Ana Sayfa (Kur'an-ı Kerim) Yeni Pencere

Geri

 

SAYFA :

421

 

033 - AHZÂB SÛRESİ

 

CÜZ :

22

 

İleri

Sayfayı Yeni Pencerede Aç

 

 

 

 

 

 

 

 

 

31

Sizden kim Allah'a ve Rasûlüne itaat eder ve salih amel işlerse, Biz de ona ecrini iki defa veririz. Hem Biz ona kerim bir rızık da hazırlamışızdır.

"Ey peygamber hanımları! Sizden kim apaçık bir hayasızlıkta bulunursa..."âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Peygamber Hanımlarının Bazı Özellikleri:

İlim adamları derler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımları, Allah Rasûlünü tercih edince yüce Allah, onların bu davranışlarını mükâfatlandırmak ve onlara ikramda bulunmak üzere şöyle buyurdu:

"Bundan sonra kadınlar ve bunların birini başka zevcelerle değiştirmen... sana helal olmaz." (el-Ahzab, 33/52) Onların başkalarından ayrı bir hükme tabi olduklarını belirterek de şöyle buyurmaktadır:

"Sizin Allah'ın Rasûlüne eziyet vermeniz de ondan sonra zevcelerini nikâhlamanız da ebediyyen olacak bir şey değildir." (el-Ahzab, 33/53)

Diğer taraftan onların itaatlerinin mükâfatını da, günahlarının cezasını da başkaları hakkında sözkonusu olana göre katlandırmış bulunmaktadır:

"Ey Peygamber hanımları! Sizden kim apaçık bir hayasızlıkta bulunursa, ona azâbı iki kat arttırılır." Bu âyetle yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımları arasından hayasızlık işleyecek kimselerin -ki yüce Allah, İfk hadisesinde de geçtiği üzere (bk. en-Nûr, 24/11-22. âyetlerin tefsiri) Resûlüllah(sallallahü aleyhi ve sellem)'ı korumuş bulunmaktadır- azabının iki kat katlanacağını haber vermektedir. Buna sebeb ise konumlarının üstünlüğü, derecelerinin yüksekliği ve diğer bütün hanımların önünde oluşlarından dolayıdır.

Daha önce birkaç yerde de geçtiği üzere şeriat şunu açıklamıştır: Haram olan şeyler ağırlaşükça ve bu haramlar çiğnenecek olursa, cezalar da kat kat arttırılır. İşte köleye nisbetle hür kimsenin, bekara nisbetle evli kimsenin haddinin (uygulanacak cezasının) katlandırılmasının sebebi budur.

Bir diğer açıklama da şöyle yapılmıştır: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımları vahyin iniş yerinde, yüce Allah'ın emir ve yasaklarının geldiği evlerde bulunmaları dolayısıyla verilen emir onlar için daha güçlü ve konumları sebebiyle başkalarının bu emre bağlı kalmaları gereğinden daha ileri derecede bağlı kalmaları sözkonusudur. Böylelikle hem mükâfat, hem de azâb(ceza) onlar için katlandırılmıştır.

Bir başka açıklama da şöyledir: Onların işleyecekleri suçunResûlüllah dv’a da eziyet vermesi sebebiyle, zararının daha büyük oluşudur. Dolayısıyla Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a eziyet vermek hususunda suçun büyüklüğü oranında ceza da büyümüş olmaktadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah'a ve Rasûlüne eziyet edenlere muhakkak Allah onlara dünya ve âhirette lanet etmiş...dir." (el-Ahzab, 33/57)

Bu görüşü de el-Kiya et-Taberî tercih etmiştir.

2- Mükâfat ve Cezanın Mü’minlerin Anneleri Hakkında Katlandırılması ile "İki Kat Tabiri"nin Yorumlanması:

Bazıları şöyle demiştir: Mü’minlerin annelerinden birisinin zina ettiği varsayılacak olursa -ki yüce Allah onları böyle bir işten korumuştur- konumunun büyüklüğü dolayısıyla ona iki had uygulanırdı. Tıpkı cariyeyenisbetlehür olan kadının haddinin arttırılması gibi. Bu âyet-i kerîmede "azâb" had manasınadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Mü’minlerden bir topluluk da azablarına şahit olsunlar." (en-Nûr, 24/2)

Buna göre "iki kafin anlamı iki misli yahut iki defa olur.Ebû Ubeyde dedi ki: Bir şeyin katı(dı'fı) üçe tamamlanıncaya kadar(ona) iki şey katmaktır.Ebû Amr da -et-Taberî'nin ondan naklettiğine göre- böyle demiştir. Yani ona iki misli daha azap katlanır ve böylelikle bu üç tane azâb olur. Ancak et-Taberî bu görüşün zayıf olduğunu kabul etmiştir. Diğer taraftan lâfız itibariyle böyle bir ihtimal olmakla birlikte bu doğru değildir. Çünkü ecrin iki defa verilecek olması bu görüşün tutarsız olduğunu ortaya koymaktadır. Zira hayasızlıkta azâb(ceza) itaatteki mükâfatın karşılığındadır. Bu açıklamavı da İbn Atiyye yapmıştır.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Ebû Amr: ile arasında fark gözetmiş ve bunların birincisi "pek çok katlar" hakkında, diğeri ise "iki kat" hakkında kullanılır, demiş ve bundan dolayı da bunu ikinci şekilde okumuştur.

Ebû Ubeyde de şöyle demektedir: "Ona azâbı iki kat arttırılır." Yani ona üç kat azâb verilir, demektir. en-Nehhâs şöyle demektedir: Ebû Amr ileEbû Ubeyde'nin getirdikleri bu ayırımı dilbilginleri arasından bildiğim hiçbir kimse gözetmemiştir. Ayrıca her ikisinin de anlamı birdir, yani azâb iki kata kadar çıkartılır. Mesela bir kimseye: Eğer bana bir dirhem verecek olursan, ben de sana bunun iki dı'fını (katını) veririm, demesi halinde, bunun iki mislini veririm, demektir ki, bu da iki dirhem veririm, anlamına gelir. Ayrıca buna yüce Allah'ın:

"Biz de ona ecrini iki defa veririz"âyeti delil teşkil etmektedir, azâb da ecirden daha fazla olmaz. Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onlara azabtan iki kat ver." (el-Ahzab, 33/68) Azâbın iki mislini ver, demektir.

Ma'mer'in,Katade'den rivâyetine göre yüce Allah'ın:

"Ona azâbı iki kat arttırılır."âyeti hakkında şöyle demiştir: Maksat dünya azâbı ile âhiret azabıdır.

el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki: Zahir olan (iki kat) ile iki mislini kastetmiş olduğudur. Çünkü (daha sonra): "Biz de ona ecrini iki defa veririz" diye buyurmaktadır. Vasiyetlerde ise durum şöyledir: Eğer bir kimseye oğlunun payının iki katını vasiyet edecek olursa, bu o kimseye oğlunun payının üç katı verileceği anlamına gelir. Çünkü vasiyetler insanlar arasındaki örfe göre cereyan eder. Yüce Allah'ın kelamının açıklanması ise Arapların dil kullanımlarına göre yapılır. Arapça'da "dı'f" ise onun misli ve fazlası demektir. Sadece iki misline münhasır değildir. Mesela: Bu, bunun dı'fıdır denilecek olursa, onun mislidir, demektir. Bu onun iki dı'fıdır, onun iki mislidir, anlamındadır. Buna göre Arabça'da "dı'f" belli bir sınır sözkonusu olmaksızın fazla oluştur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"İşte onların amellerine karşılık mükâfatları kat kat (dı'f) arttırılır." (Sebe', 34/37) Bu âyette ise ne bir misli, ne de iki misli arttıracağını kastetmemiştir. Bütün bunlar el-Ezherî'nin açıklamasıdır.

Onlardan herhangi birisine zina iftirasında bulunan şahsa uygulanacak ceza ile ilgili görüş ayrılıkları da daha önce en-Nûr Sûresi'nde(24/4-5. âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamdolsun.

3- Âyetlerdeki Bazı Lâfızlara Dair Açıklamalar:

Ebû Rafî'-dedi ki: Ömer(radıyallahü anh) sabah namazında çoğu kere Yusuf Sûresi ile el-Ahzab Sûresi'ni okurdu. "Ey peygamber hanımları" âyetine geldi mi de sesini yükseltirdi. Ona niye böyle yaptığı sorulunca: "Onlara kendilerine verilmiş olan ahdi hatırlatıyorum" diye cevab vermişti.

Cumhûr: "Kim... bulunursa" âyetini "yâ" ile okudukları gibi, "Kim... itaat eder"i de böylece okumuşlardır ki bu: "Kim" lâfzına binaen böyle okunmuştur.

"Kunut" itaat etmek demektir ki buna dair açıklamalar daha önceden(el-Bakara, 2/116. âyet, 5. başlık ile 238. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yakub ise, manaya binaen bu lâfızlardaki "ya" harflerini "te" ile okumuştur.

Bir kesimin söylediğine göre; "fahişe: hayasızlık" eğer belirtili olarak gelirse, bu zina ile livata anlamındadır. Eğer belirtisiz gelirse, diğer günahlar demek olur. Sıfat olarak geldiği takdirde kocanın haklarına riayet etmemek ve onunla kötü geçinmek demek olur.

Bir kesim de şöyle demektedir: Yüce Allah'ın:

"Apaçık bir hayasızlık" âyeti bütün masiyetleri kapsamına alır. "el-Fâhişe" nasıl gelirse yine böyledir.

İbn Kesîr;

"Apaçık" kelimesini "ya" harfini üstün olarak okumuştur.Nafî' ve Ebû Amr ise esreli okumuşlardır.

"İki kat arttırılır" anlamındaki âyeti bir kesim fiili yüce Allah'a isnad etmek suretiyle(arttırır anlamında) "ayn" harfini esreli olmak üzere; diye okumuşlardır. Ebû Amr ise Harice'nin rivâyetine göre; "İki kat arttırırız" şeklinde "nun" harfini esreli olarak, "azâb" kelimesini de nasb ile okumuştur. Bu da İbn Muhaysın'ın kıraatidir. Bu fiilin kipi tek kişi tarafından yapılan ve mutavaa diye bilinen "mufaale" veznindedir. Nitekim bu vezinde olmakla birlikte tek kişiden yapıldığını ifade eden; "Ayakkabıyı çekiçle dövdüm, hırsızı cezalandırdım" fiilleri de böyledir.

Nafî',Hamza ve el-Kisaî ise; "İki kat arttırılır" diye "ya" ve ayn" harfini üstün ile okumuşlardır. Buna karşılık "azâb" kelimesini de ötreli okumuşlardır.el-Hasen, İbn Kesîr ve Îsa'nın kıraati de budur.

Ayrıca İbn Kesîr ileİbn Âmir: "İki kat arttırırız" diye "nun" ile şeddeli ve esreli "ayn" ile okumuşlar "azâb"ı da nasb ile okumuşlardır.

Mukâtil dedi ki: Burada azâbın iki kat arttırılması, ancak âhirette olacaktır. Çünkü mükâfatın iki defa verilmesi de âhirettedir. Bu güzel bir açıklamadır, çünkü Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımları haddi gerektirici herhangi bir havasızlık işlemezler (işlememişlerdir). Nitekim İbn Abbâs da şöyle demiştir: Hiçbir peygamber hanımı asla zina etmiş değildir. Sadece îman ve itaat hususunda kocalarına ihanet edenleri olmuştur.

Bazı müfessirler de şöyle demektedir: Kendilerine iki kat verilmekle tehdit olundukları azâb, dünya ile âhiret azabıdır. İki defa mükâfat da böyledir.

İbn Atiyye ise şöyle demektedir: Ancak bu, zayıf bir görüştür. Şu kadar it ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımlarına uygulanacak dünyevi cezaların, âhiretin azabını -diğer insanlarda olduğu gibi- kaldırmayacağını sözkonusu olması hali müstesnadır. Dünyadaki cezaların âhiret azabını kaldıracağı ise Ubade b. es-Samit yoluyla rivâyet edilen hadisin bir gereğidir. Şu kadar var ki Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımları hakkında bunun böyle olacağına dair bir rivâyet îeîmediği gibi, bu hususta hükmün böyle olduğu da bellenmiş değildir.

Tefsir âlimleri âyet-i kerîmede sözü edilen "kerim rızık"ın cennet olduğunu söylemişlerdir. Bunu da en-Nehhâs zikretmiştir.

32

Ey Peygamber Hanımları! Siz diğer kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takvalı kimseler iseniz, edalı ve yumuşak söylemeyin. O takdirde kalbinde hastalık bulunan kimseler umutlanır. Siz hep uygun söz söyleyin.

"Ey Peygamber Hanımları! Siz" fazilet ve şeref itibariyle

"diğer kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz" âyetinde:

"Herhangi biri gibi" diye (müzekker) buyurup müennes olarak; diye buyurmamış olması, "biri" anlamındaki lâfzın, hem müzekkerinin, hem de müennesinin, hem tekilinin, hem de çoğulunun nefyedilmesinden dolayıdır. İnsan olmayan kimse hakkında da bu kullanılabilir ve: "Orada hiçbir kimse yoktur, ne koyun, ne de deve" denilir. Özellikle

"kadınlar"ın sözkonusu edilmesi daha önce geçen ümmetler arasında Âsiye ve Meryem'in de bulunması dolayısıyladır. Katade buna işaret etmiş, Âl-i İmrân Sûresi'nde de (3/42. âyetin tefsirinde de) aralarında fazilet farkı hususundaki görüş ayrılıkları ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır, bu husus oradan tetkik edilebilir.

Daha sonra yüce Allah:

"Eğer takvalı kimseler iseniz"diye buyurmaktadır. Yani Allah'tan korkarsınız demektir. Bu âyetle faziletin şartı yerine getirilmesi halinde onlar için eksiksiz kalacağı açıkça ortaya çıkmaktadır. Çünkü yüce Allah, onlara Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından olmayı, onunnezdindebüyük bir değer taşımayı, haklarında Kur'ân-ı kerîmin nazil olmasını bağışlamış bulunmaktadır.

"Edalı ve yumuşak söylemeyin" anlamındaki âyet, nehy dolayısıyla cezm konumundadır. Şu kadar var ki, mazinin mebni oluşu gibi, mebni gelmiştir.Sîbeveyh'in kabul ettiği görüş budur. Yumuşak söz söylemeyin, anlamındadır. Yüce Allah sözlerinin kat'î, ifadelerinin kesin ve anlaşılır olmasını emretmektedir. Sözlerinde görülen yumuşaklık ile kalbi etkileyecek bir şekilde ortaya çıkmamasını istemektedir. Arab kadınları erkeklerle konuştukları sırada hakkında şüpheye düşülen ve iyi düşünülmeyen kimseler gibi, sözlerini yumuşatır ve ifadelerine bir eda kattıkları gibi olmamalarını istemekte. bu türden konuşmalarını onlara yasaklamaktadır.

"O takdirde kalbinde hastalık"Katade vees-Süddî'den nakledildiğine göre şüphe ve münafıklık

"bulunan kimseler umutlanır." Bu âyetteki;

"Umutlanır" fiili nehyin cevabı olarak nasb ile gelmiştir.

Buradaki

"hastalık" kötülüğe bir kapı aralamak demektir ki, bu da fasıklık etmek ve bu doğrultuda sözler söylemek demektir. Bu açıklamayı daİkrime yapmıştır, bu daha doğru bir açıklamadır. Bu âyet-i kerîmede münafıklığın herhangi bir ilişkisi yoktur.

Ebû Hatim'in naklettiğine göre el-A'rec "umutlanır" anlamındaki lâfzı; şeklinde "ya" harfi üstün, "mim" harfini de esreli okumuştur.

en-Nehhâs dedi ki: Bunun yanlış olduğunu zannederim. Kanaatime göre o "mim" harfini üstün ve "ayn" harfini esreli olarak "yumuşak söylemeyin" fiiline atf ile okumuştur. Bu ise güzel bir okuyuş şeklidir. Bununla birlikte "ya" harfi ötreli, "mim" harfinin esreli okunması da caizdir. Yani yumuşak söz söylemek ümit verir, demek olur.

"Siz hep uygun söz söyleyin" âyeti hakkında İbn Abbâs şöyle demektedir: Yüce Allah, onlara iyiliği emredip münkerden alıkoymayı emretmektedir. Bir kadının yabancılarla muhatab olması ve aynı şekilde sıhrî akrabalık dolayısıyla kendisine haram olanlar ile konuşması esnasında sesini yükseltmeksizin yumuşak konuşmaması mendubtur. Çünkü kadın sesini kısmakla emrolunmuştur. Özetle söyleyecek olursak, uygun söz söylemek, şeriatın ve akılların reddetmediği, doğru olan söz demektir.

33

Evlerinizde oturun. İlk cahiliyeninki gibi açılıp saçılarak, salınıp yürümeyin. Namazı da dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Rasûlüne itaat edin. Ey ehl-i beyt! Allah sizden ancak kiri giderip tam anlamıyla sizi temizlemek ister.

Yüce Allah'ın:

"Evlerinizde oturun. İlk cahiliyeninki gibi açılıp saçılarak, salınıp yürümeyin..." âyeti ile ilgili açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- "Oturun" Lâfzının Kıraat Şekilleri ve Açıklamaları:

"Oturun" âyetini Cumhûr "kaf" harfini esreli şeklinde olarak okumuşlardır. Ancak Âsım ileNafî' üstün okumuşlardır.

Birinci kıraat iki şekilde açıklanabilir:

1- Bu kelimenin "vekar"dan gelmesidir. Mesela; "Sakin oldu, sakin olur, yerleşti, yerleşir" demektir. Emri ise; " Sakin ol, dur, otur" demek olur. Çoğul hanımlara hitab şekli de; diye; "Vadediniz" ile: "Tartınız" demek gibi.

2- el-Müberred'e ait olan bu açıklamaya göre "karar"den gelir. Mesela "re" harfi üstün olmak üzere: " O yerde karar kıldım, kılarım" denilir. (Müennes çoğul emri) de asıl ise; "Karar kılınız" şeklinde "re" harfi esreli olarak gelir. Birinci "re" ise kolaylık (tahfif) olsun diye hazfedilmiştir. Tıpkı in yerine ile in yerine de; dedikleri gibi. Burda "re"yi hazfettikten sonra harekesini "kafa aktarmış oldular. "Kaf da hareke aldığından ötürü vasıl "elifine ihtiyaç kalmamış oldu.

Ebû Ali de şöyle demektedir: Hayır, bunun sebebi tad'ıf(re harfinin iki defa tekrarlanması) istenmediğinden dolayı "re" harfinin "ye"ye değiştirilmesinden ötürü böyledir. Tıpkı "kîrat" ve "dînar" kelimelerinde böyle bir ibdale gidildiği gibi. Bu durumda "ya" harfi de kendisinin yerine gelmiş olduğu harfin harekesini alır. Bu durumda lâfzın takdiri; (........) şeklinde olur. Bilahere "ya"nin harekesi - "ye" harfinin esre ile harekelenmesi hoş olmadığından ötürü- kaldırılır. Bu sefer iki sakin arka arkaya geldiğinden ötürü de "ye" harfi düşer. Vasi hemzesi de kendisinden sonra gelen harfin harekeli oluşu dolayısıyla düşer ve böylelikle kelime; halini alır.

Medinelilerin ve Âsım'ın (kaf harfini üstün) okuyuşuna gelince, bu da Arab'ların bir yerde ikamet edip oturmayı ifade etmek üzere "re" harfini esreli olarak kullandıkları: "Oturdum, kaldım" gibidir. Bunun mütekellimi: "İkamet ederim, kalırım" şeklinde; "Hamdetti, hamdeder" türünde kullanılır. Bu da Hicazlıların şivesidir, bunuEbû Ubeyd "el-Ğaribu'l-Mûsannaf adlı eserinde el-Kisaî'den nakletmektedir ki o da en değerli hocalarındandır. Bunu ez-Zeccâc ve başkaları da zikretmiştir. Aslı ise; "(hanımlara hitaben) oturun" şeklindedir. Arka arkaya iki harfin gelmesi ağır olduğundan dolayı birinci "re" hazfedildikten sonra harekesi kafa verilmek suretiyle; denilir.

el-Ferrâ' dedi ki: Bu; "Arkadaşını uyardın mı? hissettirdin mi?" demeye benzer ki bu da; demiş gibidir.

Ebû Osman el-Mâzinî dedi ki: "Gözüm onunla aydın oldu" denildiği takdirde, sadece "re" harfi esreli olarak kullanılır, başka türlü kullanılmaz. Ancak "mekânda kaldım, oturdum" anlamında; denilemez. Çünkü bu "re" harfi üstün olarak; şeklinde kullanılır. Onun kabul etmediği bu husus, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'tan sabit olduğu takdirde bu şekildeki kıraate eleştiri olarak kabul edilemez. Çünkü bu durumda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan sabit olan kıraat, bu şekildeki kullanışın doğruluğuna delil kabul edilir. Yine Ebû Hatim'in kanaatine göre; demenin Arab dilinde açıklanabilir bir tarafı yoktur.

en-Nehhâs dedi ki:Ebû Hatim'in: "Açıklanabilir bir tarafı yoktur" şeklindeki sözüne muhalefet edilmiştir. Bu hususta iki görüş vardır. Birincisi el-Kisaî'nin naklettiği görüştür. Diğeri ise benim Ali b. Süleyman'dan söylediğini duyduğum şu açıklamadır: Bu ifade; "Gözüm onunla aydın oldu, olur" tabirinden gelmektedir. Kendi evlerinizde(kalarak) onunla gözünüz aydın olsun, demektir, bu da güzel bir açıklamadır. Şu kadar var ki hadis bunun birincisinden türediğine delil teşkil etmektedir. Rivâyete göre Ammar,Âişe (radıyallahü anha)'ya şöyle demiştir: " Muhakkak Allah sana evinde kalıp oturmanı emretmiştir." Âişe ona şöyle cevab vermişti: Ey Ebû'l-Yakzan sen sürekli hakkı olduğu gibi söyleyen bir kimse olmaya devamedegeldin. Bunun üzerine şöyle demişti: Senin de itirafın ile beni bu şekilde kılan Allah'a hamdolsun.

İbn Ebi Able de "vasıl elifi ile birincisi meksûr olmak üzere iki "ra" ile: (........) diye okumuştur.

2- İlk Cahiliye Dönemi Gibi Açılıp Saçılmamak:

Bu âyet-i kerîme evde kalma manasını ihtiva etmektedir. Hitab her ne kadar Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımlarına yönelik ise de, mana itibariyle diğer hanımlar da bu hitabın kapsamına girmektedir. Bütün hanımları kapsayan bir delilin vârid olmaması halinde bu böyle olmakla birlikte, esasen şeriat hanımların evlerinde kalmalarını emreden ve zaruret olmadıkça dışarı çıkmaktan uzak durmayı belirten hükümlerle dolup taşmaktadır. Bundan önce bir kaç yerde belirtildiği gibi.

Bu âyette yüce Allah,Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımlarına evlerinde oturmayı emretmekte ve onların şereflerini yüceltmek üzere bu şekilde onlara hitab etmekte, açılıp saçılmalarını yasaklamakta, böyle bir işin ilk cahiliye döneminin davranışlarından olduğunu bildirerek:

"İlk cahiliyeninki gibi açılıp saçılarak salınıp yürümeyin" diye buyurmaktadır.

Daha önceden en-Nûr Sûresi'nde (24/60. âyet, 5. başlıkta) "açılıp saçılma"nın anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Bunun gerçek anlamı setredilmesi, örtülmesi, açığa çıkartılmasından daha uygun olan yerleri açmak demektir. Bu kelime "bolluk, genişlik"den alınmadır. Mesela, dişleri birbirinden ayrı olan kimse hakkında: "Dişleri birbirinden bir parça ayrıdır" denilir. Bu açıklamayıel-Müberred yapmıştır.

İnsanlar

"ilk cahiliye"nin ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbrahim(aleyhisselâm)'ın dünyaya geldiği dönem olduğu söylenmiştir. Kadın inciden gömlek giyinir, yolun ortasında yürüyerek kendisini erkeklere arzedermiş.

el-Hakem b. Uyeyne de şöyle demiştir: Bu süre Âdem ile Nûh arasındaki süredir ki; bu da sekizyüzyıllık bir zaman dilimini kapsar. Bu dönemde yaşayan insanların çok kötü yaşayışları nakledilmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu Nûh ile İdris arasındaki zamanı kapsar, el-Kelbîise Nûh ile İbrahim arasındaki zaman dilimidir, der.

Denildiğine göre; kadın yan tarafları dikilmemiş olduğu halde inciden gömlek giyinir, yine bedenini örtmeyen ince elbiseler giyinirmiş.

Bir kesim bu süre Mûsa ile Îsa arasındaki dönemdir, demektedir. en-Nehaî ise: Îsa ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki dönemdir, der.

Ebû'l-Âl-iyye'ye göre bu Dâvûd ve Süleyman (ikisine de selâm olsun) zamanıdır. Bu dönemde kadın yan tarafları dikişsiz, inciden gömlek giyinirmiş. Ebû'l-Abbas el-Müberred dedi ki: İlk cahiliye (koyu cahiliye) demeye benzer.el-Müberred dedi ki: Kadınlar ilk koyu cahiliyede açığa çıkartılması çirkin olan yerleri açardı. Öyle ki, kadın kocası ile dostu ile birlikte oturur, dostu tek başına onun belinden yukarısı ile kocası ise belinden aşağısı ile uğraşırdı. Kimi zaman biri diğerinden yerlerini değiştirmelerini istediği dahi olurdu.

Mücahid dedi ki: Kadınlar erkekler arasında yürürdü. İşte açılıp saçılmaları bu idi.

İbn Atiyye dedi ki: Gördüğüm kadarı ile o mü’minlerin annelerinin yetişmiş oldukları cahiliye dönemi (davranışları)na işaret etmektedir. Onlara o dönemdeki yaşayışlarından farklı bir şekilde yaşamaları emrini vermiştir. Bu ise şeriatten önce kâfirlerin yaşayışları idi. Çünkü şeriatten önce kâfirlerin kıskançlıkları yoktu. Kadınlar tesettüre riayet etmiyorlardı. Bu cahiliyenin "ilk" diye nitelendirilmesi ise, onların daha önce içinde bulundukları hale nisbetledir. Yoksa ortada başka bir cahiliye vardı, anlamında değildir. İslâm'dan önceki bu döneme cahiliye ismi verilmiş bulunmaktadır. O bakımdan şairler hakkında "cahili şairdir" tabiri kullanılmıştır. İbn Abbâs da -Buhârîde yer aldığına göre- şöyle demektedir: Cahiliye döneminde babamı şöyle derken dinlemiştim. Aynen bu ifade değil de, Ashabın "Cahiliyye" kavramını kullandıklarına dair bazı ifadeler için bk. Buhârî, V, 2157, 2197, VI, 2464, 2482, 2522... ve buna benzer daha başka ifadeler de vardır.

Derim ki: Bu, güzel bir açıklamadır. Ancak buna şöyle itiraz edilebilir: Araplar çoğunlukla darlık ve sıkıntı içerisinde yaşayan kimselerdi. Rahat nimetler içerisinde bulunmak ve zînetin açığa vurulması, sadece önceki zamanlarda cereyan etmiş bir iştir. İşte ilk cahiliye dönemi ile kastedilen de budur. Âyet-i kerîmeden maksat ise, kırıtarak, salınarak yürümek, güzelliklerini erkeklere göstermek ve buna benzer şer'an câiz olmayan diğer hususlarda, kendilerinden önceki kadınlardan farklı hareket etmektir. İşte bu, bütün görüşleri kapsar ve ihtiva eder. O bakımdan onlar evlerinde oturmalıdırlar. Dışarı çıkmak ihtiyacını duyarlarsa, süslenmeyi terkederek ve tam bir tesettüre riayet ederek bunu yapmalıdırlar. Başarıya ulaştıran Allah'tır.

3- Mü’minlerin Annelerinin Bu Ayete Karşı Tutumları:

es-Sa'lebî ve başkalarının naklettiklerine göre Âişe(radıyallahü anha) bu âyet-i kerîmeyi okudu mu, başörtüsünü ıslatıncaya kadar ağlarmış. Yine onun naklettiğine göre Şevde(radıyallahü anha)'ya: Niye senin diğer kızkardeşlerinin yaptığı gibi haccetmiyor, umreye gitmiyorsun? diye sorulunca, şöyle demiş: Ben hem haccettim, hem de umre yaptım. Allah da bana evimde kalmamı emretti.

Bunu rivâyet eden dedi ki: Allah'a yemin ederim, odasının kapısından cenazesi çıkartılıncaya kadar çıkmadı. Allah ondan razı olsun.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Ben yaklaşık bin kasabaya girip çıktım. İbrahim el-Halil (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ateşe atıldığı yer olan Nablus hanımlarından daha iffetli, namuslarını daha çok koruyan kadınlar görmedim. Orada ikamet ettiğim süre içerisinde cuma günü müstesna, gündüzün yolda tek bir kadın görmedim. Cuma günü namaza çıkarlar ve mescidi doldururlardı. Namaz bitti mi hemen evlerine geri dönerlerdi, bir dahaki cumaya kadar onlardan birisine gözüm ilişmezdi. Ben Mescid-i Aksa'da öyle iffetli kadınlar gördüm ki, Mescid'in içinde şehit düştükleri vakte kadar itikâf ettikleri yerlerden dışarı çıkmamışlardır.

4- Âişe (radıyallahü anha) Hakkındaki İleri Geri İddialara Verilen Cevablar:

İbn Atiyye dedi ki:Âişe (radıyallahü anha)'nın ağlayışı Cemel Vakası'na katılmasından ötürü idi. O vakit Ammar kendisine: Allah sana evinde kalmanı emretmiş bulunuyor, demişti.

İbnu'l-Arabî dedi ki:Rafızîler -lanet üzerlerine olsun- bu âyet-i kerîmeyi ele alıp mü’minlerin annesiÂişe (radıyallahü anha)'ya hücum ederek şöyle derler: O ordulara kumanda edip Savaşlara katılmak, kendisine farz olmayan ve kendisi için de câiz olmayan hususlarda vuruşmak işlerine girişmek sureti ile dışarı çıkmakla Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın emrine muhalefet etmiştir. Yine derler ki: Osman (radıyallahü anh) muhasara altında idi. O bu durumu görünce, bineklerinin hazırlanmasını emretti ve Mekke'ye çıkıp gitmek için hazırlıklarını yaptı. Mervan ona: Ey mü’minlerin annesi, burada kal ve bu ayak takımını geri çevir. Çünkü insanlar arasında ıslahta bulunmak senin hacca gitmenden hayırlıdır, demişti.

İbnu'l-Arabî dedi ki: İlim adamlarımız (Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun) şöyle demişlerdir: Âişe(radıyallahü anha) fitne ve karışıklıkların çıkmasından önce hacca gitmeyi adamıştı. Adağını geriye bırakmayı uygun görmemişti. Eğer o karışıklıklar döneminde çıkıp gitmiş olsaydı bile yine bu onun için doğru bir davranış olurdu. Cemel Savaşına çıkmasına gelince, o Savaşmak kastıyla çıkmadı. İnsanlar bu hususta ona gidip geldiler ve karşı karşıya kaldıkları büyük fitne, insanların kan dökmelerini ona şikayet ettiler. Onun bereketinden faydalanmak istediler, eğer insanların karşısında duracak olursa, bu karışıklıklardaki insanların ondan utanacaklarını ümit ettiler. O da bu kanaate sahib olduğundan dolayı yüce Allah'ın şu âyetine uyarak vak'anın olduğu yerlere çıkıp gitmişti:

"Bir sadaka vermeyi yahut bir iyilik yapmayı veya insanlar arasını düzeltmeyi emredeninkinden başka onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur." (en-Nisa, 4/114);

"Eğer mü’minlerden iki grup birbirleri ile çarpışırlarsa, onların aralarını düzeltin." (el-Hucurat, 49/9)

İnsanların arasını düzeltmek emrine, erkeği ile kadınıyla, hürüyle kölesiyle bütün insanlar muhataptır. Şanı yüce Allah ise ezelî hükmünde ve yerini bulan takdirinde böyle bir ıslâhın meydana gelmesini dilememiştir. Şu kadar var ki, bu Savaş esnasında pekçok öldürmeler ve yaralamalar ortaya çıkmıştı. Az kalsın her iki taraf da yok olup gidecekti. Onlardan bazıları deveye hücum edip onun ayak bileklerini kesti. Deve yanı üzere düşünce, Muhammed b. Ebibekr, Âişe(radıyallahü anha)'a yetişti ve onu bineğe bindirip Basra'ya götürdü. O da otuz hanım ile birlikte çıktı. Bu otuz hanımıAli (radıyallahü anh) onunla birlikte göndermişti. İyilik, takva yaptığı te'vilde isabet etmiş, işinde ecir kazanmış, müctehide bir kadın olarak onu Medine'ye ulaştırdılar. Çünkü ahkâma dair içtihadda bulunan herkes isabet eder. Bundan önce en-Nahl Sûresi'nde (16/7-8. âyetlerin tefsirinde) bu devenin ismi geçmiş bulunmaktadır. İşte o gün de bu isim ile "Yevmu'l-Cemel"(Cemel Günü, Cemel Vakası günü) diye bilinir.

"Namazı da dosdoğru kılın, zekâtı verin" verdiği emir ve nehiyler hulusunda

"Allah'a ve Rasûlüne itaat edin. Ey ehl-i beyt, Allah sizden ancak kiri giderip tam anlamıyla sizi temek ister."

ez-Zeccâc dedi ki: Denildiğine göre bu âyet ile Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımları kastedilmektedir. Bir diğer görüşe göre bununla hem onun hanımları hem de -biraz sonra açıklanacağı üzere- ehl-i beyti kastedilmektedir.

"Ey ehl-i beyt" lâfzı medh üzere nasb edilmiştir. Bedel olarak nasbedildiği de kabul edilebilir. Ayrıca ref ve cer ile okunması da caizdir.

en-Nehhâs dedi ki: Eğer cer ile okunursa, "sizden" anlamındaki âyette yer alan "kef" ile "mim" zamirinden bedel olarak cer edilir. Ancak bu Ebû’l-Abbas Muhammed b. Yezid'e göre câiz değildir. Çünkü o muhatab müennesten de, muhatab müzekkerden de bedel yapılmayacağı görüşündedir. Çünkü her ikisinin de ayrıca açıklanmaya ihtiyaçları yoktur.

"Tam anlamıyla sizi temizlemek ister" âyeti, te'kid manasını taşıyan bir mastardır.

34

Evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Muhakkak Allah herşeyin inceliklerini bilir(Lâtiftir), herşeyden haberdardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Mü’minlerin Annelerinin, Evlerinde Okunan Allah'ın Âyetleri ve Hikmet ile Ehl-i Beytin Kimlikleri:

"Evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın" lâfızları, ehl-i beytin onun hanımları olduğunu ortaya koymaktadır.

Ehli beytin kim oldukları hususunda ilim ehli farklı görüşlere sahiptir. Atâ,İkrime ve İbn Abbâs onun ehl-i K" .. ':M-i 'inun hanımlarıdır. Onlarla birlikte bir erkeğin varlığı sözkonusu değildir. Bunların kanaatine göre "beyt" ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın (ve hanımlarının) kaldığı odalar kastedilmiştir. Çünkü yüce Allah:

"Evlerinizde okunan ...ı hatırlayın"diye buyurmaktadır.

Aralarında el-Kelbî'nin de olduğu bir kesim ise; bunların özel olarak Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin olduğunu söylemişlerdir. Bu hususta Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelmiş hadisler de vardır. Bunlar yüce Allah'ın:

"Ey ehl-i beyt, Allah sizden ancak kiri giderip tam anlamıyla sizi temizlemek ister" âyetindeki "siz" anlamındaki zamirin erkekler için kullanılan bir zamir oluşunu delil göstermişlerdir. Çünkü bu sadece hanımlara ait bir hitab olsaydı, kadınlar için kullanılan zamir ile; "Siz kadınlardan... ve siz kadınları temizlemek" şeklinde olması gerekiyordu. Bununla birlikte burada zamirin bu şekilde "ehl" lâfzına göre kullanılmış olma ihtimali vardır. Bir kimsenin arkadaşına: Senin ehlin nasıldır? derken, hanımınveya hanımların nasıldır, demek istemesi gibi. Buna cevab veren kişi de (erkekler için kullanılan zamir ile): Onlar iyidirler diye cevab verir. Nitekim yüce Allah şu âyetinde de bu şekildeki ifadeyi kullanarak şöyle buyurmaktadır:

"Dediler ki: Allah'ın rahmetine mi şaşıyorsun? Allah'ın rahmet ve bereketleri sizin üzerinize olsun ey ehl-i beyt!"(Hud, 11/73)

Âyet-i kerîmeden açıkça anlaşılan ise, bunun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımları ve diğerleri dahil olmak üzere bütün ehl-i beyt hakkında umumî olduğudur. "Tam anlamıyla sizi temizlemek ister" diye buyurması (ve erkek zamiri kullanması) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ali, Hasan ve Hüseyin'in aralarında bulunmasından dolayıdır. Müzekker ile müennes birarada bulunduğu takdirde ise müzekker ifade (tağlib ile) kullanılır. Buna göre âyet-i kerîme Peygamber Efendimiz'in hanımlarının ehl-i beytten olmasını gerektirmektedir. Çünkü âyet-i kerîme onlar hakkında, hitab onlaradır. Buna da ifadelerin akışı delâlet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Ummu Seleme'nin: Bu âyet-i kerîme benim evimde nazil oldu.Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'i çağırdı. Onlarla birlikte Hayber'de imal edilmiş bir örtünün altına girip: "İşte bunlar benim ehl-i bey timdir" deyip âyet-i kerîmeyi okuduktan sonra: "Allahım, onların üzerinden kiri gider ve onları iyice temizle" demesi üzerine Ummu Seleme'nin: Ben de onlarla beraber olsam, ey Allah'ın Rasûlü deyince, Peygamber: "Sen kendi mekânındasın ve sen hayır üzeresin"dediği, Tirmizî ve başkalarının rivâyet edip Tirmizî'nin hakkında: Bu hadis garib bir hadistir Tirmizî, V, 351, 663, 699. Bu husustaki başka rivâyetlerin bazıları:Müslim, IV, 1883;Tirmizî, V, 352; Taberânî, Evsat, II, 229, 337, 371, III. 166, 380, IV, 134, VII, 319; Müsned, III, 259, 285, IV, 292, 298, 304.demesine gelince, el-Kuşeyrî de şöyle demiştir. Ummu Seleme dedi ki: Ben de başımı örtünün altına soktum ve ben de onlardan mıyım? ey Allah'ın Rasûlü, diye sordum. O da: "Evet" dedi.

es-Sa'lebî dedi ki: Ehl-i beyt Haşimoğullarıdır. Bu da "beyt" ile neseb hanedanının kastedildiğine delildir. Bu durumda Abbas, Peygamber Efendimiz'in amcaları ve amcalarının çocukları da onlardan sayılır.

Buna yakın bir rivâyet Zeyd b. Erkam(Allah hepsinden razı olşun)dan rivâyet edilmiştir. el-Kelbî'nin açıklamasına göre yüce Allah'ın:

"hatırlayın" âyeti yüce Allah'ın yeni bir hitabıdır. Yani Allah bu hitabı ile Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem)"ın hanımlarına öğüt vermek ve evlerinde okunan Allah'ın âyetleri ile hikmeti hatırlatmak sureti ile üzerlerindeki nimetlerini saymış olmaktadır.

Te'vil ilmini bilenler: "Allah'ın âyetleri"nden kasıt, Kur'ân-ı Kerîm, "hikmerden kasıt sünnettir. "Hatırlayın" âyeti da sahih olan görüşe göre kendisinden önceki (peygamberin hanımlarına yönelik) hitab ile uyum arzetmek-:edir. "Sizden" diye buyururken müzekker zamir kullanması ise ehl" lâfzını kullanmış olmasından ötürüdür. "Ehl" ise lâfız olarak müzekkerdir. Bundan ötürü Peygamber'in hanımları müennes olmakla birlikte onları müzekker bir isim ile adlandırmıştır. İşte bundan dolayı "sizden" lâfzındaki zamir de müzekker gelmiştir. el-Kelbî ve benzerlerinin söylediklerine itibar edilmez. Çünkü onun bu hususta öyle bir takım acıkmaları vardır ki, selef-i salih döneminde olsaydı, bundan dolayı onu engeller ve bu kabilden görüş beyan etmesine mani olurlardı.

Yüce Allah'ın:

"Ey Peygamber! Zevcelerine de ki..." (el-Ahzab, 33/32) âyetinden itibaren: "Allah herşeyin inceliklerini bilir, herşeyden haberdardır" âyetine kadar âyetler birbirlerine nesak atfı ile atfedilmişlerdır. Peki, ifadelerin ortasında ayrı olarak onlardan başkalarına ait nasıl bir söz verleşmiş olabilir? Bu sadece Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan bu âyetin nüzulüne dair gelmiş olan haberlerde görülen bir şeydir. Bu rivâyetlere göre Peygamber, Ali. Fatıma, Hasan ve Hüseyin'i çağırmış, bir örtü alıp onları o örtüye sarmış. Sonra da elini semaya kaldırarak: "Allahım, bunlar benim ehl-i beytimdir. Allahım, sen onlardan kiri gider ve onları iyice temizle" diye buyurmuştur. Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın âyetin nüzulünden sonra onlara yapmış olduğu bir duadır. O, Peygamber Efendimiz'in hanımlarına hitab olan âyetin kapsamı içerisine yüce Allah'ın onları da almasını arzulamıştır. İşte el-Kelbî ile ona uygun kanaat belirtenler bu âyeti onlara has olarak yorumlamışlardır. Oysa bu dua. âyetin indirilişinin dışında onlar için yapılmış bir duadır(zikirdir).

2- Zikrin Anlamı:

Buradaki zikrin üç anlama gelme ihtimali vardır:

1- Nimetin yerini hatırlayınız. Çünkü yüce Allah sizleri Allah'ın âyetlerinin ve hikmetin okunduğu evlerde bulundurmuştur.

2- Allah'ın âyetlerini hatırlayın ve onların değerini bilin. Onlar üzerinde düşünün, öyle ki herbiriniz bunları unutmayın ki, yüce Allah'ın öğütlerinden gerektiği gibi öğüt alasınız. Bu durumda olan kimselerin davranışlarının güzel olması icab eder.

3- "Hatırlayın" koruyun, okuyun ve dilinizden düşürmeyin, anlamındadır. Sanki yüce Allah, hanelerinde indirilen Kur'ân-ı Kerîm'i şahit oldukları Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın fiillerini ve ondan işittikleri sözlerini haber vermelerini emretmiş gibidir. Böylelikle bu yolla bunlar insanlara ulaşabilsin, onlar da bunlarla amel etsinler ve bunlara uysunlar.

Bu âyet, din hakkında erkek olsun, kadın olsun tek kişinin haberinin (haberu'l-vâhid) kabul edilmesinin câiz olduğuna delil teşkil etmektedir.

3- Peygamber Efendimiz'in Tebliğ Yükümlülüğünün Sınırı:

İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu âyet-i kerîmede fevkalade önemli bir mesele vardır. O da şudur: Yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a üzerine indirilen Kur'ân-ı kerîmi tebliğ etmesini ve dinden bildiklerini öğretmesini emretmektedir. Bundan dolayı o kendisine indirilen Kur'ân'ı bir tek kişiye yahut rastladığı kimselere okuyacak olsaydı, bu farz üzerinden sakıt olurdu. Ondan bunu dinleyenin de başkasına tebliğ etmesi görevi vardır. Peygamber efendimizin bunları ashabın tümüne ayrıca zikretmesi yükümlülüğü yoktur. Hanımların böyle bir işi bildikleri takdirde de insanların karşısına çıkarak onlara: Bana şunlar şunlar indirildi, şunlar şunlar indirildi demek gibi bir yükümlülüğü de yoktur. Bundan dolayı biz de şöyle diyoruz: Erkeklik organına elini değdirmekten ötürü abdestin vücubuna dair Busre yoluyla gelen haber gereğince amel etmek caizdir. Çünkü o işittiğini rivâyet etmiş ve bellediğini tebliğ etmiştir. Bunun erkekler tarafından -Ebû Hanîfe'nin dediği gibi- tebliğ edilmesine gerek yoktur. Üstelik bu ayrıca Sa'd b. Ebi Vakkas ile İbn Ömer'den de rivâyet edilmiştir.

35

Doğrusu müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, îman eden erkeklerle îman eden kadınlar, itaate devam eden erkeklerle itaate devam eden kadınlar, sadık olan erkeklerle sadık olan kadınlar, sabreden erkeklerle Allah'a zilletle sabreden kadınlar, Allah'a zilletle boyun eğen erkeklerle boyun eğen kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, gizli yerlerini koruyan erkeklerle(gizli yerlerini) koruyan kadınlar, Allah'ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar için, Allah bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Tirmizî'nin rivâyetine göre ensardan olan Um Umare, Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelerek şöyle dedi: Ben herşeyin erkeklere ait olduğunu görüyorum. Kadınlardan herhangi bir şekilde sözedildiğini de görmüyorum. Bunun üzerine şu:

"Doğrusu müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, îman eden erkeklerle îman eden kadınlar..." âyeti nazil oldu. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, ga-:ib bir hadistir. Tirmizî, V, 354.

Bu âyetteki

"müslüman erkekler" lâfzı;

"Doğrusu" lâfzının ismidir.

"Müslüman kadınlar" da ona atfedilmiştir. Basra'lılara göre bunların merfu okunması da caizdir. el-Ferrâ''ya gelince, ona göre bu, ancak i'rabın üzerinde alâmetinin görülmediği hallerde câiz olabilir.

2- Âyetin Anlamı:

Bu âyet-i kerîme hem imanı, hem de amel-i salihi kapsayan İslâm'ı söz konusu ederek başlamaktadır. Daha sonra'onun özelliğine dikkat çekmek ve İslâm'ın en büyük esası ve üzerinde yükseldiği temeli olduğuna dikkat çekmek için de imanı sözkonusu etti.

"Kânit (itaate devam eden)" âbid ve itaatkâr demektir.

"Sâdık" kendisinden alınan sözleri yerine getirdiği bilinen ve görülen kimse demektir.

"Sabreden" kendisini şehvetlerden, arzuladığı şeylerden alıkoyan, rahatlık zamanlarında da sıkıntılı zamanlarında da itaatlere sabırla devam eden demektir.

"Zilletle boyun eğen(hâşi’)" ise Allah'tan korkan kimse demektir.

"Sadaka veren" hem farz, hem de nafile sadakayı veren kimseler demektir. Sadece farz(olanlar) verenler kastedilmiştir, diyenler de vardır, ancak birinci açıklama daha bir öğücü açıklamadır.

"Oruç tutan" ifadesi de böyledir.

"Gizli yerlerini" zina ve benzeri helal olmayan şeylerden

"koruyan erkeklerle koruyan kadınlar" âyetindeki

"koruyan kadınlar" âyetinde hazfedilmiş lâfızlar vardır. Buna daha önce gelmiş olan âyetler delâlet etmektedir. "(........): Gizli yerlerini koruyan kadınlar" takdirindedir. Daha önce bunun zikredilmiş olmasıyla yetinilmiştir.

"Zikreden kadınlar" âyeti da aynı şekildedir. Şairin şu beyiti de buna benzemektedir:

"Siyaha yakın koyu kırmızı ile kan kırmızısı atlar ki; sanki

Sırtları altın rengi ile üstlerinden alametlendirilmiş gibidir."

Sîbeveyh "altın rengi" anlamındaki lâfızları nasb ile rivâyet etmiştir. Burada "he" zamirinin hazfi ile merfu gelmesi caizdir. Sanki; (.......) denilmiş gibidir. Bu da "renk" anlamındaki lâfzı merfu okuması halinde böyledir.

"Zikreden erkek"ten kasıt, bir açıklamaya göre sabah-akşam namazlardan sonra zikredenler ve uykudan uyandıkları vakit yataklarında zikredenlerdir. Buna dair geniş açıklamalar, ilgili yerlerinde ve buna bağlı ortaya çıkan çeşitli faydalı bahisler ve hükümler de geçmiş bulunmaktadır ki; burada ayrıca tekrar etmeye gerek kalmamıştır. (Bk. el-Bakara, 2/40. âyet, Al-i İmrân, 3/41. âyet, 4. başlık ve 191. âyetin tefsirleri). Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun.

Mücahid dedi ki: Bir kimse, yüce Allah'ı ayakta iken, otururken ve yatarken zikredici olmadığı sürece "Allah'ı zikreden kimse" olamaz.

Ebû Said el-Hudrî(radıyallahü anh) dedi ki: Geceleyin hanımını uyandırıp dört rekât namaz kılanların her ikisi de yüce Allah'ı çokça anan erkekler ve çokça anan kadınlardan yazılırlar.

 

 

 

 

Ana Sayfa (Kur'an-ı Kerim) Aynı Pencere

Geri

 

(T :  M : 1273  H : 671)

 

KURTUBÎ TEFSÎRİ - (TÜRKÇE)

 

MÂLİKÎ

 

İleri

Sayfayı Büyüterek Aynı Pencerede Aç