54Yemin olsun ki Biz, bu Kur'ân'da insanlara her misali geniş geniş açıkladık. İnsan ise tartışması herşeyden çok olandır. "Yemin olsun ki Biz, bu Kur'ân'da insanlara her misali geniş geniş açıkladık" âyetinin iki anlama gelme ihtimali vardır: 1- Yüce Allah'ın Kur'ân'ı Kerîm'de insanlara anlattığı çeşitli ibretler ve geçmis, kavimler. 2- Onlara rubûbiyetinin delillerine dair yaptığı açıklamalar. Buna dair açıklamalar daha önce el-İsra Sûresi'nde(17/41, âyet ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Birinci anlama göre bu bir azardır, ikincisine göre ise bir açıklamadır. "İnsan ise tartışması herşeyden çok olandır." Yani insanın tartışması, mücadelesi pek çoktur. Burada kastedilen en-Nadr b. el-Hâris ve onun Kur'ân hakkındaki tartışmalarıdır. Âyetin Ubeyy b. Halef hakkında olduğu da söylenmiştir. ez-Zeccâc der ki: Âyet; kâfir tartışması herşeyden çok olandır, anlamındadır. Bu âyetle kâfirin kastedildiğinin delili ise (biraz sonra gelecek olan): "Kâfir olanlar ise hakkı yerinden kaydırmak için bâtıl ile mücadele verirler" âyetidir. Enes, Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem)den şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Kıyâmet gününde kâfirlerden bir adam getirilir. Allah ona: Benim sana rasûlümle gönderdiklerime karşı tutumun ne oldu, ne yaptın? diye sorar. Adam der ki: Rabbim Sana îman ettim, rasûllerini tasdik ettim, kitabın gereğince amel ettim. Allah ona der ki: İşte bu senin (amellerinin yazılı olduğu) sahifen! Onda bu söylediklerinin hiçbirisi yok. Adam der ki: Rabbim ben bu sahifede yazılı olanları kabul etmiyorum. Bu sefer ana şöyle denir: İşte hafaza melekleri! Onlar da senin aleyhine şahidlik ediyorlar. Adam der ki: Rabbim ben onları da kabul etmiyorum. Hem onları nasıl kabul edeyim ki, onlar ne benim nezdimdendirler ne de benim tarafımdan. Yüce Allah şöyle buyurur: İşte kitabın anası olan Levhi Mahfuz! O da bu şekilde senin hakkında şahidlik ediyor. Adam der ki: Rabbim Sen beni zulümden korumadın mı? (Bana zulmetmeyeceğini bildirmedin mi?) Yüce Allah şöyle buyurur: Evet, korudum. Adam der ki: Rabbim ben kendi aleyhime kendimden olmadıkça hiçbir şahidi kabul etmem. Yüce Allah şöyle buyurur: Derhal Biz de senin aleyhine, senin nefsinden bir şahid göndereceğiz. Adam kendi nefsinden, kendi aleyhine kimin şahidlik edeceği hakkında düşünürken ağzına mühür vurulur. Sonra da azaları dile gelerek şirk koştuğunu söylerler. Daha sonra konuşmasına da müsaade edilir. Azalarının biri diğerine lanet okuyarak cehennem ateşine girer. Azalarına der ki: Allah'ın laneti üzerinize olsun, ben sizin için mücadele edip duruyordum. Bu sefer azaları ona şöyle der: Allah'ın laneti senin üzerine olsun, sen yüce Allah'tan tek bir sözün dahi gizlenemeyeceğini bilmiyor muydun? İşte yüce Allah'ın: "İnsan ise tartışması herşeyden çok olandır" âyeti bunu anlatmaktadır. Bu hadisi bu manada Müslim yine Enes(radıyallahü anh)dan rivâyet etmiştir.Müslim, Zühd 16, 17. Müslim'in, Sahih'indeAli (radıyallahü anh)dan gelen rivâyete göre Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem) bir seferinde gelip -kendisi ve Fatıma (radıyallahü anha) içerde bulunuyorlarken- kapılarını çalar. Ve: "Namaz kılmaz mısınız?" diye buyurur. Ali (radıyallahü anh) der ki: Ey Allah'ın Rasûlü dedim, canlarımız Allah'ın elindedir. O bizi canlandırmak istedi mi canlandırır. Ben bu sözleri Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a söyleyince o da ayrılıp gitti. Sonra da onun elini baldırına vurarak: "İnsan ise tartışması herşeyden çok olandır" âyetini okuyup, gittiğini duydum.Buhâri, Tellettik! 5, Tefsir 18. sûre 1, frisam İH; Müslüm, Salâtu'l-Müsâfirîn 206; Müsned, i, 112 55İnsanlara hidâyet geldiği zaman, onları îman etmekten ve Rabblerinden mağfiret dilemekten alıkoyan tek şey; ancak öncekilerin başına gelen sünnetin kendilerine de gelip çatmasını, yahut onlara gözleri önünde azâbın gelmesini beklemeleridir. "İnsanlara hidâyet" Kur'ân, İslâm ve Muhammed(sallallahü aleyhi ve sellem) "geldiği zaman onları îman etmekten ve Rabblerinden mağfiret dilemekten alıkoyan tek şey, ancak öncekilerin başına gelen sünnetin" yani onları helâk etmek hususundaki sünnetimizin "kendilerine de gelip çatmasını... beklemeleridir." Yani onları îman etmekten alıkoyan şey, Benim onlar hakkında bu husustaki hükrnümdür. Eğer Ben onlar hakkında îman edeceklerine dair hüküm vermiş olsaydım, îman ederlerdi. "Öncekilerin başına gelen sünnet"den kasıt, kökten imha edici azap hususunda öncekilere uygulanması adet haline gelmiş azaptır. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: İnsanları îman etmekten alıkoyan tek şey, onların kendilerinden öncekilerin başına gelen sünnetin kendilerinin de başına gelmesini istemeleridir. Buna göre burada hazfedilmiş ifadeler vardır. Öncekilerin sünneti ise (imha edici) ilâhî azâbı gözleriyle görmek istemektir. Müşrikler bunu İstediler ve: "Ey Allah! Eğer bu, senin katından hakkın kendisi ise... yahut bize acıklı bir azap gönder" (el-Enfal, 8/32) demişlerdi. "Yahut onlara gözleri önünde azâbın gelmesini beklemeleridir" âyetinde yer alan; "Gözleri önünde" kelimesi hal olarak nasb edilmiştir. Göz, görerek anlamındadır. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. el-Kelbî: Bu Bedir günü kılıçtan geçirilmeleridir derken; Mukâtil kasıt, ansızın gelmesini istemektir, demiştir. Ebû Ca'fer, Âsım, A'meş, Hamza, Yahya ve Kisaî iki ötre ile; diye okumuşlar ve bununla azâbın bütün tür ve çeşitlerini kastetmişlerdir. Buna göre bu kelime; in çoğuludur. "Yol" kelimesinin çoğulunun; gelmesi gibi. en-Nehhâs der ki:el-Ferrâ'nın görüşüne göre iki ötreli okuyuş; in çoğulu olup ardı arkasına ayrı ayrı, kısım kısım demektir. Yine ona göre; güz göre göre anlamında olması da mümkündür. el-A'rec der ki: Onun kıraati iki ötreli olup topluca, hep birlikte anlamındadır, Ebû Amr ise; onun kıraati; şeklinde olup, gözleri önünde göz göre göre anlamındadır, demiştir. 56Biz peygamberleri ancak müjdeleyici ve korkutucu kimseler olmak üzere göndeririz. Kâfir olanlar ise hakkı yerinden kaydırmak İçin batıl ile mücadele verirler. Âyetlerimi ve kendisi ile tehdit edildikleri şeyi ise alaya alırlar. "Biz Peygamberleri ancak" îman edenleri cennet ile "müjdeleyici ve" kâfir olanları da azap ile "korkutucu kimseler olmak üzere göndeririz." Bu âyetin benzerleri daha önceden geçmiş bulunmaktadır. "Kâfir olanlar ise hakkı yerinden kaydırmak İçin batıl ile mücadele verirler." Denildiğine göre bu âyet, Resûlüllah(sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında tartışarak sihirbaz, deli, şair ve kahin gibi değişik kanaatler ileri süren "bölüşenler" hakkında nazil olmuştur. Önceden (el-Hicr, 15/8990. âyetler ve tefsirinde) geçtiği gibi. "Yerinden kaydırmak" âyeti yerinden izale etmek, iptal edip çürütmek anlamındadır. Bunun asıl anlamı ayağın kayması manasınadır. "Ayağı kaydı" demektir. Muzari' ve mastarı: d'Ye gelir. "Güneş semanın ortasından(batı'ya doğru) kaydı" demektir. "delili çürük oldu" anlamındadır. "Allah onu (delilini) çürüttü" demektir. ise kaydırmak demektir. Sırat köprüsünün niteliği hakkında daHazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Ve cehennemin üzerine köprü kurulur, artık şefaat(e) izin verilir ve tahakkuk eder. Onlar (köprüden geçerlerken) Allah'ım esenlik ver, Allah'ım esenlik ver, diye dua ederler". Ey Allah'ın Rasûlü! Köprü nedir? diye sorulunca, O: "(.......): Üzerinde ayakların kaydığı kaygan bir yerdir" diye buyurdu...Buhârî, Tevhîd 24;Müslim, Îman 302;Müsned, III, 17. Şair Tarafe der ki; "Ey EM Münzir, sen vefakârlığı isteyip durdun ve onu pek büyük bildin, Tıpkı bir deve gibi, ayağı kaydırıcı zeminlerden de uzak geçtin." "Âyetlerimi" Kur'ân-ı Kerîm'i "ve kendisi ile tehdit edildikleri"korkutuldukları "şeyi ise alaya alırlar." "Kendisi ile tehdit edildikleri şeyi" âyetindeki; mastar manasını verir. Buna göre, kendilerine yapılan tehditleri alaya ahrlar, anlamındadır. Bunun; ism-i mevsûlu anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani onlar Kur'ân-ı Kerîm'i ve kendisi ile tehdit edildikleri, korkutup uyarmaları, alaya aldılar yani bir oyun ve batıl bir şey olarak bellediler. el-Bakara Sûresi'nde (2/231. âyet 4. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiştir. Bunun Ebû Cehil'in tereyağı ve hurmayı alıp, işte zakkum budur, demesi ile ilgili olduğu da söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre bu, onların Kur'ân-ı Kerîm hakkında: O bir sihirdir, anlamsız rüyai ardır, öncekilerin efsaneleridir, şeklindeki sözlerine işarettir. Allah Rasûlü hakkında da: "Bu sizin gibi bir adamdan başka mıdır?" (el-Enbiya, 21/3); "Ve dediler ki: Bu Kur'ân iki kasabanın birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?" (ez-Zuhruf, 43/31); "Ama kâfirler: Allah bu misal ile ne kastetmiştir, derler" (el-Bakara, 2/26) demişlerdi. 57Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılıp, onlardan yüz çeviren, iki elinin önden gönderdiğini unutandan daha zalim kim olabilir? Gerçekten Biz onların kalpleri üstüne onu iyice anlamalarına engel perdeler, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola davet etsen -bile o bakımdan- ebediyyen hidâyete eremezler. "Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılıp, onlardan yüz çeviren...den daha zalim kim olabilir".Yani Rabbinin âyetleri ile kendisine öğüt verildiği halde bunları önemsemeyen ve bunları kabul etmeyerek yüz çeviren kimseden daha zalim kimse olmaz, demektir. "İki elinin önden gönderdiğini unutan" küfür ve masiyetlerini terkedip bunlardan tevbe etmeyen demektir. Burada "nisyân (unutmak)" terketmek anlamındadır. Anlamın kendisi için önden neler gönderip ne tür bir azâbı hakettiğini unutan... şeklinde olduğu da söylenmiştir, her iki mana da birbirine yakındır. "Gerçekten, Biz onların kalpleri üstüne onu iyice anlamalarına engel perdeler, kulaklarına da bir ağırlık koyduk"küfürleri sebebiyle Biz onlara böyle yaptık,yani imanın kalplerine ve kulaklarına girmesine Biz engel olduk. "Sen onları doğru yola" hidâyete yani îmana "davet etsen bile o bakımdan ebediyyen hidâyete eremezler." Bu âyet, muayyen kimseler hakkında inmiştir. Aynı zamanda bu Kaderiyyenin görüşlerini de reddetmektedir. Bu âyet-i kerîme ile aynı anlamı dile getiren bir takım âyet-i kerimeler el-İsra Sûresi'nde(17/46. âyette ve tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. 58Bununla beraber Rabbin Gafûrdur, rahmet sahibidir. O zaman şayet onları kazandıkları yüzünden sorgulasaydı, elbette onlara azâbı çabuklaştırırdı. Fakat onlar için belirlenmiş bir zaman vardır ki, onun karşısında hiçbir sığınak bulamayacaklardır. "Bununla beraber, Rabbin Gafûrdur"yani günahları bağışlayıcıdır, "rahmet sahibidir." Bu da yalnız îman ehline mahsustur, kâfirlerin bundan payları yoktur. Buna delil de yüce Allah'ın: "Muhakkak Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez" (en-Nisâ, 4/48,116) âyetidir. "Rahmet sahibidir" âyeti ile ilgili dört açıklama söz konusudur: 1- Af edicidir. 2- Mükâfat ve sevap verendir. Bu iki açıklamaya göre bu âyet, yalnızca Îman ehline hastır. Kâfirlerin bunda bir payları yoktur. 3- Nimet sahibidir, 4- Hidâyet verendir. Bu iki açıklamaya göre de bu âyet hem îman ehlini, hem kâfirleri kapsar. Çünkü yüce Allah dünya hayatında mü’mine nimetini ihsan ettiği gibi kâfire de nimet verir. Her ne kadar onun hidâyetiyle kâfirler doğru yolu bulmayıp mü’minler doğru yolu bulsalar da, hidâyetini mü’mine açıkladığı gibi, kâfire de açıklamıştır. "Şayet onları kazandıkları" küfür ve masiyetler "yüzünden sorgulasaydı elbette onlara azâbı çabuklaştırırdı." Fakat o mühlet verir. "Fakat onlar için belirlenmiş bir zaman" kendisinden sonraya bırakılmayacakları, geciktirilmeyecekleri tesbit edilmiş bir süreleri, bir ecelleri "vardır." Yüce Allah'ın şu âyetleri de buna benzemektedir: "Her bir haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır" (el-En'âm,. 6/67); "Her bir va'denin yazılmış bir hükmü vardır (süresi belirlenmiştir)".(er-Ra'd, 13/38) Yani bu ecel geldi mi ister dünyada, ister âhirette olsun geriye kalmaz. "Onun karşısında hiçbir sığınak"İbn Abbâs ve İh Zeyd'in açıklamalarına göre barınak "bulamayacaklardır".el-Cevherî bu açıklamayı "es Sıhah"ta nakletmiştir. " Sığındı, iltica etti" demektir. "Ondan kendisini kurtarmasını istedi" demektir. Mücahid korunak diye açıklarken, Katade dost, yardımcı, veli;Ebû Ubeyde kurtuluş yeri diye açıklamıştır. Bu (yine kurtuluş yeri demek olan): Mahîs diye de açıklanmıştır. Bu açıklamaların anlamı birdir. Araplar: "Kurtulmayasıca!" derler. Şairin şu beyti de bu kabildendir: "Kurtulmayasıca sen kendini Terkettin Âminlere, hiçbir yara almaksızın". el-A'şâ da şöyle demektedir: "Bazen ev sahibinin gafil olduğu anı yakalamak isterim, O da bana karşı kendisini korumak isteyebilir ama sonra da(kendisini benden) koruyamaz.(Kurtulamaz)." 59İşte zulmettikleri vakit helâk ettiğimiz ülkeler! Biz, onları helâk İçin de belli bir süre tayin etmiştik. "İşte zulmettikleri vakit helâk ettiğimiz ülkeler" âyetindeki: "İşte" mübtedâ olarak ref mahallindedir. "Ülkeler" anlamındaki (el-Kurâ) kelimesi de sıfat yahut bedeldir. " (Kendilerini) helâk ettik" âyeti da haber mahallinde olup manaya hamledilmiştir, çünkü burada "ülkelerin halkı, ahalisi" anlamındadır. "İşte" anlamındaki kelime; "Zeyd'i vurdum" kullanılışını kabul edenlerin görüşüne göre nasb mahallindedir. Yani işte Bizim sana Âd, Semûd, Medyen ve Lût kavmi ülkeleri gibi, haberlerini anlatmış olduğumuz ülkeleri zulmedip küfre sapmaları üzerine helâk ettik. "Biz onları helâk için de belli bir süre" yani geride kalmayan ileri de gitmeyen, bilinen bir vakit "tayin etmiştik". "Onları helâk etmek için" anlamındaki kelimenin; seki indeki okunuşu helâk edilmeleri için belirlenen vakic demektir. ise "Helâk edildilerden"(ism-i zaman)dır. Âsım bu kelimeyi "mim" ve "lâm" harflerini üstün ile: şeklinde okumuştur ki bu da; Helâk oldu, fiilinin mastarıdır. el-Kisaî ve el-Ferrâ' bu kelimenin; şeklinde "mim" harfini üstün, "lâm"ı da esreli okumuşlardır, en-Nehhâs der ki:el-Kisaî dedi ki: Bu okuyuşu ben daha çok severim, çünkü bu kelime; Helâk oldu fiilinden gelmektedir. ez-Zeccâc der ki: Bu bir zaman ismidir ve ifadenin takdiri: Onların helâk edilecekleri vakit anlamındadır. Nitekim: "Dişi deve, erkek deve tarafından aşılandığı zamana uygun geldi (doğurdu)" sözlerine benzemektedir. 60Hani Mûsa genç delikanlısına şöyle demişti: "Ben iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmadan gideceğim yahut çok yıllar geçireceğim." Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: 1- Hazret-i Mûsa'nın İki Denizin. Birleştiği Yere Yolculuğu: "Hani Mûsa genç delikanlısına şöyle demişti" âyetinde geçen "Mûsa" ilim adamlarının ve tarih bilginlerinin büyük çoğunluğunun görüşüne göre; Kur'ân-ı Kerîm'de sözü edilen Mûsa b. İmrân'dır. Kur'ân-ı Kerîm'de başka bir Mûsa'dan söz edilmemektedir. Aralarında Nevf el-Bikâli'nin de bulunduğu bir kesim de şöyle der: Burada sözü edilen kişi İmrân oğlu Mûsa değildir. Bu Yakub'un oğlu, Yusuf'un oğlu, Menşa'nın oğlu Mûsa'dır. Bu İmrân oğlu Mûsa'dan önce peygamber olmuştur. Ancak bu görüşü Sahih-i Buhârî'de belirtildiğine göre İbn Abbâs ve daha başkaları reddetmişlerdir.Buhârî, İlm AA, Tefsir İH. sûre 2, 3;Müslim, Fedail 170;Tirmizî, Tefsir 18. sûre I,Müsned, V, 117. 11H. Onun genç delikanlısı ise Yûşa' b. Nündür. el-Mâide Sûresi(5/26. âyetin tefsirinde) ile Yusuf Sûresi'nde(12/101. âyetin tefsirinde) ondan söz edilmişti. Burada sözü edilen Mûsa'nın Menşâ oğlu olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre ise onun genç delikanlısı Yuşâ b. Nûn değildir, "Durmadan gideceğim" kesintisiz olarak yürümemi sürdüreceğim, demektir. Şair de şöyle demektedir: "Allah kavmimi var ettiği sürece Hamd ederim O'na, sözlerimle, güzel övgülerde". "Durmadan gideceğim" (manasını verdiğimiz) tabirinin senden hiç ayrılmayacağını anlamında olduğu da söylenmiştir. "İki denizin birleştiği" biribirlerine kavuştukları "yere varıncaya kadar..." Katade der ki: Bu, Bizans ve İran denizidir. Mücahid de böyle demiştir. İbn Atiyye der ki: Bu, Azerbaycan'ın arka taraflarından Fars topraklarındaki büyük denizden ayrılan kuzeyden güneye doğru akan bir koldur. Bu görüşe göre; Şam bölgesinin karasına yakın olan yerdeki iki denizin bir araya geldiği yer iki denizin kavuştuğu yer olmalıdır. Bu iki denizin Ürdün denizi ile Kulzul(Kızıl) denizi olduğu söylendiği gibi, Tanca yakınlarındaki iki denizin birleştiği yer olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da Muhammed b. Ka'b yapmıştır. Ubey b. Ka'b'dan bunun Afrika'da olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir.es-Süddî der ki: el-Kurr ve er-Ress denilen nehirler olup bunlar Ermenistan'dadır. Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Bu, Endülüs'ün kıyılarının bulunduğu okyanustur. Bunu da en-Nekkaş nakletmiştir, bu da çokça zikredilendir. Bir başka kesim de şöyle demektedir. İki denizden kasıt Mûsa ile Hızır (ikisine de selam olsun)dır. Ancak bu zayıf bir görüştür. İbn Abbâs'tan da nakledilmiş olmakla birlikte bu sahih değildir. Çünkü hadislerden anlaşıldığına göre buradaki deniz suların bulunduğu bir denizdir. Bu kıssanın sebebi de Buhârî ile Müslim'in Ubey b. Ka'b'dan yaptıkları şu rivâyette yer almaktadır. Ubey b. Ka'b Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinlemiştir: "Mûsa (aleyhisselâm) İsrailoğullarına bir hutbe irad etmek üzere ayağa kalktı, Kendisine: İnsanların en bilgilisi kimdir? diye soruldu. O da: Benim, dedi. İlmi, Allah'a havale etmediği için yüce Allah ona sitem etti. Ona şunu vahyetti: Benim iki denizin birleştiği yerde bir kulum var. O senden daha bilgilidir. Mûsa: Rabbim, onunla nasıl görüşebilirim? diye sorunca, yüce Allah şöyle buyurdu: Beraberine bir balık alır, onu bir zenbile koyarsın. Balığı kaybedeceğin yerde o kulu da orada bulacaksın" diye hadisin geri kalan bölümlerini nakletti. -LâfızBuhârî'ye aittir.Buhârî, İlm AA, Enbiyâ Z7, Tefsir 18. sûre 2, }, 4; Müslim, Kedâil 170;Tirmizî, Tefsir 18 sûre 1;Müsned, V, 117, 118 İbn Abbâs der ki: Mûsa(aleyhisselâm) ve kavmi Mısır topraklarında üstünlük sağlayınca kavmini Mısır'da yerleştirdi. Orada yerleşme işleri tamamlandıktan sonra yüce Allah kendisine: Onlara Allah'ın günlerini hatırlat, diye emir verdi. O da kavmine hitab etti, onlara Allah'ın kendilerine ihsan etmiş olduğu hayırları, nimetleri, Fir'avun hanedanından onları kurtarışını, düşmanlarını helâk edişini ve kendilerini yeryüzünde onların yerine halifelik makamına getirişini hatırlattıktan sonra şunları söyledi: Ve Allah sizin peygamberinizle özel bir şekilde konuştu. Onu kendisi için beğenip seçti. Kendi nezdinden onun üzerine bir sevgi bıraktı. Sizlere ne istedinizse hepsinden verdi, sizi yeryüzündeki insanların en faziletlisi kıldı. Önceleri zelilken sizi aziz kıldı, fakır iken zengin kıldı. Cahil iken size Tevrat'ı verdi. İsrailoğullarından birisi ona şöyle dedi: Biz senin bu söylediklerini biliyoruz. Yeryüzünde senden daha bilgili bir kimse var mıdır? Ey Allah'ın peygamberi! Hayır, deyinceyüce Allah ilmi kendisine havale etmediği için ona sitem etti. Allah, Cibril (aleyhisselâm)ı gönderdi: Ey Mûsa! Benim ilmimi nereye tevdi ettiğimi(kime verdiğimi) sen ne bilirsin, dedi. İki denizin birleştiği yerde senden daha bilgili bir kulum vardır... diyerek hadisin geri kalan bölümlerini nakletti. Suyûti, ed-Durru'l-Mensar, V, 418 İlim adamlarımız der ki: Hadiste zikredilen: "O senden daha bilgilidir" ifadesi şu demektir: O teferruat kabilinden bir takım vakaların; muayyen, belirli bir takım olayların hükümlerini senden daha iyi bilir, yoksa mutlak olarak senden daha bilgilidir, demek değildir. Buna delil de Hızır'ın, Mûsa (aleyhisselâm)a söylediği şu sözlerdir: Hiç şüphesiz sen, benim bilmediğim Allah'ın sana öğretmiş olduğu bir bilgiye sahipsin. Ben de Allah'ın bana öğretmiş olduğu fakat senin bilmediğin bir bilgiye sahibim. Buna göre onların her birisi diğerine nisbecle bir bakıma daha bilgilidir. Onların birisinin bildiği diğerinin bilmediği konuda, bilen bilmeyenden daha bilgilidir. Mûsa (aleyhisselâm) bunu işitince onun faziletli nefsi ve bilmediklerini öğrenmek için üstün gayreti dolayısıyla, kendisi hakkında: O senden daha bilgilidir, denilen kişi ile kavuşma arzusu harekete geçti. O bakımdan buna karar verdi ve zilletle boyun eğerek onunla görüşmenin yolunu sordu. Her halükârda yola koyulmakla emrolundu. Kendisine: Bir zembilde tuzlanmış bir balık taşı, diye emredildi. Bu balığın canlanıp onu kaybedeceğin yerde o kişi ile kavuşacaksın, diye haber verildi. O da gayretle, arzu ve istekle: "Ben iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmadan gideceğim" diyerek teklifini kabul eden delikanlısıyla birlikte yola koyuldu. "Yahut çok yıllar geçireceğim âyetindeki: ""çok yıllar" kelimesi "ha" ve "kaf" harfleri ötreli olarak okunmuştur ki zaman demektir, çoğulu; şeklinde gelir. Bu kelimenin (tekilinin) "kaf" harfi sakin olarak da okunur. Bu da seksen yıl demektir, bundan daha fazla bir süre olduğu da söylenmiştir. Çoğulu; şeklinde gelir. kelimesi, tekili olup bu da; yıllar, demektir. 2- İlim Talep Etme Adabı: Bu âyetteki fıkhı inceliklerin bazıları şunlardır: İlim adamı daha çok bilgi elde etmek maksadıyla yolculuğa çıkabilir, bu hususta hizmetçi ve arkadaşının yardımını alabilir. Fazilet sahibi ve ilim adamı kimselerle karşılaşma fırsatını -bulundukları bölgeler uzak olsa dahi- bir ganimet bilmelidir. Selef-i Salih'in adeti de hep bu idi. Bundan dolayı ilim için yolculuk yapanlar bu hususta üstün pay sahibi oldular, gayretleriyle üstün başarılar elde ettiler, ilimlerde ayaklarıyla yere sağlam bastılar. O bakımdan gerek şanları-şöhretleri, gerek ecirleri, gerekse de faziletleri bakımından en üstün payı elde ettiler. Buhârî der ki: Cabir b. Abdullah bir hadis için Abdullah b. Üneys'in yanına bir aylık mesafeyi katedip gitti.Buhârî, İlm 19 3- Mûsa (aleyhisselâm)ın Yanındaki Genç Delikanlı: Yüce Allah'ın: "Hani Mûsa genç delikanlısına şöyle demişti" âyeti ile ilgili olarak ilim adamlarının üç görüşü vardır: 1-Bu onunla birlikle olup ona hizmet eden hizmetçisiydi. Arapçada "el-fetâ" genç, delikanlı demektir. Hizmetçiler çoğunlukla genç olduklarından dolayı güzel edebin bir neticesi olarak hizmetçiye "fetâ" denilmiştir. Şeriat'da, Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu âyetinde görüldüğü gibi bu edebi teşvik etmiştir: "Sizden herhangi bir kimse benim kölem, benim cariyem, demesin bunun yerine genç oğlum, genç kızım (fetâye-fetâli) desin"Buhârî, İtk 17; Müslim, Elfâz 13-15, Ebû Dâvûd, Edeb, 75; Müsned, II, 316, 423, 444, 463. 4H4, 4yi. 496, 508. İşte bu alçak gönüllülüğe bir teşviktir. Yusuf Sûresi'nde(12/36. âyetin tefsirinde) bu açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Âyet-i kerimede "fetâ"dan kasıt hizmetçidir. Bu da Yusuf(aleyhisselâm)ın oğlu İfrâim'in oğlu Nun oğlu Yuşa'dır. Bunun Mûsa (aleyhisselâm)ın kızkardeşinin oğlu olduğu da söylenmiştir. 2-Burada "Mûsa'nın fetâsı" denilmesi bu kişinin -hür olsa dahi- ilim öğrenmek için onunla birlikte bulunmasından dolayıdır. Bu da birinci mana ile aynıdır. 3- Ona fetâ denilmesi, kölenin yerini tutmasından dolayıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır; "Yusuf, fetâlarına(görevlilerine): Bedellerini yüklerinin içine koyuverin... demişti".(Yusuf, 12/62); "Aziz'in karısı, hizmetçi delikanlısından (fetâ) murad almak istiyormuş."(Yusuf, 12/30) İbnu'l-Arabî der ki: Kur'ân-i Kerîm'in ifadesinin zahirinden anlaşılan onun köle olduğudur. Hadiste de bu kimsenin Yûsa b. Nûn olduğu belirtilmektedir. TefsiKe dair gelmiş rivâyetler) de belirtildiğine göre o, onun kızkardeşinin oğludur. Bütün bunlar ise kafi olarak söylenebilecek hususlardan değildir. Bu konuda tevakkuf etmek(görüş açıklamamak) daha iyidir. 4- "Çok Yıllar (Hukub)"ın Anlamı: Allah'ın: "Yahud çok yıllar geçireceğim" âyeti ile ilgili olarak Abdullah b. Ömer der ki: Hukub, seksen yıl demektir. Mücahid, yetmiş yıldır.Katade, uzun bir süredir derken,en-Nehhâs şunları söyler: Dilbilginlerinin bildiklerine göre hukub ve hıkbe sınırları belirli olmayan, belirsiz bir zaman demektir. "Raht" ve "kavim" kelimeleri de müphem ve sınırları belli olmayan(insan topluluğu) demektir. Bunun çoğulu da "ehkaab" ...diye gelir. 61Nihayet onlar, bu İki deniz arasının birleştiği yere ulaşınca balıklarını unuttular. Balık denizde bir deliğe doğru yolunu tutmuştu. "Nihayet onlar, bu iki deniz arasının birleştiği yere ulaşınca balıklarını unuttular. Balık denizde bir deliğe doğru yolunu tutmuştu" âyetinde yer alan: ""İkisinin arasındaki zamir iki denize aittir. Bu açıklamayıMücahid yapmıştır (meal de buna göre yapılmıştır). "Delik" gidecek yer, demektir. Bu açıklamayıMücahid yapmıştır.Katade ise, su donmuş ve o bakımdan içinden gidilecek bir gedik gibi bir hal almıştı, demiştir. Müfessirlerin çoğunluğuna göre balığın yol aldığı yer boş kaldı. Mûsa da balığı takip ederek bu boş yerin üzerinden yürüdü. Nihâyet yol onu denizdeki bir adaya kadar götürdü. İşte orada Hızır'ı buldu. Ancak rivâyetlerin ve Kitabın zahiri onun Hızır'ı deniz kıyısında bulup gördüğünü göstermektedir. "Balıklarını unuttular" diye buyurulmakla birlikte, unutan sadece Mûsa'nın yanındaki genç delikanlıdır. O bakımdan anlam şöyledir denilmiştir: O gördüğü balığın bu halini Mûsa'ya bildirmeyi unuttu, birlikte olduklarından dolayı unutmak ikisine de nisbet edildi. Bu yönüyle yüce Allah'ın: "O iki denizden inci ve mercan çıkar" (er-Rahmân, 55/22) âyetini andırmaktadır. Halbuki bunlar ancak tuzlu denizden çıkartılmaktadır. Şu âyet ta bu kabildendir: "Ey cin ve insanlar topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyan... peygamberler gelmedi mi?"(el-En'âm, 6/130) Halbuki peygamberler sadece insanlardan gönderilmiştir, cinlerden peygamber gönderilmemiştir. Buhârî'de de şöyle denilmektedir: "(Mûsa) genç delikanlısına dedi ki: Benim senden istediğim, balığın senden ayrılacağa vakti ve zamanı bana bildirmendir. Delikanlı ona: Sen bana fazla bir yükümlülük yüklemedin, dedi. İşte aziz ve celil olan Allah'ın: "Hani Mûsa genç delikanlısına"yani Yûşa' b. Nûn'a -ki adının böyle olduğu(hadisin ravilerinden)Saîd b. Cübeyr tarafından verilmemiştir, "-"dedi ki..." âyeti bunu anlatmaktadır. O toprağı nemli bir yerde bir kayanın gölgesinde bulunuyor iken -Mûsa da uykuda iken-balık (zembil içinde) hareket etmeye başladı. Beraberindeki genç delikanlı onu uyandırmayayım dedi, uyanınca da ona durumu bildirmeyi unuttu. Balık hareketini sürdürdü, nihayet denize daldı. Yüce Allah denizin balık üzerinden geçmesi gereken akıntısını tultu. Âdeta o taşta iz bırakırcasına, iz bıraktı. (İbn Cüreyc) dedi ki: Amr bana dedi ki: İşte bu şekilde âdeta onun izi taşın içinde imiş gibi çıkıyordu, dedi ve iki elinin baş parmakları ile onlara bitişik olan (şehadet) parmaklarını halka yaptı. Bir diğer rivâyette şöyle denilmektedir: Yüce Allah balığın üzerinden akıntının geçmesini engelledi ve böylelikle üzerinde bir tak gibi oldu.(Mûsa) uyanınca, arkadaşı kendisine balığın durumunu haber vermeyi unuttu. Günün geri kalan bölümünü ve gece boyunca yol aldılar. Ertesi günü Mûsa yanındaki delikanlıya: "Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzdan gerçekten yorgun düştük" dedi. Mûsa (aleyhisselâm) Allah'ın emretmiş olduğu yeri geçip geride bırakıncaya kadar yorgunluk duymamıştı. Beraberindeki genç delikanlı ona: "Gördün mü; o kayaya sığındığımız zaman doğrusu ben babğı unutmuşum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı dedi, .Buhâri, Tefsir 18. sûre 3 Her ikisinin de unuttuğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah: "Balıklarını unuttular" âyetinde unutmayı ikisine nisbet etmiştir. Çünkü balığı ilkin taşıyan -taşıma emri kendisine verilmiş olduğundan- Mûsa(aleyhisselâm) idi. Yollarına devam ettikten ve bir süre yol aldıktan sonra balığı yanındaki delikanlısı taşımıştı. |