.) âyetleri de bu kabildendir.

25- Cem' ve Tefrik

5070 Değişik mânadaki iki kelimeyi bir mânada toplamak, bu mânaya dahil o-lan yönleri tefrik etmeğe, cem ve tefrik adı verilir. et-Tibi buna: ***** «Allah öldükleri sırada canlarını alır..» (Zümer, 42.) âyetini misal ge­tirmiştir. Âyet, iki nefsi ölümde bir araya toplamış, sonra da birini ölüm, diğerini hayat hükmüyle tefrik etmiştir. Yani Allah; ruhunu kabzettiği ve etmediği nefis­ten canı alır, ruhunu kabzettiğini öldürür, uyku halinde kabzetmediği ruhu, ha­yatta bırakır.

26- Cem' ve Taksim

5071 Değişik mânadaki kelimeleri bir hükümde toplayıp, sonra da taksim etmeğe cem' ve taksim adı verilir. ***** «Sonra kitabı, kullarımız arasından seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimi nefsine zulmedendir, kimi orta gidendir, kimi de Allah'ın izniyle hayırda öne geçendir..» (Fâtır, 32.) âyeti buna misaldir.

27- Tefrik ve Taksimle Yapılan Cem'

5072 ***** «O gün geldiği zaman hiç kimse O'nun izni ol­madan konuşamaz.» (Hûd, 105.) âyeti buna misaldir. Âyetin ***** kısmında müteaddid mânalar bulunduğundan cem' vardır. Çünkü nefiy-den sonra nekre kelime, umumilik ifade eder. ***** «..onların kimi şaki kimi said..» âyetinde tefrik, ***** ve ***** âyetlerinde tak­sim mevcuttur.

28- Cem'u Mu'telif ve'l-Muhtelif

5073 Methedilen iki kişiyi eşit tutmak, bunların medhinde ülfet ifade eden mâ­nalar kullanmak, sonra da birinin değerini eksilmeden, diğerine fazilet vermek suretiyle, birini diğerine tercih etmektir. Bu yüzden eşitlik mânası dışında, bir takım mânalar ortaya çıkar. ***** «Davud ile Süleyman hükmedi­yorlardı..» (Enbiya, 78.) âyeti buna misaldir. Âyette Hazret-i Davud ve Süleyman, ilim ve hüküm vermede eşit tutulmuştur, Hazret-i Süleyman, iyi kavrayış gibi bir fa­ziletle Davud'dan ayrılmıştır.

29 - Husn-i Nesek

5074 Husn-i nesak, mütekellimin uygun bir uslup dahilinde atıflarla birbirini takip eden, birbirine lafız ve mâna yönünden yakın olan kelimeleri, ayrı cümlelerde başlı başına bir mâna teşkil edecek, mânası lâfzıyla müstakil o-lacak şekilde kullanmasına denir. ***** «..ey yer suyunu yut denildi..» (Hûd, 44.) âyeti buna misaldir. Âyetin cümleleri, belâgat kaidesine uygun bir tertib üzere, atıf harfi olan vav ile birbirine atfedilmiş, gemidekilerin arzularına uygun bir şekilde kurtulabilmeleri için, suyun çekilmesini ifade eden bir sözle başlamış, yağmurun dinmesi ve suların yeryüzünden çekilmesiyle Al­lah'ın takdiri üzerine, helak olacaklar helak olmuş, kurtulacaklar kurtulmuştur. Gemide olanlar bunu, yeryüzüne çıktıktan sonra öğrenmişlerdir. Çünkü kurtu­luşları; suyun çekilmesi ile yağmurun dinmesine bağlıydı. Âyette bundan sonra, gemidekilerin korkularını gideren, onlara güven sağlayan geminin dağa oturdu­ğu haberi verilmiştir. Âyet, suların yeryüzünü kaplamış olmasına rağmen, boğu­larak azab görenlerin sadece zalimler olduğunu ifade etmek üzere, zalimlere beddua ile sona ermiştir.

30- Kişinin Kendini Kınaması

5075 ***** «O gün zalim ellerini ısırıp: 'Ne olaydı... der» (Furkan, 27.), ***** «Nefsin (O gün) şöyle demesinden sakının: Allah'ın yanında kusur edişimden dolayı vah! (bana)(Zümer, 56.) âyeti buna misaldir.

31-Akis

5076 Cümlenin bir kısmının takdim, diğer kısmının tehir edilmesi, sonra da tehir edilen cümlenin takdim, takdim edilen cümlenin tehir edilmesine, akis adı verilir. ***** «..onların hesabından sana bir sorumluluk, senin hesabından da onlara bir sorumluluk yoktur..» (Enam, 52.), ***** «..geceyi gündüzün içine so-kar» (Hac, 61.), ***** «..ölüden diriyi, diri­den ölüyü kim çıkarıyor..» (Yûnus, 31.), ***** «..onlar sizin el­biseniz, siz de onların elbisesisiniz..» (Bakara, 187.), ***** «..Ne bunlar onlara helaldir; ne onlar bunlara helal olurlar..» (Mumtehine, 10.) âyetleri buna misaldir.

Son âyetteki mevcut akisdeki hikmet nedir? sorusuna, İbn-i Muneyyir şu cevabı verir: Âyetteki akis'in faydası, Kâfirlerin de dinin feri hükümlerine muha­tap olduğuna işaret etmesidir.

Şeyh Bedruddin İbnu's-Sahib şöyle der: Gerçek şu ki; Mü’min kadın ile kâfir erkeğin evlenmesi helal değildir. Çünkü dini hükümlere muhatap olan ka­dının bu evliliği, haram kılınmıştır. Zira kâfir, dini hükümlere muhatap değildir. Dini hükümleri icra edenler, bu hükümlere muhatap olan kimselerdir. Çünkü din, fesadı ortadan kaldırmayı emreder. Bu izahtan anlaşıldığı üzere, bir yönüy­le Mü’min kadın, kâfir erkekle, Mü’min erkeğin de kâfir kadınla evlenmesi ya­saklanmıştır.

İbn-i Ebî'l-isba şöyle der: Bu nevi îcâzın garip bir misali de şu âyettir:

 ***** «Erkek ve kadın her kim inanarak iyi iş­lerden bir iş yaparsa, işte öyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar. İyilik yaparak kendini Allah'a teslim edenden daha güzel kimin dini olabilir?..» (Nisâ, 124-125.). İkinci âyetin nazmı, birinci âyet­teki nazmın aksidir. Çünkü, birinci âyette amel kelimesi, îman kelimesine te-kaddüm etmiş, ikincisinde ise islam kelimesinden sonra gelmiştir.

Akis'in; kalb, maklubu'l-mustevi ve aksi mümkün olan kalb adında, nevi­leri de mevcuttur. Bu nevi akis ile kelime, baştan sona doğru okunduğu gibi sondan başa doğru da okunur. ***** «..hepsi bir yörüngede..» (Enbiya, 33.), ***** «Rabbini tekbir et.» (Müddessir, 3.) âyetleri buna misaldir. Kur-an'da bunlara uygun bir üçüncü misal yoktur.

32- Unvan

5078 İbn-i Ebî'l-İsba şöyle der: Mütekellimin bir meseleyi sunarken o mese­leyi tamamlamak ve kuvvetlendirmek maksadıyla, geçmiş kıssa ve haber­lere unvan olacak şekilde kelimeler kullanmasına unvan adı verilir. Bu ne­vin önemli bir kısmını, ilimlere verilen unvanlar teşkil eder. Her ilim, kendisine unvan olabilecek kelimelerle zikredilir.

Birinciye misal: ***** «Onlara şu adamın ha­berini oku: O şeytanın peşine takıldı ve kendisine verdiğimiz âyetlerimiz­den sıyrılıp çıkmıştı..» (Araf, 175.) âyetidir. Bu âyet, Bel'am kıssasına unvan olmuştur.

İkinciye misal: ***** «Bir gölgeye gidin ki üç dallı­dır.» (Mürselât, 30.) âyetidir. Bu âyette; geometri ilmine unvan olacak lafızlar mevcuttur. Çünkü, üçgen şekillerin ilkidir. Bu şekil, hangi köşesinden olursa ol­sun güneşe tutulduğunda, açı uçları tahdid edildiğinden, gölge meydana getirmez. Bu yüzden Allahü teâlâ, cehennem ehliyle alay ederek bu şeklin gölge­sine gitmelerini emretmiştir. ***** «Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk ki..» (Enam, 75.) âyetleri buna ayrı bir misaldir. Bu âyetlerde; ilmi kelam, ilmi cedel ve ilmi hey­etin unvanı mevcuttur.

33- Feraid

5081 Feraid; belâgata değil, fesahata mahsus bir nevidir. Feraid, gerdanlıkta dizili inciler arasında benzeri olmayan değerli bir inci gibi, cümlede fesaha-hatın büyüklüğünü, Arapça'daki asaletini gösteren, şayet cümleden çıkarı­lacak olursa fusahanın eksikliğini hissedeceği bir kelimenin kullanılmasıdır. ***** «..İşte şimdi hak yerini buldu..» (Yûsuf, 51.) âyetlerindeki ***** kelimesi, ***** «..oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı.» (Bakara, 187.) âyetindeki ***** kelimesi, ***** «..Nihayet onların kalplerinden korku giderilince..» (Sebe, 23.) âyetinde ***** kelimesi, ***** «gözlerin hain bakışını ve göğüslerin gizlediğini bilir.» (Mü’min, 19.) âyetinde ***** terkibini, ***** «Ondan umutlarını kesince aralarında konuşmak üzere çekildi­ler.» (Yûsuf, 80.) ve ***** «Fakat o (azap) yurtlarına indiği zaman uyarılanların sabahı ne kötü olur?.» (Sâffât, 177.) âyetlerindeki kelimeler buna misaldir.

34- Kasem

5086 Kasem; mütekellimin bir şeye yemin etmek istemesidir. Bu yemini, kendisine bir iftihar vesilesi olan, mevkiini yücelten, değerini gösteren ve­ya başkasını zemmeden, dostluk maksadını güden, öğüt veya zühd yerini tutan kelimelerle yapar. ***** «Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu iş, sizin konuşmalarınız gibi bir gerçektir.» (Zâriyat, 23.) âyeti bu kabildendir. Allahü teâlâ bu âyette, kudretinin büyüklü­ğünü göstermek için iftiharı gerektiren bir yeminle, yemin etmiştir. ***** «Emin ol ki, onlar sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.» (Hicr, 72.) âyetinde Allahü teâlâ, Nebi'nin şanını yüceltmek ve kadrini göstermek i-çin, hayatına yemin etmiştir. İlerde, Aksamu'l-Kur’ân Bahsinde bu konuda daha geniş bilgi verilecektir.

35- Leff ve Neşr

5087 Bu nevi îcâz, iki veya daha fazla kelimenin, ya herbirini bizzat tafsi-len veya değişik mânaları içine alan bir lafızla icmalen zikredilmesi, sonra da, önceden zikredilen kelimelerin her birine raci olan, aynı sayıdaki kelimele­rin kullanılmasıdır. Bu kelimelerden her birinin uygun olması, dinleyenin anlayı­şına bırakılır. Leffü icmaliye misal: ***** «'Yahudi ve Hristiyan olandan başkası cennete giremeyecek' dediler..» (Bakara, 111.) âyetidir. Bu âyette Yuhudiler; cennete Yahudilerden başkası giremeye­cek, Hristiyanlar da Hristiyanlardan başkası giremeyecek, şeklinde iddiada bulunmuşlardır. Leff sanatında icmali mümkün kılan, Yahudi ve Hiristiyanlar a-rasında, inadın bulunmasıdır. Bu iki fırkadan birinin, diğeri cennete girecek de­mesi mümkün değildir. Bu durumda akıl, her iki fırkanın sözünü kendine bıraka­rak, karışıklığı ortadan kaldırır. Âyette sözü edilen Yahudiler Medine, Hristiyan­lar da Necran ehlindendir.

«Esraru't-Tenzil» adlı eserimde zikrettiğim gibi icmal, leff'de değil, neşr'de olur. Bu icmal, önce müteaddid kelimeler, sonra da leff ve neşre uygun düşen müteaddid kelimelere şamil olan bir kelime kullanmak suretiyle yapılır. ***** «..şafağın beyaz ipliği si­yah iplikten ayırdedilinceye kadar..» (Bakara, 187.) âyeti buna misaldir. Ebû Ubeyde'ye göre, siyah iplikten maksat gece değil, fecri kazibdir.

Leff-i tafsili, iki kısma ayrılır:

a- Leff'in tertibine göre yapılır. ***** «..sizin için geceyi ve gündüzü varetti, geceleyin dinlenesiniz ve Allah'ın lutfunu arayasınız diye..» (Kasas, 73.) âyeti buna misaldir. Âyetteki sükunet geceye, rızık talebi de gündüze aittir. ***** «Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma; yoksa pişman olup açıkta kalırsın.» (İsrâ, 29.) âyeti de bu kabildendir. Âyetteki kınanma cimriliğe, eli açık olma da israfa aittir. Çünkü eli açık olmanın mânası, elde avuçta bir şeyin kalmamasıdır.

***** «seni yetim bulup...» (Duha, 6-11.) âyetleri bu kabildendir. Bu sûrede yer alan ***** «öyle ise sakın öksüzü ezme» âyeti, ***** âyetine, ***** «Dilenciyi azarlama.» âyeti ***** «Seni şaşırmış bulup..» âyetine, ***** «ve Rabbinin nimetini an­lat.» âyeti ***** «Seni fakir bulup zengin etmedi mi?» âyetine ra-cidir. Âyette geçen sail, Mücahid ve diğer müfessirlere göre, ilim talebinde bu­lunan kimse demektir. Bu misali «et-Tenkih» adındaki Nevevî'nin «Şer-hu'l-Vasit»inde gördüm.

b- Leff'deki tertibin aksine göre yapılır. ***** «O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri ka­raranlara..» (Âl-i İmrân, 106.) âyeti buna misaldir. Bazı ulema; *****

«..nihayet Peygamber ve onunla beraber inananlar: 'Allah'ın yardımı ne zaman, diyecek duruma gelmişlerdi. İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır.» (Bakara, 214.) âyetini buna misal getirmiş­ler, ***** sözünü Mü’minler, ***** sözünü de Resûlüllah'ın sözü olduğunu söylemişlerdir.

Zemahşerî, bu iki kısmın dışında bir başka kısmı olduğunu söylemiş, ***** «Onun âyetlerinden biri de geceleyin ve gündüzün uyumanız ve lütfundan aramanızdır.» (Rûm, 23.) âyetini buna misal getirerek, âyette leff sanatı olduğunu söylemiş, şu açıklamada bulunmuştur: Â-yetin takdiri: ***** Gece ve gündüz O'nun lütfundan (bir şeyler) aramanız ve uyumanız O'nun âyetleri cümlesindendir, şeklindedir. Ancak ***** ile ***** kelimelerinin arası, gece ve gündüz keli­meleriyle ayrılmıştır. Çünkü her ikisi de ayrı zamanlan ifade eder. Belli bir za­man içinde meydana gelen bir şeyin bir arada toplanması, tek bir şey gibidir.

36- Müşakele

5091 Müşakele; konuşulan bir mevzuda, yakınlığı dolayısıyla bir sözü başka bir kelime ile zikretmektir. Bu da; tahkiki veya takdiri olur. Tahkiki müşakeleye misal: ***** «..Sen bende olanı bilirsin, ben Sende olanı bilmem..» (Mâide, 116.), ***** «Tuzak kurdular. Allah da tuzak­larına karşılık verdi..» (Âl-i İmrân, 54.) âyetleridir. Bu âyetlerdeki nefis ve mekr kelimelerinin Allahü teâlâ'ya isnadı, benzeri kelimeye müşakele olmasındadır. ***** «Kötülüğün cezası yine onun gibi bir kötülüktür..» (Şûrâ, 40.) âyeti de müşakeleye misaldir. Âyetteki ceza, işlenen günah veya suç kar­şılığında verilen haklı bir ceza olduğundan, günah şeklinde vasıflanmaz. ***** «..Kim size saldırırsa, onun size saldır­dığı kadar siz de ona saldırın..» (Bakara, 194.), ***** «..siz bu gününüzü unuttuğunuz gibi, bugün de biz sizi unuturuz..» (Câsiye, 34.), ***** «..Alay edenler yok mu Allah onları maskaraya çevirmiştir..» (Tevbe, 79.), ***** «..biz sadece alay e-diyoruz...Allah da kendileriyle alay eder.» (Bakara, 14-15.) âyetleri de müşa-keleye misaldir.

Takdiri müşakeleye misal:***** «..Allah'ın boyası ile..» (Bakara, 138.) âyetidir. Âyetin mânası: Allah'ın temizlemesidir. Çünkü îman, nefsi temizler. As­lında âyet, Hristiyanlara hitap etmektedir. Hristiyanlar çocuklarını vaftiz adını verdikleri sarı suya batırır, bu su onları temizler, derler. Bu yüzden îman, bu ka­rineden dolayı müşakele olarak ***** kelimesiyle ifade edilmiştir.

37- Muzâvece

5094 Şart ve ceza ile, benzeri cümlelerde iki mânayı uzlaştırmaya, muzâ­vece denilir. Buhturi'nin şu beyti buna misaldir:

*****

Engel olmak isteyen engel oldukça arzum kamçılanıyor; ancak sevgilim jurnal­cının sözlerine kulak astıkça ayrılık da uzuyor.

***** «..ona âyetlerimizi verdik de ondan sıyrıldı, çıktı, şeytân onu peşine taktı, böylece azgınlardan oldu.» (Araf, 175.) âyeti de muzâveceye misaldir.

38- Mübalağa

5095 Mübalağa; mütekellimin, kastettiği mânadan daha beliğ olacak şekil­de, bir sıfatla mübalağada bulunmasına, denir. Mübalağa, sıfat ve siga ol­mak üzere iki kısma ayrılır.

Sıfatla mübalağa; cümlede gerçekleşmesi mümkün olmayan bir vasfın

kullanmasıyla yapılır. ***** «..neredeyse ateş değmese de yağı ışık verir.» (Nur, 35.), ***** «..halat iğnenin deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir..» (A-raf, 40.) âyetleri buna misaldir.

Siga ile yapılan mübalağa, şu vezinlerde bulunur: Rahmân kelimesi ***** Rahim kelimesi ***** Tevvab, Gaffar ve Kahhar kelimeleri *****, Gafûr, Şekûr ve Vedûd kelimeleri ***** kelimeleri de ***** kelimesi ***** kelimesi ***** ve ***** kelimeleri ***** ve ***** kelimeleri ***** vezninde gelen, mübalağa vasfı olan kelimelerdir.

Mübalağa'nın Bazı Özellikleri

5096 Çoğu belâgat uleması, ***** vezninin ***** vezninden daha beliğ olduğu görüşündedir. Bu yüzden ***** kelimesinin ***** den daha beliğ olduğu söylenir. Süheyli bu görüşü destekleyerek ***** vezninin tesniye sigasında ol­duğu, bu siganın mânayı iki kat artırdığı, sıfatın mânasında da bu artışın bulun­duğunu söyler. İbnu'l-Enbari ise ***** sıfatından daha beliğ olduğu görüşün­dedir. İbn-i Asker, ***** sıfatını diğer sıfata takdim ederek bu görüşü benim­semiş, ***** sıfatının ***** kelimesi gibi cemi sigasında olduğunu, tesniyeden daha beliğ bir mâna ifade ettiğini söylemiştir. Kutrub da: Bu iki sıfatın, aynı mü­balağayı ifade ettiğini belirtmiştir.

Burhanu'r-Râşidi şöyle der: Mübalağa gayesiyle vazedilmiştir, fakat Al­lah'ın sıfatlarına nazaran mübalağa ifade etmezler. Çünkü mübalağa bir şeyi daha fazlasıyla vasıflandırmaktadır. Allah'ın sıfatları ise kemalde sonsuzdur. Mübalağa olması mümkün değildir. Mübalağa ayrıca, ziyade ve noksanlığı ka­bul eden sıfatlarla yapılır. Allah'ın sıfatları ise bundan münezzehtir. Takıyyüddin Subki, bu görüşü benimsemiştir.

Zerkeşî «el-Burhan»ında şöyle der: Mübalağa sigası iki kısımdır.

a- Fiilde ziyadelik olunca, mübalağa da ziyadelik olur.

b- Yapılan işlerin sayısında artma olunca, mübalağada da artma olur.

Yapı­lan işlerin artması, fiilin artmasını gerektirmez. Çünkü bir fiil, pek çok kimse ta­rafından yapılabilir. Allah'ın sıfatları, bu ikinci kısma girdiğinden, müşkil durum ortadan kalkar. Bu yüzden Bazı ulema, ***** sıfatının mübalağa mânasında ol­duğunu, bu mânada dini esaslara nisbetle Allah'ın hikmetlerinde bu tekrar bu­lunduğunu söylemişlerdir.

Zemahşerî «Keşşaf»ında şöyle der: Allah'ın sıfatlarından olan ***** kelimesindeki mübalağa, kulların Allah'a açıkça tevbe ettiği veya Allah'ın tev-beyi çokça kabul ettiği veya kereminin son derece geniş olmasından dolayı, tevbe edenin hiç günah işlememiş bir kimse durumuna gelmiş olmasındandır.

***** «Allah herşeye kadirdir.» (Bakara, 284.) âyetinde Bazı ulema şu soruyu sormuşlardır: ***** sıfatı, mübalağa sigasındadır. ***** ke­limesindeki mânaya nazaran ziyade olması gerekir. Halbuki ***** kelimesinin, ***** kelimesindeki mânaya ziyade olması imkânsızdır. Çünkü tek Allah'dan vü­cuda gelmede, her ferdin fert olması itibarıyla üstünlüğü mümkün değildir, bu nasıl olur? Bu soruya şu şekilde cevap verilir: Mübalağanın her ferde hamli mümkün olmayınca, siyakın delalet ettiği bütün fertlere hamledilmesi gerekir. Bu mübalağa, vasfa göre değil, bağlı oldukları zümrenin çokluğuna göre yapı­lır.

39- Mutabakat

5100 Bu sanata, tıbak adı da verilir. Mutabakat, bir cümlede iki zıt kelimeyi bir arada kullanmaktır.

Mutabakat, hakiki ve mecâzi olmak üzere ikiye ayrılır. Mecâzi mutabakata, tekafu' adı verilir. Bu iki kısım mutabakattan her biri, ya lafzi veya mânevi, ya da tıbakı icap veya tıbakı selb'dir.

Hakiki mutabakata misal: ***** «..az gülsünler çok ağlasınlar» (Tevbe, 82.), ***** «Güldüren de O'-dur, ağlatan da O'dur. Öldüren de O'dur, yaşatan da O'dur.» (Necm, 43.), ***** «..elinizden çıkana üzülmeyin; verdiğinizle se­vinip şımarmayasınız.» (Hadid, 23.), ***** «Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırsın..» (Kehf, 18.) âyetleridir.

Mecâzi mutabakata misal: ***** «Ölü iken kendisini diriltti-ğimiz..» (Enam, 122.) âyetidir. Âyetin mânası: İnsan dalalette iken biz onu hidayete erdirdik, şeklindedir.

Tıbak-ı selbe misal: ***** «..Sen benim nefsim­de olanı biliyorsun, ben senin nefsinde olanı bilmem.» (Mâide, 116.) âyeti ile ***** «..insanlardan korkmayın, benden korkun..» (Mâide, 44.) âyetidir.

Tıbak-ı manevi'ye misal: ***** «..'Siz sadece yalan söylüyorsunuz' (Elçiler) dediler ki: Rabbimiz bilir ki biz size gönderilmiş elçileriz.» (Yâsin, 15-16.) âyetleridir. Âyetin mânası şöyledir: Ya Rabbi, sadık olduğumuzu bilirsin demektir. Ebû Ali el-Fârisi: ***** «O (Rab) ki yeri sizin için döşek, göğü de bina yaptı..» (Bakara, 22.) âyetin tefsirinde şöyle der: Sema, bina olarak yükseltilince, bunun zıddı olan yeryüzünün döşenmesi de, buna mukabil olarak söylenmiştir.

Tıbak'ın nevilerinden biri de, tıbak-ı hafiydir. ***** «Hatalarından dolayı boğuldular, ateşe sokuldular..» (Nûh, 25.) âyeti buna misaldir. Âyetteki boğulma, suda mevcut vasıflardandır. Bu kelime, su ile ateş arasını, sanki cemetmiş mânasındadır. İbn-i Munkiz «Kitabu'l-Bedi» adlı eserinde şöyle der: Bu nevi mutabakat, Kur’ân'da mevcut mutabakatın en zor anlaşılanıdır. İbn-i Mutezz ise; ***** «..kısasta sizin için hayat var­dır..» (Bakara, 179.) âyetinde, Kur’ân'ın en tatlı ve en gizli tıbak sanatının bu­lunduğunu belirterek, kısas'ın öldürme mânasına geldiğini, öldürmenin de bir başkasının hayatta kalmasına sebeb olduğunu söyler.

Tıbak'ın bir diğer nevi de, tersiu'l-kelam'dir. Bu nevi tıbak, bir kelimenin, müşterek değerde olan bir başka kelime ile birleşerek beraberce gelmesidir. *****«'Şimdi burada acıkmayacaksın, çıplak kalmıyacaksın; ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın' de­dik.» (Tâhâ, 118-119.) âyeti buna misaldir. Âyette; açlıkla çıplaklık beraberce zikredilmiştir. Halbuki açlık yanında susuzluğun zikredilmesi gerekirdi. Güneşin yakması ile susuzluk beraberce zikredilmiş; halbuki güneşin yakması, çıplaklık­la birlikte zikredilmesi gerekirdi. Fakat; açlık ve çıplaklık, içecek ve giyeceğin olmayışında müşterektir. Açlık, midede yiyecek bir şeyin bulunmayışıdır. Çıp­laklık ise, sırtında bir giyecek olmamasıdır. Susuzluk ve güneşin sıcaklığı ise, yanıp kavrulmada müşterektir. Susuzluk, vücudun hararetten yanması, güneşin yakıcılığı da, sıcaktan tenin yanmasıdır.

Tıbak'ın bir diğer nevi, mukabele'dir.

Mukabele, cümlede iki veya daha çok kelimenin, zıtlarıyla birlikte tertip üzere zikredilmesidir.

İbn-i Ebî'l-İsba; tıbak ile mukabele arasında, iki yönden fark bulunduğunu söyler: Birincisi; Tıbak ile mukabele arasında iki zıt manalı kelime ile yapılırken, mukabele, zıt manalı kelimeler kadar, zıt olmayan kelimelerle de yapılır.

Sekkaki şöyle der: Birinci cümlede şart koşulması, mukabele sanatının özelliklerinden biridir. ***** «Bundan dolayı kim verir, korunursa ve en güzeli doğrularsa..» (Leyl, 5-10.) âyetleri buna misaldir. Allahü teâlâ bu âyetlerde, sadaka vermekle cimrilik etmek, Allah'tan korkmakla Allah'a ihtiyaç duymamak, tasdik etmekle inkârda bulunmak, kolaylıkla zorluk arasında mukabelede bulunmuştur. Allah, önce kolaylığı; sadaka vermek, kork­mak ve tasdik etmekle müştereken zikretmiş, bunun zıddı olan zorluğu, bu üç kelimenin zıdlarıyla birlikte getirmiştir.

Bazı ulema; mukabelenin, cümlede değişik sayıda zıd kelimelerle yapıl­dığını ileri sürer. Bunlar:

a- Bir kelimeye karşı, bir zıdla mukabele. Bunun örneği Kur’ân'da çok azdır. ***** «..kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku tutmaz» (Ba­kara, 255.) âyeti buna misaldir.

b- İki kelimeye karşı, iki zıdla mukabele. Bunun misali: ***** «..az gülsünler, çok ağlasınlar..» (Tevbe, 82.) âyetidir.

c- Üç kelimeye karşı, üç zıdla mukabele. Bunun misali: *****

«..o Peygamber kendilerini Allah düzenine (yoluna) çağırır, başka düzenlerden sakındırır; kendilerine güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar.» (Araf, 157.) âyetiyle, ***** «..bana şükredin, nankörlük etmeyin.» (Bakara, 152.) âyetidir.

ç- Dört kelimeye karşı, dört zıdla mukabele. Bunun misali: *****

«Bundan dolayı kim verip korunursa; en güzel (sözü) doğrularsa, ona en kolayı kolaylaş­tırırız. Fakat kim cimrilik eder, kendini zengin görüp (Allah'a) tenezzül et­mez, en güzel sözü yalanlarsa...» (Leyl, 5-9.) âyetleridir.

d- Beşe karşı, beş zıdla mukabele. Bunun misali: ***** «Allah misal vermekten çekinmez..» (Bakara, 26-27.) âyetleridir. Bu iki âyette ***** «..sivri sineği hatta onun üstünde olanı..» arasında, ***** ile ***** arasında, ***** ile ***** arasında mukabele mevcuttur.

e- Altıya karşı, altı zıdla mukabele. Bunun misali: *****

«Kadınlara, oğullara, milyarlarca değerdeki altın ve gümüşe, nişanlı atlara ve develere karşı aşırı sevgi göstermek, insanlara süslü gösterildi..»

(Âl-i İmrân, 14 -15.) âyetleridir. Bu iki âyette; ***** ve ***** mukabilinde ***** ve ***** kelimeleri gelmiştir.

Bazı ulema da mukabele'yi; naziri, nakizi ve hilafı olmak üzere, üç kıs­ma ayırmışlardır.

a- Bakara 255. âyetindeki ***** kelimesine mukabil, ***** kelimesinin gelmesidir.

b- ***** «Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırsın..» (Kehf, 18.) âyetidir. Bu âyette birbirinin zıddı olan uyku ve uyanıklık hali mukabele olarak zikredilmiştir.

c- ***** «Bilmiyoruz, yeryüzün-dekilere kötülük mü (yapılmak) istendi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi.» (Cin, 10.) âyetidir. Bu âyette şer ve rüşd kelimeleri birbirine zıt değil, muhalif olarak gelmiştir. Çünkü şerrin zıddı hayır, rüşd'ün zıddı azgınlıktır.

40- Muvarebe

5112 Mütekellimin hoş karşılanmayan bir kelime kullanarak hitapta bulun­masına muvarebe denilir. Böyle bir durum ortaya çıkınca mütekellim, zeka­sını kullanarak ya kelimeyi tahrif etmek, ya hatalı göstermek, ya da ziyadeleş-tirip veya noksanlaştırmak suretiyle kendini kurtaracak bir yön seçer.

İbn-i Ebî'l-İsba şöyle der: Yakup (aleyhisselâm)ın büyük oğlundan bahseden ***** «Babanıza dönün deyin ki: 'Babamız, oğ­lun hırsızlık etti..» (Yûsuf, 81.) âyeti buna misaldir. Bir kıraata göre âyet, ***** Oğlun çalmadığı halde hırsızlıkla itham olundu, şeklinde okun­muştur. Buna göre, büyük oğlu ***** fiilini ***** şeklinde söyleyerek kendini kurtarmıştır.

41- Müracaat

5113 İbn-i Ebî'l-İsba şöyle der: Mütekellimin, kendisiyle yanında bulunan bir kimse arasında cereyan eden konuşmadaki sözleri kullanarak, sözünü en veciz, en doğru ve en uygun kelimelerle ifade etmesine müracaat adı veri­lir. ***** «..'Ben seni insanlara önder yapacağım' demişti. 'Soyumdan da (önder yap) dedi. (Rabbi): 'Za­limlere ahdim ulaşmaz' buyurdu.» (Bakara, 124.) âyeti buna misaldir. Âyetin bu kısmında, mantuk ve mefhum manasıyla haber ve istihbar, emir ve nehiy, vaad ve vaid gibi mânalar taşıyan üç ayrı müracaat vardır. Bence; âyetteki müracaatın, haber ve talep, ispat ve nefiy, tekid ve hazif, tebşir ve korkutma, vaad ve vaid şeklinde sıralanması daha uygun olur.

42- Nezâhet

5115 Hicivde kullanılan kelimeleri, edep dışı olmaktan kurtarmaya nezâhet de­nir. Ebû Amr b. Alâ'ya hicvin en güzeli sorulduğunda, şu cevabı verir. Bakire bir kız, peçesi altında bir hiciv söylediğinde kınanmamalıdır. *****

***** «Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Resûlüne çağrıldığında hemen onlardan bir grup yüz çevirirler..kendilerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe mi ettiler? Yoksa Allah'ın ve Resûlünün kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Hayır, onlar zalimler-dir.» (Nur, 48-50.) âyetleri nezahete misaldir. Âyette, bahsedilen kimseleri zem' için kullanılan kelimeler, hicivde kullanılan edep dışı kelimelerden arınmış ola­rak gelmiştir. Kur’ân'ın diğer hicivleri de böyledir.

43- İbda

5116 Bedi sanatının çeşitli şekillerini ihtiva eden cümleye, ibda' adı verilir. İbn-i Ebî'l-İsba; ***** «Ey yer suyunu yut..» (Hûd, 44.) âyetinde oldu­ğu gibi, hiçbir sözde böyle bir ibda sanatı görmediğini söyleyerek şunu ifade eder: On yedi kelimeden ibaret olan âyette, yirmi çeşit bedi sanatı bulunmak­tadır. Bu sanatlar şunlardır: ***** ve ***** fiillerinde münasebeti tamme ve istia­re, arz ve sema kelimeleri arasında mecâz vardır. ***** ibaresiyle bir çok mânâya işaret edilmektedir. Yağmur dinmedikçe, su yerden çekilmez. Toprak, içinden çıkan kaynakların suyunu çekmekle, yerde mevcut olan suyu azaltır. Âyette mevcut diğer sanatlar; ***** fiilinde irdaf, ***** temsil, suyun çekilerek geminin dağa oturmasında talil ve taksim vardır. Suyun azalması, yağmur suyunun, kaynak suyunun ve yerde bulunan suların çekilmesiyle olur. ***** «..yazıklar olsun o zalim kavme!.» bedduasında, ihtiras sanatı vardır. Bu âyet helake müstehak olmayanların, boğulanlar arasında bulunmaya­cağına işaret etmektedir. Çünkü Allah'ın adaleti, helake müstehak olmayanların cezalandırılmasına manidir. Âyette ayrıca, hüsn-i nesak, mâna ile birlikte lafzi i'tilaf ve îcâz vardır. Çünkü Allah Taâlâ âyetteki mânayı en kısa ibarelerle ifade etmiştir. Âyetin evveli sonuna işaret ettiğinden, teshim sanatı vardır. Kelimeleri güzel sıfatlarla vasıflandırdığından, üzerinde fesahat güzelliği görünen her keli­menin telaffuzu kolay olduğundan, terkibinde bir zorluk bulunmadığından, teh-zib sanatı mevcuttur. Dinleyen, bir müşküle karşılaşmadan âyeti kolayca anla­dığından hüsn-i beyan, fasılaların yerli yerince olmasından dolayı temkin, keli­melerin düzgün bir şekilde sıralanmasından dolayı da insicam0 sanatları mev­cuttur. Bu bilgileri İbn-i Ebî'l-İsba zikretmiştir. Bunlara, itiraz sanatını da ilâve edebilirim.