135
Ey îman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve
Allah için şahidlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve
yakınlarınızla aleyhine dahi olsa, zengin ya da
fakir olsunlar. Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Artık adaletten vazgeçerek
hevâya uymayın. Eğer dilinizi eğip büker veya
yüz çevirirseniz, şüpheniz olmasın ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı
oniki başlık halinde sunacağız:
1- Adaleti Ayakta Tutmanın
Devamlılık Gereği:
Yüce
Allah'ın:
"Ayakta tutanlar...olun"
âyetindeki:
"Ayakta tutanlar"
âyeti mübalağa kipidir.
Yani, adaleti ayakta tutma işi sizden gerektiği her seferinde tekrarlanıp
dursun. Bu ise, kendi aleyhinize şahidlikte adaletli olmak ile olur. Kişinin
kendi aleyhine şahidliği, aleyhindeki hakları ikrar etmesiyle olur. Bundan sonra
ise kendilerine iyi davranmanın vacib olması ve mevkilerinin büyüklüğü
dolayısıyla anne-babadan gözetmekte ve ikinci olarak da akrabaları sözkonusu
etmektedir. Çünkü akrabalar sevilir ve onlar yakınlık duygusuyla âdil olmayan
bir şekilde korunmaları ihtimali vardır. (Bunlar
hakkında dahi adü davranmak gerektiğinden) yabancı insanlar hakkında âdil
olmak ve gerektiğinde aleyhlerine şahidlikte bulunmak ise, öncelikle
sozkonusudur Böylelikle bu sûrede, malî hususlarda insanların haklarını korumaya
dair açıklamalar yer almış olmaktadır
2- Yakınlar Aleyhinde Şahidîik:
Bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği
hükümlerin sıhhati hususunda ilim ehli arasında görüş ayrılığı yoktur. Aynı
şekilde çocuğun anne-babası aleyhine yapacağı şahidliğin geçerli olacağı, böyle
bir şahidliğin onlara karşı iyi davranmaya aykın olmayacağı hususunda da görüş
ayrılığı yoktur. Hatta gerektiğinde aleyhlerine şahidlikte bulunup onları
batıldan kurtarmak, onlara yapılabilecek iyilikler arasındadır.
Yüce Allah'ın:
"Kendinizi ve aile efradınızı öyle bir ateşten koruyun ki..."
(et-Tahrim, 66/6) âyetinin ifade ettiği anlam
da budur. Kişinin ebeveyni lehine, ebeveyninin de onun lehine şahidlik etmesine
gelince, bu da bir sonraki başlığın konusudur:
3- Ebeveynin Çocukları ve
Çocukların da Ebeveyni Lehine Şahidlikleri:
Bu hususta eskiden de, sonradan da
ihtilâf edilmiştir. İbn Şihâb ez-Zührî der
ki: Selef-i salihten geçmiş olanlar, anne-babanın ve kardeşin
(lehteki) şahidliğini câiz kabul ediyorlar ve
bu hususta yüce Allah'ın:
"Ey
îman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutan ve Allah için şahidlik edenler
olun"
âyetine dayanırlardı. Çünkü selef-i salihten (Allah
onlardan razı olsun) bu hususta herhangi bir kimse itham allında
bulunmuyordu. Sonra insanlardan öyle bir takım davranışlar ortaya çıkmaya
başladı ki, yetki sahiplerini bu hususta onları itham
(zan) altında tutmaya İtti. O bakımdan itham altında bulunanın şahidliği
terk edildi. Bu, sonunda çocuğun, babanın, kardeşin, kocanın ve zevcenin
(lehteki) şahidliğini câiz görmemek noktasına
geldi.
Aynı zamanda bu
el-Hasen, en-Nehaî,
eş-Şa'bi, Şureyh,
Mâlik, es-Sevrî,
Şâfiî ve İbn. Hanbel’in de görüşüdür.
Kimileri de, eğer âdil kimseler
iseler, bunların birinin diğeri lehindeki şahidh'ğim câiz kabul etmiştir
Ömer b. el-Hattâb'dan böyle bir şahidliği
geçerli kabul ettiği rivâyet edilmiştir. Aynı şekilde
Ömer b. Abdulazizden de böyle rivâyet
edilmiştir. İshak, es-Sevrî ve el-Müzenî de
bu görüştedir. Mâlik’in görgü ise, adaletli kimse olması halinde -neseb hususu
müstesna- kardeşin kardeşi lehindeki şahidliğini câiz görmektedir İbn
Vehb ise Mâlik'ten, eğer onun bakımı
altındaki kimselerden ise, yahut da kendisine miras kalacak bir mal payı
hakkında ise, bu şahidliğin câiz olmayacağını ifade ettiğini rivâyet etmiştir.
Mâlik
ve Ebû Hanîfe der ki; Kocanın hanımı
lehindeki şahidliği kabul edilmez. Çünkü bunlar arasındaki mülkiyet menfaatleri
birbirine ulaşır. Şahidliğe konu olan şeyler de bunlardır.
Şâfiî
der ki: Eşlerin birbirleri lehindeki şahidliği caizdir. Çünkü bunların biri
diğerine yabancıdır. Onlar arasındaki evlilik akdi ise, sona ermekle karşı
karşıyadır Aslolan ise tahsis bulunduğu takdirde, tahsis edilen alan dışında
şahidliğin kabul edilmesi olduğuna göre, (eşlerin
birinin diğeri lehindeki şahidliği de) aslı üzere kalmaktadır. Ancak bu
zayıf bir görüştür. Çünkü evlilik, karşılıklı olarak şefkati, birbirlerinin
haklarını gözetmeyi, ülfeti ve sevgiyi gerektirir. O bakımdan bu gibi durumlarda
(birbirlerini kayırma)ithamı güçlü ve açık bir
halde bulunmaktadır.
Ebû Dâvûd
da Süleyman b. Mûsa'dan, o, Amr b. Şuayb'dan o, babasından, o da dedesi yoluyla
rivâyet ettiği hadise göre Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem), hain erkeğin,
hain kadının ve kin sahibi bir kimsenin kardeşi aleyhindeki şahidliğini red
etmiştir. Aynı şekilde bir aile halkı yanında geçinen fakir bir kimsenin onlar
lehindeki şahidliğini de reddetmiş, diğerlerinin şahidliklerini kabul etmiştir.
Ebû Dâvûd,
Akdiye 16; Yakın lâfızlarla: Tirmizî,
Şehâdât 2; İbn Mâce, Ahkâm 30;
Müsned, II. 203. 225;
Ebû Dâvûd\m lâfzıyla:
Müsned. II, 204.
el-Hattabî der ki; Kin sahibi
(zu el-ğımr) kişi, kendisiyle aleyhinde
şahidlikte bulunduğu kimse arasında açık bir düşmanlık bulunan kişidir. Böyle
bir İtham dolayısıyla bu gibi kimselerin şahidliği red olunur.
Ebû
Hanîfe der ki: 'Kişinin düşmanı aleyhine şahidliği, eğer âdil bir kimse
ise makbuldür. Hadîs-i şerîfte geçen
"bir aile yanında kalıp onlardan geçinen (el-kânî)
ise, dilenen ve kendisine yemek verilmesini isteyen kimse demektir. Bu aslında
dilencilik yapmak anlamındadır.
Yine el-kani' hakkında söyle bir
açıklama yapılmıştır: Bu, bir topluluğa kendisini vererek başka hiçbir şeyle
uğraşmaksızın yalnızca o topluluğun hizmetini gören, onların ihtiyaçlarını
karşılayan kimse demektir. Bu da ecîr (ücretle
çalıştırılan özel işçi) yahut vekil ve buna benzer kimsedir.
Böyle bir şahidliğin
reddedilmesinin hikmeti ise, bu şahidliği yapmakla kişinin kendi lehine bir
menfaat temin etme İmâmının varlığıdır Çünkü, bir aile halkına hizmet eden bir
kimse, onların elde edeceği menfaatten yararlanır. Yaptığı şahidlik ile
kendisine herhangi bir menfaat sağlayan kişinin şahadeti merdudtur.
Bir kimsenin şuf’a hakkı ile alma
imkânına sahip olduğu bir evi bir başkasının satın aldığına dair şahidlik edenin
veya bir kimsenin lehine müflis bir kimsenin
üzerinde alacağı bulunduğuna dair hüküm verildikten sonra, müflisin lehine de
bir başka adamın üzerinde alacağı bulunduğuna şahidlik etmesi ve buna benzer
durumlar. el-Hattabî der ki: Ev halkı yanında barınan fakir bir kimsenin onlar
lehine yapacağı şahidliğin reddediliş sebebi, bunun menfaatinin kendisine
gelmesidir. O halde bu söze kıyasen, kocanın hanımı lehine yapacağı şahidliğin
de reddedilmesi gerekir. Çünkü, ikisi arasında menfaat sağlama ithamı daha ileri
derecededir.
Ebû Hanîfe
de bu görüştedir Hadîs-i şerîf,
babanın çocuğu lehine olan şahidliği câiz kabul edenlerin aleyhine bir delildir.
Çünkü baba, böylelikle oğluna olan fıtri sevgisi ve meyli dolayısıyla bu
şahidlikle ona bir menfaat sağlar. Diğer taraftan baba, oğlunun istememesine
rağmen onun malına mâliktir. Nitekim Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) da:
"Sen de malın da babana aitsiniz"
diye buyurmuştur.
İbn Mâce,
Ticarât 64: Müsned, II, 179, 204, 214.
Mâlik'e göre şahidliği red
edilenler arasında bedevi kimsenin şehirde yaşayan aleyhinde yapacağı şahidlik
de vardır. O şöyle der; Ancak, kişinin kendisi çölde
veya kasabada yaşıyorsa müstesna. İkamet halinde bedevi bir kimseyi şahid
gösterip onunla ikamet eden komşularını terkeden kimse
(onları şahid göstermeyen kişi) kanaatimce şüpheye düşüren bir kimsedir.
Ebû Dâvûd
ve Dârakutnî şunu rivâyet ederler:
Ebû Hüreyre
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı
söyle buyururken dinlemiş:
"Bedevî bir kimsenin kasabada
yerleşik kimse aleyhine şahidliği câiz değildir."
Ebû Dâvûd,
Akdiye 17; İbn Mâce, Ahkam 30;
Dârakutnî, IV, 219.
Muhammed b. Abdiîhakem der ki:
Mâlik bu hadisi, bununla haklarda ve
mallarda yapılan şahidliğin kastedildiği şeklinde te'vil etmiştir. Ancak,
kanlarda ve buna benzer herkesin sorumlu tutulduğu diğer haklardaki şahidlik red
olunmaz. Genel olarak ilim ehli ise şöyle demektedir: Bedevi bir kimse eğer âdil
olup şahidliği doğru yapabilecek bir kimse ise caizdir. Doğrusunu en iyi bilen
Allahtır.
Bu hususta açıklamalar daha önce
el-Bakara Sûresi'nde (2/282. âyet 25. başlık ve
devamında) geçtiği gibi, bunun geri kalan kısımları da
yüce Allah'ın izniyle et-Tevbe sûresi'nde
(9/97- âyet 2. başlıkta) gelecektir.
4- Allah için Şahidlik Edenler:
Yüce
Allah'ın:
"Allah
için şahidlik edenler"
âyeti "titizlikle ayakta tutanlar" âyetinin sıfatıdır.
O takdirde meal şöyle olmalıdır: "Adaleli
titizlikle ayakta tutan Allah için şahidlik eden kimseler..."
Arzu edildiği takdirde bu, haberden
sonra ikinci bir haber olarak da kabul edilebilir,
(Mealde olduğu gibi). en-Nehhâs der
ki: Bu ikisinden de daha iyi ve güzel olmak üzere bunun, âyetinde îman edenlerin
sozkonusu edildiğini belirten zamirden hal olmak üzere mansub olmasıdır. Çünkü
bu da aynı manayı ifade etmektedir. Yani,
şahidlik ettiğiniz takdirde, adaleti ayakta tutan kimseler olarak şahidlik
ediniz.
İbn
Atiyye ise der ki: Ancak burada bu kelimenin hal olması mana bakımından
zayıftır. Zira adaletle ayakta durmanın yalnızca şahidlik anlamına tahsis
edilmesi sözkonusudur.
Şahidler" kelimesinin gayr-ı
munsarıf olması ise, sonunda te'nis elifi'nin bulunmasıdır.
5- Allah için Şahidlik:
Yüce
Allah'ın;
"Allah
için"
âyetinin anlamı, Allah rızası için, O'nun vereceği sevap için, sırf Onun için
demektir. "Kendinizin... aleyhine dahi olsa" âyeti ise "şahidlik edenler" ile
alakalıdır. Âyetin yapılan tefsirinin zahirine göre bu böyledir. Burada sözü
geçen şahidlik ise sahipleri lehine ikrarda bulunulan haklar ile ilgilidir. İşte
kişinin -az önce de geçtiği gibi- kendi aleyhine şahidliği yapması da bu
demektir.
Yüce
Allah bununla mü’minlere edep
öğretmektedir. Nitekim İbn Abbâs şöyle
demiştir: Kendi aleyhlerine dahi olsa hakkı söylemekle emr olundular.
Yüce
Allah’ın: "Allah için şahidlik edenler" âyetinin, Allah'ın
vahdaniyetine tanıklık edenler anlamında olması da muhtemeldir, O takdirde:
"Kendinizin... aleyhine dahi olsa" âyeti, "titizlikle ayakta tutanlar" âyetine
taalluk eder. Ancak, birinci te'vil daha açıktır.
6- Şahidlikte Allah'ın Rızasını
Gözetmek Gerek:
Yüce
Allah'ın:
"Zengin ya da fakir olsunlar. Çünkü Allah
ikisine de daha yakındır"
âyetinde (........)in ismi hazf edilmiştir.
Yani: Eğer şahidlik etmenizi isteyen, yahut da
aleyhine şahidlikte bulunacağınız kişi zengin ise, zenginliği dolayısıyla onu
gözetmeyin. Şayet fakir ise, yine ona şefkat ve merhamet duygulan etkisi altında
kalarak gözetilmesin.
"Çünkü
Allah ikisine de daha yakındır."
Yüce Allah, kendileri için seçmiş olduğu
fakirlik ve zenginlik hususunda onlara daha yakındır.
es-Süddî der ki: Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda bir
zengin ve bir fakir davalaştı. Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) içten içe fakire
meyi ediyordu. Ve fakirin zengine haksızlık etmeyeceği görüşünde idi. Bunun
üzerine bu âyet-i kerîme indi.
7- Allah'ın Yakınlığı:
Yüce
Allah'ın:
"Çünkü
Allah ikisine de daha yakındır"
âyetinde yüce Allah,
İkisine" diye buyurmakta ve Ona diye buyurmamaktadır. Her ne kadar" Yahut,
veya" birileri hakkında husule delalet ediyorsa
da böyle kullanılışının sebebi, anlamın yüce Allah'ın
her ikisine de ayrı ayrı yakınlığından dolayıdır.
el-Ahfeş der ki: "veya" bazan vav : ve"
anlamında da olur. Yani eğer o kişi zengin
olsun, fakir olsun Allah, nasıl olurlarsa olsunlar iki davacıya da daha
yakındır. Ancak bu açıklamada biraz zaaf vardır.
Şöyle de denilmiştir. "İkisine"
diye buyurması, daha önce her ikisinden de söz edildiğinden dolayıdır. Nitekim
yüce Allah bir başka yerde şöyle
buyurmaktadır;
"Erkek
veya kız kardeşi varsa onlardan her birine
altıdabir düşer."
(en-Nisâ, 4/12)
8- Adaleti Bırakıp Hevaya
Meyletmeyin:
Yüce
Allah'ın;
"Artık... hevaya uymayın"
âyeti bir yasaktır. Çünkü hevaya tabi olmak
aşağılatıcıdır. Yani, helâk edicidir.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"İnsanlar arasında hakk ile hükmet. Hevaya uymaki seni Allah'ın yolundan
saptırır."
(Sad, 38/26)
Çünkü hevaya tabi olmak, haksız
yere şahidlikte bulunmaya, hükümde haksızlık yapmaya ve buna benzer şeyleri
işlemeye iter.
en-Nehaî der ki: Yüce Allah,
hakim ve yöneticilerden üç türlü ahid almıştır: Hevaya tabi olmamaları,
insanlardan korkmayıp yalnız kendisinden korkmaları ve âyetlerini az bir bedele
değişmemeleri.
Adaletten vazgeçerek" âyeti nasb
mahallindedir,
9- Eğip Bükmek" ile "Yüz Çevirmek
Kelimelerine Dair Açıklamalar:
Yüce
Allah'ın:
"Eğer
dilinizi eğip büker veya yüz çevirirseniz"
âyetindeki "eğip bükerseniz" anlamındaki âyet, şeklinde okunmuştur. Bu okuyuşa
göre, kişiye hakkını vermeyip inkar etmesi halinde kullanılan; O'den
gelmektedir. Bunun fiili ise; şeklinde gelir. Aslı ise şeklindedir.
"Ye" harfi, kendisinin ve kendisinden önceki
harfin harekesi dolayısıyla elife kalb edilmiştir. Maştan ise şeklinde gelmekle
birlikte, bunun da aslı dır diye de gelir. Bunun da ash; şeklindedir. Ancak
"vav" harfi "ye"
harfine idğam edilmiştir.
el-Kutebi der ki kelimesi,
şahidlikte birisine doğru yaklaşmaktan, hasımlardan birisine meyletmek
anlamındaki: ten gelir. İbn Âmir ve
Kûfeliler ise diye okumuşlardır. Bununla da
bir işi şahidliği ifa edip yüz çevirecek olursanız, anlamı kastedilmiş olur. Bu
da: ifadesinden alınmadır. O takdirde bu ifadede işi gereği gibi yerine
getirmekten yüz çevrildiği için azarlama manası sözkonusu olur.
(.......)'ın
anlamının yüz çevirmek olduğu da söylenmiştir. Buna göre
"lâm" harfini ötreli olarak okumak, iki anlamı
ifade etmektedir: Bir işi üstlenmek ve aynı zamanda yüz çevirmek. İki
"vav" ile okumak ise tek bir anlam ifade eder
ki bu da şahidlikten yüz çevirmeyi anlatır. Kimi nahivcilerin iddiasına göre
diye -tek "vav"- ile okuyanların lahn ile (yanlış)
okuduğunu ileri sürmüştür. Çünkü burada üstlenmenin
(vilâyetin) bir anlamı yoktur. en-Nehhâs
ve başkaları ise şöyle demektedir: Böyle bir şey
(bunun lahn olması) gerekmez. Ve bu kelime anlamında
(yani iki vav"lı kullanılışı gibi) olur Çünkü
bu kelimenin asli; şeklindedir. Kendisinden sonra bir başka vav'ın daha geldiği
bir "vav" harfinin üzerindeki ötre ağır
geldiğinden dolayı o "vav"ın ötre olan harekesi
lâm'a verildikten sonra iki sakin bir arada olduğundan ötürü iki
"vav"dan biri hazf edilmiştir. Bu da lâm
harfini sakin ve iki "vav" ile okuyuş gibidir.
Bunu da Mekkî zikretmiştir.
ez-Zeccâc ise der ki: " şeklînde kıraatte birinci
"vav" hemzeli okunursa o takdirde şeklinde olur
Bu "vav"ın harekesi
"lâm"a verilmek suretiyle hemze hafifletilince bu sefer; haline gelir.
Ve bunun aslı da şeklinde çift
"vav"lıdır. Bu takdire göre her iki kıraat
arasında bir uyum sözkonusu olmaktadır. Bunu
en-Nehhâsf Mekkî, İbnül-Arabî ve başkaları da zikretmiştir
İbn
Abbâs der ki: Bu, hakimin yanında oturan iki hasım hakkındadır. Hakim
birisinin lehine, diğerinin aleyhine olmak üzere birisine doğru meyledip ve
diğerinden yüz çevirmesiyle ilgilidir. Buna göre bu kelime, hüküm hakimin
kendisine meylettiği kişinin lehine verilip uygulamaya konulmak suretiyle
adaletli hüküm verme imakânı ortadan kalkıncaya kadar sözün eğilip bükülmesi,
sağa ve sola çekilmesi demek olur.
İbn
Atiyye der ki: Ben, kimi hakimlerin böyle yaptığına şahit oldum.
Yüce Allah, herkesi hesaba çekecek olandır.
Yine
İbn Abbâs, es-Süddî,
İbn Zeyd,
ed-Dahhâk ve Mücahid der ki: Bu âyet,
şahidükte bulunurken hakkı söylemeyen ya da
hakkı yerine getirmekten yüz çeviren böylelikle de şahidliği diliyle tahrif
edip, eğip büken şahidler hakkındadır.
Âyetin lâfzı hem yargıyı, hem
şahidliği kapsamına almaktadır. Bütün insanlar adaletle emrolunmuşlardır.
Hadîs-i şerîfte de şöyle
buyurulmaktadır: Üzerindeki hakkı ödeme gücünü bulan bir kimsenin eğip bükmesi
(üzerindeki hakkı ödemeyi sallallahü aleyhi ve
sellemsaklaması) ırzını da helal kılar, cezalandırılmayı da hak eder."
Buhârî,
İstikraz 13; Ebû Dâvûd, Akdiye 29;
Nesâî, Buyû', 100;
İbn Mâce, Sadakat 18;
Müsned, IV, 222, 388, 339.
İbnü'l-Arabî der ki: Cezalandırılması hapsedilmesi demektir. Irzının
helal kılınması ise şikâyet edilmesidir.
10. Kölenin Şahidliği:
Kimi ilim adamı kölenin
şalndliğinin kabul edilmemesi (reddi) hususunda
bu âyeti delil göstermiş ve şöyle demiştir: Yüce
Allah bu âyet-i kerimede hakimi bir şahid olarak değerlendirmiştir.
Bu da kölenin şahidlik yapma ehliyetine sahip olmadığının en açık bir delilidir.
Zira, böyle bir işi yerine getirmesi için kendisine ihtiyaç duyulduğu takdirde
bu işte gözetilen maksat bağımsızlıktır. Kölenin bağımsız olması ise asla
düşünülemez. İşte bundan dolayı kölenin şahidliğî red olunur.
136
Ey îman edenler, Allah'a, O'nun Rasûlüne, Rasûlüne kısım
kısım İndirdiği kitaba ve daha evvel indirdiği kitaplara îman edin. Kim Allah'ı,
meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini
ve ahiret gününü inkâr ederse, artık o hiç şüphesiz
(haktan) uzak bir sapıklığa düşmüş olur.
"Ey
îman edenler Allah... îman edin"
âyet-i kerimesi bütün
mü’minler hakkında nâzil olmuştur. Anlamı
şudur: Ey îman edip tasdik etmiş olanlar! Tasdikiniz üzere devam edin ve sebat
gösterin.
"Rasulüne İndirdiği kısım kısım kitaba"
Kur'ân-ı Kerîme
"ve
daha evvel indirdiği kitaplara"
yani, bütün
peygamberlere indirilmiş bütün
kitaplara.
İbn
Kesîr, Ebû Amr ve
İbn Amir; İle; kelimelerini -sırasıyla-;
İndirilen" şeklinde ötreli olarak okumuşlardır. Diğerleri ise,
(bu kelimenin ilk harflerini ötre yerine) üstün
ile okumuşlardır.
Âyet-i kerimenin
Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem)'den önce gönderilmiş
peygamberlere îman eden kimseler
hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir.' Bunun münafıklara bir hitab olduğu da
söylenmiştir. Buna göre anlamı da şöyle olur: Ey zahiren îman edenler, Allah'a
ihlâs ile îman ediniz.
Yine bununla müşriklerin kast
edildiği de söylenmiştir. O takdirde anlamı da şöyle olur: Ey Lata, Uzza'ya ve
Tağutâ Îman edenler, Allah'a îman ediniz. Yani
Allah'ı ve O'nun kitaplarını doğrulayınız, tasdik ediniz.
137
Muhakkak îman edip sonra küfre sapanları, sonra yine Îman
edenleri, sonra da küfürlerini artırmış olanları Allah mağfiret edecek değildir.
Onları doğru bir yola iletecek de değildir.
Âyetin anlamının şöyle olduğu
söylenmiştir: Mûsa'ya îman edip Uzeyr'e kâfir olanlar, sonra Uzeyr'e îman eden,
sonra da Îsa'ya kâfir olanlar, sonra da Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem)'i
inkâr ile küfürlerini artırmış olanlar (Allah bunları
mağfiret edecek değildir).
Şöyle de açıklanmıştır; Önce
Mûsa'ya îman eden, sonra da Uzeyr'e îman eden, Uzeyr'den sonra Mesih'i inkâr ile
kâfir olan... -Hıristiyanlar Mûsa'nın getirdiklerini inkâr edip Îsa'ya îman
ettiler- -Sonra Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem)'ı ve onun
getirdiği Kur'ân-ı Kerîmi inkâr ile küfürlerini artıranlar...
Denilse ki:
Yüce Allah, küfrü hiçbir şekilde mağfiret
etmeyeceğine göre nasıl olur da:
"Muhakkak Îman edip sonra küfre sapanları, sonra yine îman edenleri, sonra da
küfürlerini artırmış olanları Allah mağfiret edecek değildir"
diye buyurmaktadır
Buna cevap şudur: Kâfir îman
ettiği takdirde küfrü bağışlanır. Îmandan dönüp yine kâfir olursa, birinci küfrü
ona mağfiret olunmaz. Bu ise Müslim'in
Sahihinde Abdullah (b. Mes'ûd)'dan gelen şu
rivâyete benzemektedir: Abdullah dedi ki: Bazı kimseler
Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle dediler: Ey Allah'ın Rasulu,
cahiliye döneminde yaptıklarımızdan sorumlu tutulacak mıyız?
Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu:
"Sizden, İslâm'a girdikten sonra güzel hareket edenler
bunlardan sorumlu tutulmayacaktır. Kötülük yapanlar ise cahiliye döneminde de
İslâm'a girdikten sonra da yaptıklarından sorumlu tutulacaktır."
Bir rivâyette de şöyle denilmektedir:
"İslâmda kötülük yapan öncekinden de sonrakinden de sorumlu
tutulur"
Buhârî,
İstilâbetu'l-Mürteddin 1; İbn Mâce, Zühd 29;
Dârimî, Mukaddime 1;
Müsned, I, 379, 409, 429, 431, 462.
Burada "kötülük, kötülük yapmak"
kâfir olmak anlamındadır Zira burada bir kötülüğün işlenmesinin kastedilmesi
doğru olamaz. Bundan maksadın küfür dışındaki diğer günahlar olduğunu kabul
edecek olursak o takdirde İslâm'ın kendisinden önce yapılanları silebilmesi
ancak öleceği vakte kadar bütün günahlardan korunan kimse için mümkün olabilir.
Bu ise, icma ile bâtıl bir iddia olur.
Yüce
Allah'ın:
"Sonra
da küfürlerini artırmış olanları"
âyetinin anlamı, küfür üzere ısrar edenler
demektir.
"Allah, onları mağfiret edecek değildir. Onları doğru yola iletecek"
cenenete
götüren yolu gösterecek
"de
değildir."
Şöyle de açıklanmıştır: Allah, gerçek dostlarına
özel olarak ihsanda bulunduğu şekilde onlara böyle bir muvaffakiyeti ihsan
etmeyecektir.
Bu âyet-i kerimede
Kaderiyye çilerin görüşü de
reddolunmaktadır. Çünkü yüce Allah,
kâfirleri hayırlı yola iletmeyeceğini beyan etmektedir. Böylelikle kul, hidayete
ancak yüce Allah'ın tevfiki ile nail
olacağını bilsin. Ve yine Yüce Allah'ın
iradesiyle hidayetten mahrum kalacağım bilsin.
Âyet-i Kerîme aynı şekilde
mürtecilerin hükmünü de kapsamaktadır ki, onlar hakkındaki açıklamalar daha önce
el-Bakara Sûresi'nde yüce Allah'ın:
"Artık
içinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse..."
(el-Bakara, 2/217) âyetini açıklarken (8,
başlıkta) yapmış bulunuyoruz.
138
Münafıklara kendileri için can yakıcı bir azâb olduğu
müjdesini ver.
Müjdelemek, etkileri ten üzerinde
ortaya çıkıp görülen şeyleri haber vermek anlamından gelmektedir. Buna dair
açıklamalar, el-Bakara Sûresinde (25-ayet, 1.
başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca münafıklığın anlamına dair
açıklamalar (el-Bakara, 2/10. âyetin tefsirinde)
geçmiş bulunmaktadır.
139
Onlar, mü’minleri
bırakır da kâfirleri dost edinenlerdir. İzzeti onların yanında mı arıyorlar?
Gerçekten izzet bütünüyle Allah'ındır.
Yüce
Allah'ın:
"Onlar
mü’minleri bırakıp da kafirleri dost
edinenlerdir"
âyeti, münafıkların
sıfatıdır. Bu âyette, muvahhidlerden bir masiyet işleyenin münafık olmadığına
dair delil vardır. Çünkü Allah, kâfirleri dost (veli)
edinmez. Yine âyet-i kerîme kâfirlerle dostluk kurmayı yasaklamayı da ihtiva
etmektedir. Din ile ilgili işler hususunda onları yardımcı edinme yasağını da
ihtiva etmektedir. Sahih (i Müslim)’de
Hazret-i-Âişe'den rivâyet edildiğine göre,
müşriklerden birisi Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)"le birlikte
çarpışmak üzere arkadan yetişti. Hazret-i
Peygamber ona:
"Geri dön. Çünkü biz hiçbir
müşriğin yardımını almayız"
diye buyurdu.
Müslim,
Cihâd 151; Ebû Dâvûd, Cihâd 142;
Tirmizî, Siyer 10;
İbn Mâce, Cihad 27;
Dârimî. Siyer 54;
Müsned, VI, 68, 149.
"İzzet"
galip gelmek demektir. Bir kimse mağlup edildiği takdirde "onu mağlup etti"
anlamında denilir.
"Gerçekten izzet bütünüyle Allah'ındır."
Yani galibiyet ve kuvvet yalnızca Allah'ındır.
İbn Abbâs der ki:
"İzzeti onların yanında mı arıyorlar?"
âyeti ile Kaynukaoğullarının
yanında mı arıyorlar? demek istemektedir. Çünkü İbn Ubey
(b. Selûl) onları dost edinen birisiydi.
140
O, size Kitapta şunu indirdi: Allah'ın âyetlerinin inkâr
edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz vakit onlar başka bir söze
dalıncaya kadar yanlarında oturmayın. Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz.
Doğrusu Allah münafıkları kâfirleri de cehennemde biraraya toplayacaktır.
"O
size Kitapta şunu indirdi: Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay
edildiğini işittiğiniz vakit..."
âyetinde gerçek anlamda olsun, münafıklık yaparak olsun, imanını açığa vuran
herkese hitap edilmektedir. Çünkü (münafık)
Îmanını açığa vuracak olursa, artık onun Allah'ın Kitabının emirlerini yerine
getirmesi bir zorunluluktur. Bu hususta indirildiğinden söz edilen ise,
yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Ayetlerimize dalanları (alay edenleri)
gördüğün zaman onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüz çevir."
(el-En'am, 6/68) Münafık olanlar ise, yahudi
âlimleriyle birlikte oturur ve Kur'ân-ı Kerîm ile alay ederlerdi.
Âsım
ve Yakub, nun harfini üstün, "ze" harfini şeddeli ve üstün olarak Kısım kısım"
indirdi" diye okumuştur. Buna sebep, daha önce yüce
Allahın:
"Gerçekten izzet bütünüyle Allah'ındır"
(en-Nisa, 4/139) âyetinde zat-ı zül- Celatin isminin zikredilmiş
olmasıdır. Humeyd de böyle okumakla birlikte o, "ze" harfini şeddesiz okumuştur.
(Anlamı: Size kitapta şu âyet inmiştir şeklinde olur).
Diğerleri, meçhul bir fiil olarak; "İndirilmiştir," diye okumuşlardır.
"Allah’ın ayetlerinin...
işittiğiniz vakit âyetinde yer alan:
İşittiğiniz vakit âyeti.
Âsım ve Yakub'un kıraatine göre, başta geten
fiilin onda ameli dolayısıyla nasb mahallindedir. Diğerlerinin kıraatine göre
ise ref mahallîndedir. Çünkü o takdirde meçhul fiilin ismi
(naib-i faili) olur.
"Ayetlerinin inkâr edildiğini"
yani, Allah'ın âyetlerinin inkâr edilip onlarla
alay edildiğini işittiğiniz takdirde. Burada işitilmelerinden söz edilen
"âyetler" olmakla birlikte, maksat, onların inkar edilip onlarla alay
edilmesinin işitilmesidir. Meselâ, Abdullah'ı kınanırken işittim derken,
maksadın Abdullah hakkında kınayıcı sözleri işittim, demektir.
Yüce
Allah'ın:
"Onlar
başka bir söze dalıncaya kadar yanlarında oturmayın"
yani, küfür ve inkârdan başka bir söz
söyleyînceye kadar onlarla birlikte oturmayın. "Çünkü o zaman siz de onlar gibi
olursunuz." İşte bu buyrukda, münkeri açığa vurdukları takdirde masiyet
işleyenlerden uzak durmanın vücubuna delalet vardır. Çünkü, onlardan uzak
durmayan bir kimse, onların fiillerine razı olmuş olur. Küfre rıza ise küfürdür.
Nitekim yüce Allah da: "Çünkü o zaman
siz de onlar gibi olursunuz" diye buyurmaktadır. Buna göre masiyetin işlendiği
bir mecliste oturup da onlara karşı tepki göstermeyen herkes, günahta onlarla
beraber eşit olur. Masiyet sözünü söyleyip bunun gereğince de amel ettiklerinde
onlara tepki göstermesi icabeder Eğer onlara tepki gösterme gücünü bulamıyorsa,
bu âyet-i kerimenin tehdid ettiği kimselerden olmamak için yanlarından kalkıp
gitmesi gerekir.
Ömer
b. Abdulaziz (radıyallahü anh)'dan rivâyet
edildiğine göre o, şarap İçen bir topluluk yakalar. Orada hazır bulunanlardan
birisi hakkında oruçlu olduğu kendisine söylenince, ona karşı takınması gereken
edebi hatırlattı ve: "Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz" âyetini okudu.
Yani, masiyere razı oluş da masiyettir. Bundan
dolayı masiyeti işleyen de, ona razı olan da o masiyetin cezasına hep birlikte
helâk edilinceye kadar maruz kalırlar.
Böyle bir benzerlik
(onlar gibi olmak) bütün niteliklerde değildir.
Ancak birlikte oluştan dolayı zahiren görünene göre yapılmış bir benzetmedir-
Nitekim şair şöyle demiş:
"Zaten herbir arkadaş beraberindeki arkadaşa uyar."
Bu da (bu
mısranın yer aldığı beyit de, bu tür açıklamalar da) daha önceden
(en-Nisâ, 4/38. ayet, 2. başlık) geçmiş
bulunmaktadır.
Açıkladığımız şekilde masiyet
işleyenlerden uzak durmak sabit bir hüküm olduğUna göre, bid'at ve hevâ ehlinden
uzaklaşmak, öncelikle sözkonusudur. el-Kelbî
der ki, yüce Allah'ın:
"Onlar
başka bir söze dalıncaya kadar yanlarında oturmayın"
âyeti,
yüce Allah'ın:
"Takva
sahibi mü’minlere onların hesaplarından hiçbir
şey yoktur"
(el-En'am, 6/69)
âyeti ile nesh edilmiştir. Ancak, genel olarak müfessirler bu âyet muhkemdir,
demişlerdir, Cuveybir, ed-Dahhâk'dan şöyle
dediğini rivâyet etmektedir: Kıyâmet gününe kadar dinde olmadık bir şeyi ihdas
eden ve her bir bid'atçi bu âyetin kapsamına girmektedir.
"Doğrusu Allah münafıkları da... cehennemde bir arada
toplayacaktır"
âyetindeki; Toplayacak olandır"
kelimesi aslında tenvinlidir. Tahfif için tenvin hazf edilmiştir. Toplayacaktır,
anlamındadır.
|