62Uzaklaşıp, geçtikleri vakit genç adamına: "Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzdan gerçekten yorgun düştük" dedi. "Uzaklaşıp geçtikleri vakit" onlar balığı orada unutarak terk ettikleri vakit... demektir. Mûsa (aleyhisselâm) kuşluk yemeğini isteyince genç delikanlı onunla konuşurken unutmayı kendisine nisbet etti. İki denizin birleştiği yer olan kayanın yanına ulaştıklarında ise yüce Allah her ikisinin de unuttuğunu zikretmektedir. Çünkü Mûsa (aleyhisselâm) da unutmakta ortaktı; unutmak (nisyân) geride bırakmak anlamındadır. Nitekim birisine dua ederlerken: "Allah ecelini geciktirsin, tehir etsin" diye dua etmeleri de bu anlamdadır. Kayanın yanından ayrılıp gittiklerinde balıklarını taşımayı da geriyebırakular(unuttular) ve hiçbiri balığı taşımadı. O bakımdan her ikisinin balığı bırakıp oradan ayrılıp gitmeleri dolayısıyla unutmanın her ikisine de nisbet edilmesi uygun düşmüştür, "Kuşluk yemeğimizi getir" âyeti ile ilgili bir hususu açıklamamız gerekmektedir, Bu da yolculuklarda azık edinmek meselesidir. Bu bir, tek ve kahhâr olan Allah'a tevekkül ettikleri iddiası ile kuraklık bölgeleri ve çölleri azık edinmeksizin aşmaya kalkışan bilgisiz ve cahil sufilerin kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü işte Allah'ın peygamberi ve onun Kelimi Mûsa yeryüzünde yaşayan bir insan olarak ve kulların Rabbine tevekkül etmesine; iyiden iyiye bilmesine rağmen azık edinerek yola çıkmıştır. Buhârî'nin, Sahih'inde belirtildiğine göre, Yemenlilerden bir takım kimseler azık edinmeksizin hacca gelirler ve: Biz tevekkül eden kimseleriz, derlerdi. Hacca geldiklerinde de insanlardan dilenirlerdi. Bunun üzerine yüce Allah: "Birde azık edinin" âyetini indirdiBuhârî, Hacc 6; Ebû Dâvûd, Menâsik 4 Bu hadis daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/197. âyet 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Mûsa (aleyhisselâm)ın beraberinde aldığı azığın ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır,İbn Abbâs'ın dediğine göre bir zembil içinde tuzlanmış bir balık idi. Onlar sabah-akşam bu balıktan yerlerdi. Deniz kıyısındaki kayalığa vardıklarında beraberindeki genç zembili koydu, Deniz akıntısı balığa değince zembil içindeki balık hareket etmeye başladı. Zembili devirdi ve balık denizde yolunu aldı. Genç delikanlı da Mûsa'ya balığın bu durumunu hatırlatmayı unuttu. Bir diğer görüşe göre balık Hızır'ın bulunacağı yeri göstermek üzere bir delildi; çünkü hadiste: "Beraberinde zembil içinde bir balık taşı. Balığı kaybedeceğin yerde o kişiyi bulacaksın" denilmektedir. Buna göre o, bu balığın dışında başka bir şeyi beraberinde azık olarak götürmüş olmalıdır. Bunu da hocamız İmâm Ebû'l-Abbas nakletmiş ve tercih etmiştir. İbn Atiyye der ki: Babam (Allah ondan razı olsun) dedi ki: Ben Ebû’l-Fadl el-Cevherî'yi vaazı esnasında şöyle derken dinledim: Mûsa münacatta bulunmak üzere yola koyuldu. Kırk gün yemek ihtiyacı duymaksızın orada kaldı. Ama bir insanın yanına gitmek için yola koyulunca günün bir bölümünde dahi acıktı. "Yorgun düştük" yorulduk demektir. "Nesab" yorgunluk ve meşakkat anlamındadır. Burada açlığı kastettiği de söylenmiştir. İşte bu ifade insanın hissettiği acı ve hastalıkları bildirmesinin câiz olduğuna, bunun kadere rızaya da, ilahi kaza ve takdire teslimiyete de aykırı olmadığına delildir. Ancak bu bildirmenin herhangi bir usanç ve kızgınlığın etkisi ile sadır olmaması şarttır. 63Dedi ki: "Gördün mü; o kayaya sığındığımız zaman doğrusu ben balığı unutmuşum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı. O şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitti." "Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı" âyetindeki: " Onu hatırlamamı" ifadesi fiil ile birlikte mastar anlamında olup "Onu... unutturmadı" âyetindeki zamirden bedel-i istimal olmak üzere nasb mahallindedir. Bu da zahirin (açık ismin) zamirden bedel olmasıdır, yani bana onu hatırlamayı unutturan şeytandan başkası değildir. Abdullah(b. Mes'ûd)un, Mushafında bu âyet: "Onu hatırlamamı bana unutturan şeytandan başkası değildir" şeklindedir. Bu ifadeleri Mûsa (aleyhisselâm)ın: Benim senden tek istediğim balığın senden ayrılacağı vakti(ve yeri) bana haber vermenden ibarettir demesi, üzerine Yûşa'nın: Sen benden fazla bir şey istemiyorsun, şeklindeki sözleri dolayısıyla son söylediği bu sözleriyle özürünü beyan etmiş oluyordu. "O şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup, gitti" âyetindeki ifadelerin, Yuşa'nın, Mûsa (aleyhisselâm)a söylediği sözlerin bir bölümü olma ihtimali vardır. Balık insanlara hayret verecek şekilde denizde yol aldı demektir. Bununla birlikte; "o denizde yolunu tutup, gitti" ifadesinin verdiği haberin tamamını teşkil etmesi daha sonra da hayret ve şaşkınlık ifade eden bir sözü kullanarak kendisinin bu işe şaştığını belirtmek üzere; "Bu, şaşılacak bir şeydir" demiş olması da mümkündür. Hayret konusu ise balığın ölmüş olmasına, sol yarısının yenilmiş olmasına rağmen daha sonra dirilmesidir. Ebû Şüca', et-Taberî kitabında der ki: Ben bu balığı gördüm. Bu tek gözlü ve bir balığın yarısıdır. Öbür yarısında hiçbir şey yoktur. İbn Atiyye der ki; Ben de bu balığı gördüm. Hiçbir şey bulunmayan öbür yarısında akında kılçık dahi bulunmayan ince bir kabuğu vardır Hâla balıkçılarda satılan bir balık çeşidi olupMağrib (Ffis)lilar buna "Hûtu Mûsâ; Mûsa Balığı" ismini verirler. Fransızca buna "sûl" denilmektedir. (İbn Atiyye. el-Mukarrar, X, 424, dn: 19İ) "O... yolunu tutup, gitti" âyetinin yüce Allah tarafından verilmiş bir haber olma ihtimali de vardır, Bu da iki şekilde açıklanabilir: Ya Mûsa (aleyhisselâm)ın balığın denizde yol almasından dolayı hayret ettiğini, buna şaşıp kaldığını haber vermesi manasınadır. Ya da balığın şaşılacak bir şekilde yol alışını insanlara haber vermesi anlamındadır. Buhârî de bu âyetin kıssası ile ilgili olarak İbn Abbâs'tan rivâyet edilen garib (hayret edilecek) hususlardan birisi de şudur; Bu balığın dirilmesinin sebebi, orada değdiği şeyi mutlaka canlandıran hayat pınarı (ab-ı hayat) diye adlandırılan bir pınar suyunun ona değmiş olmasıydıBuhârî, Tefsir 18. sûı-e 4. Tefsir'de belirtildiğine göre alâmet balığın canlanması idi. O bakımdan şöyle denilmiştir: Mûsa yol yorgunluğundan sonra yanında alı hayatın bulunduğu kayaya konaklayınca suyun bir kısmı balığa değdi, o da canlandı. Tirmizî naklettiği hadisinde der ki: Süfyan dedi ki; Bir takım kimseler bu kayanın yanında ab-ı hayatın bulunduğunu ve bu pınarın suyu neye değerse onun yaşayıp, gittiğini iddia ederler. (Devamla) dedi ki: Bu balığın bir kısmı yenilmişti. Ona bu sudan bir damla değince hayat bulduTirmizî, Tefsir 18. sûre 1. "el-Arûs" adlı eserin sahibinin naklettiğine göre: Mûsa(aleyhisselâm) hayat pınarından abdest aldı. Sakalından bir damla balığın üzerine düşünce, balık canlanıverdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. 64Mûsa: "İşte, dedi. Aradığımız o ya." Hemen İzlerini takip ederek gerisin geriye döndüler. "İşte aradığımız o ya" âyeti, Mûsa yanındaki delikanlıya dedi ki: Balığın bu durumu ve onu yitirmiş olmamız bizim aradığımız şeydi. Kendisini bulmak üzere geldiğimiz adam işte oradadır, demektir. Bunun üzerine yollarını kaybetmemek için gerisin geri izlerini takip ederek geri döndüler. Buhârî'de şöyle denilmektedir: "... Hızır'ı denizin ortasında elbisesiyle örtünmüş olarak küçük bir yeşil yaygı üzerinde buldular. Örtüsünün bir tarafını ayaklarının altına, diğer tarafını başının altına almıştı. Mûsa ona selam verdi. Yüzünü açarak: Senin bulunduğun yerde selam diye bir şey var mı? Sen kimsin? dedi. Ben Mûsa'yım dedi. İsrailoğullarının Mûsa'sı mı? diye sordu. Mûsa: Evet deyince, ne işin var? diye sordu. Mûsa dedi ki: Sana Öğretilen doğru ilimden bana da öğretmen üzere geldim, dedi..."Buhârî, Tefsir İH. sûre 3; Müsned, V, 121 ve hadisin geri kalan bölümlerini zikretti. es-Sa'lebî de "el-Arâis" adlı eserinde der ki: Mûsa ve beraberindeki genç delikanlı Hızır'ı suyun üzerinde yeşil bir yaygıya uzanmış uyur halde buldular. Üzerinde de yeşil bir örtü vardı. Mûsa ona selam verdi, yüzünü açıp dedi ki: Bizim bu topraklarımızda selam da nerden geldi? Sonra başını kaldırıp olurdu ve: Sana da selam olsun, ey İsrailoğullarının peygamberi, dedi. Mûsa ona: Sen beni nereden tanıyorsun? Benim İsrailoğullarının peygamberi olduğumu, sana kim haber verdi!? dedi. Hızır: Sana beni haber veren ve benim bulunduğum yeri bildiren bana söyledi, dedikten sunra şöyle devam etti: Ey Mûsa, senin İsrailoğulları arasında bir meşguliyetin vardı. Mûsa (aleyhisselâm) dedi ki; Rabbim beni sana uyayım ve senin bilginden bir şeyler öğreneyim diye gönderdi. Sonra oturup, konuşmaya koyuldular. Bu sırada dişi bir kırlangıç geldi ve gagasıyla sudan aldı... ileride geleceği üzere hadisin geri kalan bölümünü zikretti. 65Orada kendisine tarafımızdan bir rahmet vermiş ve nezdimizden bir ilim öğretmiş olduğumuz kullarımızdan bir kul buldular. "Orada ... kullarımızdan bir kul buldular" âyetindeki "kul"dan kasıt Cumhûrun görüşüne ve sabit hadisler gereğince Hızır (aleyhisselâm)dır. Görüşüne itibar edilmeyen bir takım kimseler muhalefet ederek: Mûsa'nın gördüğü bu şahıs Hızır değildir, bir başka alimdir, demişlerdir. el-Kuşeyrî de bu görüşü nakleder ve şöyle der: Bir takım kimseler bu kişi salih bir kuldur, demişlerdir. Ancak doğru olan görüş bunun Hızır olduğudur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan varid olan haberler bunu böylece bildirmişlerdir. Mücahid der ki: Hızır'a bu ismin veriliş sebebi namaz kıldığı vakit etrafının yeşermesidir. Tirmizîde yer alan rivâyete göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Hızır'a bu ismin veriliş sebebi, beyaz bir posta oturup o postun altının aniden sarsılarak yeşermesidir"(Tirmizî der ki): Bu sahih, garib bir hadistir.Tirmizî, Tefsir 18. sûre 3. Buradaki post (el-ferve)den kasıt yeryüzüdür. Bunu el-Hattabî ve başkaları böylece açıklamışlardır, Hızır, Cumhûrun kanaatine göre bir peygamberdir. Onunpeygamber olmayıp salih bir kul olduğu da söylenmiştir. Ancak âyet-i kerîme peygamberliğine tanıklık etmektedir. Çünkü onun fiillerinin iç yüzü ancak vahiy ile olabilir. Aynı şekilde bir kimse ancak kendisinden daha üstün bir kişiden öğrenir ve ona uyar. Peygamber olmayan bir kimsenin ise peygamberden üstün olması mümkün değildir. Bir görüşe göre o bir melek idi. Yüce Allah Iviusa'ya o melekten ona öğretmiş olduğu bâtın ilminin bir bölümünü öğrenmesini sağlamıştı. Ancak birinci görüş doğru olandır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Kendisine tarafımızdan bir rahmet gelmiş..." Bu âyet-i kerimedeki "rahmet" peygamberlik demektir, nimet olduğu da söylenmiştir. "Ve nezdimizden bir ilim öğretmiş olduğumuz..." Âyetindeki ilim de gayb ilmidir. İbn Atiyye der ki: Hızır'ın bilgisi kendisine vahiy ile verilmiş, işlerin içyüzlerini bilmek ilmi idi. Onun yaptığı fiillerin hükümleri zahiren görülen şekillere göre verilmezdi, Diğer taraftan Mûsa'nın bilgisi, insanların söz ve fiillerinin zahirine göre hüküm ve fetva vermek ilmi idi. Bütün bu rivâyetlerin doğruluğunu ancak Allah bilir. 66Mûsa ona: "Sana öğretilen doğru ilimden bana da öğretmen İçin sana tabi olayım mı?" dedi. Yüce Allah'ın: "Mûsa ona: «Sana öğretilen doğru ilimden bana da öğretmen için sana tabi olayım mı?» dedi" âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: 1- İlim Öğrenme Edebi: Yüce Allah'ın: "Mûsa ona: Sana... tabi olayım mı? dedi" âyetindeki bu soru oldukça yumuşak ifadelerle sorulmuş, son derece edebli bir tavır takınmanın hitabını dile getirmektedir. Böyle bir şey senin için uygun düşer mi? sana ağır gelmez mi? demektir. Bu da Hadîs-i şerîfte geçen: Resûlüllah(sallallahü aleyhi ve sellem)ın nasıl abdest aldığını bana gösterebilir misin? sorusundakı üslûbu andırmaktadır. Bir yorum şekline göre el-Mâide Sûresi'nde(5/112. âyetin tefsirinde) açıklandığı üzere; "Rabbin gökten bize bir sofra indirebilir mi?" (el-Mâide, 5/112) âyetindeki soru da bu kabildendir, 2- Öğrenci ve İlim Adamı: Bu âyet-i kerimede öğrencinin -mertebeler farklı olsa dahi- ilim adamına tabi olacağına dair delil vardır. Mûsa'nın, Hızır'dan ilim öğrenmesinde onun Mûsa'dan daha faziletli olduğuna delil teşkil edecek bir taraf olduğu zannedilmemelidir. Çünkü İstisnai olarak daha faziletli olan kimse faziletçe kendisinden aşağıda olanın bildiklerini bilmeyebilir. Fazilet de Allah'ın üstün kıldığı kimseye aittir. Hızır bir veli olsa dahi Mûsa ondan daha faziletlidir. Çünkü o bir peygamberdir,peygamber de veliden faziletlidir. Eğer bir peygamber idiyse, Mûsa'nın rısalet sahibi olması dolayısıyla ondan üstün olduğu açıktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Doğru ilimden" ifadesi "bana da öğretmen için" (anlamındaki) fiilin ikinci mef ûlü'dür. 67O dedi ki: "Doğrusu sen benimle beraber olmaya asla dayanamazsın." 68"Sen İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl dayanacaksın?" Hızır, "dedi ki; Doğrusu sen benimle beraber olmaya asla dayanamazsın." Yani Ey Mûsa, benim sahip olduğum ilmin tecellilerini görmeye tahammülün olmaz. Çünkü senin bilmiş olduğun zahir bilgisi benim yaptıklarıma uygun değildir. Sen hatalı olduğunu göreceğin ve ondaki hikmet yönü sana haber verilmemiş, doğru yulu gösterilmemiş, bir şeye nasıl tahammül edersin!? Yüce Allah'ın: "Sen İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl dayanacaksın" âyetinin anlamı İşte budur. Peygamberler hiçbir zamanmünkerekarşı sessiz duramazlar. Münkere karşı tepki göstermemeleri câiz değildir. Yani adetin üzere ve(peygamber olarak) hükmün gereği sen benim yapacaklarıma karşı sessiz duramazsın. "İç yüzünü" kelimesi failden aktarılmış temyiz olarak nasb edilmiştir. Manası ifadenin zannında bulunan bir fiilin mutlak mef'ûlü olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah'ın: "kavrayamadığın" fiili; "sana haber verilmemiş..." demektir. "Sana haberi bildirilmemiş kimseye..." denilmiş gibidir. Mücahid de buna işaret etmiştir. İşlerden haberdar (Habîr) ise işlerin gizliliklerini ve işlerin haber alınan iç yüzlerini bilen kimse demektir. 69O da: "İnşaallah sen beni sabredici bulacaksın. Sana hiç bir işte karşı gelmeyeceğim" dedi. Yüce Allah'ın: "O da; İnşaallah sen beni sabredici bulacaksın" âyeti, Allah'ın izni ve iradesiyle sabredeceğim demektir. "Sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim"yani ben kendimi sana itaate mecbur edeceğim. Âyet-i kerimedeki istisna (inşaallah) hakkında acaba bu "sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim" âyetini da kapsar mı kapsamaz mı? hususunda farklı görüşler vardır. Bunun yüce Allah'ın: "Allah'ı çokça zikreden erkeklerle, zikreden kadınlar" (el-Ahzab, 33/35) âyetinde olduğu gibi kapsar, denildiği gibi o sabır hususunda istisnada bulunmuş ve sabretmiştir de denilmiştir. "Sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim" âyetinde (inşallah diyerek) istisna yapmamıştır. O bakımdan hem itiraz etti, hem de soru sordu. İlim adamlarımız der ki: Onun bu şekilde davranmasının sebebi şudur: Sabır gelecekteki bir hadisedir. Bu konuda durumunun ne olacağını bilmiyordu. İsyan etmeyeceğini belirtmesi ise hali hazırda gerçekleşen ve verilen bir karardır. O bakımdan bu hususta istisnada bulunmak, kararlı olmaya aykırıdır. Aralarında şöylece bir ayırım görmek de mümkündür: Masiyet işlemenin ve onu terketmenin hilâfına sabır her şeyiyle(ve Allah'ın tevfiki olmadan) bizim kazandığımız bir şey değildir. Oysa masiyet işlemek ve sabrı terk etmek tamamen bizim kesbimizdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. 70"Bana uyarsan sana o hususta açıklama yapıncaya kadar bana hiçbir şey sorma" dedi. "Bana uyarsan sana o hususta söyleyinceye kadar bana hiçbir şey sorma, dedi." Yani ben onu sana açıklamadıkça sen bana sorma. Bu Hızır'ın bir te'dibi ve arkadaşlıklarının devamını gerektirecek sebebi göstermesidir. Eğer sabretmiş ve arkadaşlığı devam etmiş olsaydı, hayret edilecek şeyler görecekti. Ancak çokça itirazlarda bulundu, ondan dolayı ayrılmaları ve birbirlerinden uzak düşmeleri kaçınılmaz oldu, 71Bunun üzerine ikisi yola koyuldular. Nihayet bir gemiye bindiklerinde o bu gemiyi deliverdi. "İçindekileri suda boğmak için mi onu deldin? Yemin olsun ki sen büyük bir iş yaptın" dedi. 72O: "Ben sana benimle beraber olmaya asla dayanamazsın demedim mi?" dedi. 73"Unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma, şu işimde de bana güçlük çıkarma" dedi. Yüce Allah'ın "Bunun üzerine ikisi yola koyuldular. Niftâyet bir gemiye bindiklerinde o bu gemiyi deliverdi" âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: 1- Allah'ın İlmine Nisbetle İnsanın Bilgisi: Müslim'in, Sahih'inde ve Buhârî’de şöyle denilmektedir: "...Denizin kıyısında yürümeye koyuldular. Bir gemi geçti, kendilerini gemiye almak üzere sahipleriyle konuştular. Hızır'ı tanıdıklarından ondan ücret almaksızın gemiye bindirdiler. Gemiye bindikten sonra, Mûsa bir de baktı ki Hızır, gemi tahtalarından birisini keserle yerinden söküp çıkarmış. Mûsa ona dedi ki: Bunlar bizi ücretsiz olarak taşıdılar, sen kalktın içinde bulunanlar suda boğulsun diye onların gemilerini deliverdin: "Yemin olsun ki sen büyük bir iş yaptın. O: Ben sana benimle beraber olmaya asla dayanamazsın, demedim mi? dedi. (Mûsa) Unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma, şu işimde de bana güçlük çıkarma, dedi" Resûlüllah(sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: Bu birincisi Mûsa'nın unutmasının bir neticesi idi. Derken bir kuş gelip, geminin kenarına (harfine) kondu. Gagasını bir defa denize sokup, çıkardı. Hızır ona dedi ki: Benim de bilgimin, senin de bilginin Allah'ın ilmine göre durumu ancak bu kuşun bu denizden eksilttiğine benzer.Buhârî, tim 44, Enbiyâ 27, Tefsir 18. sûre 2, 4; Müslim, FeclM 170;Tirmizî, Tefsir 18. sûre ljMüsned, V, 118 İlim adamlarımız derler ki: "Geminin kenarı" onun kıyısı ve en dıştaki yanı demektir. Dağın kenarı (harfi), sivri olan zirve kısmıdır. Burada ilim ma'lum (bilinen şey) anlamındadır. Yüce Allah'ın: "Onun ilminden hiçbir şey kuşatamazlar" (el-Bakara, 2/255) âyetinde olduğu gibi; onun malumatındanyani bildiği şeylerden hiçbir şey kuşatamazlar, demektir. Hızır'ın bu ifadesi bir temsildir. Yani benim bildiklerimle, senin bildiklerinin Allah'ın ilmi karşısında sözü edilmez. Tıpkı kuşun bu denizden aldıklarından denizin suyuna nisbetle hiçbir etkisinden söz edilemeyişi gibi. bu hususu denizi örnek göstererek anlatmasının sebebi ise, bizim gördüklerimiz arasında en çok miktarı en çok olanın deniz oluşundan dolayıdır. Burada "eksiltme" lâfzı da temsil ve kavratma kastı ile kullanılmış bir mecazdır. Zira Allah'ın ilminde eksilme söz konusu olmadığı gibi, onun bildiklerinin (ilminin) de sonu olmaz. Bu hususu Buhârî açıklamış ve şöyle demiştir: Allah'a yemin ederim, benim de bilgimin, senin de bilginin Allah'ın ilmi karşısında durumu, ancak bu kuşun gagasıyla denizden aldığı gibi olabilir. Tefsir'de Ebû'l-Âl-iyye'den şöyle dediği nakledilmektedir: Hızır'ın gemiyi delmesini Mûsa'dan başka kimse görmedi. Çünkü Hızır ancak yüce Allah'ın göstermeyi dilediği kimsenin gözüyle görülebilen birisiydi. Eğer gemi sahipleri onu görmüş olsalardı, gemiyi delmesini engellerlerdi. Şöyle de denilmiştir: Gemi sahipleri bir adaya çıkmışlar, geride Hızır kalmış ve gemiyi o vakit delmişti. İbn Abbâs der ki: Hızır gemiyi deldiğinde Mûsa bir kenara çekildi ve kendi kendisine şöyle dedi: Ben bu adamın arkadaşlığını ne yapayım? İsrailoğulları arasında sabah-akşam onlara Allah'ın Kitabını okuyor, onlar da bana itaat ediyorlardı. Hızır ona, ey Mûsa dedi. İçinden neyi geçirdiğini sana haber vermemi ister misin? O, evet deyince, Hızır şunları şunları içinden geçirdin, dedi. Mûsa da, doğru söyledin, diye cevap verdi. Bunu da es-Sa'lebî "el-Arâis" adlı eserinde zikretmektedir. 2- Hızır'ın Bu Uygulamasından Çıkartılan Fıkhı Hükümler: Gemiyi delmesinde, yetimin velisinin uygun görmesi halinde, yetimin malını eksiltebileceğine delil vardır, Mesela yetimin malına bir zalimin göz dikmesinden korkacak olursa, onun bir kısmını tahrip edebilir. Ebû Yûsuf der ki: Yetimin malının geri kalanını korumak maksadıyla, yetimin velisinin, malın bir bölümünü yöneticinin gönlünü hoş etmek için vermesi caizdir. Hamza ve el-Kisâî "suda boğasın diye" anlamındaki kelimeyi "nûn" harfi yerine "yâ" harfi ile şeklinde ve "lâm" harfi mansub olan "İçindekileri" anlamındaki kelimeyi fiilin faili olarak; şeklinde merfu okumuşlardır. ("İçindekiler boğulsun diye" anlamına gelir). Çoğunluğun kıraatine göre; "Suda boğmak İçin" âyetindeki "lâm" meal (âkibet ve sonuç) "lâm"ıdır. Yüce Allah'ın: "Çünkü sonunda onlara bir düşman, bir tasa olacaktı" (el-Kasas, 28/8) âyetindeki "lamva benzemektedir.Hamza'nın kıraatine göre ise burdaki "lâm", "key lâm'ı dır (.,. için anlamını verir). Mûsa (aleyhisselâm); beni suda boğman için, demedi. Çünkü o halde diğer insanlara karşı duyduğu şefkat ve onların haklarına riâyet daha baskındı. "Büyük" kelimesi hayret edilecek, şaşılacak anlamındadır. Bu açıklamayı el-Kutebî yapmıştır. Münker (görülmedik) bir iş diye de açıklanmıştır ki bu da Mücahid'in açıklamasıdır. Ebû Ubeyde ise bu kelime pek büyük bir musibet demektir der ve şu beyiti delil gösterir: "Benim akranlarım benden görülmedik, alışılmadık Pek büyük ve pek müthiş bir musibetle karşılaştılar." el-Ahfeş der ki: Bir iş şiddetli ve celin bir hal aldığı vakit; denilir. Bunun ismi de; şeklinde gelir. "Unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma... dedi" âyetinin anlamına dair iki görüş vardır. Birincisine göre İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir; Bu ta'riz (üstü kapalı) ifadelerdendir. Diğer görüşe göre; o unuttu ve bundan dolayı da özür diledi. Bu ifadede unutmanın sorumlu tutulmamayı gerektirmediğine, unutanın tekliften sorumlu olmadığına, talâk ve daha başka hükümlerin unutmaya taalluk etmediğine delil vardır. Buna dair açıklamalar önceden geçmiştir. Eğer ikincisinde de unutsaydı, yine özür dileyecekti. 74Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocuğa rastgeldiler. O hemen çocuğu öldürdü. (Mûsa) dedi ki: "Tertemiz bir cana, başka bir can karşılığında olmaksızın kıydın öyle mi? Gerçekten sen çok kötü bir şey yaptın." |