|
1547. Semüre İbn Cündeb
radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem,
ashâbına:
- "Düş
göreniniz var mı?" diye sorup, "gördüm" diyenin düşünü,
Allah'ın dilediği şekilde yorumlardı. Bir sabah bize şöyle
buyurdu:
- "Bu gece
düşümde bana iki kişi gelerek "haydi yürü, gidiyoruz" dediler. Ben
de onlarla beraber gittim. Yanı üzerine yatmış bir adamın yanına
vardık. Elinde bir kaya parçası bulunan bir başka adam, onun başı
ucunda ayakta duruyor, elindeki kayayı, yanı üzerine yatmış olan
adamın tepesine indiriyor, başını yarıyordu. Taş yuvarlanıp
gidiyor, adam taşı arkasından koşup alıyor, o geri gelinceye kadar
ötekinin başı iyileşiyor, eski haline geliyordu. Adam, önce
yaptığını aynen tekrarlayıp duruyordu. Ben yanımdakilere:
- “Sübhânellah!
Bu nedir?” dedim.
-Yürü, yürü
hele dediler. Yürüdük. Derken sırt üstü yatmış bir adamın yanına
vardık. Başucunda da, elinde demir çengel bulunan bir başkası
duruyordu. Bu adam, yatan kişinin bir tarafına geçip elindeki
çengelle avurdunu, burnunu ve gözünü ta ensesine kadar yarıyor
sonra öbür tarafına geçip orasını da aynı şekilde parçalıyordu.
Bir tarafını yarıncaya kadar önceki yardığı taraf eski haline
geliyor adam da sürekli aynı şekilde parçalamaya devam ediyordu.
Ben:
- “Sübhânellah!
Bunlar ne ? dedim.
- Yürü, yürü
hele! dediler. Yürüdük. Fırın gibi bir yapıya vardık. (Râvi diyor
ki, sanıyorum Peygamber
Efendimiz sözlerine şöyle devam etti:) Orada ne söylenildiği
anlaşılamayan çığlıklar, feryadlar birbirine karışıyordu. O
yapının içinde çıplak bir sürü erkek ve kadınların bulunduğunu
anladık. Altlarından alevler geldikçe, onlar çığlık atıyor, feryat
koparıyorlardı. Ben:
- Bunlara ne
oluyor? dedim.
- Yürü, yürü
hele! dediler.Yürüdük. Nihayet bir nehire vardık. (Ravi, herhalde
"kan kırmızısı bir nehir" buyurdu, diyor.) Nehrin içinde yüzen bir
adam, kıyısında da yanına birçok taş yığmış bir başka adam..
Nehirde yüzen kişi, yüzeceği kadar yüzdükten sonra kıyıya geliyor
ve ağzını açıyordu. Kıyıdaki adam da onun ağzına bir taş koyuyor,
yüzen kişi dönüp yüzmesine devam ediyor, sonra dönüp yine kenara
geliyor, ağzını açıyor öteki de ağzına bir taş daha atıyor, o da
dönüp gidiyordu. Ben, yanımdaki iki kişiye:
- "Bu ikisinin
hali nedir böyle? dedim.
- Yürü, yürü
hele! dediler. Yürüdük. Çirkin -gördüğünüz adamların en çirkini de
diyebilirsiniz- bir adamın yanına vardık. Adam, sürekli ateş
yakıyor ve ateşin etrafında dolanıp duruyordu. Ben:
- "Bu adam
neci?" dedim.
- Yürü, yürü
hele! dediler. Yürüdük; içinde baharın tüm çiçek çeşitlerinin
bulunduğu geniş yemyeşil bir bahçeye vardık. Bahçenin ortasında
gayet uzun boylu bir adam vardı. O kadar ki, göğe uzanan başını
nerede ise göremeyecektim. Adamın etrafında, hayatımda hiç
görmediğim kadar çok çocuk bulunuyordu. Ben:
- "Bu adam ve
bu çocuklar kim, (ne yapıyorlar)?" dedim.
- Yürü, yürü
hele! dediler. Yürüdük, Gide gide büyük bir ağaçlığa vardık ki ben
onun gibi güzel ve geniş bir ağaçlık görmüş değilim. Beni
götürenler, "Gir oraya!" dediler. Birlikte girdik ve bir tuğlası
altın bir tuğlası gümüşten örülmüş bir şehirle karşılaştık. Şehrin
kapısına varıp açılmasını istedik. Kapı açıldı, biz de girdik.
Bizi, vücutlarının yarısı bugüne kadar gördüklerinizin en güzeli,
diğer tarafı bugüne kadar gördüklerinizin en çirkini birtakım
adamlar karşıladı. Yanımdaki iki kişi onlara:
- Gidip şu
nehre girin! dediler. Bir de ne göreyim, suyu süt gibi, bembeyaz,
enine doğru akan bir nehir. Adamlar gidip nehre girdiler sonra
çıkıp yanımıza geldiler. Çirkinlikleri tamamen gitmiş, hepsi de
son derece güzelleşmişlerdi.
Resûl-i
Ekrem
sallalahu
aleyhi
ve
sellem
sözlerine şöyle
devam etti:
Beni götüren
iki kişi bana:
- Burası adn
cennetidir, şurası da senin konağındır, dediler. Başımı kaldırıp
baktım, bir de ne göreyim; beyaz buluta benzeyen bir köşk.
- İşte burası
senindir, dediler. Ben o iki kişiye:
- "Allah size
büyük hayırlar ihsan etsin, bırakınız da beni oraya gireyim,"
dedim.
- Hayır, şimdi
değil! Sen oraya daha sonra gireceksin, dediler. Bunun üzerine
ben:
- "Bu gece
boyunca hayret verici çok şey gördüm. Gördüklerimin anlamı nedir?"
dedim. Onlar:
- Anlatalım,
dediler ve anlattılar:
- "İlk önce
yanına vardığın kafası taşla yarılan adam var ya, o, Kur'an'ı
öğrendiği halde terkeden ve farz namaz vaktini uyku ile geçiren
kimsedir.
Avurdu, burnu
ve gözleri demir çengelle yarılan adam, evinden çıkıp etrafa
yalanlar yayan kişidir.
Fırın içindeki
çıplak erkek ve kadınlar ise, zina eden erkek ve kadınlardır.
Nehirde yüzüp
yüzüp de taş yutan adam, faiz yiyen kişidir.
Yanındaki ateşi
sürekli yakıp, etrafında dolaşıp duran çirkin görünüşlü kişi,
cehennemin görevlisi Mâlik'tir.
Bahçedeki uzun
boylu adam, İbrahim aleyhisselâm'dır.
Etrafındaki çocuklar da İslam fıtratı üzere ölen küçük
yavrulardır."
Berkânî'nin
rivayetinde, "fıtrat üzere doğan" kaydı bulunmaktadır.
Müslümanlardan
biri:
- Ey Allah'ın
elçisi! Müşrik çocukları da bunlara dahil mi? diye sordu.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Müşriklerin çocukları da dahildir"
buyurdu.
Vücutlarının
yarısı güzel, yarısı çirkin olan adamlara gelince bunlar, güzel
işleri kötü işlere karıştıran kimselerdir. (Ancak) Allah onları
bağışlamıştır."
Buhârî, Ta'bîr 48
Buhârî'nin bir başka
rivayetinde Efendimiz'in "Bu gece bana
iki adam gelip beni kutsal bir yere çıkardılar"
buyurduğu ve sonra oraya nasıl çıktığını şöyle anlattığı
bildirilmektedir:
"Biz, üstü dar,
altı geniş ve alt kısmında ateş yanan fırına benzer bir deliğin
yanına vardık.
Alevler
yükseldikçe insanlar da
yükseliyor, neredeyse
delikten
çıkacak
hale geliyorlar,
alevler
sakinleşince dibe iniyorlardı."
Bu rivayette
,"Orada çıplak erkekler ve kadınlar bir arada bulunuyorlardı"
ifadesi de bulunmaktadır.
Yine bu
rivayette kesin bir ifade ile "Nihayet kandan bir nehire ulaştık"
denilmektedir. "Nehrin ortasında ayakta duran bir adam, nehrin
kenarında da önünde bir yığın taş bulunan bir başka adam vardı.
Nehirdeki adam çıkmak isteyince, kıyıdaki onun ağzına bir taş
atıyor ve onu yerine geri çeviriyordu. Çıkmak için kenara her
gelişinde aynı şeyi yapıyor ağzına bir taş atıyor, o da geri
dönüyordu."
Yine aynı
rivayette şu ifadeler bulunmaktadır:
"O iki kişi
beni ağaca çıkardılar ve beni, daha güzelini hiç görmediğim bir
eve soktular. İçinde yaşlı ve genç insanlar vardı."
"Şu ağzının
parçalandığını gördüğün adam var ya, o yalancının biriydi. Sürekli
yalan söylerdi. Onun yalanları ufukları kaplıyordu. İşte o yalancı
adam, kıyamet gününe kadar böyle azâb olunacaktır."
"Bir de şu
başının ezildiğini gördüğün adam var ya, ona da Allah Kur'an'ı
öğretmişti, o geceleri hep uyku ile geçirip Kur'an okumamış,
gündüz de Kur'an'la amel etmemiştir. Ona da kıyamet gününe kadar
böyle azâb edilir."
"Girdiğin
birinci ev, mü'minlerin; şu ev ise, şehidlerin evidir. Ben
Cebrâil'im, bu da Mikâil'dir. Kaldır başını! dedi. Başımı
kaldırdım bir de ne göreyim, üstümde buluta benzer bir şey
duruyor. Burası da senin konağındır" dediler. Ben:
- Bırakın beni,
oraya gireyim, dedim.
- "Hayır, sen
henüz ömrünü tamamlamadın. Onu tamamlayınca konağına gireceksin"
dediler.
Buhârî, Cenâiz 93 |
١٥٤٧-
وعن سَمُرَةَ بنِ جُنْدُبٍ رَضِيَ اللّه
عَنْهُ
قَالَ :
كَانَ رسُولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم مِمَّا يُكْثِرُ أنْ يَقُولَ لأَصْحَابِهِ :
( هَلْ رَأَى أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنْ رُؤْيَا
؟ ) فَيَقُصُّ عَلَيْهِ مَنْ شَاءَ اللّه أنْ يَقُصَّ،
وإنَّهُ قَالَ لنا ذَات غَدَاةٍ : ( إنَّهُ
أَتَانِيَ اللَّيْلَةَ آتِيَانِ ، وإنَّهُمَا قَالا لِي : انْطَلِقْ
، وإنِّي انْطَلَقتُ مَعَهُمَا ، وإنَّا أَتَيْنَا عَلَى رَجُلٍ
مُضْطَجِعٍ ، وَإِذَا آخَرُ قائِمٌ عَلَيْهِ بِصَخْرَةٍ ، وَإِذَا
هُوَ يَهْوِي بِالصَّخْرَةِ لِرَأْسِهِ ، فَيَثْلَغُ رَأسَهُ ،
فَيَتَدَهْدَهُ الحَجَرُ هَا هُنَا ، فَيَتْبَعُ الحَجَرَ
فَيَأخُذُهُ فَلاَ يَرْجِعُ إِلَيْهِ حَتَّى يَصِحَّ رَأسُهُ كَما
كَانَ ، ثُمَّ يَعُودُ عَلَيْهِ ، فَيَفْعَلُ بِهِ مِثْلَ مَا فَعَلَ
المَرَّةَ الأوْلَى ! ) قَالَ: (
قُلْتُ لهما : سُبْحانَ اللّه ! مَا هَذَان ؟ قَالا لي : انْطَلِقِ
انْطَلِقْ ، فَانْطَلَقْنَا ، فَأَتَيْنَا عَلَى رَجُلٍ مُسْتَلْقٍ
لِقَفَاهُ ، وَإِذَا آخَرُ قَائِمٌ عَلَيْهِ بِكَلُّوبٍ مِنْ
حَديدٍ ، وَإِذَا هُوَ يَأتِي أحَدَ شِقَّيْ وَجْهِهِ فَيُشَرْشِرُ
شِدْقَهُ إِلَى قَفَاهُ ، ومِنْخَرَهُ إِلَى قَفَاهُ ، وعَيْنَهُ
إِلَى قَفَاهُ ، ثُمَّ يَتَحَوَّلُ إِلَى الجانبِ الآخَرِ ،
فَيَفْعَلُ بِهِ مِثْلَ مَا فَعَلَ بالجَانِبِ الأوَّلِ ، فَمَا
يَفْرَغُ مِنْ ذَلِكَ الجانبِ حَتَّى يَصِحَّ ذَلِكَ الجانبُ كما
كَانَ ، ثُمَّ يَعُودُ عَلَيْهِ فَيَفْعَلُ مِثْلَ مَا فَعَلَ فِي
المرَّةِ الأُوْلَى )
قَالَ :
( قُلْتُ : سُبْحَانَ اللّه ! مَا هذانِ ؟
قالا لي : انْطَلِقِ انْطَلِقْ ، فَانْطَلَقْنَا ، فَأَتَيْنَا عَلَى
مِثْلِ التَّنُّورِ ) فَأَحْسِبُ أنَّهُ
قَالَ :
( فإذا فِيهِ لَغَطٌ ، وأصْواتٌ ،
فَاطَّلَعْنَا فِيهِ فإذا فِيهِ رِجَالٌ وَنِساءٌ عُرَاةٌ ، وَإِذَا
هُمْ يَأتِيِهمْ لَهَبٌ مِنْ أسْفَلَ مِنْهُمْ ، فإذا أتاهُمْ ذَلِكَ
اللّهبُ ضَوْضَوْا . قُلْتُ : مَا هَؤلاءِ ؟ قَالا لِي : انْطَلِقِ
انْطَلِقْ ، فَانْطَلَقْنَا ، فَأَتَيْنَا عَلَى نَهْرٍ )
حَسِبْتُ أنَّهُ كَانَ يَقُولُ : (
أَحْمَرُ مِثْلُ الدَّمِ ، وَإِذَا في النَّهْرِ رَجُلٌ سابحٌ
يَسْبَحُ ، وَإِذَا عَلَى شَطِّ النَّهْرِ رَجُلٌ قَدْ جَمَعَ
عِنْدَهُ حِجَارَةً كثيرةً ، وَإِذَا ذَلِكَ السَّابحُ يَسْبَحُ ،
مَا يَسْبَحُ ، ثُمَّ يَأتِي ذَلِكَ الَّذِي قَدْ جَمَعَ عِنْدَهُ
الحِجَارَةَ ، فَيَفْغَرُ لَهُ فاهُ، فَيُلْقِمُهُ حَجَراً،
فَينْطَلِقُ فَيَسْبَحُ ، ثُمَّ يَرْجِعُ إِلَيْهِ، كُلَّمَا رَجَعَ
إِلَيْهِ ، فَغَرَ لَهُ فَاهُ ، فَألْقَمَهُ حَجَراً ، قُلْتُ لهُما
: مَا هذانِ ؟ قالاَ لِي : انْطَلِقِ انْطَلِقْ ، فَانْطَلَقْنَا ،
فَأَتَيْنَا عَلَى رَجُلٍ كَريهِ المرْآةِ ، أَوْ كَأكْرَهِ مَا أنتَ
رَاءٍ رجُلاً مَرْأىً ، فإذا هُوَ عِنْدَهُ نَارٌ يَحُشُّهَا
وَيَسْعَى حَوْلَهَا . قُلْتُ لَهُمَا : مَا هَذَا ؟ قالاَ لي :
انْطَلِقِ انْطَلِقْ ، فَانْطَلَقْنَا ، فَأتَيْنَا عَلَى رَوْضَةٍ
مُعْتَمَّةٍ فِيهَا مِنْ كُلِّ نَوْرِ الرَّبيعِ ، وَإِذَا بَيْنَ
ظَهْرَي الرَّوْضَةِ رَجُلٌ طَويلٌ لا أَكادُ أَرَى رَأسَهُ طُولاً
في السَّماءِ ، وَإِذَا حَوْلَ الرَّجُلِ مِنْ أَكْثَرِ وِلدانٍ
رَأيْتُهُمْ قَطُّ ، قُلْتُ : مَا هَذَا ؟ وَمَا هؤلاءِ ؟ قالا لي :
انْطَلقِ انْطَلقْ ، فَانْطَلَقْنَا ، فَأَتَيْنَا إِلَى دَوْحَةٍ
عَظيمةٍ لَمْ أَرَ دَوْحَةً قَطُّ أعْظمَ مِنْهَا ، وَلاَ أحْسَنَ !
قالا لي : ارْقَ فِيهَا ، فارْتَقَيْنَا فِيهَا إِلَى مَدينَةٍ
مَبْنِيَّةٍ بِلَبنٍ ذَهَبٍ وَلَبنٍ فِضَّةٍ ، فَأَتَيْنَا بَابَ
المَدِينَةِ فَاسْتَفْتَحْنَا ، فَفُتِحَ لَنَا فَدَخَلْنَاها ،
فَتَلَقَّانَا رِجالٌ شَطْرٌ مِنْ خَلْقِهِمْ كأَحْسَنِ مَا أنت راءٍ
! وَشَطْرٌ مِنْهُمْ كأقْبَحِ مَا أنتَ راءٍ ! قالا لَهُمْ :
اذْهَبُوا فَقَعُوا في ذَلِكَ النَّهْرِ ، وَإِذَا هُوَ نَهْرٌ
مُعْتَرِضٌ يَجْرِي كأنَّ ماءهُ المَحْضُ في البَيَاضِ ، فَذَهَبُوا
فَوَقَعُوا فِيهِ . ثُمَّ رَجَعُوا إلَيْنَا قَدْ ذَهَبَ ذَلِكَ
السُّوءُ عَنْهُمْ ، فَصَارُوا في أحْسَنِ صُورَةٍ )
قَالَ :
( قالا لِي : هذِهِ جَنَّةُ عَدْنٍ ، وهذاك
مَنْزِلُكَ ، فسَمَا بَصَري صُعُداً ، فإذا قَصْرٌ مِثْلُ
الرَّبَابَةِ البَيضاءِ ، قالا لي : هذاكَ مَنْزلكَ ؟ قلتُ لهما :
باركَ اللّه فيكُما ، فذَراني فأدخُلَه . قالا لي : أمَّا الآنَ
فَلاَ ، وأنتَ دَاخِلُهُ ، قُلْتُ لَهُمَا : فَإنِّي رَأيتُ مُنْذُ
اللَّيْلَة عَجَباً ؟ فما هَذَا الَّذِي رأيتُ ؟ قالا لي : أمَا
إنَّا سَنُخْبِرُكَ : أَمَّا الرَّجُلُ الأوَّلُ الَّذِي أَتَيْتَ
عَلَيْهِ يُثْلَغُ رَأسُهُ بالحَجَرِ ، فإنَّهُ الرَّجُلُ يَأخُذُ
القُرآنَ فَيَرفُضُهُ ، ويَنَامُ عَنِ الصَّلاةِ المَكتُوبَةِ
. وأمَّا الرَّجُلُ الَّذِي أتَيْتَ عَلَيْهِ يُشَرْشَرُ شِدْقُهُ
إِلَى قَفَاهُ ، ومِنْخَرُهُ إِلَى قَفَاهُ ، وَعَيْنُهُ إِلَى
قَفَاهُ ، فإنَّهُ الرَّجُلُ يَغْدُو مِنْ بَيْتِهِ فَيَكْذِبُ
الكِذْبَةَ تَبْلُغُ الآفاقَ . وأمَّا الرِّجَالُ والنِّسَاءُ
العُراةُ الَّذِينَ هُمْ في مثْلِ بناءِ التَّنُّورِ ، فَإنَّهُمُ
الزُّنَاةُ والزَّواني ، وأما الرجلُ الذي أتيتَ عَليهِ يَسْبَحُ في
النهرِ ، ويلقم الحجارةَ ، فإنَّهُ آكلُ الربا ، وأمَّا الرَّجُلُ
الكَريهُ المرآةِ الَّذِي عِنْدَ النَّارِ يَحُشُّهَا وَيَسْعَى
حَوْلَهَا ، فإنَّهُ مالكٌ خازِنُ جَهَنَّمَ ، وأمَّا الرَّجُلُ
الطَّويلُ الَّذِي في الرَّوْضَةِ ، فإنَّهُ إبراهيم
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ،
وأمَّا الولدان الَّذِينَ حَوْلَهُ ، فكلُّ مَوْلُودٍ ماتَ عَلَى
الفِطْرَةِ ) وفي رواية البَرْقانِيِّ : (
وُلِدَ عَلَى الفِطْرَةِ ) فَقَالَ بعض المُسلمينَ : يَا
رسولَ اللّه ، وأولادُ المُشركينَ فقالَ رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم :
( وأولادُ المشركينَ ، وأما القومُ الذينَ كانُوا شَطْرٌ مِنْهُمْ
حَسَنٌ ، وشَطْرٌ مِنْهُمْ قَبيحٌ ، فإنَّهُمْ قَومٌ خَلَطُوا
عَمَلاً صَالِحاً وآخَرَ سَيِّئاً ، تَجاوَزَ اللّه عنهم )
. رواه البخاري .
وفي روايةٍ لَهُ : ( رَأيْتُ اللَّيْلَةَ
رَجُلَيْنِ أتيَانِي فأخْرَجَانِي إِلَى أرْضٍ مُقَدَّسَةٍ )
ثُمَّ ذَكَرَهُ
وقال :
( فَانْطَلَقْنَا إِلَى نَقْبٍ مثلِ
التَّنُّورِ ، أعْلاهُ ضَيِّقٌ وَأسْفَلُهُ واسِعٌ ؛ يَتَوَقَّدُ
تَحْتَهُ ناراً ، فإذا ارْتَفَعَتِ ارْتَفَعُوا حَتَّى كَادُوا أنْ
يَخْرُجُوا ، وَإِذَا خَمَدَتْ ! رَجَعُوا فِيهَا ، وفيها رِجالٌ
ونِساءٌ عراةٌ ) .
وفيها : ( حَتَّى أتَيْنَا عَلَى نَهْرٍ
مِنْ دَمٍ )
ولم يشكَّ ( فِيهِ رَجُلٌ قائِمٌ عَلَى
وَسَطِ النَّهْرِ وعلى شطِّ النَّهرِ رجلٌ ، وبينَ يديهِ حِجارةٌ ،
فأقبلَ الرجلُ الذي في النَّهرِ ، فَإذَا أرَادَ أَنْ يَخْرُجَ رَمَى
الرَّجُلُ بِحَجَرٍ في فِيهِ ، فَرَدَّهُ حَيثُ كَانَ ، فَجَعَلَ
كُلَّمَا جَاءَ لِيَخْرُجَ جَعَلَ يَرْمِي في فِيهِ بِحَجَرٍ ،
فَيْرَجِعْ كما كَانَ ) .
وفيها : ( فَصَعِدَا بي الشَّجَرَةَ ،
فَأدْخَلاَنِي دَاراً لَمْ أرَ قَطُّ أحْسَنَ مِنْهَا ، فيهَا
رِجَالٌ شُيُوخٌ وَشَبَابٌ ) .
وفيها : ( الَّذِي رَأيْتَهُ يُشَقُّ
شِدْقُهُ فَكَذَّابٌ ، يُحَدِّثُ بِالكِذْبَةِ فَتُحْمَلُ عَنْهُ
حَتَّى تَبْلُغَ الآفَاقَ ، فَيُصْنَعُ بِهِ مَا رَأَيْتَ إِلَى
يَومِ القِيَامَةِ ) ،
وَفِيهَا : ( الَّذِي رَأيْتَهُ يُشْدَخُ
رَأسُهُ فَرَجُلٌ عَلَّمَهُ اللّه القُرْآنَ ، فَنَامَ عَنْهُ
بِاللَّيْلِ ، وَلَمْ يَعْمَلْ فِيهِ بالنَّهارِ ، فَيُفْعَلُ بِهِ
إِلَى يَوْمِ القِيَامَةِ ، والدَّارُ الأولَى الَّتي دَخَلْتَ دَارُ
عَامَّةِ المُؤمِنِينَ ، وأمَّا هذِهِ الدَّارُ فَدَارُ الشُّهَداءِ
، وأنا جِبْرِيلُ ، وهذا مِيكائيلُ ، فَارْفَعْ رَأْسَكَ ،
فَرَفَعْتُ رَأسِي ، فإذَا فَوْقِي مِثْلُ السَّحابِ ، قالا : ذاكَ
مَنْزِلُكَ ، قُلْتُ : دَعَانِي أدْخُلُ مَنْزِلي ، قالا : إنَّهُ
بَقِيَ لَكَ عُمُرٌ لَمْ تَسْتَكْمِلْهُ ، فَلَوِ اسْتَكْمَلْتَهُ
أتَيْتَ مَنْزِلَكَ ) . رواه
البخاري .
قَوْله :
( يَثلَغ رَأسَهُ ) هُوَ بالثاءِ
المثلثةِ والغينِ المعجمة، أيْ : يَشدَخُهُ وَيَشُقُّهُ. قولهُ:
( يَتَدَهْدَهُ ) أيْ :
يَتَدَحْرجُ. و( الكَلُّوبُ ) بفتح
الكاف وضم اللام المشددة ، وَهُوَ معروف .
قَوْله : ( فَيُشَرْشِرُ ) :
أيْ : يُقَطِّعُ . قَوْله :
( ضَوْضَوا ) وَهُوَ بضادين معجمتين
: أيْ صاحوا . قَوْله :
( فَيَفْغَرُ ) هُوَ بالفاء والغين
المعجمة، أيْ : يفتح . قَوْله ( المَرآة )
هُوَ بفتح الميم ، أيْ : المنظر . قَوْله :
( يَحُشُّها ) هُوَ بفتح الياءِ وضم
الحاء المهملة والشين المعجمة ، أيْ : يوقِدُها .
قَوْله :
( رَوْضَةٍ مُعْتَمَّةٍ ) هُوَ بضم الميم وإسكان العين وفتح
التاء وتشديد الميم ، أيْ : وافية النَّباتِ طَويلَته .
قَولُهُ :
( دَوْحَةٌ ) وهي بفتحِ الدال وإسكان الواو وبالحاءِ المهملة:
وهي الشَّجَرَةُ الكَبيرةُ . قَوْلهُ :
( المَحْضُ ) هُوَ بفتح الميم وإسكان الحاء المهملة وبالضَّادِ
المعجمة ، وَهُوَ : اللَّبَنُ . قَوْلهُ (
فَسَمَا بَصَري ) أيْ : ارْتَفَعَ . و(
صُعُداً ) بضم الصاد والعين، أيْ : مُرْتَفعاً . وَ(
الربَابَةُ ) بفتح الراءِ وبالباء الموحدة مكررةً ، وهي :
السَّحابَة . |