CİLD       ALFABE       KONU       KABR-İ ŞERİFLER

1.   2.   3.   4.   5.   6.   7.   8.   9.   10.   11.   12.
     
 

SADREDDÎN BİN BEHÂEDDÎN ZEKERİYYÂ

Hindistan'ın büyük velîlerinden. Zamânın büyük âlimlerinden olan babası Behâeddîn Zekeriyyâ'dan ilim ve feyz aldı. Zamânın diğer âlimleriyle de görüştü. Ferîdüddîn Şeker Genç ve Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî gibi büyüklerin zamânına yetişmekle şereflendi. Yüksek mertebelere, üstün derecelere yükseldi.

Şihâbüddîn Sühreverdî hazretlerinin talebesi olan babasından aldığı feyzlerle, karanlıkta kalmış insanları aydınlattı. Doğru yoldan sapanları doğru yola götürmek, doğru yoldakileri üstün derecelere yükseltmek için gayret etti. Babasından sonra yetiştirme ve terbiye makâmı kendisine verildi. Birçok âlim ve velî onun ilim ve feyzinden istifâde etti. Mîlâdî on dördüncü asrın başında, Mültan'da vefât etti. Oğlu Rükneddîn Ebü'l-Feth, yolunu devam ettirdi. Talebelerinden Seyyid Mîr Hüseynî, Sadreddîn hazretlerini yüksek babasını ve Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretlerini Kenz-ür-Rumûz adını verdiği eserinde çok güzel metheyledi.

Talebelerinden Hâce Ziyâüddîn, onun güzel sözlerini Künûz-ül-Fevâid adlı eserinde topladı. Orada Şeyh Sadreddîn'in talebelerinden birine şöyle vasiyet ettiği yazılıdır: "Peygamber efendimizin bildirdiği hadîs-i kudsîde buyruldu ki: "Lâ ilâhe illallah kal'amdır. Bunu okuyan, kal'ama girmiş olur. Kal'ama giren de, azâbımdan kurtulur." Kal'aya girmek üç türlüdür. Zâhir, bâtın ve hakîkat ile girmek. Zâhir kal'asına giren, havf ve recâ ile Allahü teâlânın gadabından korkup, rahmetini umarak Allah'tan başkasını yok etmelidir. Zîrâ bütün âlem, düşman veya dost olsa, Allahü teâlânın hükmü, irâdesi olmadan hiçbir kimse, hiçbir fayda ve zarar, iyilik ve kötülük yapamaz. Nitekim, Allahü teâlâ, En'âm sûresi on yedinci âyet-i kerîmesinde meâlen; "Eğer Allah sana bir belâ, dert dokundurursa, onu O'ndan başka açacak (giderecek) kimse yoktur. Sana bir hayır dokundurursa (verirse), onu devâm ettirmeye ve her şeye O kâdirdir" buyurdu.

Bâtınî kal'a ise, ölümden önce bu fânî sarayda (dünyâda olan her şey), devamlı ve bâkî değildir ve yokluk kalemi onun üzerinden geçmiştir. Nitekim Hak teâlâ, er-Rahmân sûresi 26. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Yeryüzünde olan her şey fânîdir" buyurdu. O hâlde dünyâdaki şeylerin varlığına ve yokluğuna bakmamalı, bâtınına, özüne bakmalıdır.

Hakîkat kal'ası şudur ki: Cennet isteği, Cehennem korkusu kalbe gelmemeli, Hak'tan başkasına kalbde yer vermemelidir. Nitekim Kamer sûresi 54 ve 55. âyet-i kerîmelerde meâlen; "Şüphesiz takvâ sâhipleri Cennetlerde aydınlıklar içindedirler. Rızâ gösterilen bir yerde... Kudretine nihâyet olmayan bir Melik'in (her şeye hâkim bulunan Allahü teâlânın) huzûrundadırlar" buyruldu. Oraya kavuşunca, Cennet kendiliğinden kazanılmış olur. Cehennem ondan kaçar.

Talebelerinden birine yazdıkları nasîhatlerinde; "Zikirsiz hiç bir nefes alıp vermemelidir. Büyüklerimiz buyurdu ki: "Bir nefesten bir nefese zikirsiz geçerse, o insanın vakti, kayıptır. Vesveseden ve mâlâyânîden zikre kaçınız. Hep zikr ederseniz; vesvese ve mâlâyânî, zikrin nûruyla yanar, zikrin nûru kalbe işler ve kalbde zikrin hakîkati hâsıl olur. Kalb yakîn nûrları ile nûrlanır, aydınlanır. Tâliblerin maksudu, sâlihlerin maksadı budur. Mısrâ:

Bu büyük devleti, bugün kime verirler.

Vasiyetinde buyurdu ki: "Allahü teâlâ, Ahzâb sûresi 41. âyet-i kerîmede meâlen; "Ey îmân edenler, Allah'ı çok zikredin!" buyuruyor. Allahü teâlâ bir kuluna iyilik murâd edip, onu iyi kullardan yazınca, onu, kalbiyle birlikte dil ile de zikretmeye muvaffak eder. Onu, dil zikrinden kalb zikrine yükseltir. Hattâ dili sussa, kalbi susmaz, zikre devâm eder. Kul, gizli nifâktan kaçınmadıkça buna kavuşamaz. Resûl-i ekremin; "Ümmetimdeki münâfıkların çoğu, Kur'ân-ı kerîm okuyanlardan olacaktır." hadîs-i şerîfi buna işârettir. Bununla, Allahü teâlâdan başkasıyla olmanın, kalbin O'ndan başkasına tutulmasının nifâk olduğunu ifâde buyurmuşlardır. Kul, zâhirini büyültücü ve medhedici şeylerden sıyırır, bâtınını da kötü düşünce ve huylardan temizleyip ayırırsa, zikr nûrunun kalbinde parlaması pek yakın olur. Ondan şeytânî vesveseler, nefsânî şeyler, kuruntular kesilir, kalbinde zikir nûru meydana gelir. Hattâ öyle olur ki, zikri, zikr olunanın müşâhedesi ile olur. Bu, büyük bir derece, yüksek bir ihsân olup, buna ulaşabilenler, el ve gönül sâhiplerinden yüksek himmetli olanlardır. Tevfik ve yardım Allah'tandır."

 

KERÂMET ve MENKÎBELERİ

PEYGAMBERİMİZE TÂBİ OLMAK

Sadreddîn bin Behâeddîn hazretleri, talebelerinden birine şöyle nasîhat buyurdu: "Resûl-i ekreme tâbi olmada ilk adım, O'nun bildirdiklerine tam inanmak ve bunda sâbit olmaktır. Bu da ancak kulun, kalbiyle şeksiz, şüphesiz îtikâd etmesi; dil ile de isteyerek ve rağbetle ikrâr etmesiyle mümkündür. Bu tasdîk ve ikrârda muhabbet ve ayrıca, Allahü teâlânın zâtının bir olduğunda, sıfatlarının da hiç kimsede bulunmadığında, bütün sıfatlarının kâmil ve kadîm olduğunda, isimlerinin, sıfatlarının ve fiillerinin idrâk, vehim ve fehimden münezzeh, sonradan olmaktan a'raz ve cisim olmaktan uzak olduğunda, bütün âlemlerin, varlıkları O'nun yaratığı olduğunda, zâtı ve sıfatları için; nasıldır, nicedir soruları sorulamayacağında, hiçbir bakımdan hiçbir şeye benzemediğinde, hiçbir şeyin hiçbir bakımdan O'na benzemeyeceğinde, Peygamberlerin, salevâtullahi aleyhim onun elçileri olduğunda, Muhammed Resûlullah'ın bütün peygamberlerden üstün olduğunda, O'nun söylediklerinin doğru olup, onlarda şüphe edilmeyeceğinde, akıl nasıl olduğunu anlasın anlamasın teslim olmak gerektiğinde, doğru îtikâdın bu teslimiyete bağlı bulunduğunda kesin bilgisi olmalıdır. Kalbde îmân bulunduğunun alâmeti; iyilik yapınca sevinmek, kötülüklerden nefret etmektir. Îmânda istikâmetin alâmeti; ilim ve îmân olarak değil, zevk ve hâl olarak, Allahü teâlâ ve Resûlü o kimse için, bu ikisinden başka herkes ve her şeyden daha sevgili olduğuna yakîn hâsıl etmektir.

 

KAYNAKLAR

1) Ahbâr-ül-Ahyâr; s.62

2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.7