Medyen ve
Eyke ahâlisine gönderilen peygamber. İbrâhim aleyhisselâm
veya Sâlih'in (aleyhisselâm) neslinden olduğu
rivâyet edilir. Nesebi, Buharî-i şerîfi şerheden âlimlere göre; Şu’ayb bin
Mikâil bin Lâvî bin Ya’kûb (aleyhisselâm) bin
İshak (aleyhisselâm) bin İbrâhim'dir (aleyhisselâm). Ebüssü’ûd Efendi'ye göre; Şu’ayb bin
Mikâil bin Yeşcer bin Medyen bin İbrâhim'dir (aleyhisselâm).
Fahreddîn Râzî, Medyen'in, Lût aleyhisselâmın
kızı Reâya ile evlendiğini ve ondan doğan çocuklarının çoğaldığını rivâyet
etmektedir. Şu’ayb aleyhisselâmın anne
tarafından Hazret-i Lût'un kızına ulaştığı ve Eyyûb'le (aleyhisselâm) teyzeoğulları oldukları da rivâyet edilir. Mûsâ'nın
(aleyhisselâm) da kayınpederidir. İsminin
Arapça'da Şu’ayb, Süryanîce'de ise Yesrub olduğu bildirilmiştir. Memleketi olan
Medyen ve oraya yakın bir yer olan Eyke ahâlisine peygamber olarak gönderildi.
Bu husûs hadîs-i şerîfte
bildirilerek; “Şu’ayb
aleyhisselâm Medyenlilerin neseben kardeşleridir. Onlara ve Eshâb-ı Eyke'ye
peygamber olarak gönderilmiştir” buyrulmuştur. Her iki kavmin
azgınlıkları yüzünden helâk olması üzerine inananlarla birlikte Mekke'ye gitti.
Orada vefât edip, Kâbe-i muazzamada, altın oluğun altına, yâni Hatim'e
defnedildi. Kavmine güzel söz söylemesi, tatlı ve te’sirli hitâb etmesi
sebebiyle, kendisine Hatîb-ül-Enbiyâ (Peygamberlerin hatîbi) denildi.
Çok namaz kılar, kul hakkına ziyâdesiyle dikkat eder, bilhassa ölçü ve tartı
aletlerinde hak geçmemesi için, elinden geleni yapar ve titizlik gösterirdi.
Arabistan'da,
Akabe körfezinden Humus vâdisine kadar uzanan Medyen bölgesinde doğup büyüyen
Şu’ayb (aleyhisselâm), o kavmin asîl bir
âilesine mensuptu. Hattâ bir rivâyette; dedelerinden olan Medyen adlı şahsın
etrâfında toplanan insanların kurduğu şehre Medyen isminin verildiği, bölgenin
bu adla anıldığı bile söylenir. Şu’ayb'ın (aleyhisselâm)
gençliği, Medyen kavminin arasında geçti. Bu bölge halkı sapıtıp azıtmış
olduğundan; onların kötülüklerinden uzak yaşar, babasından kalan koyunları ile
meşgûl olur ve çok namaz kılardı. İnsanlara güzel huyları ve nasîhatleri ile
örnek oldu. Medyenliler, atalarının doğru yolundan ayrılmışlar ve kötü yollara
sapmışlardı. Bu sebeple, bir olan Allahü teâlâya
ibâdet etmeyi bırakmışlar, kendi yaptıkları putlara, heykellere tapmaya
başlamışlardı. Medyen'in kervan yolları üzerinde bulunması, bölge halkını
ticârete yöneltmişti. Bu insanlar, yaptıkları alışverişte muhakkak hîle
yaparlardı. Yiyecek maddelerini alırlar, yer altına doldururlar, pahalanınca
fahiş fiyatla satarlardı. O zamanlar, para, ya tane ile sayılarak veya
tartılarak işlem görürdü. Medyenliler, alış-veriş yaptıkları şahıslardan parayı
tartı ile alıyorlar, kenarından kırptıktan sonra tane ile başkasına
veriyorlardı. Ölçü ve tartı için, iki değişik alet ve ağırlıkları vardı. Birini
kendileri satın alırken, diğerini de başkasına bir şey satarken
kullanıyorlardı. İnsanların yollarını keserler, onların mallarından belli bir
kısmına el koyarlardı. Yol üstünde dururlar, bilhassa yabancı ve gariplerin
mallarını çeşitli hîlelere başvurarak ellerinden alırlardı. İnsanlarla
yaptıkları muâmelelerde, karşı tarafa zarar verirler, onlara eziyet ve zulüm
ederler, bozgunculuk yaparlardı. Sıhhatlerinin, boş vakitlerinin, yiyecek-içecek
ve giyecekteki bolluk, fiyatlardaki ucuzluk ve emniyet içinde yaşamak gibi
nîmetlerin kıymetini bilip şükretmezler, ayrıca bütün bu nîmetlere, nankörlük
ederlerdi.
Medyenliler
böyle zulüm ve sapıklık içinde hayat sürerken, Allahü
teâlâ, onlara, doğru yola dâvet için, Şu’ayb'ı (aleyhisselâm) peygamber gönderdi. Şu’ayb (aleyhisselâm), onlara nasîhatlerde bulunup; Allahü teâlâya şirk koşmamalarını ve yalnız O'na
ibâdet etmelerini; alış-verişte, ölçü ve tartıda haksızlıkta bulunmamalarını,
âhıret gününe inanmalarını, yeryüzünde bozgunculuk yapmamalarını söyledi. Buna
devam ettikleri takdirde Cehennem azâbına uğrayacaklarını bildirdi. Emirlerini
yapmaları hâlinde Cennetle müjdeledi. Eğer sözlerini dinlemezler, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyet
etmezlerse, dünyâda ve âhırette acı azâblarla karşılaşacaklarını da haber
verdi. Fakat, azgın Medyen ahâlisi Şu’ayb'ın (aleyhisselâm)
sözlerini dinlemeyip, azıttıkça azıttı. Kabîlesinin kuvvetli olduğunu ileri
sürerek, Şu’ayb'a (aleyhisselâm) kötülük yapmak
istemediklerini söylediler. Fakat, ona inananları tehditten hiç geri
kalmadılar.
Şu’ayb (aleyhisselâm), bütün bu sıkıntı, eziyet ve
horlamalara rağmen, kavmini doğru yola dâvet etti. İbrâhim'e (aleyhisselâm) indirilen suhuflarda bildirilen
husûsları, yâni Hanîf dînînin hükümlerini tebliğ eden Şu’ayb'ın (aleyhisselâm) peygamberliği, Şam'a kadar duyulmuştu.
Allah aşkı ile yanan nice gönül sâhipleri, akın akın onu görmek ve
bildirdiklerine îmânla şereflenmek için Medyen'e geliyorlardı. Allahü teâlânın, nîmet değil felâketlerine sebep
olarak verdiği mal ve sıhhatleri sebebiyle kuvvetli olduklarını zanneden
müşrikler, yolda durup Şu’ayb'a (aleyhisselâm)
îmân etmeye ve ziyâretiyle şereflenmeye gelenlere mâni olmaya çalışıyorlar,
böylece ellerinden geleni yapıyorlardı. Hattâ, içlerinde en doğru kimse
olduğunda şek ve şüphe etmedikleri Şu’ayb'ı (aleyhisselâm);
yalancılıkla suçluyorlar, îmân etmek için gelenleri ondan uzaklaştırmaya
çalışıyorlardı. Zamânla çabalarının çâre olmadığını gördüler. Şu’ayb'ı (aleyhisselâm) ve ona inananları, kendi sapık
dinlerine dönmedikleri takdirde, yurtlarından çıkaracaklarını söyleyip tehdit
ettiler. Şu’ayb (aleyhisselâm) ve ona
inananlar, sapıkların tehditlerine karşı çıktılar. Azgın Medyen ahâlisinin
îmâna gelmesinden ümîd kesince, onları Allahü teâlâya
havâle ettiler.
Şu’ayb'ın (aleyhisselâm) Allahü teâlânın
emir ve yasaklarını kavmine tebliği ve onlarla mücâdelesi, Kur'ân-ı kerîmde meâlen şöyle beyân
buyrulmaktadır:
“Biz, evlâd-ı Medyen'e (neseben) kardeşleri Şu’ayb'ı (aleyhisselâm) gönderdik. O, onlara; “Ey kavmim! Allahü teâlâyı tevhîd edip, O'na ibâdet edin. O'ndan başka ilâhınız
yoktur. Alış-verişinizde, ölçü ve tartıyı noksan etmeyin. Ben sizin zenginlik
ve refâh içinde olduğunuzu, (bu zenginlik ve bolluğa şükretmediğiniz
takdirde elinizden çıkacağını veya bu bolluk içerisinde ölçü ve tartıda
noksanlık yapmanızın size uygun olmadığını) görüyorum. Bu hıyânetiniz sebebiyle, kıyâmette Cehennem
azâbının (veya dünyâda iken şiddetli bir azâbın) sizi kuşatarak hiç birinizin kurtulamayacağından
korkarım” dedi.” (Hûd sûresi: 84)
Bu âyet-i
kerîmenin tefsîrinde Fahreddîn-i Râzî hazretleri buyurdu ki: Peygamberler ilk
önce tevhîdle dâvete başlarlar. Bu sebeple Şu’ayb aleyhisselâm;
“O'ndan başka
ilâhınız yoktur” buyurdu. Kavmini tevhîde dâvet ettikten sonra, en
mühim husûsiyeti olan alış-verişteki hîleden vazgeçmeye dâvet etti. Sonra bu
dâvet ehemmiyet sırasına göre devam etti. Medyen halkının, ölçü ve tartıyı
eksik ve hîleli yapmak, âdetleri olduğu için, Şu’ayb aleyhisselâm
onlara; “Alış-verişinizde,
ölçü ve tartıyı noksan etmeyin” buyurdu. Medyen halkı bu fiili iki
şekilde yapıyorlardı. Kendileri başkasına tartarken eksik tartıyorlar,
başkalarından ise fazla fazla alıyorlardı.
Şu’ayb aleyhisselâm kavmini dâvete devam ederek meâlen; “Ben sizin
zenginlik ve refâh içinde olduğunuzu görüyorum” buyurdu. Burada iki
vecih vardır. Birincisi, malları değerinden fazla yüksek fiyatla satmaktan men
ve bu fiillerine tevbe etmezlerse bu nîmetin kendilerinden gideceğini
hatırlatma vardır. Şu’ayb aleyhisselâm bu eksik
ve fazla tartmayı terketmelerini, eğer terketmezlerse; Allahü teâlânın ihsân ettiği rahat ve zenginliği
onlardan alacağını anlatmak istiyordu.
İkinci
olarak âyet-i kerîmeye şu mânâ da takdir edilmektedir; “Allahü teâlâ size, çok mal ve nîmet verdi. Sizin
eksik ve fazla tartmaya ihtiyâcınız yoktur.” Bu sebeple âyet-i kerîmenin
sonunda meâlen; “Bu
hıyânetiniz sebebiyle, kıyâmette Cehennem azâbının sizi kuşatarak, hiç
birinizin kurtulamayacağından korkarım dedi” buyrulmuştur.
Şu’ayb aleyhisselâm, sözlerine devam ederek meâlen şöyle
buyurdu: “Rabbiniz
tarafından size açık mûcize geldi. Artık kileyi, terâziyi tam tutun. İnsanların
haklarını yerine getirmekte noksanlık yapmayın. (Peygamberler ve
onlara tâbi olanların vâsıtasıyla) ıslâh olmuş olan yeryüzünü, (küfür ve
hîlelerinizle)
fesâda vermeyin. Eğer benim sözümü tasdik ederseniz, (bu
söylediklerim)
sizin için hayırlıdır dedi.” (A’râf sûresi: 85)
Fahreddîn-i
Râzî hazretleri bu âyet-i kerîmelerin îzâhında buyurdu ki: Bu âyet-i kerîmede,
Şu’ayb aleyhisselâm kavmini şu husûslara dâvet
etmiştir. İlk olarak meâlen; “Allahü
teâlâya ibâdet edin. Sizin için O'ndan başka
bir ilâh yoktur” buyurmuştur. Bu, işin temeli olup, bütün
peygamberlerin dînînde mûteberdir.
Şu’ayb aleyhisselâm ikinci olarak; kendisinin onlara
peygamber olarak gönderildiğini bildirdi. Bunun için de onlara meâlen; “Rabbiniz
tarafından size açık bir beyyine geldi” buyurdu. Burada “beyyine”
den murâdın, mûcize olması lâzımdır. Zirâ peygamber olduğunu bildirenin
(istendiği zaman) mûcize göstermesi lâzımdır. Şâyet mûcize gösteremezse ancak
bir haberci olur, peygamber değil! Bu âyet-i kerîme göstermektedir ki, Şu’ayb aleyhisselâm, kavmine peygamberliğinin ve
bildirdiklerinin doğruluğunu gösteren bir çok mûcize göstermiştir. Bu
mûcizelerin neler olduğu ve keyfiyeti, Kur'ân-ı
kerîmde Resûlullah efendimizin
(sallallahü aleyhi ve sellem) bir çok
mûcizelerinin açıkça bildirildiği gibi bildirilmemiştir.
Şu’ayb aleyhisselâm üçüncü olarak, kavmine meâlen; “Artık kileyi,
terâziyi tam tutun” buyurdu. Peygamberler, kavimlerinin en bâriz
gördükleri kötü hâllerini, diğer kötülüklerden daha önce nehye çalışırlardı.
Şu’ayb aleyhisselâmın kavmi, alış-verişlerinde
eksik ve hîleli tartmaya müptelâ idiler. Bu sebeple, Şu’ayb aleyhisselâm kavmini hîleli ve eksik tartmaktan
nehyetti. Az bir şey için eksik ve hîleli tartarak hıyânet etmek, ahlâken de
çok çirkin bir iştir. Bunun için Allahü teâlâ,
haram olduğunu bildirdi ve hiç bir özür bırakmadı. Böylece insanlara ölçü ve
tartıyı tam yapmalarını emretti.
Şu’ayb aleyhisselâm dördüncü olarak, kavmine meâlen; “İnsanların
haklarını yerine getirmekte noksanlık yapmayın” buyurdu. Şu’ayb aleyhisselâm, kavmini ölçü ve tartıda eksik tartmak
ve hîle yapmaktan nehy ettikten sonra, bütün yönleri ile noksanlık ve hîleden
de men etti. Bu sözü ile, başkasının malını gasp etmekten, hırsızlıktan, rüşvet
almaktan, yol kesmekten, açık ve gizli bir hîle ile insanların malını almaktan
nehy etti.
Şu’ayb aleyhisselâm beşinci olarak meâlen; “(Peygamberler
ve onlara tâbi olanların vâsıtasıyla) ıslâh olmuş olan yeryüzünü (inkâr ve
hîlelerinizle)
fesada vermeyiniz” buyurdu. İnsanların mallarını rızâsı olmadan
almak, çekişmeye ve düşmanlığa sebep olmakta, çekişme ve düşmanlık da fesâda
sebep olmaktadır. Bu âyet-i kerîme, din ve dünyâ işlerinin hepsinde fesâd
çıkarmayı nehyetmektedir.
Şu’ayb aleyhisselâmın dâvet ettiği bu beş şey, iki esasta
toplanmaktadır: Birincisi, Allahü teâlânın
emirlerini büyük bilmek. Bu esâsa, tevhîd ve peygamberleri tasdik de dâhil
olmaktadır. İkincisi ise, Allahü teâlânın
yarattıklarına acımaktır. Buna eksik ve hîleli tartma ile fesâd çıkarmayı
terketmek, kısaca insanlara eziyeti bırakmak da girmektedir. Herkese faydalı
olmak ve yardım etmek zordur. Fakat, herkese kötülük yapmaktan geri durmak
mümkün ve lâzımdır. İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi aleyh)
Mektûbât'ının birinci cildi, yüzyetmişinci mektubunda buyurdu ki: “Ey akıllı
kardeşim! Allahü teâlânın emirlerini
yapmak ve yasaklarından kaçmak lâzım olduğu gibi, insanların haklarını ödemek
ve onlarla iyi geçinmek de lâzımdır. “Allahü
teâlânın emirlerini büyük bilmek ve O'nun
yarattıklarına acımak lâzımdır” hadîs-i şerîfi, bu iki hakkı yerine getirmek lâzım olduğunu
göstermektedir. Bu iki haktan yalnız birini gözetmek kusur olur. Bir bütünün,
bir parçası, onun hepsi demek değildir. Bundan anlaşılıyor ki, insanlardan
gelen sıkıntılara dayanmak lâzımdır. Onlarla iyi geçinmek vâcibdir. Kızmak iyi
olmaz. Sert davranmak yakışmaz. Fârisî beyt tercümesi:
Seviyorum
diyenin, güzel olsa da pek,
Nazlanmayı
bırakıp, naz çekmesi gerek!
Allahü teâlâ,
Şu’ayb aleyhisselâmın kavmine söylediği bu beş
şeyi bildirdikten sonra, Şu’ayb aleyhisselâmın
meâlen şöyle dediğini bildirdi: “Eğer benim sözümü tasdik ederseniz (bu
söylediklerim)
sizin için hayırlıdır dedi.” Yâni siz âhırete îmân ediyorsanız bu
söylediğim ve bildirdiğim beş husûs âhırette sizin için hayırlıdır. Eksik
tartmayı, fesâd çıkarmayı terk edin. Bu sizin için dünyâda mal toplamaktan daha
hayırlıdır. Zirâ insanlar, sizin doğruluğunuzu ve emânete riâyetinizi, ölçü ve
tartıyı tam yaptığınızı bilirlerse sizinle muâmelelerde bulunurlar. Böylece
mallarınız çoğalır.
“Ey kavmim! Ölçekte ve
terâzide adâleti yerine getirin. İnsanlara hakkı olan şeyleri noksan vermeyin.
Günâh işlemek sûretiyle yeryüzünde fesâd çıkarıcı olmayın. (Dininizi ve dünyânızı ıslâh
ediciler olun.)
Eğer mü’min kimseler iseniz (yani benim söylediklerimi kabûl edip,
tasdik ediyorsanız), Allahü
teâlânın helâlinden bıraktığı kâr, sizin için (ölçü
ve tartıda hîle yaparak elde ettiğiniz fazlalıktan) daha hayırlıdır. Ben sizin üzerinize bir
muhâfız değilim.” (Hûd sûresi: 85-86) Yâni, sizi kötü işlerden
alıkoyacak gücüm yok ve yaptığınız kötü işlerden dolayı, cezâ veremem.
Yaptığınız kötülükler sebebiyle, üzerinizde bulunan nîmetlerin elinizden
çıkmasına da mâni olamam. Ben ancak tebliğ edici, nasîhat verici ve başınıza
geleceği vâdedilen azâbla korkutucuyum.
“Onlar dediler ki: “Ey
Şu’ayb! Bizim babalarımızın ibâdet ettiği putlardan, yâhut kendi mallarımızdan
dilediğimizi eksik ölçüp tartmamızdan vazgeçmemizi, sana namazın mı emretti.” (Hûd sûresi: 87) Azgın kavmi, çok
namaz kılan Şu’ayb'ı (aleyhisselâm) ibâdet
ederken gördüler. Kavmi, Şu’ayb aleyhisselâma
hakâret etmek için, bir saygı ifâdesi bile kullanmadı ve onun namazıyla alay
etmek için; “Bizim dedelerimizden kalan dînîmizden ve mallarımızdan
dilediğimizi eksik ölçüp tartmamızdan vazgeçmemizi, sana namazın mı emrediyor?”
dediler. Müfessirler; “Burada, en büyük ibâdet olduğu için namaz zikredilerek
din murâd edilmiştir” demişlerdir.
Fahreddîn-i
Râzî hazretleri bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde buyurdu ki: Şu’ayb aleyhisselâm, A’râf sûresi 86. âyet-i kerîmesinde
bildirdiği beş husûsa bâzı husûslar daha ilâve etti. Şu’ayb aleyhisselâm onlara, Hakk'a ve hak dîne giden yolu
tıkayıp, insanların îmân etmelerine mâni olmamalarını bildirip meâlen; “Her bir yol
üzerine oturmayın” buyurdu.” Bu âyet-i kerîme iki şekilde tefsîr
edilebilir. Birincisi, yoldan maksat insanların gittiği yoldur, Medyenliler
yollara oturuyorlar ve Şu’ayb aleyhisselâma
îmân etmek isteyenleri tehdit ederek mâni oluyorlardı. İkinci vecih ise “Din
yolu” demektir. Bâzı âlimlere göre “Her bir yol üzerine oturmayın” âyetinden murâd,
“Şeytana uymayın” demektir. Âyet-i kerîmede meâlen buyruldu ki: “(İblis); “Öyle ise beni
azdırmana yemîn ederim ki, Âdemoğullarını saptırmak için muhakkak senin doğru
yoluna oturacağım!...” (A’râf sûresi: 14) Sırâttan (yoldan) murâd,
dîne götüren yolların hepsidir. Bunun delîli âyet-i kerîmenin devamında; “Allahü teâlâya îmân etmelerine mâni olmayın”
buyrulmasıdır.
Kısaca,
Şu’ayb aleyhisselâm kavmini;
1- Yollara
oturup insanları tehdit etmekten, eziyette bulunmaktan,
2- Allahü teâlâya îmân edecek kimselere mâni
olmaktan,
3- Îmân
edecek veya îmân etmiş olanları şüphe ve tereddüde düşürmekten, eğri yola
gitmelerini istemekten men etmiştir.
İyi
düşünülürse bir kimsenin, bir sözü kabûl edip inanmasına bu üç yol ile mâni
olunabilir.
Şu’ayb aleyhisselâm onlara meâlen; “Sizin sayınız ve malınız az iken, sizi mal ve
evlâd ile çoğaltan Allahü
teâlâyı zikredin. Sizden önceki ümmetlerden
bozgunculuk edenlerin âkıbetlerinin ne olduğuna bakın ve ibret alın dedi.”
Burada
Şu’ayb aleyhisselâm, kavmine, Allahü teâlânın onlar üzerindeki nîmetlerini,
geçmiş ümmetlerden îmân etmeyenlerin başına gelenleri haber vererek, onları
îmâna, tâata, günâhtan uzaklaşmaya teşvik ve îmâna dâvet etmektedir. Sözlerine
meâlen şöyle devam etmişlerdir;
“Halbuki biz seni rüşd ve
hilm sâhibi bir kişi olarak biliyorduk. Böyle iken sen atalarımızın dînînden
bizi nasıl uzaklaştırmaya çalışırsın?” dediler.” (Hûd sûresi: 87) Kavmi, bu sözü
Şu’ayb aleyhisselâm ile alay etmek için
söylemiştir.
Şu’ayb aleyhisselâm, kavminin câhil, inâdçı ve alaylı
sözleri karşısında; “Ey kavmim! İyice düşünüp bana cevap verin. Eğer ben,
Rabbim tarafından ilim, hidâyet, din ve nübüvvet ile gelmişsem veya Rabbim beni
helâl nîmetler ile rızıklandırmış ise, yine hakkımda böyle isnâdlarda bulunur
musunuz? Ben, Allahü teâlânın pek çok
lütfune kavuşmuş iken, O'nun emrine karşı gelemem. Rabbimin emir ve yasaklarını
size tebliğ etmekten de aslâ vazgeçmem. Siz benim bu hâlimi, niçin
anlamıyorsunuz? Halbuki, sizin yapmanızı bildirdiğim husûsları, ben de yerine
getiriyorum. Sizin sakınmanızı bildirdiğim kötülüklerden en evvel kendim
kaçınıyorum. Ben, yapıp yapmamanızı istediğim husûsları gücüm yettiği kadar
tebliğ ederek, sizin ıslâh olmanızı isterim. Benim söylediklerim, sizin
faydanızadır. Size bildirdiklerimi zorla yaptıracak güçte değilim.
Muvaffakiyetim Allahü teâlânın yardımı
iledir. Ben, yalnız O'na tevekkül edip, bütün işlerimde O'na güvendim ve O'na
sığındım. Çünkü her şeye kâdir olan O'dur. Ben ancak O'na dönerim. O'nun lütuf
ve inâyetine, yardımına güvenirim. Ey kavmim! Nûh kavminin suda boğulduğunu,
Hûd kavminin şiddetli rüzgârla savrulduğunu, Sâlih kavminin bir sayha, bir
zelzele ile helâk edildiğini bilmiyor musunuz? Bana olan düşmanlık ve
muhâlefetiniz, böyle bir belâya uğramanıza sebep olmasın! Bunu, kendi kötü
işlerinizle kazanmış olmayınız. Ey kavmim! Lût kavmi de sizden uzak değildir.
Onların dinsizliklerinden dolayı başlarına gelenleri, zaman ve mekân bakımından
yakınlığınız sebebiyle bilirsiniz. Onların başına gelenleri düşünüp, küfür ve
isyândan vazgeçmeniz lâzım gelmez mi? Ey kavmim! Artık uyanın. Rabbinizden
mağfiret dileyin! O'na îmân edin. Sonra tevbe ederek günâhlarınızın affedilmesi
için yalvarın. Başka şeylere tapınmaktan vazgeçip, yalnız O'na ibâdet edin!
Önceden yaptığınız günâhlardan da pişman olup af dileyin! Şüphesiz ki, benim
Rabbim çok merhametlidir. Tevbe edeplere merhamet ve inâyeti pek çoktur. O
muhîbdir. O, tevbe edip, Rabbine ibâdet eden kullarını çok sever” dedi. Fakat
azgın Medyen halkı söz dinlemedi. Şirretliklerini gittikçe arttırıp ona; “Ey
Şu’ayb! Söylediklerinden birçoğunu iyice anlayamıyoruz” dediler. Halbuki Şu’ayb
aleyhisselâm, kavmine kendi dillerinde açık bir
lisânla nasîhat veriyordu. Kavminin insanları ise, ona düşmanlıklarından dolayı
anlamadıklarını söylüyorlardı. Böylece; “Senin peygamberliğin ve Allahü teâlânın birliği hakkında söylediklerinin
doğruluğu bizce meçhuldür” demek istiyorlardı. Kur'ân-ı
kerîmde sözlerine meâlen şöyle devam ettikleri bildirildi: “Şüphe yok ki, biz
seni aramızda cidden zayıf görüyoruz. Eğer senin aşiretin olmasaydı, elbette
seni taşlayarak öldürürdük ve sen bize karşı bir izzet ve üstünlüğün sâhibi de
değilsin.” (Hûd sûresi: 91) Bununla; “Sen, bizim sana
yapacaklarımıza karşı koyacak güç ve kuvvete sâhip değilsin. Ama biz, aynı
kanaate sâhibiz. Fakat akrabâlarının hatırı için, sana bir şey yapamıyoruz.
Yoksa seni taşlayarak öldürürdük. Zâten bizim yanımızda hürmete değer bir
tarafın da yok” demek istediler.
Şu’ayb (aleyhisselâm) cevap verip; onlardan korkmadığını,
kavminden gelebilecek bir kötülüğe mukâbelede bulunmaktan çekinmeyeceğini,
zillete sebep olan azâbın kimlere geleceğinin ve kimlerin yalancı olduğunun
yakında anlaşılacağını açıkça söyledi. Bu husûs Kur'ân-ı
kerîmde meâlen şöyle bildirildi: “Ey kavmim! Benim aşîretim, sizin üzerinize Allahü teâlâdan daha mı azîzdir ki, (aşîretimden korkarak
beni öldürmekten çekindiniz). Allahü
teâlânın emrine (atılmış, unutulmuş
bir şey gibi)
sırt çevirdiniz. Muhakkak Rabbimin ilmi, sizin bütün işlerinizi çepeçevre
kuşatıcıdır dedi.” (Hûd sûresi: 92). İlmiyle, kudretiyle bütün
yaratılmışları kuşatmış olan Rabbimi ve peygamberi olarak benim de O'nun
himâyesinde bulunduğumu düşünmüyor da, âciz birer yaratık olan akrabâlarımın hatırı
için bana saldırmadığınızı söylüyorsunuz. Halbuki sizin yaptığınız işleri,
ilmiyle çepeçevre kuşatmış olan Allahü teâlâyı
hiçe sayıp unuttunuz. O'na ortak koşup, peygamberine ihânette bulundunuz. O'nu,
haşa unutulmuş arka tarafa atılmış bir şey gibi telakkî ettiniz. Böyle kâfirane
bir kanaatte bulunmuş olduğunuzun farkında değilsiniz dedi ve meâlen; “Ey kavmim! Bütün
kuvvetinizle dilediğinizi yapın. Ben de vazifemi yapıcıyım. Yakında Allahü teâlâdan azâb gelince, kim zelîl ve rüsvâ olur, yalancı kimdir,
bileceksiniz. Şimdi azâba hazır olun. Ben de sizinle berâber sizin azâbınızı
gözeticiyim dedi.” (Hûd sûresi: 93)
Şu’ayb'ın (aleyhisselâm), onların sözlerine ve tehditlerine
aldırış etmeyerek herkese Allahü teâlânın
dînîni anlatmaya çalışması karşısında, müşrikler; azgınlıklarına ziyâdesiyle devam
ettiler. Allahü teâlâya îmân edenleri
korkutarak inançlarından vazgeçirmeye, onların yolları üzerinde oturarak
yanıltmaya kalkıştılar. İnanmak için gelenlere Şu’ayb'ı (aleyhisselâm) kötülediler. Şu’ayb'ın (aleyhisselâm) kavminin ileri gelenleri, kendilerinden
olan kimselerin Şu’ayb'a (aleyhisselâm) tâbi
olmaması için, onları, tehdit ettiler. Müşriklerin bu sözleri, Kur'ân-ı kerîmde meâlen şöyle bildirildi: “Şu’ayb'a
uyarsanız, o takdirde muhakkak en büyük zarara uğramış kimseler olacaksınız.”
(A’râf sûresi: 90)
Fahreddîn-i
Râzî hazretleri, bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde buyurdu ki: Allahü teâlâ, Medyen ahâlisinin Şu’ayb aleyhisselâmı yalanlayarak düştükleri sapıklığın
büyüklüğünü bildirdi. Sonra, onların kendileri saptıkları gibi, başkalarını da
saptırdıklarını beyân etti. Şu’ayb aleyhisselâma
uyanları kınadıklarını açıkladı. Medyen halkı dünyâda ölçü ve tartıda hîle
yapmak sûretiyle sapıklıkta son noktaya geldiler. Bu sebeple azâba, felâkete
uğramağa müstehak oldular. Bu kavmin insanları, puta tapmak esâsına dayanan
dînini ve insanların aldatılmasıyla elde ettikleri kötü kazançlarını terk
etmeyi, büyük bir zarar zannediyorlar, başkalarını da böyle bir duruma
düşmekten men ediyorlardı. Kur'ân-ı kerîmde
Şu’ayb'ın (aleyhisselâm) onlara meâlen şöyle
nasîhat ettiği bildirildi: “(Şu’ayb aleyhisselâm
kavmine şöyle dedi:) Îmân etmek için gelenlerin yolları üzerine oturup, onları
eziyet tehdidi ile korkutarak Allahü teâlâya îmân etmelerine mâni
olmayın. Eğri yola gitmelerini talep etmeyin. Sizin sayınız ve malınız az iken,
sizi mal ve evlâd ile çoğaltan Allahü teâlâyı zikredin. Sizden önceki
ümmetlerden (sizin zamanınıza en yakın olan Lût aleyhisselâmın ümmeti gibi ve diğer ümmetlerden) bozgunculuk
edenlerin âkıbetlerinin ne olduğuna (peygamberlerini yalanlayınca Allahü teâlânın onları nasıl helâk ettiğine) bakın ve ibret
alın.” (A’râf sûresi: 86) Sözüne devam ederek meâlen; “Eğer içinizden
bir kısmı benimle gönderilen şeye îmân eder ve bir kısmınız inkâr ederse, Allahü teâlâ aramızda (hakkı ortaya çıkarmak, bâtıl yolda
olanları helâk etmek sûretiyle) hükmedinceye kadar sabredin. O, hâkimlerin en hayırlısıdır
dedi.” (A’râf sûresi: 87) Bu âyet-i kerîme ile kâfirler azâbla tehdit
edilmiş, mü’minlerin de sabretmesi istenmiştir.
Kâfirler,
Şu’ayb'ın (aleyhisselâm) bu güzel nasîhatlerini
yine dinlememişler, kibirlenerek bildirdiklerine inanmayı hakâret saymışlar;
kendi dinlerine uymadıkları takdirde, Şu’ayb'ı (aleyhisselâm)
ve ümmetini memleketlerinden kovacakları tehdidini savurmuşlardı. Şu’ayb aleyhisselâm ise, onların sözlerini; “Bu nasıl
olabilir? Sizin küfür içinde olduğunuzu kesin olarak biliyoruz. Sizin sapık
dînînizden ne kadar iğrendiğimiz de bellidir. Bütün bunlara rağmen, artık o
dînîn mensubu olmamız nasıl teklif olunabilir?” diyerek şiddetle reddetti.
Nitekim âyet-i kerîmede meâlen; “Şu’ayb'ın (aleyhisselâm)
kavminin, îmân
etmeyi kibirlerine yediremeyen reisleri; “Ey Şu’ayb! Seni ve sana îmân
edenleri, seninle berâber beldemizden çıkarırız veyâhut kat’î sûrette bizim
milletimize dönersiniz” dediler. Şu’ayb; “Kerih gördüğümüz dîne nasıl döneriz”
dedi.” (A’râf sûresi: 88) Şu’ayb aleyhisselâm
sözüne devam edip, meâlen; “Muhakkak ki, bizi İslâm'la şereflendirip, bâtıl dînînizden
kurtardıktan sonra, sizin milletinize dönersek, Allahü teâlâya (şirk
koşmak sûretiyle) yalan yere iftirâ etmiş oluruz. Allahü teâlânın
dilemesi müstesnâ, dînînize dönmek bize mümkün olmaz. Rabbimizin ilmi her şeyi
ihâta etmiş, kuşatmıştır. (Bizi îmânda sabit kılması, yakîne
ulaştırması husûsunda) ancak Allahü teâlâya tam tevekkül ettik. Yâ
Rabbî! Bizimle kavmimiz arasında hak ile hüküm ver! Sen hükmedicilerin
hayırlısısın” dedi.” (A’râf sûresi: 89)
Fahreddîn-i
Râzî hazretleri bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde buyurdu ki: Risalet ve
nübüvvette asıl olan, doğru konuşmak ve yalandan uzak olmaktır. Kâfirlerin
dînine dönmek peygamberliği iptal eder. Peygamberler bu tür şeylerden berî olup
uzaktırlar. Tefsîr âlimlerinden Vâhidî buyurdu ki: “Peygamberler ve evliyâlar,
âkıbetlerinden ve hâllerinin değişmesinden korkmuşlardır. Nitekim İbrâhim aleyhisselâm meâlen şöyle duâ etmişti: (Yâ Rabbî!) Beni ve
evlâtlarımı putlara tapmaktan muhâfaza eyle.” (İbrâhim sûresi: 35)
Bunun benzeri duâlar peygamber efendimizden
de nakledilmiştir. Peygamber efendimiz
de; “Ey
kalbleri ve gözleri çeviren Allah'ım! Kalblerimizi dîninde ve sana itâatte
sabit kıl” diye duâ etmiştir.
Tefsîr
âlimlerinin bildirdiklerine göre, Şu’ayb'ın (aleyhisselâm)
âyet-i kerîmede bildirilen husûsları söylemekten kastı şuydu: O sapık dîne
dönüldüğü takdirde, Allahü teâlânın
ortağı ve benzeri olduğunu iddiâ etmiş olmak lâzım gelir. İslâmiyetin (hâşâ)
hak din olmayıp bâtıl olduğuna ve o müşriklerin dinlerinin de, hakka yakın
olduğuna inanmış olmak icâb eder. Bu ise, en büyük yalan, muazzam bir
iftirâdır. Hakîkî olan İslâm dîni terkedilip de bâtıla nasıl îtikâd edilir?
Ancak Rabbimiz olan Allahü teâlâ bir
kulunun irtidâdını bir hikmetine mûcip olarak dileyip irâde ederse, O'nun
kazâsı tecellî eder. Fakat Rabbimiz, hakîkî müslümanların dinden dönmesini
kat’îyen dilemez. Allahü teâlâ,
kullarının niyet ve îtikâdlarını bilir, her biri hakkında lâyık olan şeyleri
takdir buyurur. Âlim ve kerîm olan Allahü teâlâ,
hidâyet ve necât verdiği kullarının îmândan çıkıp küfre düşmelerini diler mi?
Bu O'nun lütûf ve ihsânına uymaz. Biz de dînîmizde sabit olmamız husûsunda Allahü teâlâya tevekkül etmişizdir. Bizi şirkten
koruyarak hakkımızda nîmetlerini tamamlaması için O'na ilticâ eylemişizdir.
Şu’ayb aleyhisselâm, kavminin îmân etmesinden
ümidini kesince, Allahü teâlâya duâ etti.
Şu’ayb'ın (aleyhisselâm) duâsı, Kur'ân-ı kerîmde şöyle bildirilmektedir; “Yâ Rabbî! Bizimle
kavmimiz arasında hak ile hüküm ver! Sen hükmedicilerin hayırlısısın.”
(A’râf sûresi: 89) Şu’ayb aleyhisselâm,
sözlerini Allahü teâlâya tevekkül ve
kavmine azâb-ı ilâhî gelmesi için bedduâ ile bitirdi.
Şu’ayb'ın aleyhisselâm kavmi olan Medyen ahâlisinin bu
azgınlıkları, günden güne artarak devam ederken, Şu’ayb'a (aleyhisselâm) ve ona inanan müslümanlara karşı
düşmanlıklarını da çoğalttılar. Şu’ayb aleyhisselâmı
ve ona tâbi olanları öldürmeyi düşündüler. Onlar zihinlerindeki kötülükleri
fiiliyâta dökmek için çalışırlarken, Cebrâil'in
sayhası ve bir zelzele onları hakîr ve zelîl kıldı. Hepsi yok oldular. Sanki
onlar, o beldede yaşamamışlardı. Fakat onların kınadıkları Şu’ayb aleyhisselâm ve ona îmân edenler kötülüklerden
korundukları gibi, onların maruz kaldığı azaptan da kurtarılarak saâdete
erdirildiler. Allahü teâlâ, bu azgın
kavmin helâk oluşunu Kur'ân-ı kerîmde
meâlen şöyle beyân buyurmaktadır:
“(Cebrâil
aleyhisselâmın) sayhasıyla onları zelzele alıp, evlerinde
yüzleri üzerine düşerek helâk oldular. (Şu’ayb aleyhisselâmı yalanlayanlar, sanki yurtlarında ikâmet
etmemiş gibi oldular. Onu yalanlayıp inkâr edenler, dünyâ ve âhırette hüsrânda
oldular.)” (A’râf sûresi: 91)
“Azâb emrimiz gelince,
Şu’ayb'a ve onunla olan mü’minlere (rahmetimizle) necât verdik ve
küfürle nefislerine zulmedenleri (Cebrâil
aleyhisselâmın) sayhası yakalayıp evlerinde helâk oldular.
Sanki onlar, orada ikâmet etmemiş yaşamamışlardı. Semûd kavmi, rahmet-i
ilâhiyyeden nasıl uzaklaştırıldıysa (helâk edildiyse), Medyen kavmine
de öylece bir uzaklık verildi.” (Hûd sûresi: 94-95)
Medyen
ahâlisi, Sâlih'in (aleyhisselâm) peygamber
olarak gönderildiği Semûd kavmine gelen azâbın bir benzeri ile
cezâlandırılmıştır. Yalnız Semûd kavmini altlarından, Medyen ahâlisini ise
üstlerinden gelen bir sayha helâk etmiştir. Böylece her iki kavim de Allahü teâlânın rahmetinden uzak bir şekilde helâk
olup; dünyâ ve âhırette hüsrâna uğramışlardır.
Böyle bir
felâketin ortaya çıkmasıyla kavminin durumunu gören Şu’ayb (aleyhisselâm), onların îmân etmeyerek bu hâle
düşmelerine üzüldü. Sonra kendisini teselli etti. Bu husûs Kur'ân-ı kerîmde meâlen şöyle bildirildi; “Ey kavmim! Ben,
Rabbimin gönderdiklerini size tebliğ ettim ve sizin için nasîhatte bulundum.
Artık ben kâfir olan bir kavme karşı nasıl fazlaca mahzûn olurum dedi.”
(A’râf sûresi: 93) Elbette onlar, kendisinin bildirdiklerine Allahü teâlânın emir ve yasaklarına inanmamakla
azâba müstehak olmuşlar ve küfürde ısrârın karşılığını görmüşlerdir.
Bir
rivâyette Şu’ayb (aleyhisselâm), kavminin
helâkinden sonra Medyen'e yakın; yeşillik, ağaçlık ve bolluk içinde bir şehir
olan Eyke'deki insanlara, doğru yolu göstermekle vazifelendirildi. Eyke halkı,
Medyen ahâlisinin bütün husûsiyetlerini taşıyordu. Her türlü azgınlık ve
kötülük onlarda da vardı. Onlar da bolluk içindeydiler. Ama terâziyi doğru
kullanmazlar, ölçüde hîle yaparlardı. Parayı tartı ile alırlar, kenarlarından
kırptıktan sonra tane ile verirlerdi. Alış-verişlerinde karşı taraftakine
muhakkak zarar vermeye, onu aldatmaya çalışırlardı. Alırken ucuz ve fazla fazla
alırlar, satarken pahalı ve eksik verirlerdi. Yurtlarının, ticâret yolları
üzerinde bulunmasından istifâde ederek, yolcuları soyarlardı. Hepsinden kötüsü;
puta taparlar, Allahü teâlânın
peygamberine îmân etmek için gelenleri, niyetlerinden vazgeçirmek için Şu’ayb'a
(aleyhisselâm) yalancı derlerdi. İstekleri
olmazsa, tehditte bulunup eziyet yaparlardı. Başkalarının geçeceği yerlerde
dururlar ve insanlara sıkıntı verirlerdi.
Molla Gürânî
hazretlerinin tefsîrinde bildirildiğine göre: Medyen halkı çoğalıp şehirlerine
sığmaz olunca, bir kısmı oradan ayrılıp Eyke'ye yerleşmişler, orayı imar edip,
yurt tutmuşlardı. Medyen ahâlisinin küfürde inâd ederek helâke uğramasından
sonra, Şu’ayb (aleyhisselâm), Eyke halkını hak
yola dâvet etti. Onlara nasîhatlerde bulundu. Bir gün putların da bulunduğu
kalabalık bir yerde Eyke halkına nasîhat etti. Bir olan Allahü teâlâya inanıp ibâdet etmelerini, ölçü ve
tartıyı doğru kullanmalarını, insanların haklarına riâyet edip,
azgınlıklarından vazgeçmelerini istedi. Şu’ayb'ın (aleyhisselâm)
peygamberliğine inanmayan halk, ondan mûcize istediler. Şu’ayb (aleyhisselâm) da çevredeki putlara hitâb edip;
“Rabbiniz kimdir? Ben kimim? Söyleyin” dedi. Taş ve ağaçtan yapılmış, cansız
birer mahlûk olan putlar, dile gelip; “Rabbimiz ve yaratıcımız Allahü teâlâdır. Yâ Şu’ayb! Sen ise Allahü teâlânın peygamberisin” dediler. Bu sözleri
söyleyen putların hepsi, kâidelerinden yerlere düşüp paramparça oldular. Bu
sırada şiddetli bir rüzgâr esti. Kâfirler kaçıp evlerine saklandılar. Bir çok
kimseler, bu mûcizeler karşısında îmânla şereflenip, müslüman oldular.
İnanmayanlar, azgınlıklarını daha da arttırdılar. Müslümanlara eziyet etmeye
kalkıştılar. Şu’ayb'a (aleyhisselâm);
“Gerçekten peygamber isen, gökyüzünün bir parçasını üzerimize indirip bizi
helâk eyle!” dediler. Şu’ayb aleyhisselâm, Allahü teâlâya duâ etti. Bu duâdan sonra aniden Allahü teâlânın emriyle sıcak rüzgârlar esti.
Kâfirler çâresiz kaldılar. Mavi renkte sinekler türeyip onları soktu. Havanın
sıcaklığı gittikçe arttı. İnsanlar akarsulu, yeşillik ve gölgelik yerlere
koşuştular. Fakat günden güne artan harâret, akarsuları kaynatırcasına
ısıtmaya, kızgın bir hâle gelmiş olan taş ve toprak, insanların ayaklarını
yakmaya başladı. Yüzleri rüzgârın te’sirinden kıpkırmızı oldu. Fakat kâfirler
inâdlarında diretip küfürlerinde ısrâr ettiler. Müslümanlar ayrı yere çekilip,
kâfirlerin bu hâlini ibretle seyrettiler. Cebrâil
aleyhisselâm bir bulut getirip şehrin dışında
tuttu. Bulut sanki güneşi kaplamış, serinlik veriyor gibi idi. Kâfirler bunu
görünce ötekilere de haber verip bulutun altına koşuştular. Hep birlikte orada
toplanınca; “Ey Medyen ehli! Eykeliler! Peygamberinizi yalanladığınız gibi,
Rabbinizin acı azâbını tadın! Önünde secde ettiğiniz putlarınıza söyleyin, eğer
güçleri yeterse sizi kurtarsınlar!” diye nidâ gelip kâfirlerin üstüne ateş ve
kıvılcımlar yağmaya başladı. Bütün kâfirler ve onlara âit şeyler; ağaçlar,
taşlar bile yandı. İhtiyârlık ve âcizlik sebebiyle bulutun altına gelemeyen
kâfirler, harâretin sıkıntısıyla bir miktar da olsa, serinlemek için evlerine
kapandılar. Fakat onlar da Cebrâil'in
(aleyhisselâm) sayhasıyla helâk oldular. Sanki
orada yaşamamışlar gibi onlardan bir eser kalmadı.
Eshâb-ı
Eyke'nin kıssası Kur'ân-ı kerîmde meâlen
şöyle beyân buyrulmaktadır:
“Eshâb-ı Eyke,
peygamberleri yalanladılar. Şu’ayb onlara; “Allahü teâlâdan korkmaz mısınız ki O'na isyân edersiniz?” dedi. Ben sizin için
emîn bir peygamberim. Allahü teâlâdan korkun. (Yasakları terk edip) bana itâat edin.
Ben sizden (tebliğim için) ücret istemem. Benim ecrim âlemlerin Rabbindendir. Kileyi (ölçeği) tamam ölçün. (eksik
tartarak)
insanların haklarına zarar verenlerden olmayın. Doğru terâzi ile tartın.
İnsanların haklarından bir şeyi noksan etmeyin. Yeryüzünde (adam
öldürmek, zinâ etmek ve yol kesmek sûretiyle) bozgunculuk yapmayın. Sizi ve sizden
öncekileri yaratan Allahü
teâlâ (nın cezâsın)dan korkun” dedi.
Onlar; “Sen defâlarca sihre uğramış olanlardansın. Sen ancak bizim gibi bir
beşersin. Biz senin (dâvânda) yalancılardan olduğunu zannediyoruz. Eğer (dâvânda) sâdık isen,
üzerimize gökten bir parça (azab) düşür” dediler. Şu’ayb; “Rabbim sizin
yaptıklarınızı (ölçü ve tartıyı noksanlaştırdığınızı ve müstehak
olduğunuz azâbı)
bilir. (İsterse gökten parça ile, isterse başka sûrette azâb eder) dedi. Onlar onu
yalanladılar, (istedikleri gibi) onları (güneşin bunaltıcı sıcaklığından
gölgelenmek için bulutun altına sığındıkları zaman yakılıp mahvedildikleri) yevm-üz-zılle (gölge
gününün) azâbı
yakalayıverdi. Gerçekten o (yevm-üz-zılle azâbı), büyük bir günün azâbıydı. Bu zikredilen
kıssada (alış-verişte, ölçü ve tartıyı eksik tartanlar için,) ibretler vardır.
Onların çoğu (Şu’ayb'a) îmân etmemişlerdi. Rabbin (peygamberlerini
düşmanları üzerine) gâlib (ve enbiyâ ve tâbîlerine) rahmet edicidir.”
(Şuarâ sûresi: 176-191)
“Tefsîr-i
Mazharî”de buyruluyor ki: Peygamberlerin hepsi, Allahü
teâlânın emirlerini ve yasaklarını bildirirken aynı usûlü
kullanmışlardır. Bu usûl, insanlara takvâyı, Allahü
teâlânın emirlerine itâati, ibâdetleri ihlâs ile yapmayı
emretmişler, dâvetleri husûsunda onlardan bir ücret talep etmemişler,
ecirlerinin Allahü teâlânın katında
olduğunu bildirmişlerdir.
İmâm-ı
Fahreddîn-i Râzî (rahmetullahi aleyh)
tefsîrinde buyuruyor ki: “Şu’ayb aleyhisselâm
Eshâb-ı Eyke'yi; 1) Ölçüyü ve tartıyı tam yapmaya, 2) İnsanların hukûkuna
riâyet etmeye, 3) Yeryüzünde fesâd çıkarmamaya, 4) Allahü
teâlâdan korkmaya, takvâ üzere olmaya dâvet etti.
Eshâb-ı
Eyke'nin bu husûsları yalanlamaları, inkârda aşırı gitmeleri üzerine, Şu’ayb aleyhisselâm onların helâk olmaları için duâ etti ve
Eshâb-ı Eyke helâk oldu. Şu’ayb aleyhisselâmın
peygamber olduğu kavimlerden Medyen halkı Cebrâil'in
sayhası ve zelzele ile, Eshâb-ı Eyke de gölge ile helâk oldular.
Şu’ayb (aleyhisselâm) kavminin helâk olmasından sonra,
Medyen'de yerleşti. İnananlardan birinin kızı ile evlendi. İki kızı oldu.
Kızlar büyüdü. Kendisi iyice yaşlandı. Allah korkusundan çok gözyaşı döktü.
Gözleri zayıfladı. Vücûdu kuvvetten düştü. Bu sıralarda Mûsâ aleyhisselâm Mısır’dan çıkıp yalnız başına Medyen'e
doğru geldi. Kuyu başında, koyunlarını sulamak için bekleyen Şu’ayb'ın (aleyhisselâm) kızlarına yardım edip, koyunlarını
suladı. Şu’ayb (aleyhisselâm) ücret vermek için
onu yanına dâvet etti. Kızının şehâdetiyle onun kuvvetli ve emîn bir kimse
olduğunu anlayıp, koyunlarına çoban tuttu. Sekiz sene koyunlarını gütmesi
şartıyla kızlarından birini ona verdi. Mûsâ (aleyhisselâm)
orada on sene kaldı. Çocukları oldu. Şu’ayb'ın (aleyhisselâm)
gözü açılıp gençleşti. Mûsâ (aleyhisselâm), on
sene sonra Mısır'a göçünce; Şu’ayb (aleyhisselâm),
her sene onun yanına gider, kızı ve damadını ziyâret ederdi. Bir müddet sonra
Mekke-i mükerremeye gidip, orada yerleşti. Daha sonra orada vefât edip Zemzem
kuyusu ile Makâm-ı İbrâhim arasında, Kâbe'nin altınoluk tarafında defnedildi.
Mûsâ aleyhisselâm ile buluşmasının kavminin
helâkinden önce olduğu, kavmi helâk olmadan evvel inananlarla birlikte gidip
Mekke'de yerleştiği ve vefâtına kadar orada kaldığı da rivâyet edilmektedir.
Bâzı
tefsîrlerde, “Âd
kavmini de, Semûd kavmini de, Ress eshâbını da, bunların arasında geçen bir çok
ümmetleri de helâk ettik” meâlindeki Furkân sûresi 38. âyet-i
kerîmesinde zikredilen Eshâb-ı Ress'in de Şu’ayb aleyhisselâmın
kavmi olduğu bildirilmiştir.
Her peygamber gibi Şu’ayb aleyhisselâmın da kendisine mahsus bâzı husûsiyetleri vardı. Bunlardan biri, insanları kırmadan, tatlı ve güzel bir lisânla onlara emr-i mâruf yapmasıdır. Nitekim Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), güzel konuşmasından dolayı ondan; Hatîb-ül-Enbiyâ diye bahsetmişlerdir.
Şu’ayb aleyhisselâmın bir başka özelliği de, çok namaz kılıp, Allah korkusundan pek fazla ağlamasıdır. Allah korkusundan ve O'nun rızâsını kazanamamak düşüncesinden o hâle geldi ki, ağlamaktan gözleri görmez oldu. Şu’ayb (aleyhisselâm) Allahü teâlâdan niçin korkardı? Allahü teâlâdan niçin korkulur? Her türlü günâhtan korunmuş ve insanlar arasından seçilmiş, üstün vasıflara sâhip olmuş ve peygamber olarak gönderilmek şerefine kavuşan Şu’ayb'ın (aleyhisselâm), Allahü teâlâdan korkmasına sebep nedir? Bu mes’eleye İslâm âlimleri, kitaplarında uzunca yer vermişlerdir. Bunlardan İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh), kendi zamanına kadar gelen haberleri, özetleyerek yazmıştır. “Kimyâ-yı saâdet” adlı kitabında, Allahü teâlâdan korkmanın (havf) ve bundan dolayı ağlamanın ne demek olduğunu, büyüklerimizin bu husûstaki hâllerini açıklamaktadır. Ancak bu husûsta kitap yazan diğer İslâm âlimleri gibi İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh) de, insanları ümîdsizliğe düşürmemek için ilk önce recâdan yâni Allahü teâlâdan ümîdvar olmaktan bahsetmiş, daha sonra da havfı anlatmışlardır.
Allahü teâlâ, Zümer sûresinin 53. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahü teâlânın rahmetinden ümidi kesmeyiniz” buyurarak ümîd kesmenin haram ve tehlikeli olduğunu bildiriyor. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte; “Sizden her ölen, Allahü teâlâya hüsn-i zan ile ölür” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Allahü teâlâ buyuruyor ki: “Kulum beni zannettiği gibi bulur. O hâlde benim hakkımda dilediği gibi zanda bulunsun.” Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), rûhunu teslim etmekte olan birisinin yanına gitti ve; “Kendini nasıl buluyorsun?” buyurdu. “Kendimi, günâhlarımdan ötürü korkar ve Rabbimin rahmetini bekler hâlde buluyorum)” deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) “Bu vakitte Allahü teâlâ, kimin kalbinde bu iki şeyi birlikte (havf ve recâ) bulundurursa, muhakkak ki ona umduğunu verir ve korktuğundan emîn eder” buyurdu.
Recâ, yâni Allahü teâlâdan ümîd etmek hakkında bildirilenler sayılamayacak kadar çoktur. Yukarıda bildirilen Zümer sûresi 53. âyetinin tamamı meâlen şöyledir: “Ey Habîbim, kavmine de ki: “Ey günâh işlemekle nefslerine karşı haddi aşmış kullarım! Allahü teâlânın rahmetinden ümîd kesmeyiniz! Çünkü Allahü teâlâ, bütün günâhları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” Şura sûresi 5. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Melekler hamd ile sâhiplerini tesbîh ediyorlar ve yeryüzünde bulunan kimse için mağfiret diliyorlar” buyuruyor. Allahü teâlâ Cehennem’i, düşmanları için hazırladığını haber veriyor. Zümer sûresinin 16. âyet-i kerîmesinde meâlen; “O kâfirlerin üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da ateşten tabakalar var. Allahü teâlâ kullarını böyle korkutuyor. Ey kullarım, o hâlde benden korkun!” Âl-i İmrân sûresi 131. âyetinde meâlen; “Kâfirler için hazırlanan ateşten korkun” buyuruyor.
Hazret-i Enes'in bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Allahü teâlâya ümmetinin günâhları için suâl etti ve; “Yâ Rabbî! Ümmetimin hesâbını bana ver. Onların kusurlarını benden başkası bilmesin” dedi. Allahü teâlâ Ona vahy edip; “Onlar, senin ümmetin, benim de kullarımdır. Ben onlara senden daha çok merhametliyim. Hesaplarını kendimden başkasına bırakmam. Sen de, başkası da onların kusur ve günâhlarını bilmezsiniz” buyurdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Hayatım sizin için hayırlıdır, ölümüm de sizin için hayırlıdır. Hayatımda, sizin için hak yolunu ve şeriatı vâz’ederim. Ölümümde ise, amelleriniz bana arz edilir. Onlarda iyilik görünce, bundan dolayı Allahü teâlâya hamd ederim. Günâh görürsem, Allahü teâlâdan sizin için mağfiret isterim.” Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Allahü teâlâ buyuruyor: “İzzetim hakkı için, bir kulda iki korku ve iki emniyet bulundurmam. Dünyâda benden korkarsa, âhırete onu emîn ederim. Âhıret husûsunda emîn ise, korkuturum.” Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) “Allahü teâlâdan korkmayanı, her şeyle korkuturlar.” “Sizin en akıllınız Allah'tan en çok korkanınızdır.” “Sineğin başı kadar, gözünden yüzüne yaş akan kimsenin yüzünü, Cehennem ateşi yakmaz.” “Allah korkusundan kulun tüyleri kalkarsa ve bu korkuyu düşünürse, ağaçtan yaprak dökülür gibi günâhları dökülür.” “Allah korkusundan ağlayan; memeden çıkan süt memeye girmeyince, Cehennem’e girmez” buyurdu. Âişe (radıyallahü anhâ) der ki; “Resûlullah'a “Ümmetinden, Cennet’e hesapsız kimse girecek midir?” diye sordum. “Evet girecektir, günâhını düşünüp, ağlayanlar” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Allahü teâlâ katında Allah korkusundan akan gözyaşından ve Allah yoluna akan kandan sevgili damla yoktur.” “Yedi sınıf kimse Arş'ın gölgesinde bulunur. Bunlardan biri; yalnız iken, Allahü teâlâyı hatırlayıp, gözünden yaş akan kimsedir.” Hanzala (radıyallahü anh) der ki: Resûlullah'ın yanında idim. Bize nasîhat ediyordu. Kalbler daralıyor, gözler yaş doluyordu. Sonra evime geldim. Hanımım benimle konuşmaya başladı ve dünyâya ait, faydası olmayan boş sözleri konuştuk. Hatırıma Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sözleri geldi. Ağlayarak dışarı çıktım. Feryâd ediyor ve; “Ah! Hanzala münâfık oldu” diyordum. Ebû Bekr'e (radıyallahü anh) rastladım. “Münâfık olmadın” dedi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûruna gittim ve; “Hanzala münâfık oldu” dedim. “Hanzala aslâ münâfık olmadı” buyurdu. Bu hâlimi ona anlattım. “Eğer Hanzala, yanımızda olduğu gibi kalsaydı, göklerdeki melekler, yollarda ve evde sizinle müsâfeha ederdi. Lâkin ey Hanzala! Her zamanın bir hâli vardır” buyurdu.
Şiblî (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Havfın (korkunun) üzerimde gâlib olduğu bir günüm geçmedi ki, kalbime hikmet ve ibretten bir pencere açılmamış olsun.” Yahyâ ibni Mu’âz (rahmetullahi aleyh) da; “Zavallı insan Cehennem’den, fakirlikten korktuğu gibi korksaydı, Cennet’e girerdi” buyurdu. Kendisine; “Kıyâmette kim daha emîndir” dediklerinde; “Bugün Allah'tan daha çok korkandır” buyurdu. Bir kimse Hasen-i Basrî'ye; “Bizi, kalplerimizi parçalayacak şekilde korkutanların meclisi, sohbeti hakkında ne buyurursunuz?” deyince; “Bugün sizi korkutup, yarın emîn edenlerin sohbetini; sizi bugün emîn edip, yarın korkuya düşüren kimselerin sohbetinden iyi biliniz ve böyleleri ile sohbet ediniz” buyurdu. Ebû Süleymân-ı Dârânî (rahmetullahi aleyh); “Korkunun bulunmadığı kalpler harâb olmuştur” buyurdu. Âişe (radıyallahü anhâ) buyurdu ki: “Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), Kur'ân-ı kerîmde meâlen; “Yaparlar ve korkarlar” (Mü’minun sûresi: 60) buyrulması ne içindir? Hırsızlık ve zinâ mıdır?” dedim. “Hayır, namaz kılarlar, oruç tutarlar, zekât verirler ve kabûl olmadı diye korkarlar demektir” buyurdu. Muhammed ibni Münkedir ağladığı zaman vücûdunu gözyaşı ile siler ve; “Duydum ki gözyaşı değen yeri Cehennem ateşi yakmaz” derdi. Ebû Bekr-i Sıddîk (radıyallahü anh) “Ağlayınız, ağlayamazsanız, kendinizi zorla ağlatınız” buyururdu. Ka'b-ül-Ahbâr; “Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ağlayıp, gözyaşımın yüzüme akmasını, dağ kadar altın sadaka vermekten çok severim” buyurdu. Abdurrahmân ibni Ömer (radıyallahü anh) “Allah korkusundan akan bir damla gözyaşını, bin altın sadaka vermekten daha çok severim” buyurdu.
Böyle hadîs-i şerîfler ve haberler çoktur. Üzerinde korku gâlib olana bunlar şifâ olur. Gaflete dalan kimse, mü’minlerden bâzılarının Cehennem’e gideceğini bilmelidir. İnsanların, bir kişiden fazla olmasa bile, Cehennem’de en çok kalacak kimsenin, kendisi olabileceğini düşünerek, kararlı ve ihtiyatlı bir şekilde amel etmesi ve elinden geleni yapması lâzımdır. Bütün dünyâ lezzetlerinden vazgeçmek, Cehennem’de bir gece kalmaktan çok daha iyidir. Velhasıl havf ve recâ mûtedil yâni eşit olmalıdır. Nitekim daha dünyâda iken Cennetle müjdelenen Ömer (radıyallahü anh) “Eğer bir kimseden başka, hiç bir kimse Cennet’e girmeyecek deseler, o bir kişinin kendim olduğunu ümîd ederim. Bir kimseden başka Cehennem’e kimse girmeyecek deseler, korkarım ki, o bir kimse ben olurum” buyurdu.
Havf yâni
(Allah'tan korkmak), büyük makâmlardandır. Fazîleti, sebep ve netîcelerine
bağlıdır. Sebebi, ilim ve mârifettir. Bunun için Allahü
teâlâ meâlen; “Allah'tan ancak, âlim kullar korkar” buyuruyor.
(Fatır sûresi: 28) Resûlullah efendimiz
(sallallahü aleyhi ve sellem); “Hikmet ve ilmin
başı Allah korkusudur” buyurarak havfı övüyor. Netîcesi ise; iffet,
verâ ve takvâdır. Bunların hepsi saâdetin anahtarıdır. Çünkü şehvet ve arzular
terkedilmedikçe ve bu yolda sabredilmedikçe, saâdet yolunu bulmak zordur.
Şehvet ve arzuları, yakıp yok eden en iyi şey de korkudur. Bu sebeple Allahü teâlâ kendisinden korkanlar için; hidâyet,
rahmet, ilim ve rızâyı üç âyette topladı ve meâlen; “Hidayet ve rahmet, Allah için günâhlardan
kaçanlaradır.” (A’râf sûresi: 154), “Allah'tan ancak âlim kulları korkar.”
(Fatır sûresi: 28) ve “Allah onlardan, râzıdır. Onlar da Allah'tan râzıdır”
buyurdu. (Beyyine sûresi: 8) Havfın netîcesi olan takvâyı, Allahü teâlâ kendine izâfe ediyor ve; “Takvâ üzere
olmanız Allah içindir” buyuruyor. (Hac sûresi: 37)
Havfın
sebebi, ilim ve mârifettir. Kul, âhıret işlerinin tehlikesini ve kendi
helâkinin sebeplerini hazır ve kuvvetli görürse, bu ateş elbette can evinde
meydana gelir. Bu da, iki mârifetten doğar:
Birincisi;
kendi ayıblarını, günâhlarını, tâattaki kusurlarını ve kötü ahlâklarını
hakkıyla bilir. Bütün bu kusurları yanında, Allahü
teâlânın kendisine verdiği nîmetleri de görür. Bu kişi pâdişahın
nîmet ve iltifâtlarına kavuşup, harem ve hazînesine hıyânet eden kimseye
benzer. Sonra âniden pâdişahın, kendisinin hıyânetlerini gördüğünü anlar.
Pâdişahın çok gayûr, intikâm alıcı ve korkusuz olduğunu, kendisi için iltimas
edecek birinin bulunmadığını, ona yaklaşmanın imkansızlığını da bilir. Bundan
dolayı yaptıklarının kötülüğünü görüp, suç işlediğini bilince, kalbine ateş
düşer.
İkincisi;
sıfatından dolayı değil, korkusuzluğu ve kudretli olması sebebiyle O'ndan
korkar. Bu hâl aslanın pençesine düşmüş bir kimsenin korkmasına benzer.
Günâhından ve kabahatinden korkmaz, fakat aslanın nasıl bir hayvan olduğunu ve
kendisini nasıl helâk edeceğini bilir. Böyle korku, daha olgun ve daha
fazîletlidir. Allahü teâlânın sıfatlarını
bilen; O'nun celâlini, büyüklüğünü, kudretini ve hâkimiyetini anlayan, bütün
âlemi helâk edip ebedî Cehennem’de bulundursa, mülkünden hiç bir şey
eksilmediğini düşünen elbette korkar. Bu korku peygamberlere mahsustur. Resûlullah (sallallahü
aleyhi ve sellem) bunun için; “En ârifiniz benim, en çok korkanınız da benim”
buyurdu. Câhil olan, daha emîn olur. Dâvûd aleyhisselâma
vahiy geldi ve; “Ey Dâvûd! Benden, kükremiş aslandan korkar gibi kork”
buyruldu. Bu havfın sebebidir. Havfın bir de netîcesi vardır.
Havfın
netîcesi kalbde, bedende ve âzâlardadır. Kalbdeki netîcesi; dünyâ arzularını
soğuk karşılamak ve ona rağbet etmeyi gidermektir. Zirâ bir kimsenin canı haram
olan bir şeyi veya bir yemeği istese, o esnâda bir aslanın pençesine veya
şiddetti bir sultânın zindanına düşse, onda bu arzularına rağbet kalmaz, hattâ
kalbi korkudan hudû ve huşû içinde olup, dâimâ hâlini murâkabe ve muhâsebe eder
ve âkıbetini düşünür. Kendisinde kin, hased, kötülük, dünyâ ve gaflet gibi
şeyler kalmaz. Korkunun bedendeki netîcesi; kırıklık, zayıflık ve sararıp
solmaktır. Azalardaki netîcesi ise günâhlardan temizlenmek ve tâatta edebli
olmaktır.
Korkunun
dereceleri çoktur. Arzulardan men ediyorsa, iffet denir. Haramlardan men
ediyorsa, verâ denir. Şüphelilerden veya haram korkusuyla helâllerden men
ediyorsa, takvâ denir. Allah'a yaklaştıranların gayrisi olan her şeyden men
ediyorsa, sıdk denir. Böyle kimseye sıddîk denir. Bunlar derece derecedir.
İffet, verâ ve takvânın da dâhil hepsi sıdkın altında kalır. Havf (korku) da
hakîkatte budur. Ama gözyaşı akıtan, silen ve; “La havle ve lâ kuvvete illâ
billahi'l-aliyyi'l-azıym” deyip, kalbi gâfil olan kimsenin bu hâli korku
olamaz. Çünkü bir şeyden korkan kimse, ondan kaçar, bir kimse eteğinde bir şey
saklar, bunun yılan olduğunu bilirse; “La havle ve lâ kuvvete illâ billah” ile
yetinmez, belki yılanı atar. Zünnûn-i Mısrî’ye; “Allah'tan korkan kul kimdir?”
dediklerinde; “Kendini hasta görüp ölüm korkusuyla bütün isteklerinden kaçan
kimsedir” buyurdu.
Zayıf,
kuvvetli ve mûtedil (orta) olmak üzere havfın üç derecesi vardır. Beğenileni,
mûtedil olandır. Zayıfı, kadınlar gibi ince kalbli olmak, kuvvetlisi de
ümîdsizliğe kapılmak olup, ikisi de kötüdür. Çünkü korkunun, kendi nefsinde bir
kemâli, olgunluğu yoktur. Tevhîd, mârifet ve muhabbet gibi değildir. Bu yüzden,
Allahü teâlânın bir sıfatı olamamıştır.
Zirâ havf (korku), câhillik ve âcizlik olmadan olmaz. Câhillik ve âcizlik
olmazsa, sonu meçhul olmaz ve tehlikeden sakınmak acz ve korku olmaz. Lâkin
havfın, gâfillerin hâline izâfetle bir kemâli vardır. Zirâ onlar için,
çocukları okuturken veya hayvanı yolda sürerken dövmek ve kamçılamak gibidir.
Çocuğun hatırına getirecek, çalıştıracak kadar olmalıdır. Çocuğu kaçıracak veya
hayvanı korkutacak kadar kuvvetli ise bunları yapmak noksanlık olur. İkisi
arasında olması gerekmektedir. Günâhlardan sakındıracak, tâatları yaptıracak
hâlde olmalıdır. Âlim olanın havfı da o derece mûtedil olur. Çünkü, ifrâta
varınca, recâ (ümit) sebeplerini düşünmemeye başlar. Zayıf olunca da işin
zararını anlayamaz. Korkmadığı hâlde kendine âlim diyen, ilim elde etmemiş,
boşa zaman harcamıştır. Böyle kimse tıpkı çarşılarda dolaşan, kendine hikmet
sâhibi diyen ve hikmetten hiç haberi olmayan falcılara benzer. Çünkü bütün mârifetlerin
başı, Allahü teâlâyı tanımak, sonra
kendini ayıplı ve kusurlu, Allahü teâlâyı
ise; Celâl, âzamet ve hâkimiyet sâhibi olarak bilmektir. Bunun için Peygamberimiz (sallallahü
aleyhi ve sellem); “İlmin başlangıcı, Allahü teâlâyı Cebbâr ve Kahhâr bilmek;
sonu ise kula yakışır şekilde işlerini O'na bırakmaktır” buyurdu.
İnsan, kendisinin bir şey olmadığını ve bir şeyinin de bulunmadığını iyi
bilmelidir. Bunu bilen korkusuz olabilir mi?
Havf
(korku); tehlike ve zararı görüp anlamaktan doğar. Herkesin düşündüğü veya
karşılaştığı bir tehlike vardır. Bâzısının gözünün önüne, Cehennem gelir,
korkusu ondandır. Bâzısının ise Cehennem’e götüren yol, gözünün önüne gelir.
Kimisi tevbesiz öleceğinden, yâhut yeniden günâha düşeceğinden, yâhut gaflete
düşüp kalbi kararacağından korkar. Bâzısı âdetlerin günâh işlemeye
sürükleyeceğinden, nîmetin çokluğu sebebi ile zevke dalıp âhıreti
unutacağından, kıyâmet günü kendisine şiddetli muâmele edileceğinden, bütün
kusur ve kabahatlerini ortaya dökeceklerinden veya kendisini rezil, rüsvâ
edeceklerinden korkar. Veya hatırına gelen bir şeyin, Allahü teâlâ tarafından görülüp, beğenilen bir iş
olmadığından korkar. Her birinin faydası, korktuğu ile meşgûl olmaya
götürmesidir. Kendisini günâhlara düşürecek âdetlerden korkan, âdetleri yapmaktan
sakınır. Allahü teâlânın, kalbindekini
bilmesinden korkan, kalbini temiz tutar. Diğerleri de böyledir. Bunların en
büyük endişesi ekseriyâ, son nefeste îmânla gidip gitmemek korkusudur. Bundan
daha büyük korku, ezele âit korkudur. Acabâ ezelde, saâdetine mi, şekâvetine mi
hükm olunmuştur? Çünkü son, önce olanın netîcesidir. Asıl olan ezeldir yâni
önce olandır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) minberde iken buyurdu
ki; “Cennetlik
bir kimse, cehennemlik olanın yaptığını yapar, hattâ herkes bu da onlardandır,
der. Sonra Allahü
teâlâ, ölmeden önce onu bir saat bile olsa o
yoldan döndürür ve saâdet yoluna getirir.” Yine buyurdu ki; “Öncelerin
öncesindeki kazâ-i ilâhîde saîd olan saîddir (kurtulmuştur). “Şakî olan da,
ezeldeki kazâda şakî olandır.” Bu sebepten, sonrası için korkarlar.
Şu hâlde, basîret sâhiplerinin korkusu, bu sebeple, âkıbetlerinin ne
olacağındandır. Bu ise korkunun en yükseğidir. Tıpkı Allahü teâlâdan Celâl sıfatı sebebiyle korkmanın; kendi
günâhından ötürü korkmaktan üstün olması gibidir. Çünkü o korku hiç gitmez.
Günâhı sebebi ile Allah'tan korkan; Günâh işlemekten vaz geçince, niçin
Allah'tan korkayım diyebilir! Bu ise felâkete sürüklenmektir.
Korkanların
çoğu sû-i hâtimeden yâni âkıbetinin kötü olmasından korkmuşlardır. Çünkü insanın
kalbi değişebilir. Ölüm zamanı müthiş bir zamandır. O vakitte kalbin neye karar
kılacağı bilinemez. Hattâ âriflerden biri şöyle der: “Bir kimsenin elli sene
tevhîd üzere olduğunu bilsem, yanımdan bir duvarın arkasına gitmek kadar
uzaklaşsa, tevhîd üzere olduğuna şâhidlik edemem! Çünkü kalb hâli değişebilir
ve neye döndüğünü bilemem.” Bir başkası da der ki: “Evin kapısında şehîd olmayı
mı, yoksa odanın kapısında müslüman olarak ölmeyi mi seversin deseler, odanın
kapısında ölmeyi isterim. Çünkü evin kapısına çıkıncaya kadar İslâm üzere
kalacağımı bilemem.” Ebû Derda (radıyallahü anh)
yemîn etti ve; “Hiç kimse, îmânın ölüm zamanında geri alınmayacağına emîn
olamaz” buyurdu. Sehl-i Tüsterî; “Sıddîklar her nefeste sû-i hâtimeden
korkarlar” buyurdu. Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi aleyh)
ölüm zamanında inledi ve ağladı. “Allahü teâlânın
affının senin günâhından büyük olduğunu bilmez misin?” dediler. “Tevhîd üzere (îmânla)
gideceğimi bilsem, dağlar kadar günâhım olsa yine korkmam” buyurdu. Büyüklerden
biri vasiyet edip, elinde olan neyi varsa bir kimseye verdi ve; “Tevhîd üzere (îmânla)
ölmenin nişânı şöyle şöyledir. O nişânları görünce, bu para ile, şeker ve badem
içi satın al ve şehirdeki çocuklara dağıt ve bugün filânın sevinç günü, saâdete
erdiği gündür de! Eğer bunu görmezsen, insanlara söyle namazımı kılmasınlar ve
benimle meşgûl olmasınlar. Hiç olmazsa öldükten sonra mürâî olmayayım” dedi.
Sehl-i Tüsterî buyurdu ki: “Mürîd, günâh işlemekten; ârif ise küfre düşmekten
korkar.” Îsâ aleyhisselâm, havârîlerine; “Siz
günâhtan korkarsınız; biz peygamberler küfürden korkarız” buyurdu.
Peygamberlerden biri; açlık, susuzluk, elbisesizlik ve daha bir çok sıkıntılara
müptelâ oldu. Bu hâl senelerce sürdü. Nihâyet Allahü
teâlâya inleyerek yalvardı. Allahü teâlâ;
“Kalbini küfürden koruyorum, buna râzı olmuyorsun da, hâlâ dünyâyı mı
istiyorsun?” buyurdu. “Yâ Rabbî! Tevbe ettim, râzı oldum” deyip, dünyâlık
istediği için başına toprak saçtı, yas tuttu. Sû-i hâtimenin yâni îmânsız
gitmenin işâretlerinden biri nifaktır. Bunun için Eshâb-ı kirâm aleyhimürrıdvân
kendileri için dâimâ nifaktan korkarlardı. Hasen-i Basrî (rahmetullahi aleyh); “Bende nifak olmadığını
bilseydim, bunu yeryüzünde olan her şeyden daha çok severdim.” “İçin dışa,
kalbin dile uymaması nifaktandır” buyurdu.
Herkesin
korktuğu sû-i
hâtime, ölüm zamanında îmânının alınması demektir. Yâni îmânsız
gitmektir. Bunun çok sebepleri vardır. Bunun ilmi örtülüdür. Fakat
söylenebilecek kadarı iki sebeptendir. Biri: Bir kimsenin bâtıl bir bid’ate
îtikâd etmesi ve ömrünü bu îtikâd üzere geçirmesidir. Bunun hatâ olabileceğini
düşünmez, ölüm yaklaşınca, iş açığa vurulur. Hattâ hatâsı kendine gösterilir.
Bu sebeple, sâhip olduğu diğer îtikâdlarda da şüpheye düşmüş olur. Çünkü
îtikâdına îtimâdı kalmaz ve şüphe üzere gider. Bu tehlike, bid’at sâhibi
içindir. Verâ ve zühd sâhibi olsa da böyledir.
Diğer
sebep: Aslında îmânın zayıf olması, dünyâ sevgisinin çok ve Allah sevgisinin az
olmasıdır. Ölüm zamanında bütün arzu ve şehvetlerinin kendisinden alındığını,
dünyâdan kahır ile çıkarıldığını ve istemediği yere götürüleceğini görür ve
kendisine böyle yapıldığını farkedince, kötü düşüncesi artar, o az sevgi de
kalmaz. Bu, çocuğunu az seven bir babanın, kendisinin çok sevdiği bir şeyi,
çocuğu alınca ona düşman olması gibidir. Böylece eskiden çocuğa karşı olan o az
sevgi de kalmaz. Bunun için şehitlik mertebesi büyüktür. Çünkü o anda dünyâ
gözünden kalkmış, Allah sevgisi kalbini kaplamış, gönlü ölmeye hazırlanmıştır.
Böyle bir zamanda gelen ölüm, büyük bir kazançtır. Zirâ bu şekildeki hâl çabuk
değişir, kalb her zaman o güzel hâlde kalmaz. O hâlde kalbinde Allahü teâlânın sevgisi her şeyden kuvvetli olan
kimseyi, kendini bütün varlığı ile dünyâya vermekten bu sevgi men eder. O, bu
tehlikeden daha emîn olur. Ölüm zamanı gelince, sevgiliyi görmek zamanının
geldiğini bilir, ölümü hakîr görmez. Allah sevgisi gittikçe fazlalaşır ve dünyâ
sevgisi büsbütün yok olur. Bu hüsn-i hatimenin, yâni îmânla gitmenin
alâmetidir. Bu tehlikeden uzak olmak isteyen, Kur'ân-ı
kerîmde ve hadîs-i şerîflerde
olanlara inanmalı, anladığını kabûl etmeli, anlamadığı için doğrudur demeli,
hepsine inanmalı ve bid’atten uzak durmalıdır. Allah sevgisinin kendini
kaplamasına, dünyâ sevgisinin azalmasına çalışıp, dînîn hudûdunu gözetmelidir.
Böyle kimseye dünyâ aşağı gelir ve ondan kaçar. Buna mukâbil Allah sevgisi
kalbinde kuvvetlenir. Dâimâ O'nu zikreder ve O'ndan konuşur. Dünyâyı sevenlerle
değil, Allahü teâlâyı sevenlerle görüşüp
konuşur. Demek ki, dünyâ sevgisi gâlib olunca, tehlike başlamış demektir.
Nitekim Kur'ân-ı kerîmde meâlen; “Ey Muhammed! Hicreti terk edenlere de ki: “Eğer babalarınız,
oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabîleniz, elinize geçirdiğiniz mallar,
kesaddan korka geldiğiniz bir ticâret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size
Allah'tan, O'nun peygamberinden ve O'nun yolundaki bir cihâddan daha sevgili
ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleye durun, Allahü teâlâ fasıklar gürûhunu hidâyete erdirmez” buyruldu. (Tevbe sûresi: 24)
Peygamberlerden
ve büyük âlimlerden son nefeste îmânla ilgili birçok şeyler nakledilmiştir.
Bâzıları şöyledir.
Yahyâ ibni
Zekeriyyâ (aleyhisselâm), Beytü’l-Mukaddes'te
ibâdet ederdi. Daha çocuk idi. Çocuklar kendisini oyuna çağırdıkları zaman;
“Beni oyun için yaratmadılar” derdi. Onbeş yaşına gelince, insanlar arasından
çıkıp, sahraya gitti. Bir gün babası arkasından gitti. Oğlunu, ayaklarını suya
sokmuş, susuzluktan ölecekmiş gibi bir hâlde; “Yâ Rabbî! İzzetine yemîn ederim
ki, senin katında yerimin neresi olduğunu bilmezsem su içmem!” derken gördü. O
kadar ağlardı ki, yüzünde et kalmamış idi. Dişleri dışardan anlaşılıyordu.
İnsanlar görmesin diye yüzüne deri parçası bağlardı. Peygamberlerin
hikayelerinde bu gibi hâller çoktur. Böyle hâller, Eshâb-ı kirâm (radıyallahü anhüm) ve onların yolunda gidenlerde de
çok görülmüştür.
Sıddîk-i
ekber (radıyallahü anh) o büyüklüğü ile, bir
kuş gördüğü zaman; “Keşke kuş olsaydım” derdi. Ebû Zer (radıyallahü anh) “Keşke bir ağaç olsaydım” derdi. Hazret-i Âişe;
“Keşke adım ve sanım olmasaydı” derdi. Hazret-i Ömer bâzan, Kur'ân-ı kerîmden bir âyet duyduğu zaman, düşer,
kendinden geçer, hasta olurdu. Yüzünde, ağlamanın te’siriyle iki siyah çizgi
vardı. “Keşke anası, Ömer'i doğurmasaydı” derdi. Bir defâ bir kapının yanından
geçiyordu. Bir kimse namazda Kur'ân-ı kerîm
okuyordu. “Muhakkak
ki Rabbinin azâbı olacaktır” meâlindeki Tûr sûresinin 7. âyet-i
kerîmesine gelmişti. Bunu duyunca, hayvandan düştü. Bu mânâya dayanamadı.
Kendisini eve götürdüler. Bir ay hasta yattı. Kimse hastalığının sebebini
anlayamadı.
Ali ibni
Hüseyin Zeynel’abidîn, abdest aldığı zaman, yüzünün rengi sararırdı. “Sana ne
oldu?” dediklerinde; “Kimin huzûruna çıkacağımı biliyor musunuz” derdi.
Müsevver ibni Muhrebe, Kur'ân-ı kerîm
okumaya dayanamazdı. Bir gün tanımadığı bir kimse; “Hatırla o günü ki, müttekîleri binekler
üzerinde Cennet’te bulundururuz, mücrimleri susuz olarak Cehennem ateşini
tatmaya göndeririz” meâlindeki Meryem sûresi
85 ve 86. âyet-i kerîmelerini okuyordu. “Ben müttekîlerden değil,
mücrimlerdenim deyip, bu âyeti bir daha oku!” dedi. Bir daha okudu. Feryâd etti
ve can verdi. Hâtem-i Es’am der ki: “Güzel, süslü yerlere aldanma. Cennet’ten
daha iyi yer yoktur. Âdem aleyhisselâmın başına
gelenleri biliyor musun? Çok ibâdet ediyorum diye övünme; iblîsin başına
gelenleri duymadın mı? Binlerce sene ibâdet etti. İlminin çokluğuna güvenme;
Bel’âm-ı Bâûrâ ilimde o derecede idi ki, İsm-i âzamı bilirdi. Harama biraz
meylettiği için îmânsız gitti. Hakkında ise meâlen; “Onun gibiler köpek gibidir” (A’râf
sûresi: 176) buyruldu. İyi dostlara güvenme; Resûlullah'ın
(sallallahü aleyhi ve sellem) akrabâsı,
yakınları, O'nu çok gördüler, O'nun sohbetinde bulundular, fakat müslüman
olmadılar.” Sırrîyi Sekatî buyurdu ki: “Her gün birkaç defâ aynaya bakar, yüzüm
karardı mı diye düşünürüm.” Atâ Sülemî, Allahü teâlâdan
çok korkanlardan idi. Kırk sene gülmedi. Gökyüzüne bakmadı. Bir defâ göğe baktı
ve korkusundan düştü. Her gece birkaç defâ kendini yoklar, insanlık şeklinden
çıkıp çıkmadığını araştırırdı. İnsanlara kıtlık ve bir belâ gelse; “Benim
yüzümden geliyor” derdi. Ahmed ibni Hanbel der ki: “Korkudan bir kapının bana
açılması için duâ ettim. Kabûl edildi. Korktum ve aklımı yitireceğimi sandım.
Yâ Rabbî! Dayanabileceğim kadar ver, dedim. Sonra sükûnet buldum.” Dinine çok bağlı
birini ağlarken gördüler; “Niçin ağlıyorsun?” diye sordular. “Kıyâmette
insanları suâle çektikleri saatin korkusundan ağlıyorum” cevâbını verdi.
Hasen-i Basrî'ye bir kimse; “Nasılsın?” dedi. “İnsanlarla berâber bir gemide
bulunan ve gemi parçalanıp deniz ortasında herkesin bir tahta üzerinde kaldığı
bir yerde olan kimsenin hâli nasıl olur?” “Çok korkunç olur” dedi. “İşte benim
hâlim de öyledir” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Haberde geldi ki: Bir kimseyi bin
sene sonra Cehennem’den çıkarırlar. Keşke ben o kimse olsaydım.” Bunu son
nefeste îmânsız gitmek ve ebedî Cehennem’de kalmak korkusundan söyledi. Ömer
ibni Abdülaziz'in bir câriyesi vardı. Bir gün uykudan kalkınca; “Ey
Emir-el-mü’minîn, tuhaf bir rüyâ gördüm” dedi. “Hadi anlat” buyurdu. Şöyle
anlattı: “Cehennem alevlenmiş, üzerinde sırât kurulmuş, bâzı kimseleri
getirdiler, önce falancayı gördüm. Getirdiler, geç dediler. Geçemedi,
Cehennem’e düştü. “Anlat” buyurdu. “Falancayı gördüm. Getirdiler, o da düştü.”
“Anlat” buyurdu. “Sonra seni getirdiler.” Bunu söyler söylemez, Ömer ibni
Abdülaziz bir feryâd edip, kendinden geçti ve düştü. Câriye bağırıyor ve;
“Allah'a yemîn ederim ki, sen sırâtı selâmetle geçtin” diyordu. Câriye
bağırıyor, o ise düşmüş, kendinden geçmiş bir hâlde yatıyordu. Hasen-i Basrî
uzun yıllar gülmedi. Boynu vurulacak bir esir gibi dururdu.
Şu’ayb aleyhisselâmın husûsiyetlerinden biri de,
alış-verişte Allahü teâlânın emir ve
yasaklarına titizlikle uyması idi. Bu sebeple, başkalarının haklarının kendi
üzerinde kalmamasına çok dikkat eder ve âzamî gayreti gösterirdi. Hâlbuki onun
kavmi tamamıyla aksine davranır, insanları aldatmak için hîle yapar ve
ellerinden geleni geri komazdı. Bu kimseler, insanların ihtiyâcı olan malları
ucuzken toplayıp, pahalanınca satarlardı. Terâzi ve ölçüde hîle yapmadan
duramazlardı. Zamânın geçer akçesi olan altın ve gümüş paraların kenarlarından
kırparlar, alış-veriş yaptıkları kimselere muhakkak zarar verirlerdi. Böyle
yapmazlarsa kazançlarının eksileceğinden ve zarara uğrayacaklarından
korkarlardı. Kul hakkını hiç düşünmezler, âhırette, bütün bu yaptıklarından
hesap vereceklerini hatırlarına bile getirmezlerdi. Müslümanların da Şu’ayb'ın (aleyhisselâm) kavminin durumuna düşmemesi, kul hakkı
yiyerek insanlara ve kendilerine zarar vermemesi için; İslâm âlimleri kitaplarında
alış-veriş, (bey’ ve şira) bilgilerini geniş geniş anlatmışlar, “Alış-veriş
bilgisinden haberi olmayan haram yer, haram yiyenin de ibâdetlerine sevâb
verilmez” buyurmuşlardır. İslâm âlimlerinin büyüklerinden olan İmâm-ı Gazâlî
hazretleri, müslümanlara nasîhat edip, doğru yolu göstermek ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmak niyetiyle
yazdığı Kimyâ-yı Saâdet adlı eserinde, bu husûsta buyurdu ki:
Alış-veriş
bilgisini bilmeyen harama ve fâize düşer, bundan haberi bile olmaz. Bu husûsta
bir şey sormasını da bilemez. Bâzıları, yaptığı alış-verişi İslâmiyete uygun
sanır, halbuki bunların müslümanlara zarar ve ziyânı dokunur. Bunları yapanlar,
lânete uğrarlar. Alış-verişte müslümanlara zarar vermek iki türlüdür. Biri,
herkese zararı dokunmak; ikincisi, alış-veriş edilen kimseye zarar vermektir.
Herkese zararı dokunmak da iki kısımdır: Biri ihtikârdır, diğeri ise piyasaya
kalp (sahte ve eksik) para sürmektir.
İhtikâr
(karaborsacılık); insan ve hayvan gıdâ maddelerini piyasadan toplayıp, yığıp,
pahalandığı zaman satmak demektir. İhtikâr eden mel’ûndur. Peygamberimiz (sallallahü
aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bir kimse gıdâ maddelerini alıp, pahalı olup da satmak için
kırk gün saklarsa, hepsini fakirlere parasız dağıtsa, günâhını ödeyemez.” “Bir
kimse gıdâ maddelerini kırk gün saklarsa, Allahü teâlâ ona
darılır. O, Allahü
teâlâyı saymamış olur.”
“Bir kimse, hâriçten gıdâ
maddesi satın alıp, şehre getirir ve piyasaya göre satarsa, sadaka vermiş gibi
veya köle âzâd etmiş gibi sevâb kazanır.”
İmâm-ı Ali
(radıyallahü anh); “Gıda maddelerini kırk gün
saklayanın kalbi kararır” buyurdu. Ona, bir muhtekiri haber verdiklerinde;
emretti, sakladığı şeyleri dağıttırdı. Âlimlerden biri, tüccar idi. Vâsıt
şehrinden, Basra'ya gıdâ gönderip satılmasını vekiline emretti. Basra'da ucuz
olduğu için, vekili bir hafta bekleyip, pahalı sattı ve âlime müjde yazdı.
Âlim, cevâbında buyurdu ki: “Biz, az kâr ile çok sevâb kazanmağı daha çok
severiz. Fazla kazanmak için, dînîmizi fedâ etmemeli idin. Çok büyük cinâyet
yapmışsın. Bunu affettirmek için, sermâyeyi ve kârı hemen sadaka olarak dağıt!”
İhtikârın haram olması, insanlara zararlı olduğu içindir. Çünkü gıdâ maddeleri,
insanların ve hayvanların yaşayabilmesi için lâzımdır. Satılınca, herkesin
alması mubâhtır. Bir kişi alıp saklayınca, başkaları alamaz. Sanki çeşme suyunu
saklayıp, herkesi susuz bırakmağa benzer. Gıdâ maddelerini bu niyetle satın
almak günâhtır. İmâm-ı âzam Ebû Hanîfe (radıyallahü
anh) buyurdu ki: “Köylü, tarlasından aldığı gıdâ maddelerini istediği
zaman satabilir. Acele satması vâcib değildir. Fakat, acele etmesi sevâbdır.
Pahalı olunca satmasını düşünmesi çirkindir. İlaçlarda ve gıdâ maddesi olmayan
ve herkese lâzım olmayan şeylerde ihtikâr haram değildir. Ekmek ve
benzerlerinde çok haram olup, et, yağ gibilerde az haramdır.” İmâmeyne göre,
bunların hepsi ihtikârdır. İnsanlara lâzım olan her şeyde ihtikâr haramdır. Hükümet,
ihtikâr edeni, haber alınca, evine yetecek kadar bırakıp, fazlasını halka
satmasını emreder.
Herkese
yapılan zararın ikinci kısmı, kalp para sürmektir. Alan, anlamazsa, zulüm
edilmiş olur. Anlarsa, o da başkasını, başkası da, bir diğerini, zincirleme aldatırlar.
Elden ele dolaştıkça, günâhı, birinci kimseye de yazılır. Bunun için
büyüklerimiz; “Bir sahte lira vermek, yüz lira çalmaktan daha fenâdır”
buyurmuşlardır. Çünkü hırsızlığın günâhı bir keredir. Bunun günâhı ise,
öldükten sonra da devam eder. İnsanların en zavallısı, ölüp gittiği hâlde,
bıraktığı kötülük sebebi ile günâhı tükenmeyen kimsedir. Öldükten senelerce
sonra günâhı yazılır ve azâbını çeker. Eline sahte para geçen, onu yok etmeli,
kimseye vermemelidir. İnsan paraları iyi tanımalı, aldanmamalıdır. Daha
dikkatli olarak kimseyi aldatmamalıdır. Paranın kalp olduğunu bilerek ve
bilmeyerek kalp para alıp vermek de günâhtır. Çünkü insanın başına gelen her
işin, dindeki ilmini öğrenmesi vâcibdir. Yok etmek niyeti ile, kalp para almak
sevâbdır. Ayarı bozuk mâden paraları yok etmemeli, söyleyerek emîn kimselere,
hükümete vermelidir. Hîle edecek kimselere vermesi, silâhı yol kesene satmağa
benzer. Bu da haramdır.
İnsanlara
verilen ziyânın ikincisi, alış-veriş edilen kimseye yapılan zarardır. Zarar veren
her iş, zulüm olur. Zulüm ise haramdır. Her müslüman, kendisine yapılmasını
istemediği bir şeyi, kâfirlere de yapmamalıdır.
Alış-veriş
esnâsında şu dört şeyi yapmamak lâzımdır:
1- Satılan
malı, olduğundan aşırı medh etmemelidir. Çünkü hem yalan söylemiş, hem
aldatmış, hem de zulüm etmiş olur. Hattâ, doğru olarak da, müşterilerin bildiği
şeyi söylememelidir. Çünkü bu da faydasız söz olur. Kıyâmet günü her sözden
suâl olunacaktır. Beyhûde söyleyenler, hiç özür bulamayacaktır. Yemîn ile
satmağa gelince, yalan yere yemîn etmek haramdır. Yâni büyük günâhtır. Doğru
yemîn ederse, az bir şey için Allahü teâlânın
ismini söylemek saygısızlık olur. Hadîs-i şerîflerde
buyuruldu ki:
“Alış-verişte vallahi
böyledir, vallahi öyle değildir diye yemîn edenlere ve san’at sâhiplerinden,
yarın gel, öbür gün gel diye sözünde durmayanlara yazıklar olsun!” “Malını
yemîn ederek beğendiren kimseye kıyâmet günü merhamet edilmeyecek ve
acınmayacaktır.”
Yûnus bin Ubeyd (rahmetullahi aleyh) ipekli
kumaş tüccarıydı. Malını satarken hiç medh etmezdi. Çırağı bir gün, kumaşı
gösterirken, müşterinin yanında; “Yâ Rabbî! Bu Cennet kumaşından bana da nasîb
et!” deyince, Yûnus bu sözün, kumaşı medh etmek olacağını düşünerek, kumaşı
kaldırıp sattırmadı.
2- Malın
ayıbını, müşteriden gizlememeli, hepsini, olduğu gibi göstermelidir. Kusuru
gizlemek, hıyânettir. Mü’mine nasîhat etmemektir. Zâlim, âsî olmaktır. Malın
iyi tarafını göstermek, karanlıkta göstermek zulüm, hîle olur. Resûlullah (sallallahü
aleyhi ve sellem) buğday satan birisinin buğdayına, mübârek parmaklarını
sokup, içinin yaş olduğunu görünce; “Bu nedir?” buyurdu. “Yağmur ıslatmıştır”
deyince; “Niçin
saklayıp göstermiyorsun? Hîle eden, bizden değildir” buyurdu.
Birisi, üçyüz dirhem gümüşe bir deve sattı. Devenin ayağında arıza vardı.
Eshâb-ı kirâmdan (aleyhimürrıdvân) Vâsile bin Eska’ orada idi. O anda dalgın
idi. Devenin satıldığını anlayınca, alanın arkasından koşup; “Devenin ayağı
ârızalıdır” dedi. Müşteri deveyi geri getirip, parasını aldı. Bâyi yâni satan;
“Satışımı niçin bozdun?” deyince, Vâsile (radıyallahü
anh) dedi ki: “Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) işittim. Buyurdu ki: “Satılan bir
şeyin kusurunu gizlemek helâl değildir. O kusuru bilip söylememek de, kimseye
helâl değildir.” Vâsile (radıyallahü anh)
yine dedi ki: “Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) müslümanlara nasîhat
etmemiz ve onlara merhamet etmemiz için bizden söz aldı. Malın kusurunu
saklamak, nasîhat etmemek olur.” Satıcıların, kusur saklamamaları çok güçtür.
Büyük cihâd demektir. Bu cihâdı kazanmak için, mal alırken dikkat etmeli,
kusurlu mal almamalıdır. Eğer kusurlu mal alırsa, müşteriye söylemeyi niyet
etmelidir. Eğer aldanırsa, ziyân etmiş olur. Başkasını da ziyâna sokmamalıdır.
Kendisi, başkasına incinince, başkalarını da kendinden soğutmamalıdır. Şunu iyi
bilmelidir ki, hîle ile rızık artmaz. Belki, malın bereketi gider. Hîle ile
azar azar biriktirilen şeyler, ansızın gelen bir felâketle birden bire giderek,
geride yalnız günâhları kalır. Nitekim bir sütçü, süte su katardı. Bir gün,
ansızın sel gelip, ineği boğdu. Adam şaşkın bir hâlde düşünürken, çocuğu dedi
ki; “Kattığımız sular birikerek, gelip ineği götürdü.” Resûlullah (sallallahü
aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ticarete hıyânet karışınca, bereket gider.” Bereket,
az malın çok faydası olmak, çok işe yaramak demektir. Az bir mal, bereketli
olunca, çok kimsenin rahat etmesine, çok iyi işlerin yapılmasına yarar.
Bereketli olmayan çok mal, sâhibinin dünyâda ve âhırette felâketine sebep olur.
O hâlde, malın çok değil, bereketli olmasını istemelidir. Bereket, emîn
olanlarda bulunur. Hattâ çokluk dahî emîn tüccarlarda bulunur. Çünkü her
müşteri, emîn tüccara gider. Hıyânet edenlere kimse gitmez. Bir tüccar; “Ömür
en fazla yüz senedir. Âhıretin ise, sonu yoktur. Bir kaç günlük ömründe; altın
ve gümüşünü arttırmak için, ebedî olarak zararda olmağı kim ister?” şeklinde
düşünmelidir. Böyle düşünen bir satıcı hıyânet yapamaz. Resûlullah (sallallahü
aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “La ilâhe illallah diyenler, dünyâyı dinden üstün
tutmadıkları takdirde, Allahü
teâlânın gadabından, azâbından kurtulurlar.
Dini bırakıp, dünyâya sarılırlarsa, bu kelime-i tevhîdi söyleyince, Allahü teâlâ onlara, yalan söylüyorsun! buyurur.”
Her
san’atta hîle yapmamak farzdır. Çürük iş yapmak ve bunu gizlemek haramdır.
İmâm-ı Ahmed ibni Hanbel'den (rahmetullahi aleyh),
gizli yama yapmağı sordular. “Kendi giymesi ve müşterinin giymek için istemesi
ile câiz olup, hîle olarak yapmak, yâni gizli yamayı, yeni diye satmak
günâhtır. Aldığı para haramdır.” buyurdu.
İnsanlar
fâsıktır, kâfirdir diyerek, hîle, hıyânet yapmanın câiz olacağını sanmak doğru
değildir. Hîle, hıyânet ve başkalarının haklarına saldırmak haramdır. Haramlar,
zarûret olmadıkça, hiç bir yerde, hiç bir sebeple helâl olmaz. İslâmın güzel
ahlâkını her yerde tatbik etmek lâzımdır. Güzel ahlâklı olmak sûreti ile
müslümanlığı tanıtmak, emr-i mâruf yapmak olur. Dâr-ül-harbde de, kâfirlerin
haklarına dokunmamak, hükümetlerinin kanunlarına uymak, kimseyi dolandırmamak,
müslümanlığın îcâbıdır.
3- Ölçüde
hîle etmemeli, doğru tartmalıdır. Kur'ân-ı kerîmde,
Mutaffifîn sûresi, birinci âyetinde meâlen; “Verirken noksan, alırken fazla ölçenlere acı
azâblar yapacağım” buyrulmuştur. Büyüklerimiz, her aldıklarını biraz
noksan, verdiklerini de biraz fazla ölçerdi. “Bu az fark, Cehennem ile aramızda
perdedir” derlerdi. Bunu, tam doğru ölçmemek korkusundan yaparlardı. “Yedi kat
yer ve yedi kat gökler genişliğinde olan Cennet’i, birkaç kuruşa satanlar ve
bir kaç arpa tanesi için Cehennem azâbı ile müjdelenenler ne kadar ahmaktır”
buyururlardı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) her ne satın alsaydı,
parasını biraz fazla verirdi. Fudayl bin Iyad (rahmetullahi
aleyh), oğlunu, bir şey satın alıp, vereceği altının kirlerini
temizlerken görünce; “Ey oğlum! Bu yaptığın iş, sana iki nâfile hacdan ve iki
umreden daha faydalıdır” buyurdu. Büyüklerimiz buyuruyor ki: “Fasıkların en
kötüsü, alırken çok, satarken az ölçenlerdir. Mânifaturacılardan, kumaşı
alırken gevşek, satarken gergin tutup ölçenler de böyledir. Kemiğini, âdetten
fazla koyan kasaplar da böyledir. Hububat içine toz toprak karıştırıp satan
köylüler de böyledir. Malın iyisi ile kötüsünü karıştırıp, hepsini iyi diye
satan pazarcılar da böyledir.” Bunların hepsini de yapmak haramdır. Velhasıl,
alış-verişte herkese karşı doğru hareket etmek vâcibdir. Hattâ, kendine
söylenmesini istemediği sözü başkalarına söylememelidir. Böyle haramlardan
kurtulmak için de kendini, din kardeşinden üstün görmemek lâzımdır. Bunu da, herkesin
yapması güçtür. Bunun için Allahü teâlâ; “Hepiniz
Cehennem’den geçeceksiniz!” buyuruyor. Amma, herkes Allahü teâlâdan korkusuna göre, oradan çabuk veya
geç kurtulacaktır.
4- Satış
fiyatında hîle yapmamaktır. Peygamberimiz
(sallallahü aleyhi ve sellem) “Müslümanların,
şehre mal getiren köylüleri karşılayıp, piyasa fiyatını gizleyerek, ucuz satın
almalarını” men buyurdu. Köylünün bu sûretle yaptığı satıştan vaz geçmesi
câizdir. Köylü ucuz bir şey getirince, bunu karşılayarak; “Malı bana bırak, ben
sonra yüksek fiyatla satarım.” demekten de men buyurdu. Bir malın, pahalı
satılması için, herkesin yanında, onu yüksek fiyatla satın almaktan da men
buyurdu. Müşteriler, böyle bir satış olduğunu anlarsa, satışı bozabilir.
Piyasayı bilmeyenlere yüksek fiyatla mal satmak da haramdır. Hattâ, acemi olup,
ucuz satan veya pahalı alanlar ile alış-veriş etmemelidir. Bunlarla alış-veriş
sahih ve câiz ise de, piyasadaki fiyatı bunlardan gizlemek günâhtır. Basra'da
büyük bir tüccar vardı. İran'da, Sus şehrinde bulunan adamlarından biri, mektup
yazarak; “Bu sene şeker kamışı verimli olmadı. Başkaları duymadan, çok şeker
al!” dedi. Tüccar da, çok şeker satın alıp, şeker piyasadan çekilince, pahalı
satarak, otuzbin dirhem gümüş kar etti. Sonra, düşünüp; “Şeker kamışlarına afet
geldiğini, müslümanlardan saklayarak, onlara hıyânet ettim, bu nasıl
Müslümanlıktır” deyip, otuzbin dirhemi, şekerlerini almış olduğu kimselere
götürdü. Her birine; “Bu para senindir” dedi. “Niçin?” dediklerinde, yaptığı
yanlış işi anlattı. Hiç biri almayıp; “Sana helâl olsun” dediler. Akşam evinde
düşündü ki: “Belki utanarak almamışlardır. Din kardeşlerime hıyânet ettim”
diyerek, ertesi gün tekrar götürdü. Her birine yalvararak otuzbin dirhem gümüşü
taksim etti. Müşteriye doğru söylemeli, hiç hîle etmemelidir. Malda bir ârıza
oldu ise, haber vermelidir. Malı, akrabâ veya ahbabından, ona yardım olsun diye
yüksek fiyatla aldı ise, müşterisine bunu söyleyerek, doğru değerini
bildirmelidir. Meselâ, on lira etmeyen malı, on lira vererek aldı ise, o malı satarken,
on liraya aldığını söylememelidir. Ucuz aldığı bir malın fiyatı yükselip pahalı
satıyor ise, aldığı fiyatı söylemelidir. Böyle misâller pek çoktur. Bunları
bilmeyerek hıyânet yapanlar çoktur. Hıyânet yapmaktan kurtulmak için, herkes,
kendine yapılmasını istemediği şeyleri, başkalarına yapmamalıdır. Çünkü, herkes
dikkat ile, pazarlıkla uğraşarak, tam değerini verip aldığını sanır. O hâlde,
aldatarak satmak, hıyânet ve dolandırıcılık olur.
“Mecelle”nin
yirmialtıncı maddesinde; “Çok kimseyi zarardan kurtarmak için, bir kimseye
zarar yapılabilir” diyor. Gıda maddelerini satanlar, piyasadaki değerin iki
misline satarak halka zarar verirlerse, Hâkim, piyasadaki değerine sattırır.
Kıtlık zamanında, hükümet, ihtikâr yapanın yâni karaborsacıların yığdığı gıda maddelerini,
uygun fiyat ile, aç kalanlara sattırabilir.
Allahü teâlâ,
adâlet yapmayı emrettiği gibi, ihsân etmeği de emrediyor. Yukarda adâlet
yapmağı bildirdik. Bunları öğrenen, zulüm yapmaktan kurtulur. Şimdi ihsânın
nasıl yapılacağını anlatacağız: A’râf sûresi, ellibeşinci âyetinin meâl-i
şerîfinde; “İhsan
edenlere, elbette rahmetim çok yakındır” buyrulmaktadır. Yalnız
adâlet yapanlar, dinde sermâyelerini kurtarmış olur. Fakat kâr, ihsân
edenleredir. Aklı olan, âhıret kârını hiç kaçırır mı? İhsân, emredilmeyen iyiliği
yapmaktır. Üçüncü kâide îsârdır. Îsâr, muhtâç olduğu bir şeyi almayıp, muhtâç olan
din kardeşine bırakmaktır. İnsana lâzım olan şeylerde îsâr yapılır. Kurbet ve
ibâdetlerde îsâr yapılmaz. Meselâ, taharetlenecek kadar suyu, setr-i avret edecek
kadar örtüsü olan, bunları kendi kullanır. Bunları muhtâç olana vermez. Birinci
safdaki yerini başkasına vermez. Namaz vakti gelince, abdestsiz kimsenin abdest
suyunu başkasına îsâr etmesi câiz değildir.
Ticârette
ihsân, altı türlü elde edilir:
1- Müşteri,
fazla ihtiyâcı için çok para vermeğe râzı olsa bile, çok kâr istememelidir.
Sırrîyi Sekâtî'nin (rahmetullahi aleyh) dükkanı
vardı. Yüzde beşten ziyâde kâr istemezdi. Bir kere, altmış altınlık bâdem içi
almıştı. Bâdem fiyatı ansızın yükseldi. Dellâl, bâdem satmak için geldi.
“Altmış üç altına sat!” dedi. Dellâl; “Bugün, bu kadar bâdemi, doksan altına
alıyorlar” deyince; “Ben yüzde beşten fazla kâr almamağa karar verdim. Kararımı
değiştirmem” buyurdu. Dellâl da; “Ben de senin malını aşağı fiyatla satamam”
dedi ve satmadı. O da yüksek fiyatla satmağa râzı olmadı. Bâdemler satılamadı.
İşte ihsân böyle olur. Muhammed bin
Münkedir, din büyüklerindendi. Mağazası vardı. Çeşit çeşit kumaş satıyordu.
Kimisinin zrâ’ı (yarım metresi) beş altın, kimisinin on altın idi. Bir gün,
kendisi yok iken, çırağı, bir köylüye, beş altınlık kumaşı, on altına sattı.
Kendi gelip, haber alınca, akşama kadar köylüyü arattı. Köylüyü görünce; “Bu
kumaş beş altından fazla etmez” dedi. Köylü; “Ben bunu, seve seve aldım”
deyince; “Ben kendime uygun görmediğimi, din kardeşime de uygun görmem. Ya
satıştan vaz geç, yâhut beş altını geri al, yâhut da gel on altınlık kumaştan
vereyim” buyurdu. Köylü beş altını geri aldı. Sonra, birisine; “Bu merd kimdir”
diye sordu. “Muhammed bin Münkerdir”
dediler. Bu ismi duyunca; “Sübhânallah! Bu, öyle bir kimsedir ki, çölde susuz
kalınca yağmur duâsına çıkıp, onun adını söylediğimiz zaman rahmet yağıyor”
dedi. Büyüklerimiz az kârla, çok iş yapar, bunu daha bereketli bulurlardı.
Halîfe Ali (radıyallahü anh), Kûfe şehri
çarşısında dolaşarak; “Az kârı red etmeyiniz! Çok kârdan mahrûm kalırsınız!”
buyururdu. Eshâb-ı kirâmın (aleyhimürrıdvân) büyüklerinden Abdurrahmân bin
Avf’a; “O büyük serveti nasıl kazandın?” dediler. “Çok az kâra da râzı oldum.
Hiç bir müşteriyi boş çevirmedim. Hattâ bir gün, bin deveyi sermâyesine
satmıştım. Yalnız dizlerindeki ipleri kâr kalmıştı. Her ip, bir dirhem gümüş
değerinde idi. O gün develerin yem parasını ben vermiştim. Kazancım ise, bin
dirhem olmuştu” buyurdu.
Hamza
Efendi (rahmetullahi aleyh) Bey’ ve şirâ
risâlesi şerhi, yirmibeşinci sahifesinde diyor ki: “Yüksek fiyatla satıp, bir
kimseyi aldatmaktan sakınmalıdır. Zirâ piyasada on liraya satılmakta olan bir
malı, onbir liradan yukarıya satın almak gaben-i fahiş ile aldanmaktır. Yâni
çok aldanmaktır. Yalan söylemekle çok aldatılan bir müşteri, satıştan vaz
geçebilir.”
2-
Fakirlerin malını fazla para ile almalı, onları sevindirmelidir. Meselâ, dul
kadınların eğirdiği ipliğe, çocukların sattığı meyvelere çok para vermelidir.
Bu sûretle çalışanlara yardım etmek, sadaka vermekten daha sevâbdır. Böyle
yapanlar, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) duâsına kavuşur. Çünkü, “Alış-verişte
kolaylık gösterenlere, Allahü
teâlâ merhamet eylesin!” diye duâ
buyurmuştur. Fakat, zenginden mal alırken aldanmak sevâb ve iyi değildir. Malı
zâyî etmektir. Belki pazarlık edip, ucuz almak lâzımdır. İmâm-ı Hasen ve
Hüseyin (radıyallahü anhümâ), her aldıklarında
pazarlık eder, ucuz almağa uğraşırlardı. Kendilerine; “Bir günde binlerle
dirhem sadaka veriyorsunuz da, bir şey satın alırken niçin uzun pazarlık ederek
yoruluyorsunuz?” dediklerinde; “Verdiklerimizi Allah rızâsı için veriyoruz. Ne
kadar çok versek yine azdır. Fakat, alış-verişte aldanmak, aklın ve malın
noksan olmasıdır” buyururlardı.
3-
Müşteriden para almakta üç türlü ihsân olur. Fiyatta ikrâm etmelidir. Eski,
kirli paraları kabûl etmelidir. Peşin verdiği fiyatla, veresiye vermelidir.
Veresiye vermek için, fiyatı arttırmak şart edilirse, bey’ fasid olur. Haram
olur. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Alış-verişte
kolaylık gösterenlere, Allahü
teâlâ, her işinde kolaylık gösterir.”
İhsânın en büyüğü, en kıymetlisi, fakirlere veresiye vermektir. Parası, malı
olmayanın borcunu uzatmak, zâten vâcibdir. İhsân değil, adâlettir ve vazîfedir.
Fakat, malı olup da, ziyân ile satmadıkça veya muhtâç olduğu bir şeyi
satmadıkça ödeyemeyecek bir hâlde olanların ödemesine zaman vermek ihsândır ve
büyük sadakadır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
“Kıyâmette bir kimseyi
hesâba çekerler ki, çok günâh işlemiş, hiç iyilik yapmamış. Sen dünyâda hiç
iyilik yapmadın mı? derler. Hayır, yalnız çırağıma derdim ki: “Fakir olan
borçluları sıkıştırma! Ne zaman ellerine geçerse o zaman vermelerini söyle.
İstediklerini yine ver. Boş çevirme!” Allahü teâlâ; “Ey
kulum! Bugün sen fakir, muhtâçsın! Sen dünyâda benim kullarıma acıdığın gibi,
bugün biz de sana acırız” deyip, onu affeder.”
Başka bir hadîs-i şerîfte; “Bir müslümana, Allah rızâsı için ödünç veren
kimseye, her gün için sadaka sevâbı verilir. Fakirden, alacağını çabuk
istemeyene, her gün için malın hepsini sadaka vermiş gibi sevâb verilir”
buyurdu. Büyüklerimizden öyle kimseler vardı ki, borcun getirilmesini arzu
etmezdi. Her gün, o malı sadaka vermiş gibi sevâb kazanmağı tercih ederlerdi.
Bir hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “Sadaka verilen
her dirhem için on sevâb, ödünç verilen her dirhem için ise, onsekiz sevâb
vardır. Çünkü borç, ihtiyâcı olana verilir. Sadaka belki, ihtiyâcı olmayanın
eline düşebilir.”
4- Borç
ödemekte ihsân, istemeğe vakit bırakmadan önce vermektir ve paranın en iyisini
vermek ve kendi eli ile ve ayağına gidip vermektir. Onu birisini göndermeğe,
mecbûr bırakmamaktır. Hadîs-i şerîfte
buyruldu ki: “En
iyiniz, borcunu iyi ödeyeninizdir.” Başka bir hadîs-i şerîfte de; “Ödünç alan bir kimse, iyice ödemeği niyet
ederse, borcunu ödemesi için, melekler ona duâ eder” buyruldu. Bir
kimse, malı olduğu hâlde, borcunu ödemeği bir saat geciktirse, zâlim ve âsî
olur. Namaz kılarken de, oruç tutarken de, uykuda da yâni her an, lânet altında
bulunur. Borç ödememek öyle bir günâhtır ki, uykuda bile durmadan yazılır. Malı
olmak, parası çok olmak demek değildir. Belki satılık bir şeyi olup da,
satmazsa, günâh işlemiş olur. Değeri düşük olan para veya işe yaramayan mal
vererek öder ve bunu hak sâhibi beğenmeyerek alırsa, yine günâh olur. Onu râzı
etmedikçe, yâni gönlünü almadıkça, günâhtan kurtulamaz. Çok kimseler bunu
düşünmez, fakat büyük günâhlardandır.
5- Alış-veriş
ettiği kimse pişman olursa ikâle etmek, yâni yapılan satışı geri
çevirmektir. Birinin “Vazgeçtim” demesi, ötekinin de “Kabûl ettim” veya “Ben de
vazgeçtim” demesi ile ikâle yapılır. İkâlede, semenin arttırılması veya
azaltılması şart edilirse, bu şart bâtıl olur. Yâni bu şart yerine getirilmez.
Semenin helâk olması, ikâleye mâni olmaz. Mebî'in helâk olması, mâni olur.
Fâsid ve mekruh olan satışlarda ve gaben-i fâhiş ile aldatılan müşterinin
istediği zamanda ikâle yapmak vâcib olur. Sahîh satışta, biri istediği zaman,
ötekinin de yapması müstehabdır. Çünkü Resûlullah
(sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bir kimse (karşısındaki
pişman olunca)
bey'i fesheder, geri alırsa, Allahü teâlâ, onun günâhlarını affeder”.
Yapılan satışı geri çevirmek vâcib değildir. Fakat, çok sevâbdır ve ihsân
etmektir.
6-
Fakirlere veresiye verip, parası olmayandan, istememeği niyet etmektir.
Borçlusu ölünce helâl etmektir. Büyüklerimizden bâzısının dükkanında iki defter
vardı. Birisine bilinmeyen isimler yazarlardı ki, hepsi fakir idi. Bâzı borçlar
karşısında isim de yazılı değildi. Böylece kendisi ölürse, kimse fakirlerden
bir şey isteyemezdi. Fakat böyle tüccarlar da, en iyi sayılmazdı. En iyi
olanlar, fakirler için, hiç defter tutmayanlardı. Bunlar, fakir bir şey
getirirse alır, getirmeyenlerden bir şey istemezlerdi. İşte, din büyükleri,
böyle ticâret yapardı. Şüpheli bir kuruşu kabûl eden, dinde mertlerden
sayılmazdı.
Bir
kimsenin dünyâ ticâreti, âhıret ticâretine mâni olursa, bu kimse bedbahttır,
zavallıdır. Bir çömlek almak için, altın kupa verene ne denir? Dünyâ, saksı
parçası gibidir. Hem kıymetsizdir, hem de çabuk kırılır. Âhıret ise, altından
kupaya benzer. Hem çok kıymetlidir, hem de dayanıklı olup kırılmaz. Hattâ hiç
tükenmez. Dünyâ ticâretinin âhırete yaraması için ve Cehennem’e sürüklenmemesi
için, çok uğraşmak lâzımdır. İnsanın sermâyesi, dînî ve âhıretidir. Bu
sermâyeyi kaptırmamak için, çok uyanık olmak lâzımdır. Dinini kayırmak
isteyenler yedi şeye dikkat etmelidir:
1- Her
sabah; kendisinin, evlâd ve âilesinin rızkını kazanmak, onları kimseye muhtâç
bırakmamak, Allahü teâlâya rahat ve temiz
ibâdet edebilmek, âhıret yolunda yürüyebilmek için, vazifeme gidiyorum şeklinde
niyet etmelidir. O gün müslümanlara iyilik, yardım ve nasîhat, emr-i mâruf,
nehy-i münker yapmağı, kalbinden geçirmelidir. Namazda kusur edenlere, günâh
işleyenlere, emr-i mâruf yapmalı, onlara göz yummamalıdır. Böyle niyet eden bir
tüccar, bir me’mur, bir muallim, bir hâkim ve bir subay vazifesini yaptığı kadar,
hep sevâb kazanır. Onun her işi, ibâdet olur. Dünyâda kazandığı şeyler de
görünürdeki kazancıdır.
2-
Binlerce insan çalışmayacak olursa insanın kendisinin bile yaşayamayacağını
düşünmesi gerekir. Meselâ, çiftçi, fırıncı, dokumacı, demirci, iplikçi ve daha
nice san’atkarlar, hep onun için çalışıyor. O hepsine muhtâçtır. Herkes onun
için çalışıp, ona hazırlayıp da, onun boş oturması, kimseye faydalı olmaması
doğru olur mu? Bu dünyâda herkes yolcudur. Geldik gidiyoruz. Yolcuların
birbirlerine yardım etmesi, el ele vermeleri, kardeş gibi olmaları lâzımdır.
Her müslüman böyle düşünmelidir. Vazifesine başlarken; “Müslüman kardeşlerime
yardım etmek, onları rahat ettirmek için çalışacağım. Din kardeşlerim benim
işimi gördükleri gibi, ben de onlara hizmet edeceğim” demelidir. Her Müslüman
bütün san’atların farz-ı kifâye olduğunu bilmelidir. Bunu düşünerek, bir
san’ata yapışmak, ibâdet etmek olur. İster kitaplı kâfirler keşfetsin, ister
kitapsız kâfirler bulsun, her san’atı öğrenmek ve hele, harb vâsıtalarını en modern,
en ileri şekilde yapmağa çalışmak farzdır. Bu vâsıtaları yapabilmek için,
gerekli ilimleri, dersleri mekteplerde, bu niyetle okutmak ve okumak hep ibâdet
olur. Namaz kılan insanın bu niyetle, her işi ibâdet olur. Namaz kılmayanların
her hareketi de günâh olur. O hâlde, her müslüman, namazını kılmalı, sonra farz
olduğunu düşünerek, vazifesini yapmalıdır. İş görürken niyetin doğru olmasına
alâmet, insanlara faydalı olan bir meslek, bir san’at seçmektir. Yâni, öyle bir
iş görmeli ki, eğer o iş olmasa, müslümanlar sıkıntı çekerdi. O hâlde, keyif,
oyun ve benzerlerine, san’at dense de ve haram işleyenlere san’atkar ismi
verilse de, bunları yapmak ibâdet olmaz. Hattâ, haram olmayan, mubâh olan,
fakat insanlara lüzumlu olmayan san’atları seçmemelidir. Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “En iyi ticâret,
bezzazlıktır, kumaş satmaktır. En iyi san’at, terziliktir.”
3- Dünyâ
işleri, âhıret için çalışmağa mâni olmamalıdır. Âhıret için ticâret yeri
câmilerdir. Münâfikûn sûresi, dokuzuncu âyet-i kerîmesinin meâl-i şerîfinde; “Mallarınız ve
çocuklarınız, Allahü
teâlâyı hatırlamanıza mâni olmasın!”
buyrulmakta ve bu husûsa dikkat emredilmektedir. Halîfe Ömer (radıyallahü anh) çarşıya girince; “Ey tüccarlar! Önce
âhıret rızkını kazanın! Sonra dünyâ rızkına çalışın!” diyerek tüccarlara
nasîhatlerde bulunurdu.
Ticâretle
meşgûl olan büyüklerimiz, sabah ve akşamları âhıret için çalışır, Kur'ân-ı kerîm okur, ders dinler, tevbe ve duâ
eder, ilim öğrenir ve gençlere öğretirlerdi. Kelle kebabı, sabah çorbası gibi
şeyleri çocuklar ve zimmîler satardı. Çünkü müslümanlar, sabah-akşam câmilerde
bulunurdu. İnsanların amellerini yazan ikişer melek, her sabah ve akşam
değişmektedir. Hadîs-i şerîfte
buyruldu ki: “Melekler
insanların amel defterlerini götürdükleri zaman, başında ve sonunda iyi iş
yazılı ise, gün ortasında yapılanları ona bağışlarlar.”
“Gündüz ve gece
melekleri, sabah ve akşam, gidip gelirken birbirleri ile karşılaşırlar. Hak teâlâ, (gelen
meleklere)
kullarımı nasıl bıraktınız? buyurur. Yâ Rabbî! Namazda bulduk ve namaz kılarken
bıraktık, derler. Allahü
teâlâ da, şâhid olun, onları affettim buyurur.”
Müslüman
tüccarlar, san’at sâhipleri, gündüzleri de, ezân sesini duyunca, işini hemen
bırakıp, câmiye koşmalıdır. Dinini seven ve kayıran bir imâm bulursa, ona
uymalı, dînîni dünyâya değişen, ibâdete haram, bid’at karıştıran,
müslümanlıktan haberi olmayan imâm ve hâfızların yanına, sesine, sözüne
yanaşmamalıdır. Büyüklerimiz; “Ticaretleri, satışları, Allahü teâlâyı
unutmalarına sebep olmaz” âyet-i kerîmesine mânâ verirken buyurdular
ki: “Demirciler vardı. Demir döverken, ezân okununca, çekici kaldırmış iken,
demire vurmaz, bırakıp namaza koşarlardı. Ve terziler vardı. İğneyi sokunca,
ezân okunsaydı, o hâlde bırakıp, cemâate koşarlardı.”
4- Çarşıda
ve işte, Allahü teâlâyı zikir ve tesbîh
etmeli, her an O'nu hatırlamalıdır. Dili ve kalbi boş kalmamalıdır. İyi
bilmelidir ki, o anda kaçırdığını, bütün dünyâyı verse, bir daha eline
geçiremez. Gâfiller arasındaki zikrin sevâbı çok olur. Resûlullah (sallallahü
aleyhi ve sellem) “Gâfiller arasında Allahü teâlâyı zikir eden kimse, kurumuş
ağaçlar arasında bulunan yeşil fidan gibidir ve ölüler arasındaki canlı gibidir
ve harbde kaçanlar arasında, arslan misâli dövüşenler gibidir”
buyurdular.
“Çarşıya giderken; “La
ilâhe illallah, vahde hû lâ şerîke leh, le-hül mülkü ve le-hül hamdü, yuhyî ve
yümît, ve hüve hayyün lâ yemût, biyedihil-hayr, ve hüve alâ külli şey’in kadîr”
diyen kimseye, iki milyon sevâb yazılır.” Bu hadîs-i şerîfte
olduğu gibi, sevâb veya günâh miktarını, göklerin büyüklüğünü, uzaklıklarını ve
âhıretteki zamanları ve dünyânın yaratılışını ve mahlukların sayısını bildiren hadîs-i şerîflerdeki çeşitli rakamlar, miktar
sayısını göstermek için değil, miktarın çokluğunu anlatmak içindir. Meselâ bir
kimseye, birkaç defâ, zahmet çekerek gidip bulamayarak canı sıkılan birinin, o
kimseyi görünce, seni on defâ aradım, bulamadım, demesi gibidir. Cüneyd-i
Bağdâdî (kuddise sirruh) buyurdu ki: “Pazarda
çok kimse vardır ki, Allah adamlarının halkasında oturanlardan daha
kıymetlidirler.” Bir kere de buyurdu ki: “Öyle kimse tanıyorum ki, pazarda her
gün üçyüz rekat namaz kılmakta ve otuzbin tesbîh okumaktadır.” Bâzısı demiştir
ki: “Bu kimse, kendisidir.” Hülâsa, dîne, ibâdetine yardım niyeti ile dünyâya
çalışanlara, hep böyle sevâb vardır. Yalnız para kazanıp, dünyâ malı toplamak
için çalışanlar, sevâbdan mahrûm kalırlar. Hattâ bunlar, câmide, namazda iken
de, kalbleri dükkanın hesâbındadır. Fikirleri dağınıktır.
5- Dünyâ
işlerine çok düşkün olmamalıdır. Meselâ, çarşıya herkesten önce gidip,
herkesten sonra çıkmamalı. Tehlikeli ve uzun yollara gitmemelidir. Mu’âz bin
Cebel (radıyallahü anh) buyuruyor ki: “Şeytan
pazarda; yalan, hîle, hıyânet ve yemîn ettirerek müslümanları günâha sokmağa
çalışır. Önce gidip, geç çıkanlara daha çok asılır.” Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “Tüccarın, esnafın en kötüsü, erken gidip, geç
dönenlerdir.” Sabah namazını kılıp ve kitap okuyup bir şey öğrenerek
işe gitmeyi âdet edinmelidir. İhtiyacı kadar dünyâlık kazanınca, âhıreti
kazanmakla meşgûl olmalıdır. Çünkü âhıret hayatı sonsuzdur ve ona ihtiyaç daha
çoktur ve âhıret ticâretinde iflas etmek üzeredir. İmâm-ı âzam Ebû Hanîfe'nin
hocası Hammad (rahmetullahi aleyh), ticâret
yapardı. Başörtüsü satardı. Her gün iki habbe kazanınca eşyayı toplar pazardan
çıkardı. Büyüklerden bâzısı dükkana, haftada iki gün giderdi. Bir kısmı da
Cumâ'dan başka her gün gider, öğle namazında geri dönerdi. Bir kısmı nihâyet
ikindiye kadar alış-veriş ederdi. Hepsi ihtiyâcı kadar kazanınca câmiye gider,
ibâdetle, ilim öğrenmekle akşamı yapardı.
6- Şüpheli
şeylerden kaçınmalıdır. Harama yaklaşan zâten, âsî, fâsık olur. Şüphe ettiği
şeyleri, Ehl-i sünnet kitaplarından öğrenmelidir. Câhil hâfızlara, hocalara ve
her kitaba güvenmemelidir. Kalbine sıkıntı getiren şüpheliyi almamalıdır.
Zalimlerle, hîle, hıyânet edenlerle, yemîn ederek insanları aldatanlarla, din
ile alay edenlerle, yalan yanlış kitaplar yazarak dîni yıkmağa uğraşanlarla
alış-veriş etmemeli, velhasıl herkesle muâmelede bulunmamalıdır. Doğru insan
aramalıdır. Bir zaman vardır ki, bir tâcir, her istediği ile muâmele
edebilirdi. Çünkü herkes alış-veriş ilmini biliyor ve bildiğine göre hareket
ediyordu. Sonraları öyle zamanlar geldi ki, birkaç kişi ile muâmele edilemezdi.
Daha sonraları ise, ancak birkaç kimse ile muâmele edilebilir oldu. Bir zaman
gelmek korkusu vardır ki alış-veriş edecek kimse bulunamayacaktır. Bunu çok
zaman önce, söylemişlerdir. Bizler belki de, büyüklerimizin korktuğu o zamana
kaldık. Kim ile olursa olsun, alış-veriş edilmektedir. Câhil hâfızlar, yangına
körükle gidip; “Bugün dünyânın her tarafı böyle oldu. Her yerdeki mala haram
karıştı. Haramdan kurtulmak imkansız oldu” diyorlar. Bu söz, çok yanlıştır. Hiç
de dedikleri gibi değildir. Bunu, alış-veriş bilgilerini yazan İslâm
âlimlerinin kitaplarından öğrenmelidir.
7-
Alış-veriş yaptığı kimse ile olan sözlerini, hareketlerini, aldığını, verdiğini
iyi ve doğru hesap etmelidir. Kıyâmette, bunların hepsinden hesap vereceğini
bilmelidir. Büyüklerden biri, bir bakkalı rüyâda görüp; “Allahü teâlâ sana ne yaptı?” dedi. “Önüme ellibin
sahife koydular. Yâ Rabbî! Bu sahifeler kimlerindir dedim. Ellibin kişi ile
alış-veriş yapmışsın. Her sahife bunların birisi ile olan muâmeleni
göstermektedir dediler. Baktım, her sahifede bir kimse ile olan muâmelemin
inceden inceye yazılmış olduğunu gördüm” dedi. Bir kuruş hîle yapan, bir kuruş
hak yiyen, cezâsını çekecektir ve hiç bir şeyin yardımı olmayacaktır.
Bugün
bunlar unutulmuş, bilen de kalmamıştır. Bunlardan birisini yapana çok sevâb
verilir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bir zaman gelir,
o zamanın müslümanları bugün sizin yaptığınız ibâdetlerin onda birini
yaparlarsa, âhırette azâbdan kurtulurlar.” Sebebini sorduklarında; “Çünkü sizler hayr
işlemeğe çok yardımcı buluyorsunuz. Onlar yardımcı bulamayacakları gibi,
çeşitli engellerle de karşılaşacaklardır. Gâfiller ve câhiller arasında garib
kalacaklardır” buyurdu. Bu hadîs-i
şerîfi bildirmekten maksadımız, müslümanların, zamanın hâlini görüp,
ümîdsizliğe düşmemeleri içindir. O hâlde; “Bu zamanda, yukarıda yazılanların
hepsini kim yapabilir” diyerek ye’se düşmek doğru değildir. Ne kadar
yapılabilirse o kadar kâr elde edilir. Âhıretin dünyâdan daha iyi olduğuna
inanan kimse, bunların hepsini yapabilir. Bunların hepsini gözetmek, yapsa
yapsa, insanı fakir yapar. Sonsuz saâdete, ebedî rahatlığa sebep olacak, birkaç
senelik fakirliğe elbette katlanır. Nitekim birçok kimse, birkaç şey kazanmak
için fırtınalı, karlı havalarda, sıkıntılı yolculuklara; bir rütbeye, dereceye
yükselmek için de nice mahrûmiyetlere katlanıyor. Halbuki, ölüm gelince, bütün
kazançları elden çıkmakta, boşuna didinmiş olmaktadırlar.
Allahü teâlânın,
bir kuluna, faydalı, güzel işler yapmağı, çok kimsenin ihtiyaçlarını
sağlamasını nasîb etmesi, çok kimsenin ona sığınması, bu kul için pek büyük bir
nîmettir! Allahü teâlâ, kullarına
(iyâlim) demiş, çok merhametli olduğu için, herkesin rızkını, nafakasını kendi
üzerine almıştır. Allahü teâlâ, bu
iyâlinden birkaçının rızıkları, nafakaları için ve bunların yetişmeleri, rahat
yaşamaları için bir kulunu vazifelendirirse, bu kuluna büyük ihsân etmiş olur.
Bu büyük nîmete kavuşup da, bunun için şükretmesini bilen kimse, çok talihli,
pek bahtiyârdır. Bunun kıymetini bilip, şükretmek, kendi sâhibinin Rabbinin
iyâline hizmet etmeği saâdet ve şeref bilmek ve Rabbinin kullarını, kölelerini
yetiştirmekle öğünmek, aklın gereğidir.
Her
peygamber gibi Şu’ayb (aleyhisselâm) da peygamberliğini
ispatlamak ve sözünün doğru olduğunu göstermek için mûcizeler izhâr etti.
Bunlar karşısında inananların îmânı kuvvetlendi, bâzı kimseler îmâna geldi, inâtçı
kâfirler ise onu, sihirbazlıkla ithâm ettiler. Elbetteki gözün görmemesi,
güneşin kabahati değildi. Güneş ancak ışık neşrederek gözün görmesini
kolaylaştırır. Yoksa göz başka ışıklarda da görür. Şu’ayb'ın (aleyhisselâm) mûcizelerinden bâzıları şunlardır:
Bir gün
kavmi, Şu’ayb'dan (aleyhisselâm)
peygamberliğini isbat için mûcize göstermesini istediler. Medyenliler; “Siyah
olarak doğmuş olan kuzularımız beyaz olsun” dediler. Şu’ayb aleyhisselâm, duâ edince, duâsı kabûl buyrulup; “Yâ
Hayy, Yâ Kayyûm, Yâ Rahmân, Yâ Samed, Yâ Sebbûh” ism-i şerîfleri ile duâ etmesi
emredildi. Şu’ayb (aleyhisselâm) böyle duâ
edince, kuzuların hepsi beyaz oldu.
Yine bir
defâsında kavmi, Şu’ayb'a (aleyhisselâm) gelip;
“Hak peygamber isen duâ et de şu dağlar ve taşlar kalkıp, yerleri dümdüz ovalık
olsun” dediler. Şu’ayb (aleyhisselâm) bu yolda
duâ edince, cenâb-ı Hak kabûl buyurup,
elini dağ ve taşlar üzerine koymasını emreyledi. Elini koyduğu her taş, toprak
oldu. Oradaki dağ ve taşlardan eser kalmayıp, kavminin istediği gibi bir ova
meydana geldi.
Şu’ayb (aleyhisselâm), peygamber olduğunu Allahü teâlânın emriyle açıklayınca, kavmi, koyun
sâhibi olmayan Şu’ayb'ın (aleyhisselâm),
kendilerinin koyunlarını ellerinden almak için böyle bir yola başvurduğunu
iddiâ ettiler. Şu’ayb (aleyhisselâm) bunu
duyunca üzüldü. Kendisine koyun ihsân eylemesi için Allahü
teâlâya duâ etti. Orada bulunan taşlara eliyle işâret etmesi emrolundu.
Hazret-i Şu’ayb, emrolunan şekilde taşlara işâret edince, o anda hepsi koyun
oldu. Şu’ayb'ın (aleyhisselâm) koyunları,
kavminin koyunlarının bir kaç misli fazla oldu.
Şu’ayb aleyhisselâm, bir defâsında bir yerde bulunan
taşların etrâfında döndü. O taşlar bakır oldu. Bakırları işleten insanlar çok
zengin oldular.
Şu’ayb'ın
(aleyhisselâm) kavminin bulunduğu yerde büyük
kum tepeleri vardı. İnsanlar onlardan çok sıkıntı çekiyorlardı. Şu’ayb'dan (aleyhisselâm) bu kum tepelerini kaldırmasını
istediler. Şu’ayb (aleyhisselâm) da duâ etti.
Sonra eliyle işâret edince, Allahü teâlânın
izniyle tepeler, uçan kuşlar gibi kalkıp kimsenin rahatsız olmayacağı bir yere
kondular.
Şu’ayb (aleyhisselâm), bir dağa çıkacağı zaman, dağ küçülür.
Âdeta bir deve gibi çökerdi. Şu’ayb (aleyhisselâm)
istediği yere çıkınca yine eski hâlini alırdı.
Şu’ayb'ın
(aleyhisselâm) mûcizelerinden biri de doğru
yoldan sapmış olan Eykelilerin; “Eğer peygamber isen, bizim üstümüze gökten bir
parça düşür” demeleri ve Şu’ayb'ın (aleyhisselâm)
bu hâli Allahü teâlâya arz etmesi
üzerine, gökten azâb inmesidir. Önce sıcaklık artmış daha sonra da serin bir
bulut görünmüştü. İnsanlar, bulutun altına toplanınca üzerlerine ateş yağarak
hepsi helâk oldular. Onların hâlini seyreden müslümanlar, kâfirlerin çektiği
sıkıntıdan hiç rahatsız olmadılar. Halbuki onlarla aralarındaki mesâfe fazla
değildi ve onları seyrediyorlardı.
--------------------------------------------------------
1)
Tefsîr-i Mazharî
2)
Tefsîr-i Kebîr
3) Tefsîr-i
Tıbyan
4)
Tefsîr-i Mevâkıb
5)
Hâşiye-i Şeyh-zâde
6)
Tefsîr-i Ebüssü’ûd
7)
Tefsîr-i Hüseynî
8)
Feth-ül-Bârî; cild-4, sh. 362, cild-6, sh. 323
9)
Mir’ât-ı Kâinat; cüz-1 sh. 99
10)
Kısas-ül-Enbiyâ (Arâis); sh. 164
11)
Kısas-ül-Enbiyâ (Neccâr); sh. 145
12)
Mu’cizât-ul-Enbiyâ; sh. 156
13) Kâmus-al-a’lâm;
cild-6, sh. 4244
14)
Künhü’l-ahbâr; cild-2, sh. 27
15)
El-Kâmil fit-târih; cild 1, sh. 157
16)
Hüsnüt-tenebbüh (Necmeddîn Gazzi)
17)
Ravdatü’l-ebrâr; cild-1, sh. 5
18)
El-Müdhiş (İbn-i Cevzî, Beyrut-1973); sh. 93
19)
Kimya-i Saâdet (İmâm-ı Gazâlî, Tahran-1964); sh. 272, 690, 704
20)
Mürûc-üz-zeheb; cild-1, sh. 46
21)
Târih-ül-ümem vel-mülûk (Târih-i Taberî)
22)
Ahsen-ül-enba’; sh. 11
23)
Ravdat-üs safâ; sh. 233
24) Rehber
Ansiklopedisi; cild-6, sh. 99
25) Tam
İlmihal Seâdet-i Ebedîyye; sh. 804