Geri

   

 

 

İleri

 

16 - KUR’ÂN'lN İNDİRİLİŞ ŞEKLİ

1-Bu konuda bazı meseleler

Bu konuda bazı meseleler vardır:

1. Birincisi:

Allah teâlâ Kur’ân-ı kerim-i ilk olarak Ramazan ayında indirdiğini ***** «Kur’ân Ramazan ayında indirilmiştir.» (Bakara, 185.) âyetiyle, Kadir gecesinde indirdiğini de ***** «Biz Kur'ân'ı Kadir gecesinde indirmişizdir.» (Kadr, 1.) âyetiyle bildirmiştir.

Kur’ân-ı Kerim'in Levhi Mahfuz'dan İndiriliş şekli üzerinde ittifak edilmemiş, bu konuda üç görüş ileri sürülmüştür.

a- Kur’ân-ı Kerim, Kadir gecesinde bir defada dünya semasına inmiş, Resûlüllah'ın peygamberlikle görevlendirilmesinden sonra, Mekke'de ikamet ettiği süre hakkındaki ihtilafa göre, yirmi, yirmi üç veya yirmi beş sene boyunca peyderpey inmeğe devam etmiştir.

Hâkim, Beyhakî ve diğerleri Mansûr tarikiyle Saîd b. Cübeyr'den İbn-i Abbâs'ın şöyle dediğini rivâyet etmişlerdir: Kur’ân-ı Kerim Kadir gecesinde, yıldızların bulunduğu yer olan dünya semasına bir bütün olarak indirildi. Sonra Allahu Teâlâ bunu Resulüne parçalar halinde oradan inzal buyurdu.

Hâkim, Beyhakî ve Nesâî, Davûd b. Ebî Hind Tarikiyle İkrime'den, İbn-i Abbâs'ın şöyle dediğini rivâyet etmişlerdin Kur’ân-ı Kerim önce bir bütün olarak, Kadir gecesinde dünya semasına, bundan sonra yirmi sene boyunca parça parça inzali tamamlanmıştır. İbn-i Abbâs bu sözünden sonra ***** ***** «Onların getirdiği her misale karşı mutlaka biz sana gerçeği ve güzel açıklamayı getiririz.» (Furkân, 23.), ***** «Onu bir Kur’ân olarak ayırdık ki onu insanlara dura dura okuyasın. Onu peyderpey indirdik.» (İsrâ, 106.) âyetlerini okumuştur.

İbn-i Ebî Hâtim aynı rivâyeti verir; sonunda fazladan şu ibareyi ilâve eden Müşrikler yeni bir şey çıkardıklarında Allah onlara cevap vermiştir.

Hâkim ve İbn-i Ebî Şeybe, Hassan'ubnu Hureys tarikiyle Saîd b. Cubeyrden İbn-i Abbâs'ın şöyle dediğini rivâyet ederler: Kur’ân-ı Kerim, bütünüyle Levh-i Mahfuz'dan dünya semasındaki Beytu'l-İzze'ye indi, Cebrâîl (as) buradan, peyderpey Resûlüllah'a indirdi. Bu hadisin senedi bütünüyle sahihtir.

Taberânî başka bir tarikle İbn-i Abbâs'ın şöyle dediğini rivâyet eder: Kur’ân-ı Kerim ramazan ayının Kadir gecesinde bir defada dünya semasına indirildi. Hadisin isnadında beis yoktur.

Taberânî ve Bezzâr bir başka tarikle yine İbn-i Abbâs'dan şu rivâyette bulunurlar: Kur’ân-ı Kerim, dünya semasından Beytu'l-İzze'ye bir defada indirilmiş, Cebrâil (a.s) kulların soruları ve yaptıklarına cevap olarak Resûlüllaha peyderpey indirmiştir.

İbn-i Ebî Şeybe, «F e d â i l u' l - K u r' a n» adlı eserinde, İbn-i Abbâs' dan bir başka tarikle şu rivâyeti nakleder: Kur’ân-ı Kerim, Kadir gecesinde bir defada Cebrâil (as) verildi. O bunu Beytu'l-İzze'ye koydu. Sonrada parça parça indirdi.

499 «e l - E s m â u v e ' s - S ı f a t» adlı eserinde İbn-i Merdeveyh ve Beyhakî, Suddî tarikiyle Muhammed'den, o İbn-i Ebî'l-Mucâlid'den, o Mukassem'den, o da İbn-i Abbâs'dan şöyle rivâyet eder: Atiyyetu'bnu'l-Esved, İbn-i Abbâs'a sordu: ***** «Kur’ân Ramazan ayında indirilmiştir...» âyetleri hakkında içimde bir şüphe doğdu. Halbuki Kur’ân-ı Kerim şevval, zilka'de, zilhicce, muharrem, sefer ve rebiulevvel aylarında da inmemiş miydi? İbn-i Abbâs buna şu cevabı verdi: Kur’ân-ı Kerim ramazan ayının Kadir gecesinde bir defada indirildi. Sonra da değişik ay ve günlerde yıldızların bulunduğu mevkiye parça parça; münasib bir şekilde indirildi.

Ebû Şâme: ibarede geçen «rasalen» kelimesini «rifkan» (münasip bir şekilde), «mevakiu'n-nucum»u da yıldızların kayışı şeklinde açıklar. Cümleden şu mânayı kasdeder. Peyderpey, birbiri ardına, teenî ve rifkle indirdi.

b- Kur’ân-ı Kerim dünya semasına yirmi, yirmi üç veya yirmi beşinci gecelere tekabül eden Kadir gecesinde indi.

Her Kadir gecesinde Allahü teâlâ bütün sene boyunca takdir ettiği miktarı indirdi. Bundan sonra da peyderpey inmesi bütün sene devam etti. Bu sözü Fahreddin Razi, bir konu halinde zikrerek şöyle demiştir Kur’ân-ı Kerim her Kadir gecesinden, diğer bir Kadir gecesine kadar insanların ihtiyaçlarına göre Levh-i Mahfûz'dan dünya semasına indirilmiştir. Razî bu ihtimali söylemekle beraber, evlâ olanın bu mu, yoksa birincisi mi olduğunda kesin bir karar verememiştir. İbn-i Kesir ise Râzi'nin ileri sürdüğü bu ihtimali, Kurtubî, Mukâtil b. Hayyân'dan nakletmektedir. İcma ise; Kur’ân'ın Levh-i Mahfuz'dan bir defada dünya göğündeki Beyti izzeye indiği şeklindedir.

Ben de şunu söylemek isterim: Mukâtil'ul-Halimî ve Maverdi'nin görüşünde olanlara, İbn-i Şihâb'ın: Arştan en son inen âyet, deyn âyetidir sözü, uygun düşmektedir.

c. Kur’ân-ı Kerim'in İnzâli Kadir gecesinde başlamıştır. Bundan sonra muhtelif zamanlarda inmiştir. Bu görüşü, Şa'bi ileri sürer.

505 İbn-i Hacer Buhârî şerhinde: Sahih ve mutemed olanın birinci görüş olduğunu belirterek şöyle der: Mâverdî dördüncü bir görüş ileri sürer: «Kur’ân-ı Kerim, Levh-i Mahfûz'dan bir defada inmiş, Hafaza melekleri bunu yirmi gecede kısım kısım Cebrâil (a.s)a indirmiş; Cebrâil de yirmi senede Resûlüllah'a indirmiştir.» Mâverdî'nin bu rivâyeti garibdir. Bunlar arasında güvenilir olanı şudur Cebrâil (a.s) bütün sene boyunca inen âyetleri her senenin Ramazan ayında Resûlüllah'a arz etmesidir.

Ebû Şâme: Gerçekte bu görüşü ileri süren, birinci ve ikinci görüşleri, birleştirmek istemiştir.

507 Bu konuda şunu ilâve etmek isterim: Mâverdî'nin ileri sürdüğü bu görüşü İbn-i Ebî Hâtim, Dahhâk tarikiyle İbn-i Abbâs'dan şöyle rivâyet etmiştir: Kur’ân-ı Kerim, Levh-i Mahfûz'dan bir defada dünya semasındaki Kirâmen Kâtibin meleklerine inmiştir. Melekler bunu yirmi gecede Cebrâîl'e kısım kısım indirmişlerdir. Cebrâil (a.s) de bunu yirmi senede Resûlüllah'a bölüm bölüm ulaştırmıştır.

2-Kur’ân'ın dünya semasına İndirilişindeki hikmet

Denilebilir ki Kur’ân-ı Kerim'in bir defada dünya semasına İndirilişindeki hikmet, Kur’ân'ın ve Resûlün yüceliğini ifade etmektir. Bu yücelik en şerefli ümmete gönderilmiş son peygambere indirilen Kur’ân-ı Ketimin, semavi kitapların sonuncusu olduğunu, yedi kat göğün sakinlerine duyurmakla gerçekleşir. Diğer bir hikmeti de; Kur’ân-ı Kerim'in önce dünya semasına inişi, O'nu insanlara yaklaştırmaktır. Şayet hikmeti, ilâhi Kur'ân'ı, vuku bulan olaylara göre peyderpey kendilerine indirilmesini gerçekleştirmeseydi, daha önce inen semavi kitaplar gibi, yeryüzüne bir defada, bütün olarak inerdi. Fakat Allahü teâlâ diğer semavî kitablar arasında bir fark gözetmiş, O'na önce bir bütün halinde sonra da parça parça indirilme gibi iki ayrı özellik vermiştir. Bu aynı zamanda, Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer peygamberlere nazaran yüce şerefini de göstermektedir. Bunu, «el-Murşidu'l-Veciz) adlı eserinde Ebû Şâme zikretmiştir.

509 Hâkimu't-Tirmizî bu konuda şunu söyler. Kur’ân-ı Kerim bir bütün olarak insanlara tevdi edilmek üzere dünya semasına indirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim'in kendilerine Resûlüllah aracılığı ile ulaşması, onlar için büyük bir şeref olmuştur. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) insanlara bir rahmet olarak gönderilmiştir. Sema kapılannın açılmasıyle gelmiştir. Kur'ân'ı Kerim dünya semasında Beytu'l-İzze'ye konulmakla dünya semasına girmiş, nübüvvet de Hazret-i Muhammed'in kalbine konulmuştur. Bu yüzden Cebrâîl (a.s) önce risalet, sonra da vahyile gelmiştir Allahü teâlâ, İslâm ümmetinin nasibi olan bu rahmeti kendilerine tevdi etmeyi murad eylemiştir.

Sehavî «C e m â l u' l - K u r r â» adlı eserinde şöyle der: Kur'an-ı Keri­min bir defada dünya semasına indirilişi, insanın melekler katındaki sânının yü­celiğini ve değerini göstermek, Allahü teâlâ'nın kendilerine verdiği önemi ve rahmetini, bildirmek içindir. Bu gaye ile, En'am sûresinin indirilişinde yetmiş bin meleği görevlendirmiştir. Cenâb-ı Hak ayrıca aynı gaye ile Kur'an-ı Kerim'i Ki-ramen Katibine yazdırma, istinsah ettirme ve kendilerine okuma görevini, Cebrâîl'e (a.s) vermiştir. Kur'an'ın dünya semasına bir defada inişinde, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile kendisine bütün olarak Kitap inmesi bakımından Hazret-i Musa arasında bir eşitlik, Hazret-i Muhammed'e kolayca ezberlemesi için Kur'an'ın kısım kısım in­dirilmesinde bir üstünlük vardır.

Ebû Şâme şöyle der: Şayet sorarsan: ******* «Biz Kur'an'ı Kadir gecesinde indirdik.» âyeti Kur'an'ın bir bütün olarak inen âyetlerinden midir? Şayet böyle değilse, bütün olarak inen nedir?

 512 Bunu iki yönden mütala edebilirim.

Bu âyetin mânası, Kur'an'ın Kadir gecesinde indirilmesine hükmettik, bunu böylece ezelde kararlaştırıp takdir ettik, demektir.

Âyette indirme fiili, mazi fiille ifade edilmiştir. Mânası, istikbale matuf-dur. Böyle olunca âyetin mânası: Biz azimüşşân Kur'an-ı Kadir gecesinde bir defada indireceğiz, demektir.

İkincisi:

Ebû Şâme ayrıca şöyle der: Zâhir olan, Hazret-i Peygambere nübüvvet veril­meden önce Kur'an'ın dünya semâsına bir bütün olarak inmesidir. Nübüvvetten sonra olması da muhtemeldir.

Bence zâhir olan ikincisidir. İbn-i Abbâs'dan yukarıda verdiğimiz rivâyet­ler bunu açıkça göstermektedir.

İbn-i Hacer «Buharı Şerh»inde şöyle der: Ahmed b. Hanbel, «Ş u a bu'l İman» adlı eserinde Beyhakî, Vâsıletu'bnu Eska'dan rivâyet ettikleri­ne göre Resûlüllah şöyle buyurur: Tevrat, Ramazan ayının altıncı gününde, İncil on üçüncü gününde, Zebur on sekizinci gününde, Kur'an da yirmi dördüncü gününde indirilmiştir. Bir başka rivâyette ise Hazret-i İbrahim'in Suhuf'u Ramazan a-yının ilk gecesinde indirilmiştir.

Buhârî bu hadisin ******* «Biz Kur'an'ı Kadir gecesinde in­dirdik.» ve ******* «Kur'an Ramazan ayında indirilmiştir..» âyetlerinde mutabık olduğunu söyler, o senedeki Kadir gecesinin yirmi dör­düncü gece olduğu, yirmi dördüncü gecede ilk nâzil olan ******* «Yaratan Rabbinin adıyla oku.» âyetinin yeryüzüne indirildiği muhtemeldirler.

İbn-i Hacer'in bu sözüne karşılık şöyle derim: Fakat bu, Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) rebiulevvel ayında nübüvvet verildiği konusundaki, meşhur rivâyetlere pek uymamaktadır. Buna şöyle cevap verilebilir: Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) nübüvvet ilk defa rüya yoluyla doğduğu ayda verilmiştir. Üzerinden altı ay geçtikten son­ra, yakaza (uyanıklık) halinde iken kendisine vahyedilmiştir. Bunu Beyhakî ve diğerleri rivâyet eder.

Evet, İbn-i Ebî Şeybe'nin «F e d â i م u'l - K u r' a n» adlı eserinde İbn-i Kilâbe'den: Bütün semavî kitaplar, Ramazan ayının yirmi dördüncü günü indiril­miştir, şeklindeki rivâyeti ile yukarıda geçen hadis arasında bir müşkil bulun­maktadır.

 516 Üçüncüsü:

Ebû Şâme ayrıca: Şayet Kur'an'ın parça parça inmesindeki sır nedir, di­ğer semavî kitaplar gibi bir defada inseydi? denilecek olursa, bu sorunun ce­vabını Allahü teâlâ ******* «İnkar edenler: 'Kur'an, ona bir defada indirlmeli değil miydi' dediler...» (Furkan, 32.) âyetiy-le verdiğini söyleriz.

Kâfirler bununla, Resûlüllah'dan önceki peygamberlere indirildiği gibi, Kur'an'ın da aynen indirilmesini kastederler. Allahü teâlâ onlara: ******* «Biz onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için..» (Furkan, 32.) âyetiyle cevap verir. Âyetin mânası, Kur'an-ı peyderpey indirmekle âyetlerimizi kalbine iyice yerleştirdik, demektir. Çünkü vahyin, her olayın ardından tekrarlanması, kalbe yerleşmesi, kendisine vahiy gönderilene daha çok önem verilmesi bakı­mından, daha kuvvetlidir. Bu da Cebrâîl'in Peygambere çokça inmesini, ken­disine verilen sözle (ahidle) birlikte Allah tarafından tevdi edilen risaletin yeni­lenmesini gerektirir. Bu devamlı yenileme durumu, Resûlüllah'a ifadelerin vere-miyeceği mutluluğu ve sevinci sağlamıştır. Bu yüzden her Ramazan ayında Cebrâile mülâkî olması, O'nu çokça sevindirmiştir.

«Bununla kalbini sağlamlaştırırız» âyetinin mânası, onu sana ezberlettiri­riz, demektir. Zira Resûlüllah ümmî idi, okuma yazma bilmiyordu. Bu yüzden di­ğer peygaberlerin hilâfına, kolayca ezber sağlamak için âyetler, peyderpey in­dirilmiştir. Aslında diğer peygamberler okur yazar idiler; kendilerine nâzil olan âyetleri bütün olarak ezberlemeleri mümkündü.

İbn-i Fûrek: Tevrat, okur-yazar olan Hazret-i Musa'ya verildiği için, bir defada yazılı olarak inmiştir. Allahü teâlâ Kur'an-ı ümmî bir nebiye yazılı bir metin halinde indirmediğinden peyderpey indirilmiştir, denildiğini ifade eder.

518 Bazı ulema da şöyle der: Kur’ân-ı Kerim, içinde nâsih ve mensûh âyetler bulunduğundan bir defada nâzil olmamıştır. Bu da O'nun peyderpey inmesiyle gerçekleşir. Çünkü âyetlerin Bazıları sorulan sorulara cevap vermek, Bazıları da söylenen sözün, ya da yapılan bir işin doğru olmadığını bildirmek için nâzil olmuştur. Bu görüş, İbn-i Abbâs'ın önceki rivâyetlerinde ifade edildiği gibi Cebrâil (a.s) Kur’ânı kulların sözlerine ve yaptıklarına cevap olarak indirmiş ve İbn-i Abbâs ***** «Onların sana getirdiği her misale karşı mutlaka biz sana, gerçeği ve güzel açıklamayı getiririz.» (Furkân, 33.) âyetini bununla tefsir etmiştir. Bunu İbn-i Ebî Hâtim İbn-i Abbâs'dan nakletmiştir.

Hulasa bu âyet, Kur’ân-ı Kerim'in peyderpey indirilmesinde iki hikmet bulunduğunu göstermektedir.

3- Kur’ân-ı Kerim'in Peyderpey Nüzûlü

519 Kur’ân-ı Kerim dışındaki semavî kitapları, bir defada indiğini söyleyenlerin yukarıda geçen sözleri, ulema arasında meşhur olmuş, hatta neredeyse icma haline gelmiştir. Zamanımız ileri gelenlerinden Bazıları bunu inkâr etmiş, bu konuda delil olmadığını, doğru olanın onların da Kur’ân gibi peyderpey indiğidir, demişlerdir.

Bana göre doğru olan, birinci görüştür. Bunun doğruluğuna delil, Furkân sûresinin 33. âyetidir.

İbn-i Ebî Hâtim, Said b. Cübeyr'den İbn-i Abbâs'ın şöyle dediğini rivâyet eder; Yahudiler: «Ey Ebâ'l-Kâsım, Tevrat Hazret-i Mûsa'ya indirildiği gibi, Kur’ân da keşke bir defada indirilseydi, deyince âyet nâzil olmuştur,

İbn-i Ebî Hâtim bu rivâyeti başka bir tarikle: «Müşrikler şöyle dediler» şeklinde rivâyet etmiştir. Buna benzer bir rivâyeti de Katâde ve Suddi'den rivâyet etmiştir.

521 Şayet, Kur’ân'da bunu açıkça ifade eden bir delil yoktur, o sadece kâfirlerin söylediği sözün takdirine dayanmaktadır, diye sorulsa, buna şu cevabı veririm: Cenâb-ı Hakkın bu husustaki soruları cevapsız bırakması ve peyderpey iniş hikmetini beyan etmekle yetinmesi, bunun doğruluğuna delildir. Şayet bütün semavi kitaplar parça parça inseydi; onlara «önceki peygamberlere indirilen kitaplardaki Allah'ın sünneti buydu» tarzındaki cevabı daha uygun olurdu. Nitekim, Cenâb-ı Hak onların ***** «Bu nasıl Resûl? yemek yiyor, sokaklarda dolaşıyor» (Furkân, 7.) âyetindeki sözlerine karşı ***** «Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerin hepsi de mutlaka yemek yerler, çarşıda yürürlerdi.» (Furkân, 20.) âyetiyle cevap vermiştir. Onların

«Allah bir beşeri Resûl olarak mı görderdi.» (İsrâ, 94.) âyetindeki sözlerine karşı da: ***** « Biz, senden önce de şehirler hal kından kendilerine vahyettiğimiz erkekleri... » (Yusuf, 109.) âyetiyle cevap vermiştir. Gene onların: «Kadınlardan başka düşüncesi olmayan biri nasıl Resul olur» demeleri üzerine ***** «Biz senden önce peygamberler gönderdik, onlara da zevceler, evlatlar verdik» (Ra'd, 38.) âyetiyle cevap vermiştir.

Buna diğer bir misal de, Tûr dağında Hazret-i Mûsa'ya Tevrat'ı indirdiğinde:

***** «...sana verdiğimizi al ve şükredenlerden ol Öğüte ve herşeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalara yazdık: Bunları kuvvetle tut...» (A'raf, 144-145.),***** (A'raf, 150.) «Tevrat'ın tatbikini te'hir etti.» ***** (A'raf, 154.), «Musa (a.s) (kavmini tevhid çizgisine getirip) öfkesi yatışınca levhaları (Tevrat'ı) tatbike koydu. Onlardaki yazıda Rablerinden korkanlar için yol gösterme ve rahmet vardı.» ***** «Bir zamanda üzerlerine dağı, bir gölge gibi kaldırmıştık, üstlerine düşecek sanmışlardı: 'Size verdiğim (Kitab)ı kuvvetle tutun ve içinde olanı hatırlay(ıp yap)ın ki korunasınız.» (A'raf, 171.) Bu âyetlerin hepsi, Tevrat'ın bir bütün olarak indiğini gösterir.

523 İbn-i Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr tarikiyle İbn-i Abbâs'ın şöyle dediğini rivâyet eder. Hazret-i Mûsa'ya Tevrat, zümrütten yedi levha halinde verildi. Bunlarda, herşeyin beyanı ve öğüt vardı. Hazret-i Musa bu levhalarla dönünce, israil oğullarını buzağı heykeline ibadet ederken gördü. Elindeki Tevrat levhalarını yere atınca parçalandılar. Cenâb-ı Hak bunlardan altısını kendine çekti, bir tanesini Hazret-i Musa'da bıraktı.

İbn-i Ebî Hâtim'in, Cafer b. Muhammed tarikiyle, babasından ve dedesinden merfûan rivâyet ettiğine göre, dedesi şöyle demiştir: Hazret-i Mûsa'ya indirilen levhalar cennetin ortasından alınmıştır. Birinin uzunluğu on iki arşındır.

Nesâî ve diğerleri İbn-i Abbâs'ın nutuk hadisinde şöyle dediğini rivâyet ederler: Öfkesi dindiğinde Hazret-i Musa levhaları (Tevrat)ı tatbike koydu. Kavmine Allah'ın kendilerine tebliğ etmesini istediği vazifeleri emretti. Bu vazifeler onlara ağır gelince, kabul etmemede direndiler. Allah dağı üzerlerine bir gölgelik gibi salınca, yıkılacağı ve altında kalacaklarından korktular, bu yüzden Tevrat'ı kabu) etmek zorunda kaldılar.

İbn-i Ebî Hâtim, Sâbit b. Haccac'ın şöyle dediğini rivâyet eder. Tevrat onlara bir defada inince gözleri korkmuş, Cenâb-ı Hak dağı üzerlerinde gölgeleyinceye kadar O'nu almamakta direndiler. Fakat dağın bu halini görünce almak zorunda kaldılar.

527 Bu rivâyetler, Tevrat'ın bir defada indirildiğini açıkça göstermekdir. Ayrıca son rivâyetten Kur’ân-ı Kerim'in parça parça indirilmesi hususunda bir başka hikmet çıkarılmaktadır. Bu hikmet, bir defada indirilmesinin aksine, tedricen inmesinin daha kolay kabul edilmesidir. Kur’ân-ı Kerim'de mevcut olan farz ve yasakların çokluğu sebebiyle insanların birçoğu, Kur’ânı kabulden kaçınacaktı.

Buhârî'nin Hazret-i Âişe'den yaptığı şu rivâyet, bunu açıkça göstermektedir: Kur’ân'ın ilk inen âyeti, içinde cennet ve cehennemin zikri geçen kısa sûrelerdir, islâm'a girenler çoğalınca helâl ve haramla ilgili âyetler indi. Eğer ilk inen âyet «içki içmeyin,» âyeti olsaydı, «biz asla içkiyi bırakmayız» derlerdi. Şayet «zina etmeyin,» dense idi, «biz zinayı katiyyen terketmeyiz» derlerdi.

Sonra bu hikmeti Mekki'nin, «N â s i h ve M e n s u h» adlı eserinde açıkladığını gördüm.

4- Âyetlerin Belli Sayılarla Nüzûlü

529 Sahih ve zayıf hadislerde ifade edildiği gibi Kur’ân-ı Kerim, ihtiyaca göre beşer, onar, daha fazla, veya daha az âyetler halinde nâzil oldu. İfk hadisesinde on âyet ile, Mu'minûn sûresinden ilk on âyetin müştereken indiği doğrudur. Âyetin bir cümlesi olan ***** «...özürsüz olanlar...» (Nisa, 95.) âyeti tek başına indiği ve ***** «...yoksulluğa düşmekten korkarsanız...» (Tevbe, 28.) âyetinin evveli nâzil olduktan sonra indiği doğrudur. Biz bu konuyu, «e s b a b u' n - N ü z u l» adlı eserimizde ele almıştık.

İbn-i Eşte «Kitabu'n-Mesâhif)inde İkrime'nin ***** «..yıldızların yerleri..» (Vakıa, 75.) kelimesi hakkında şöyle dediğini rivâyet eder: Allah Kur’ân-ı Kerim-i; üçer, dörder ve beşer âyet olarak peyderpey indirmiştir.

Nekzâvî «e l - V a k f» adlı eserinde şöyle der: Kur’ân-ı Kerim bir, iki, üç, dört ve daha fazla âyetler hâlinde tedricen inmiştir.

532 İbn-i Asâkir, Ebû Nudre'nin şöyle dediğini rivâyet eder: Ebû Saîd'l-Hudri: Kur’ân-ı bize sabahleyin beş, akşamleyin yine beş âyet olarak öğretir, Cebrâilin Kur’ân-ı beşer âyet halinde indirdiğini söylerdi.

Beyhakî «Ş u a b u' l - İ m a n» adlı eserinde Ebû Halde tarikiyle Ömerin şöyle dediğini rivâyet eder Kur’ân-ı beşer âyet, beşer âyet öğrenin. Çünkü Cebrâil Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur’ân-ı Kerim-i beşer beşer indirmişti. Zayıf bir kavile göre Hazret-i Ali'nin şöyle dediği rivâyet edilmiştir En'am sûresi dışında Kur’ân-ı Kerim, beşer âyet halinde indirilmiştir. Kur’ân'ı beşer âyet halinde ezberleyen o'nu unutmaz.

Şayet doğru ise bu sözün mânası şudur Cebrâil Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) ezberlemesi için önce bu kısmı, sonra geri kalan kısmı indirmesi, Kur’ân'ın özellikle bu miktarla indirildiğini göstermez. Bunu, Beyhakînin Hâlid b. Dinar'dan yaptığı şu rivâyet açıklar; Halid b. Dinar şöyle demiştir Ebü'l -Âliye bize Kur’ânı beşer âyet, beşer âyet öğrenin, çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o'nu Cebrâîl'den beşer beşer alıyordu.

5- Kur’ân'ın İndiriliş Şekli ve Vahiy

534 İsfahanı, tefsirinin mukaddimesinde: Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat Allah kelamının münzel (indirilmiş) olduğunda ittifak ettikleri halde, inzâlin mânasında ayrı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir kısmı buna kıraatin izharı derken, bir kısmı da Allahü teâlâ kelamını semada Cibril'e yüce bir makamda ilham etti, o'na kıraatini öğretti. Cebrâil de bunu yeryüzüne indirdi, mânasında almışlardır.

Tenzilde iki yol vardır:

a- Resûlüllah beşer suretinden çıkıp melek suretine girerek, vahyi Cebrâil'den almıştır.

b- Melek, beşer suretine girerek vahyi Resûlüllah'a bu şekilde getirmiştir.

Tîbî şöyle der: Kur’ân-ı Kerim'in Hazret-i Peygambere nüzûlü belki, Cebrâil'in vahyi ruhanî olarak alması veya Levh-i Mahfûz'da ezberlemesi suretiyle olmuştur. Bu son şekilde aldığı vahyi Resule getirmiş, aynen o'na ilka etmiştir.

«H a v â ş i' l - K e ş ş â f» adlı tefsirinde Kutbu'r-Razi şöyle der: İnzâlin lügat mânası; sığınmak, bir şeyi yukardan aşağı doğru harekete geçirmektir. Bu iki mâna, İlâhî Kelam'da geçerli değildir; mecâzi mânada kullanmışlardır. Allah'ın Zâtıyla kâim bir mâna olduğunu ileri sürenlere göre Kur’ân'ın İnzâli, bu mânayı ifade eden kelime ve harfleri yaratmak suretiyle, Levh-i Mahfûz'da tesbit edilmesidir. Kur’ân'ın lafız olarak indiğini söyleyenlere göre de, Levh-i Mahfûz'da sadece tesbit edilmiş olmasıdır. Bu mâna uygundur; çünkü vahiy, ifade edilen iki lügat mânasından alınmıştır. İnzalinden kasıt, Levh-i Mahfûz'da tesbit edildikten sonra, dünya semasında tesbit edilmiştir. Bu ikinci mânaya uygun düşmektedir. Elçilere kitap indirilmesinden kasıt, meleğin Allah'tan ruhani bir şekilde alması, ya da Levh-i Mahfûz'da olduğu gibi ezberlemesi sonucu, bu kitabları elçilere ilka etmesidir.

537 Başkaları da, Resûlüllah'a indirilen vahiy hakkında üç görüş olduğunu ifade eder:

a- Vahiy, lafız ve mânadan müteşşekkildir. Cebrâil (a.s) Kur’ân-ı Kerim'i Levh-i Mahfuzdaki Kur’ân harflerinin her biri Kaf dağı büyüklüğündedir; her harfin çeşitli mânaları vardır, bunları ancak Allah Taâlâ bilir, demiştir.

b- Cebrâil (as) sadece mânaları indirir, Resûlüllah bu mânaları kavrar, onları Arapça olarak ifade eder. Bu görüşü savunan, (Şuarâ, 194.) âyetinin manasına dayanır.

c- Cebrâîle (a.s) yalnız mâna ilka edildi. O, bu mânaları Arapça olarak ifadede bulundu; sema ehli de bunu Arap diliyle okudu. Sonra Cebrâil bunları, olduğu gibi indirdi.

538 Beyhaki, ***** «Biz o (Kur’ân)! Kadir gecesinde indirdik.» âyetinin tefsirinde şöyle der: Biz Cebrâîl'e vahyi okuduk, mânasını ona kavrattık, öğrettiğimiz şekilde vahyi indirdik. Bu durumda melek semadan yeryüzüne nakletmekle görevlendirildi.

Ebû Şâme bu konuda şöyle der: Bu mâna Kur’ân'a izafe edilen bütün inzal lafızlarında umumidir. Ya da Kur’ân'ın kıdemine ve onun Allah'ın zâtı ile kaim bir sıfat olduğuna inanan ehl-i sünnetin, muhtaç olduğu her hangi bir âyetine izafe edilmesidir.

Derim ki; Taberânî'nin Nevvas b. Sem'an'dan merfu olarak rivâyet ettiği şu söz, Cebrâil'in vahyi Allahü teâlâ'dan işiterek aldığını doğrular; Allahü teâlâ vahyi göndermeğe başladığında, Allah korkusundan gökyüzü şiddetle sarsılır. Sema ehli bunu duyunca korkuyla secdeye kapanırlar. Aralarından ilk başını kaldıran Cebrâil (a.s) olur. O'na hemen indirmek istediği vahyi bildirir. Cebrâil de bunu meleklere ulaştırır. Uğradığı her semada bulunanlar ona: Rabbimiz ne dedi? diye sorarlar. Cebrâil de; hakkı söyledi cevabını verir ve hemen onu emrolunduğu yere ulaştırır.

İbn-i Merdeveyh, İbn-i Mesûd'dan merfu olarak şu rivâyette bulunur: «Allahü teâlâ vahyi göndermeğe başladığında sema ehli, kayalardan akan su şarıltısına benzer bir ses işitir; irkilerek bunun kıyamet alâmeti olduğunu sanırlar.» Hadisin metni Buhârî'de mevcuttur.

Ali b. Sehli'n-Nisabûri tefsirinde, ulemanın şu sözünü nakleder: Kur’ân-ı Kerim Kadir gecesinde levh-i Mahfuz'dan Beytu'l-İzze'ye toptan nâzil oldu. Cebrâil bunu ezberledi, Allah kelamının heybetinden sema ehli baygın düştü; Cebrâil kendilerine uğradığında ayıldılar, Rabbimiz ne buyurdu, dediler. Onlar da: Hakkı yani Kur’ânı indirdi, dediler. Bu olay ***** «...Nihayet onların kalblerinden korku giderilince...» (Sebe, 23.) âyetinin manasıdır. Cebrâil vahyi Beytu'l-İzze'ye getirerek kiramen kâtibine yazdırdı. Bu da ***** «(Vahiy getiren) elçilerin ellerinde. Değerli, çok iyi (elçilerin ellerin de) (Abese, 15,16.) âyetlerinde ifade edilmiştir.

543 Cuveynî şöyle der: Nâzil olan Allah kelamı iki kısımdır.

Birincisi: Allah Cebrâîl'i Resûlü'ne göndererek; Allah şöyle şöyle yapmanı emrediyor, der. Cebrâil de Allah'ın dediğini kavrar. Bunun üzerine Peygambere gelir, Rabbinin söylediklerini ona iletir.

Yalnız, Cebrâil'in getirdiği bu ibare, Allah'tan aldığı ibarenin aynısı değildir. Nitekim bir hükümdar elçisine: «Falancaya git, hükümdar sana, hizmette gayret göster, ordunu savaş için topla,» dese; elçi de bunu: «Hükümdar sana şöyle diyor: Hizmetini aksatma, askerin dağılmasına meydan verme, onları savaşa teşvik et» şeklinde ifade etse, elçi vazifesini yerine getirmekte kusur etti, yalan söyledi, denemez.

İkincisi: Allahü teâlâ Cebrâîl'e: Bu kitabı Peygambere oku, diye emreder. Cebrâil de herhangi bir değişiklik yapmadan Allah kelamını olduğu gibi indirir. Bu da tıpkı hükümdarın elçisine yazılı bir mektup vererek bunu falana oku, diye emretmesi, elçinin bunu ne bir kelime, ne bir harfini değiştirmeden okuması gibidir.

544 Ben Kur’ân'ın bu ikinci kısımda ifade edilidiği gibi nâzil olduğuna kaniim. Birinci kısımın ifadesi, sünnetin ifadesidir. Nitekim, Cebrâil Kur’ânı indirdiği gibi sünneti de indirmiştir, işte buna dayanarak, hadisleri mâna olarak rivâyet etmek, caizdir. Çünkü Cebrâil onu mâna ile indirmişdir. Allah'tan aynen aldığı kıraati, mâna ile nakletmek caiz değildir; çünkü Cebrâil bunu lâfzı ile getirmiş; kendisine mâna ile vahyetme müsaadesi verilmemiştir. Bunun sırrı; lâfzıyla ibadet edilmesi, başkalarının âciz düşürülmesidir. Hiçbir kimse, bu ifadenin yerini tutacak bir söz getiremez. Çünkü Allah kelamının her hafinde, çeşitli mânalar vardır. O'nu kelimelerin çokluğu ifade edemez. Hiçbir kimse onun yerine, ihtiva ettiği mânaya denk olacak bir ifadede bulunmağa, gücü yetmez.

Ayrıca ümmete kolaylık olması için vahiy, iki kısımda nâzil olmuştur. Birinci kısımda vahyolunduğu gibi lafziyle rivâyet etmeleridir. Şayet vahyin bütünü lâfzıyla rivâyet edilmiş olsaydı, ümmete bir zorluk olurdu. Yahud bütünü mâna ile rivâyet edilmiş olsaydı tahrif ve tebdile uğramasından emin olunamazdı.

Açıkladığım bu ince mânayı iyice düşün. Selefin, Cüveynî'nin bu sözünü desteklediğini anlarsın.

İbn-i Ebî Hâtim, Ukayl tarikiyle Zühri'den şöyle rivâyet eden Zührî'ye vahiy hakkında sorulduğunda şöyle demişti: Vahiy Allahü teâlâ'nın peygamberlerden birine vahyettiği, onu kalbine iyice yerleştirdiği, peygamberin onu okuyup yazdığı, Allah kelamıdır. Ayrıca; hiçbir kimseye söylemediği ve yazmadığı, yazılmasını emretmediği; fakat insanlara sözle söylediği, Allah'ın, peygamberine insanlara açıklamasını ve tebliğ etmesini emrettiği kelâma da vahiy denilir.

6-Vahyin Geliş Şekilleri

Ulema, vahyin geliş şekilleri ile ilgili şu görüşleri ileri sürer.

a- Buhârî'de ifade edildiği gibi Cebrâil Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) zil sesi gibi bir ses çıkarak gelirdi. Ahmed b. Hanbel «M u s n e d»inde Abdullah b. Ömerden şu rivâyette bulunur; Resûlüllah'a: Ya Resûlallah, vahyin geleceğini önceden hissediyor musun? diye sordum. Resûlüllah da: «Bir takım sesler duyuyorum, o anda sukut edip dinliyorum. Vahyin her gelişinde, ruhumun kabzedileceğini sanıyorum,» cevabını verir. Hattabî, bu sesten murad, işittiği uyarı sesidir, kendisini vahye hazırlayıncaya kadar devam ettiğini söyler. Bu sesin Cebrâil'in kanatlarını çırpmasından doğan ses olduğu söylenir. Bu sesin vahiyden önce gelmesinin hikmeti, dikkati vahye çekmektir. Böylece vahyin dışında her hangi bir şeye yer verilmemiş olur. Buhârî'de ifade edildiğine göre bu hal, vahyin geliş hallerinin en zorudur. Cebrâil'in (a.s) bu şekilde ancak, tehdid ve vaîd âyetlerini indirirken geldiği söylenir.

b- Vahyin Resûlüllah'ın ruhuna üfürülmesidir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) «Ruhu'l-Kudüs ruhuma üfledi» demekle bunu açıklamıştır. Bu rivâyeti Hâkim nakletmiştir. Vahyin bu şekli, birinci hale uyar veya meleğin iki keyfiyetinden birinde gelmesiyle ruhuna üfler.

c- İnsan şeklinde gelmesi ve onunla konuşmasıdır. Buhârî'de rivâyet edildiği üzere Resûlüllah şöyle buyurur: «Bazan melek bana insan şeklinde görünür, benimle konuşur, dediğini kavrarım.» Ebû Avâne «S a h i h»inde bu ibareye: «Bu şekil, bana en kolay gelenidir,» cümlesini ilâve eder.

d- Meleğin uykuda gelmesidir. Daha önce geçtiği gibi Bazı ulema, Kevser sûresini bu kabilden saymıştır.

e- Allah'ın kendisine İsrâ gecesinde olduğu gibi uyanık halde iken, veya Muâz'ın rivâyet ettiği hadisde olduğu gibi uykuda iken, konuşmadır. Resûlüllah: «Rabbim rüyamda bana geldi, melekler topluluğu hangi konuda birbirine hasım kesiliyor?..» şeklinde devam eden sözü söyledi.Bildiğim kadarıyla Kur’ân'da bu kabilden bir âyet nâzil olmamıştır. Önceden de ifade ettiğimiz gibi Bakara sûresinin son âyetleri ile İnşirah sûresinin bazı âyetlerini, bu kabilden saymak mümkündür.

İbn-i Ebî Hâtim, Adiyyu'bnu Sâbit'in şöyle dediğini rivâyet eder; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): Rabbime bir mesele sordum. Onu sormamış olmamı isterdim. Şöyle dedim: Ey Rabbim, İbrahim'i kendine dost edindin, Musa ile açıkça konuştun, Allahü teâlâ şu karşılğı verdi: Ey Muhammed, seni yetim olarak buldum, merhamet edip barındırmadım mı? (Çocukluğunda) kaybolmuş iken, yolunu doğrultmadım mı? Fakir iken zenginleştirmedim mi? Yükünü üzerinden atmadım mı? Şanını yüceltmedim mi? Adın, her zaman adımla beraber anılmadı mı?»

7- Resûlüllah'ın Nübüvveti ve Melekler

547 İmâm-ı Ahmed «T a r i h»inde Davut b. Ebî Hind tarikiyle Şa'bi'nin şöyle dediğini rivâyet eder: Kırk yaşında iken Resûlüllah'a nübüvvet verildi, israfil, nübüvvetinden itibaren onunla oldu; ona kelime ve eşyayı öğretti. Bu sıra ona, kendi diliyle vahiy nâzil olmadı. Aradan üç sene geçince, Cebrâîl nübüvvetiyle ilgilendi; yirmi sene boyunca Resûlüllah'ın diliyle (Arap dili ile) Kur'ân'ı indirdi

548 İbn-i Asâkir İsrafil'in Resûlüllah'a yakın olmasının hikmeti, kendisinin mahlûkatın helak olacağı ve kıyametin kopacağını haber veren Sûr'u üflemekle görevlendirilmesidir. Çünkü Resûlüllahın nübüvveti, kıyametin yaklaşması ve vahyin sona ermesinin belirtisidir. Nitekim, yeryüzünü dürüp kaplayacak Reyafil'e Zu'l-Karneyn, cehennemin bekçisi Mâlik'e Hâlid b. Sinan verilmişti der. (1)

İbn-i Ebî Hâtim, İbn-i Sâbit'in şöyle dediğini rivâyet eder: Kur’ân-ı Kerim de, kıyamete kadar vuku bulacak herşey mevcuttur.

Bunları yürütme görevi üç meleğe verilmiştir. Semavî kitapları ve vahyi peygamberlere indirme, savaşlarda yardımı ulaştırma, Allah bir milleti helak etmek istediğinde helak etme görevi Cebrâîl'e verilmiştir. Yağmur yağdırma ve nebatatı bitirme görevi Mikail'e, ruhları kazetme görevi de Azrail'e verilmiştir. Kıyamet gününde bunlar icra ettikleriyle Kur’ân'da mevcut olanları karşılaştıracaklar, bunların birbirlerine denk olduğunu göreceklerdir.

İbn-i Ebî Hâtim, Atâ b. Sâib'den şöyle dediğini rivâyet eder: ilk hesaba çekilen, Cebrâîl'dir. Çünkü o, Allah'ın elçilerine gönderdiği sorumlu melektir.

Hâkim ve Beyhakî, Zeyd b. Sâbit'ten şöyle dediğini rivâyet ederler: Resûlüllah: Kur’ân ***** «Özür, yahut uyarmak için.» (Mürselât, 6.), ***** «iki dağ» (Kehf, 96.), ***** «...iyi bilin ki yaratma da, emr de onundur..» (A'raf, 54.) âyetlerinin kelimelerindeki heybetiyle, tefhimle indirmiştir, der.

Bunu İbnu'l-Enbârî, «K i t a b u' l - V a k f» adlı eserinde bu hadisin sadece: «Kur’ân-ı Kerim tefhimle indirildi» cümlesinin merfu olduğu, âyetlerden verilen örneklerin, bu hadis'in râvilerinden olan Ammar b. Abdulmelik tarafından ilâve edildiğini belirtir.

552 İbn-i Ebî Hâtim, Sufyanu's Sevrî'nin şöyle dediğini nakleder: Her vahiy Arap diliyle inmiş, her peygamber bunu kendi diline çevirmiştir.

İbn-i Sa'd, Hazret-i Âişe'den şöyle dediğini nakleder: Resûlüllah'a vahiy nâzil olduğunda başını hurma dalıyle örter, yüzünün rengi değişir, vücudunda bir soğukluk hisseder, inci taneleri gibi ter dökerdi.

8- Kur’ân'ın Nâzil Olduğu Yedi Harf

Sahâbenin büyük çoğunluğundan rivâyet edilen bir hadisde «Kur’ân yedi harf üzere inmiştir,» buyurulur. Bu sahâbe şunlardır: Ubeyyu'bnu Ka'b, Enes, Huzeyfetu'bnu'l-Yemân, Zeyd b. Erkam, Semuretu'bnu Cundeb, Süleyman b. Surad, İbn-i Abbâs, İbn-i Mesûd, AbdurRahmân b. Avf, Osman b. Affan, Ömer b. Hattab, Amr b. Ebî Seleme, Amr b. el-As, Muaz b. Cebel, Hişam b. Hâkim, Ebû Bekra, Ebû Cehennem, Ebû Said'il-Hudrİ, Ebû Talha el-Ensârî, Ebû Hüreyre, Ümmü Eyyub. Bunlar 21 sahabidir, Ebû Ubeyd, bu hadisin mütevatir olduğunu kaydeder.

Ebû Ya’lâ «M u s n e d»inde, Hazret-i Osman'ın minberde şöyle dediğini rivâyet eder: Allah aşkına, içinizde Resûlüllah'ın şöyle dediğini duyan var mıdır?: «Gerçekte Kur’ân Yedi harf üzere nâzil olmuştur. Bunlardan her biri, şifalı ve yeterlidir,» Duyan kimse ayağa kalkınca, sayılamayacak derecede cemaat da ayağa kalkıp, bu hadise şahit oldular. Hazret-i Osman da bunun üzerine: Ben de onlarla beraber şahidim, dedi.

9- Kur’ân'ın Yedi Harf Üzere İndiğine Dair Değişik Rivâyetler.

556 Bu rivâyetlerden ihtiyaç duyulanı, sıralamağa çalışacağım. Bu hadisin mânası üzerinde ihtilaf edilerek kırka yakın görüş ileri sürülmüştür.

Bu, mânası idrak edilemeyen bir müşkildir. Çünkü harlin mânası lugatta, alfabedeki harflere uygun düştüğü gibi, kelime ve cihet mânasına da uygun düşmektedir. Bu; İbn-i Sa'dan en-Nahvi'nin sözüdür.

557 Yediden maksat; gerçek yedi sayısı değil, kolaylık, ruhsat ve genişliktir. Yedi kelimesi, tek şeylerde çokluğu ifade için kullanılır. Nitekim yetmiş sayısı yüzlüklerde kullanılır. Bununla belirli bir sayı kasdedilmez. Bu görüşü, Kadı İyad ve ona uyanlar benimsemiştir.

Bunu, Buhârî ve Müslim'de İbn-i Abbâs'dan rivâyet edilen hadis, reddetmektedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) .şöyle buyurmuştur: Cebrâîl bana Kur'ân'ı, bir harf üzere okuttu. Ondan, bunu artırmasını istedim. Yedi harfe kadar artırmağa devam etti.

Müslim'de Ubeyyu'bnu Ka'b'dan rivâyet ettiği hadisde Resûlüllah şöyle buyurmuştur: Rabbim bana Cebrâîl'i Kur'ân'ı bir harf üzere okumam için gönderdi. Ümmetime kolaylık göster diye müracaat ettim, iki harf üzere okumam müsaade edildi. Ümmetime kolaylık göster diye Cebrâîle tekrar müracaat ettim. Bu sefer de, yedi harf üzere okumam müsaade edildi.

558 Gene Ubeyy'den Nesâî'de şöyle rivâyet edilmiştir: Cebrâîl sağ ve Mikail (as) da sol tarafıma oturarak, Cebrâîl bana: Kur'ân'ı bir harf üzere oku, deyince Mikâil ona, bunu artır, diye müracaatta bulunda Mikail'in bu isteği, yedi harfe ulaşıncaya kadar devam etti.

Müslim'de Ebû Bekre'den rivâyet edilen hadis şöyledir Mikail'e baktı, sukut etti. Sayının burada sona erdiğini anladım.

Bu da, gerçek sayının kasdedildiği, bu sayıya münhasır olduğunu gösterir.

560 Yedi harften murat, yedi kıraattir. Kur'ân'ı Kerim'de yedi vecih üzere ***** «..tagûta taraftarlık edenler..» (Mâide, 60.) âyet ***** «..sakın onlara "Öf" bile deme.(isrâ, 23.) âyeti gibi, pek az kelime bulunduğu ileri sürülerek, itiraz vaki olmuştur.

Bu itiraza şu cevabı veririm: Yedi harften murat, her kelimenin bir, iki, üç veya yediye varan okunuş şeklidir.

Buna göre, yediden fazla vecih ile kıraati yapılan kelimeler hakkında bir zorluk ortaya çıkmaktadır.

5 Yedi harften murat, okunuş şekilleriyle değişiklik meydana getiren vecihlerdir. Bunu İbn-i Kuteybe ileri sürer ve şöyle der: Bunların birincisi: ***** «..Yazana da, şahide de asla zarar verilmesin..» (Bakara, 282.) âyetinde olduğu gibi harekesi değişip, mâna ve şekli aynı kalandır. Çünkü bu âyette ***** lâfzındaki muzariat harfi mensub veya merfu okunduğu takdirde mâna ve şekil değişmemektedir. İkincisi; kelimenin mazi ve talep sigasıyle gelerek bilfiil değişmesidir. Bu ***** kıraatında görülür. (Sebe, 19.) âyeti. Üçüncüsü;***** (Bakara, 259.) âyetinde olduğu gibi lâfzıyle değişmesidir. Dördüncüsü; ***** «Meyveleri tıklım tıklım muz ağaç(lar)ı ve ***** (Vakıa, 29.) âyetinde olduğu gibi, mahreci yakın olan harfin değişmesidir. Beşincisi; ***** «Ölüm sarhoşluğu geldi.» (Kâf, 19.) âyetinin ***** âyetinde olduğu gibi takdim-tehir ile değişmesidir. Altıncısı; ***** «Erkeği ve dişiyi yaradana andolsun ki..» (Leyl, 3.) âyetinin ***** şeklinde olduğu gibi ziyade veya noksanlıkla değişmesidir. Yedincisi; ***** «-yayılmış pervaneler gibi..» (Karia,5.) âyetinde olduğu gibi, ***** bir kelimenin diğer bir kelime yerine gelerek değişmesidir.

Kâsım b. Sâbit bir İlave yaparak, bu hususta ruhsat vardır, der. Çünkü o sıralarda çoğu Sahâbe, okuma-yazma bilmiyordu, bildikleri sadece harfler ile mahreçleri idi.

Kâsım b. Sâbit'in bu sözü, İbn-i Kuteybe'nin sözünü zayıflatacak derecede değildir. Çünkü İbn-i Kuteybe'nin söylediği hususların, İttifakla sabit olma ihtimali mevcuttur. Zira, araştırmalar sonunda buna muttali olmuştur.

563 Ebû'l-Fadli'r-Râzi, «e l - L e v â i h» adlı eserinde şöyle der: İhtilaf halinde söz, şu yedi vecih dışına çıkmaz: Birincisi; İsimlerde müfret, tesniye, cemi, müzekker, ve müennes olma yönünden ihtilaf.

İkincisi; fiillerin, mazi, muzari ve emir sigalarında çekimi bakımından vuku bulan ihtilaftır. Üçüncüsü; İrab vecihlerinde vuku bulan ihtilaftır. Dördüncüsü; noksanlık ve ziyadelik bakımından vuku bulan ihtilaftır. Beşincisi; takdim-tehirdeki ihtilaftır. Altıncısı; ibda! hususundaki ihtilaftır. Yedincisi; kelimelerdeki fetha, imâle, inceltme, dolgun okuma (tefhim), idgam, izhar ve benzeri okunuşlardaki ihtilaflar.

Bazıları, yedi harften murad, idğam, izhar, tefhim, inceltme (terkîk), imâle, işba, med, kasr, teşdid, tahfif, telyîn, tahkik gibi hususların okunuştaki ifade şeklidir, der.

İbn-i Cezeri; kıraatların sahih, şâzz, zayıf ve munkerini araştırdım, yedi vecihten fazla olduğuna raslayamadım. Bu vecihler; mâna ve yazılış şeklinde bir değişiklik olmaksızın (Nisa, 37.) ***** kelimesinde olduğu gibi dört, şekilde okunup iki vecih sayılan harekelerde, ya ***** «Adem, Rabbinden bir takım kelimeler aldı.» (Bakara, 37.) âyetinde olduğu gibi yalnız mânada, ya ***** (Yûnus, 30.) âyetinde ***** şeklinde okunduğu gibi,***** misalinde olduğu gibi, yazılışın değişip, mânanın değişmediği harflerde, ya da ***** (Hicr, 65.) âyetinde olduğu gibi hem mânada hem yazılı şeklinde, ya da ***** (Tevbe, 111.) âyetinde, ya da ***** (Bakara, 132.) âyetinde olduğu gibi ziyade ve noksanlıkta ortaya çıkan vecihlerdir. İhtilaf, bu yedi hususu aşmamaktadır. İzhar, idğam, revm, işmam, tahfif, teshil, nakil, ve ibdal gibi ihtilaflar, lafız ve mânada vuku bulan ihtilaflar değildir. Çünkü, bu çeşitli sıfatlar eda ile ilgilidir, onu bir lafız olmaktan çıkarmaz.

Takdim ve tehirde, cumhurun kıraatine misal: ***** «...İşte Allah, her kibirli zorbanın kalbini böyle mühürler.» (Gâfir, 35.) âyetidir. İbn-i Mesûd bunu ***** şeklinde okumuştur.

566 Yedi harften murad, muhtelif kelimelerle bir mâna ifade eden yedi vecihtir. Mesela; ***** bu kabildendir. Bunu; Süfyan b. Uyeyne, İbn-i Cerîr, İbn-i Vehb ve diğerleri benimsemişlerdir. İbn-i Abdi'l-Berr, bu görüşü bir çok ulemanın da kabul ettiğini ileri sürmektedir. Ahmed b. Hanbel ve Taberânî'nin Ebû Bekre'den yaptığı şu rivâyet buna işaret etmektedir. Cebrâîl: Ya Muhammed, Kur'ân'ı bir harf üzere oku, deyince Mikâil (a.s) yedi harfe ulaşıncaya kadar bunu arttır diye teklifte bulundu. Bunların her biri, azab âyetini rahmet âyetiyle, rahmeti azab âyetiyle karıştırmadığın sürece, kâfi ve yeterlidir, diyerek ***** gibi kelimeleri misal vermiştir. Bu lafız Ahmed b. Hanbel'in rivâyetidir, isnadı ceyyiddidir. Ahmed b. Hanbel ve Taberânî benzeri rivâyeti İbn-i Mesûd'dan da nakletmiştir. Ebû Davûd Ubeyyden yaptığı rivâyette: «Derim ki; azab âyetini rahmet, rahmet âyetini azab âyetiyle karıştırmadıkça ***** yerine ***** okuyabilirsin.»

Ahmed b. Hanbel Ebû Hüreyre'den şu rivâyeti yapmıştır «Kur’ân yedi harf üzerine inmiştir. ***** yerine ***** okuyabilirsin. Aynca Hazret-i Ömer'den şu rivâyette bulunmuştur: «Mağfiret âyeti yerine azab âyetini, azab âyeti yerine mağfiret âyetini okumadıkça, Kur’ân'ın bütün kıraati, doğrudur.» Bütün bu isnadlar ceyyiddir.

İbn-i Abdi'l-Berr şöyle der: Bu hadiste Resûlüllah, Kur’ân'ın nâzil olduğu harflerle darb-i mesel kasdetmiştir. Bunlar, mefhumları aynı, lafızları ayrı olan mânalardır. Bunlarda birbirine zıt bir mâna olmadığı gibi, bir kıraatin mânası diğer kıraatin mânasına muhalif değildir. Azabın hilafı olan rahmet, rahmetin hilafı olan azap gibi, birbirine zıt ve birbirini nefyeden kelimeler, bunun dışındadır. Ubeyyu'bnu Ka'b ***** «..önlerini aydınlattı mı o(nun ışığı)nda yürürler...» (Bakara, 20.) âyetini . ***** şeklinde, İbn-i Mesûd da ***** «..Mü'minlere derler ki: (Ne olur) bize bakın...» (Hadid, 13.) âyetini ***** şeklinde okumuşlardır.

569 Tahâvi bu konuda şunu ilâve eder: «Ashâb-ı Kirâm'ın okuma-yazması olmadığı için, bir çoğunun tek lafızla okuması ve bunları iyice ezberlemesi zor olduğundan, yedi harfle okuma müsaadesi verilmiştir. Sonradan mazeretin kalkması, yazma ve ezberleme işinin kolaylaşmasıyle, verilen müsaade geçersiz kılınmıştır. İbn-i Abdi'l-Berr, Bakillâni ve diğerleri aynı görüşü savunmuşlardır, der.

Ebû Ubeyd «F e d â i l u' l - K u r' a n»ında, Avnu'bnu Abdillah tarikiyle şu rivâyeti nakleder. İbn-i Mesûd, bir adam ***** «Zakkum ağacı günahkârların yemeğidir.» (Duhan, 43.) âyetini okurken, o kimse ***** yerine ***** kelimesini söylüyordu. İbn-i Mesûd bunu tekrarlatınca yine dili dönmedi, bu sefer de ***** diyebilir misin, diye sorduğunda, evet cevabını aldı ve aynen söyledi.

571 Yedi harften murat, yedi lügattir. Ebû Ubeyd, Sa’lebî-l-Ezherî ve diğerleri bu görüştedirler. Bunu İbn-i Atıyye tercih etmiş, Beyhakî «Ş u a b»ında doğrulamıştır: Arap lehçelerinin yedi'den fazla olduğu yolunda itiraz vaki olmuştur. Bunlarla lehçelerin en fasihi kasdedilidiği cevabı verilmiştir.

Ebû Sâlih tarikiyle İbn-i Abbâs'ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Kur’ân yedi lehçe üzerine nâzil olmuştur. Bunlardan beşi, Havazin kabilesinden olan Sa'd b. Bekr, Cuşem b. Bekr, Nasr b. Muâviye ve Sakif'in lehçeleridir. Bunların hepsi Havazin'dendir. Kendilerine yukarı Havazinliler denilir. Bu yüzden Ebû Amri'bni'l-Alâ; Arabın en fasih konuşanı yukarı Havazinliler ile aşağı Temim, yani Benû Dârim kabilesi mensuplarıdır, demiştir.

Ebû Ubeyd, İbn-i Abbâs'dan yaptığı diğer bir rivâyette İbn-i Abbâs şöyle demiştin Kur’ân, Kureyş ve Huzeyl lehçeleri üzerine inmiştir. Kendisine bu nasıl olur, diye sorulduğunda: Bunlar birbirine komşulardır, lehçeleri birbirine kolay gelirdi, demiştir.

Ebû Hâtimi's-Sicistânî: Kur’ân'ın Kureyş, Huzeyl, Temim, Ezdi, Rabia, Hevâzin ve Sa'd b. Bekr lehçeleri üzerine inmiştir, der. İbn-i Kuteybe bunu kabul etmez ve Kur’ân'ın sadece Kureyş lehçesiyle indiğini söyler, bunu ****** (ibrahim, 4.) âyetiyle delillendirir. Ebû Aliyyi'l-Ehvâzî de bu görüşü doğrulamıştır.

Ebû Ubeyd şu görüşü ileri sürer: Yedi harften murat, her kelimenin yedi lehçe üzerine okunması demek değildir. Aksine yedi lehçe, kabilelere göre dağılmıştır. Bazıları Kureyş, Bazıları Huzeyl, Bazıları Havâzin, Bazıları da Yemen veya diğer lehçelerdir. Bazı lehçeler, diğerlerinden daha şanslı ve daha çok paya sahiptir.

Denilir ki Kur’ân-ı Kerim özellikle Mudar lehçesiyle nâzil olmuştur. Bu söz Hazret-i Ömer'in; Kur’ân-ı Kerim Mudar lehçesiyle nâzil oldu, sözüne dayanmaktadır. Hatta Bazıları, Kur’ân'ın bu lehçe ile indiğini, kesinlikle ifade etmişlerdir. Bu görüş, İbn-i Abdi'l-Berr'in, yedi lehçe Mudar'a bağlı kabilelere aittir, sözüne dayanmaktadır. Bunlar: Huzeyl, Kinâne, Kays, Dabbe, Teymu'r-Ribâb, Esed b. Huzeyme ve Kureyş'tir. Hepsi de Mudar'a bağlı kabilelerdir, yedi lehçeyi ihtiva etmektedirler.

Ebû Şâme Bazı ulemanın şöyle dediğini nakleder: Kur’ân önce Kureyş ve civarında yaşayan fasih Arapların lehçeleriyle inmiş, sonrada diğer Araplara, i'rab ve kelimelerdeki farklılıklara göre kendi lehçeleriyle okumalarına müsaade edilmiştir. Onlardan hiçbiri zorluk olacağı düşüncesiyle, kendi lehçelerini bırakarak bir başka lehçeye uymaya icbar edilmemiştir. Böylece Kur’ân âyetlerini kolaylıkla anlamaları sağlanmış, aralarında bir hamiyyet teessüs etmiştir.

Bazı ulema bu husustaki müsahamayı; her kelimeyi herkes istediği şekilde kendi lehçesindeki eş anlamlı kelimeye nakletmesi mânasına gelmemiş, aksine bizzat Resûlüllah'tan duymaları nazarı dikkate alınmıştır, diye ilâvede bulunmuştur.Bu görüş, Bazılarını müşkül duruma sokmuştur Çünkü buna göre Cebrâîl (a.s)in bir kelimeyi, yedi kere tekrarlaması gerekir.

 578 Buna şu cevabı vermek isterim: Cebrâîl'in bir lâfzı yedi kere tekrar etmesi, ancak yedi harfin bir kelimede bulunması halinde gerekirdi. Oysa biz daha önce, Cebrâîl'in Kur'ân'ı her arz edişinde bir lehçeyle okuduğunu, bunu yediye tamamladığını söylemiştik. Bu söz reddedilmiştir, çünkü Ömer b. Hattab ile Hişam b. Hâkim Kureyşli oldukları halde, kıraatleri değişik olmuştur. Hazret-i ömer'in, Hişam'ın kullandığı lehçeyi reddetmesi mümkün değildir. Bu da yedi harften maksadın yedi lehçe olmadığını ortaya koymaktadır.

579 Yedi harten murat, yedi sınıftır. Önceden naklettiğimiz hadisler bunu reddeder. Bu görüşü savunanlar, yediyi tayin etmede ihtilafa düşmüşlerdir. Bunların; emir, nehiy, helâl, haram, muhkem, müteşabih ve emsal oldukları söylenmiştir. Hâkim ve Beyhaki'nin İbn-i Mesûd'dan rivâyet ettikleri bir hadisi delil olarak ileri sürmüşlerdir. İbn-i Mesûd Resûlüllah'ın şöyle dediğini rivâyet etmiştir: «ilk kitablar bir tek (sema) kapıdan ve bir tek lehçe üzerine inmişti. Kur’ân ise yedi sema kapısından ve yedi harf üzere inmiştir. Bunlar; emir, nehiy, helal, haram, muhkem, müteşabih ve emsaldir.»

Buna, Bazı ulema şu cevabı vermiştir: Hadis'lerde zikri geçen yedi harften murad, yedi sınıf değildir. Çünkü bu hadislerin siyakı, onları bu görüşe hamletmenin mümkün olmadığını gösterir. Bilakis bu hadisler, kolaylık bakımından bir kelimenin iki, üç ve yedi vecihe kadar okunabileceğini açıkça göstermektedir. Çünkü bir şey, bir âyette hem helal, hem haram olamaz. ***** -Buhârî şöyle der: İbn-i Mesûd'un rivâyet ettiği bu hadisteki yedi harften murad, Kur’ân-ı Kerim'in nâzil olduğu nevilerdir. Önceki hadislerde ise, Kur’ânın okunduğu lehçeler murad edilmektedir. Başkaları da şöyle demiştir: Yedi harfi bu şekil tevil edenin tevili fasittir, doğru değildir. Çünkü bu harflerden birinin haram, diğerlerinin helal, birinin helal, diğerlerinin haram olması mümkün olmadığı gibi, Kur’ân'ın bütünüyle helal, ya da bütünüyle haram olarak okunması, veya bütünüyle darb-ı mesel (emsal) olması da caiz değildir.

İbn-i Atiyye ise, bu sözün zayıf olduğunu ileri sürer. Çünkü Kur’ân'ın kıraatında tanınan serbestliğe dair icma, helalin haram, haramın helal yapılması, âyetlerde geçen mânalardan birinin değiştirilmesi vaki olmamıştır.

Mâverdi de, bu sözün hatalı olduğunu söyler. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) lehçelerden herhangi biriyle okunması ve harflerden herhangi birinin diğeri ile değiştirilmesinin caiz olduğuna işaret etmiştir. Ayrıca islâm uleması, emsal âyetinin ahkâm âyetiyle değiştirilmesinin haram olduğuna ittifak etmişlerdir.

Ebû Aliyyi'l-Ehvâzî ve Ebû'l-Alâ el-Hemedânî şöyle demişlerdir: Resûlüllah'ın hadisinde geçen «emir ve nehiy» ve emsali hususların her biri müstakil, birer ifadedir, yani Kur’ân nehyedicidir. Resûlüllah bununla, yedi harfin tefsirini murad etmişlerdir. Bu husus, yedi sayısınıdaki ittifakı şüpheli duruma sokar. Hadisin bazı tariklerinde, zecr ve emr kelimelerinin mansup olarak gelmesi, bunu doğrulamaktadır. Bu şu demektir: Kur’ân yedi kapıdan bu sıfatla inmiştir.

585 Ebû Şâme de: Bu şekildeki bir tefsir, lehçeler için değil, kelamın bölümleri için olmaması ihtimalini taşır. Buradaki yedi kapıdan murad, kelamın yedi kısım olmasıdır. Yani Cenâb-ı Hak Kur'ân'ı kelamın bu kısımlarında indirmiştir, diğer semavî kitablar gibi o'nu, bir sınıfa hasretmemiştir, der.

Yedi harften murad; mutlak-mukayyed, umum ve husus, nass ve müevvel, nasih-mensûh, mucmel-mufesser, istisnâ ve kısımlarıdır, denilmiştir. Şeydele bunu fukahadan nakletmiştir.

Yedi harften murad; hazif ve sıla, takdim ve tehir, istiare, tekrar ve kinaye, hakikat ve mecâz, mücmel ve müfesser, zâhir ve garibdir. Bunu da lugatçılardan nakletmiştir.

Yedi harften murad müzekker-müennes, şart ve ceza, tasrif ve İrab, aksam ve cevabları, cem' ve ifrad, tasgir ve ta'zim ile edatların muhtelif olmasıdır, denilmiştir. Bunu da nahivcilerden nakletmiştir.

Yedi harften murad; muamelattan yedi nevi denilmiştir. Bunlar; zühd, yakîn ve cezmle birlikte kanaat, haya ve keremle birlikte hizmet, fakirlik ve mücahede ile birlikte fütüvvet, korku ve ümidle birlikte murakabe, rıza ve şükürle istiğfar, tazarru, muhasebe ve muhabbetle birlikte sabr, müşahede ile birlikte şevk'dir. Bunları da ehli tasavvuftan nakletmişlerdir.

590 Bu harflerden murad; yedi ilimdir. İlm-i inşa ve icad, ilm-i tevhid ve tenzih, ilm-i sıfatu'z-Zat, ilm-i sıfatu'l-fi'l, ilmi avf ve azab, ilm-i haşr, ve hisab ve ilm-i nübüvet bunlardandır.

İbn-i Hacer, Kurtubî'nin İbn-i Hibbân'dan şu rivâyette bulunduğunu söyler: Yedi harfin mânası hakkında 35 ayrı görüş ileri sürülmüştür. Kurtubî bunlardan sadece beşini zikretmiştir; İbn-i Hibbân'ın bu rivâyetini, bulunması muhtemel olan kitaplarda araştırdım, fakat rastlayamadım, demiştir.

592 İbn-i Nakîb bunu, tefsir mukaddemesinde, Şerefu'l-Muzeniyyi'l-Mursî tarikiyle rivâyet ettiğini söylemek isterim. Mursî, İbn-i Hibbân'ın şöyle dediğini söyler:

Ulema, yedi harfin mânası hakkında 35 görüş . . ileri sürmüştür.

1- Ulema'dan bir kısmı yedi harften murad; emir, nehiy, haram, muhkem müteşabih ve emsaldir, demiştir.

2. Helal, haram, emir, nehiy, zecir, gelecekten haber ve emsal.

3. Vaad, vaîd, helal, haram, mevâiz, emsal ve ihticac.

4. Emir, nehiy, beşaret, nezaret, ahbar ve emsal.

5. Muhkem, mütşabih, nâsih, mensûh, husus, umum, ve Kasas.

6. Emir, zecir, terğib, cedel, kasas, ve mesel.

7. Emir, nehiy, had, alem, sır, zâhir, ve bâtın.

8. Nâsih, mensûh, vaad, vaîd, rağm, tedib ve inzar.

9-Helal, haram, iftitah, ahbar, fedâil ve ukubât.

10- Emir, zecir, emsal, haber, itab, vaaz ve kasas.

11 - Helal, haram, emsal, mensûh, kasas ve mubah.

Zâhir, bâtın, farz, mendub, husus, umum ve emsal.

Emir, nehiy, vaad, vaîd, mubah, irşad ve ibret.

Mukaddem, muahhar, farzlar, cezalar, mevize, müteşabih ve emsal.

Müfesser, mücmel, hükmedilmiş, mendup, kesinlik ve emsal.

Kesin emir, kesin mendub, kesin nehiy, nehyedilen, ahbar ve mubahlar.

Farzın emri, kesin nehiy mendubun emri, mürşidin nehyi, vaad, vaîd ve kasas.

Kelamın dışına çıkmadığı yedi cihet; kendisiyle hususilik murad edilen umumi lafız, kendisiyle umumilik murad edilen hususi lafız, tevilinden tenzîli müstağni olan lafız, mânasını ancak ulemanın anladığı lafız, mânasını ancak derin bilgisi olanların (rasihûn) anladığı lafız.

19- Rubûbiyeti izhar, vahdaniyeti isbat, ulûhiyeti tazim, Allah'a kulluk etmek, şirkten kaçınmak, sevaba teşvik, ikabdan sakınmak.

20- Beşi Hevazin, ikisi diğer Arablara ait olan yedi lehçe.

21- Bütün Arablarca kullanılan yedi lehçe; bunlardan her biri kabilenin şöhretine göre dağılmıştır.

Dördü; Sa'd b. Bekr, Cuşem b. Bekr, Nasr b. Muâviye gibi Hevazin kabilesinin ileri gelenlerine ait dört, Kereyş'e ait üç lehçeden ibaret olan yedi lehçe.

Kureyş, Yemen, Curhüm, Hevâzin, Kudaa, Temim ve Tayy lehçelerinden olan yedi lehçe.

24- Ka'b b. Amr ile Ka'b b. Luey lehçeleri; bu iki kabile yedi lehçe kullanır.

Aynı mânayı taşıyan Arab bölgelerinin kullandığı muhtelif lehçeler, bu kelimeler: *****» kelimeleridir.

Sahâbe'den; Hazret-i Ebû Bekr, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali, İbn-i Mesûd, İbn-i Abbâs ve Ubeyy b. Ka'b' a ait yedi kırâat.

Hemz, imâle, feth, kesre, tefhim, med ve kasr.

Tasrif, masdarlar, arûz, garib, seci', herbiri aynı mânada kullanılan muhtelif lafızlar.

Lâfzında değişiklik olsa bile mânası değişmeyen, yedi şekilde İrab edilen bir kelime.

Arab dilini meydana getiren elif, ba, cim, dal, ra, sin, ve ayın gibi yedi ana harf.

Gafûr, rahîm, semi, basîr, alîm ve hikim gibi Allah'a ait yedi isim.

Zâti sıfatlar hakkındaki âyet, tefsiri başka bir âyette olan âyet, tefsiri sünneti nebeviyyeden âyet, resûl ve nebilerin kıssaları hakkındaki âyet, eşyayı yaratma hakkındaki âyet, cenneti vasfeden âyet, cehennemi vasfeden âyet.

33- Yaratmanın vasfı hakkındaki âyet, vahdaniyetin isbatı hakkındaki âyet, Allah'ın sıfatlarını isbat hakkındaki âyet, resûllerinin isbatı hakkındaki âyet, kitablarının isbatı hakkındaki âyet, islâm'ın isbatı hakkındaki âyet, küfrüne ***** hakkındaki âyet.

34- Keyfiyet olmaksızın Allah'ın zâti sıfatlariyle ilgili yedi cihet.

35- Allah'a îman, şirkten sakınma, emirlerin ifası, zecrden kaçınmak, imanda sebat etmek, Allah'ın haram kıldıklarını haram etmek, Resûlüllah'a itaatte bulunmak.

593 İbn-i Hibbân; bu otuz beş görüş, Kur’ân'ın yedi harf üzere indirildiği mânasında dilcilerin ve ilim ehlinin ortaya koyduğu görüştür. Bunlar, birbirine benzeyen görüşlerdir. Herbiri isabetli olabileceği gibi olmayabilir de, der.

Mursî ise; bu görüşlerin çoğu, birbirinin aynıdır. Bunların neye dayandığını, kimden nakledildiğini, her birinin neden yedi harfi tahsis ettiğini, bir türlü anlayamadım. Oysa bütün bunlar, Kur’ân'da mevcuttur. Tahsisin mânasını da bir türlü kavrayamadım. Bunarda öyle ifadeler var ki, mânalarını gerçekten anlayamadım. Ayrıca bunların çoğu Buhârî'de geçen Hazret-i Ömer'le Hişam b. Hâkim'in hadisine ters düşmektedir. Hazret-i Ömer'le Hişam, okudukları âyetlerin ne tefsirinde, ne de hükmünde ihtilaf etmişlerdir. Onların ihtilafı, sadece harflerin kıratlerindedir. Avamın bir çoğu yedi harften, yedi kırâat kasdedildiğini sanmıştır. Bu, bağışlanmayacak bir cehalettir, der.

10- Hazret-i Osman Mushafı ve Yedi Harf

595 Hazret-i Osman'ın istinsah ettirdiği mushaflar, yedi harfin hepsini içine alıp almadığı konusunda ihtilaf edilmiştir. Fukaha, kurra, mutekellimin ve diğerlerinden bir grub ulema, bu inançdadırlar. Bunlardan birinin naklini ihmal etmeyi caiz görmezler. Çünkü Hazret-i Osman'ın istinsah ettirdiği mushafların, Hazret-i Ebûbekr tarafından yazdırılan mushaftan nakledildiği, diğer mushafların terkedildiği hususunda ittifak etmişlerdir.

Selef ve halefden bir grup ulema ile Müslümanların ileri gelenleri, Hazret-i Osman'ın mushafı yedi harfin yalnız yazılışlarına şamil olduğu, araza-i ahireda meydana gelen şekline aynen uyduğu, bundan bir harfin bile terkedilmediği görüşündedirler.

597 İbnu'l-Cezerî; doğru olan görüş budur, der.

Birinci görüşe şu açıklamayı getirebiliriz. Bunu İbn-i Cerîr şöyle ifada eder: Yedi harf üzere kırâat bütün Müslümanlara vacib değildir. Bu sadece bir cevaz, kendilerini kendilerine verilen bir ruhsattır. Sahâbei Kirâm, Müslümanların Kur’ân'ı kıraate, bir lehçe üzerinde birleşemedikleri takdirde ihtilafa düşüp bölüneceklerini görünce, umumi bir toplantı yaptılar. Onlar dalaletten uzak kimselerdi. Hazret-i Osman'ın istinsah ettirdiği mushafta yapılması gereken terkedilmemiş, haram bir iş işlenmemiştir. Şübhesiz, arza-i âhirada Kur’ân'ın bazı âyetleri neshedilmiş ve değiştirmiştir, işte bundan dolayı Sahâbe-i Kirâm; istinsah heyetinin incelemesi sonunda, arza-i âhirada Kur’ân'dan olduğu kesinleşen âyetleri yazdıkları, bunun dışındakileri terkettikleri hususunda ittifak etmişlerdir.

İbn-i Eşte «M e s â h i f», İbn-i Ebî Şeybe «F e d â i l» adlı eserinde İbn-i Sirin tarikiyle Ubeydetu's-Selmânî'nin şöyle dediğini rivâyet etmişlerdir. Bugün Müslümanların okuduğu kırâat, Resûlüllah'ın vefat yılında Cebrâîl (a.s) kendisine arz ettiği kıraattir.

İbn-i Eşte «M e s a h i f» adlı eserinde, İbn-i Sîrin'den şöyle dediğini rivâyet eder: Cebrâîl (as) her sene Ramazan ayında bir kere o sene içinde inen âyetleri Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) arz ederdi. Resûlüllah'ın vefat senesinde bu arza, iki kere yapılmıştır. Okuduğumuz kıraatin, arza-i âhira'da tesbit edildiğini rivâyet etmişlerdir

Begavî, «Ş e r h u' s - S u n n e» adlı eserinde şöyle der: Denilir ki Zeyd b. Sabit, Kur’ân'dan neshedilen ve aynen bırakılan âyetlerin beyan edildiği, arza-i âhirada bulunmuştur. Zeyd bunları yazmış ve Resûlüllah'a aynen okumuştur. Bu yüzden Hazret-i Ebûbekr ve Hazret-i Ömer, Kur’ân'ın cem'i konusunda Zeyd b. Sâbit'e itimad etmiş, Hazret-i Osman da mushafın istinsah vazifesini ona tevdi etmişti.