|
Onları bulduğunuz yerde
öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne
çkarmak adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haramın yanında, onlar sizinle
savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Eğer orada sizinle savaşırlarsa onları
öldürün. İşte kafirlerin cezası böyledir.
Müşrikleri, öldürme imkânı bulduğunuz yerde
öldürün. Onların , sizi yer ve yurtlarınızdan çıkardıktan gibi siz de, sizinle
savaşanları yer ve yurtlarından çıkarın. Allah'a şirk koşmak fitnesi, adam
öldürmekten daha kötüdür. Mü’mini dininden döndürüp müşrik yapmak için onu'dini
hususunda fitneye düşürmek, adam öldürmekten daha fenadır. Onlar sizinle savaşa
girilmedikçe siz de müşriklerle Mescid-i Haramda savaşa başlamayın. Orada
sizinle savaşa tutuşurlarsa onları öldürün. Onların bu dünyadaki cezaları
öldürülmek, âhirette ise perişan olmaktır.
Bu âyet-i kerime,
Mekke'den çıkarılan muhacirlere işaret etmektedir.
Âyet-i kerime’de: "Fitne çıkarmak
adam öldürmekten daha kötüdür." buyurulmaktadır. Burada ifade edilen "Fitne"den
maksat. Katadc, Rebi' b. Fînes ve Dehhaka
göre: Allah'a ortak koşmak" tır. Mücahide
göre: "İslam dininden dönmektir. "İbn-i Zeyde
göre ise "İnkârcılığa düşürmektir. "Bu izahlara göre âyetin bu bölümünün mânâsı
şöyledir: Mü’mini dini hakkında fitneye düşürerek onu kâfir veya müşrik yapmak,
onu öldürmekten daha beterdir. Zira öldürülmesi halinde sadece geçici dünya
hayatı bitmiş olur. İslamdan çıkarılması halinde ise âhiretteki ebedi hayatı
hüsran olur, cehennemde ebedi olarak kalmasına vesile olur.
Âyeti kerime’de: "Mescid-i Haramın yanında onlar
sizinle sav aşmadıkça siz de onlarla savaşmayın." buyurulmaktadır. Bunun mânâsı,
"Ey mü’minler, müşrikler sîze mescid-i haram civarında savaş açmadıkça savaşı
başlatan sizler olmayın. Ancak onlar başlatırlarsa siz de onlarla savaşın ve
onları öldürün." demektir. Bu izaha göre mü’minler, mescid-i haram bölgesinde
yaşayan müşriklere karşı savaş açamayacaklar ancak onlar savaş açtıklarında
onlara karşılık verebileceklerdi.
Katade,
Rebi' b. Enes ve
İbn-i Zeyd, âyetin bu ifadesinin, İslam'ın ilk zamanlarında geçerli olup
daha sonra inen şu âyetlerle neshedildiğini bu itibarla Mescid-i Haramın
çevresinde bulunan müşriklere karşı onların savaş açmalarını beklemeden
mü’minlerin savaş başlatabileceklerini söylemişlerdir. Bu hususta diğer
âyetlerde de şöyle buyurulmaktadır: "Fitne ortadan din yalnız Allah'ın oluncaya
kadar onlarla savaşın. Bakara sûresi, 2/İ93
"Müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Onları yakalayın, çember içine alın. Her
gözetlenecek yerden onları gözetleyin... Tevbe sûresi,
9/5 Mücahide göre ise izahını
yapmakta olduğumuz âyet-i kerime
muhkemdir, neshedilmiş değildir. Mescid-i haram çevresinde bulunan müşrikler,
mü’minlere karşı savaş açmadıkça onlara karşı savaşılmaz.
Taberi,
birinci görünüşn tercihe şayan olduğunu, bu
âyetin bundan sonra gelen yüz doksan dördüncü
âyetle ve Tevbe suresinin beşinci âyetiyle
neshedildiğini söylemiştir.
Şâyet vaz geçerlerse
şüphesiz ki Allah, çok bağışlyan ve çok merhamet edendir.
Eğer o kâfirler, sizinle savaşmayı bırakır da
tevbe eder ve müslüman olurlarsa Allah onların günahlarını affeder, lütfuyla
onlara merhametli davranır.
Fitne ortadan kalkıp din
yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vaz geçerlerse bilin ki
düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.
Ortada şirk kalmaymcaya ve ibadet ve taatin de
putlara ve tağutlara yapılmayıp yalnız Allah'a yapılmasına kadar müşriklerle
savaşın. Eğer onlar sizinle savaşmaktan vaz geçer de sizin dininize girerlerse
hemen onlarla savaşmayı bırakın. Zira düşmanlık, ancak Allah'a ortak koşan
zalimlere karşı geçerlidir.
Âyette zikredilen "Fitne"den maksat, "Allah'a
ortak koşmak"tır, inkâra düşmektir. Nitekim Katade,
Mücahid, Süddi,
İbn-i Zeyd ve
Abdullah b. Abbas bu kelimeyi bu şekilde izah etmişlerdir.
Âyette zikredilen "Din" kelimesinden maksat, ise,
Allah'ın emir ve yasaklarına itaat etmektir. Bu izahlara göre âyetin baş
tarafının mânâsı şöyledir: "Ey mü’minler, yeryüzünde Allah'a ortak koşma inkâra
düşme fitnesi sona erinceye kadar ve yalnız Allah'a kullak edilip deninceye
kadar kâfirlerle savaşın."
Bu hususta
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve
sellem) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmaktadır:
Ben, şehadet ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilâh
yoktur, Muhammed Allah'ın
Peygamberidir." deyinceye, namazı kılıp zekatı verinceye kadar ben onlarla
savaşmakla emrolundum. Onlar bu şeyleri yaptıkları sürece kanlarını ve mallarını
benden korumuş olurlar. Ancak İslamın getirdiği haklar müstesnadır. Onların
herbirinin hesabı Allah'a aittir. Buhari, K. el-İman,
bab: 17/Müslim. K. el-İman, bab: 36, Hadis No: 22
Âyet-i kerime’nin
sonunda: "Eğer vaz geçerlerse bilin ki, düşmanlık ancak zalimlere karşıdır."
buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat şudur: "Şâyet size karşı savaşan kâfirler,
savaşmaktan vaz geçer, kinininize girer, putlara tapmaktan vaz geçer ve Allah'ın
size emrettiği şeyleri kabullenip boyun eğecek olurlarsa artık onlara karşı
savaşmaktan vaz geçin. Zira ancak zalimlere karşı düşmanlık yapılır. Onlar da
Allah'a ortak koşanlardır.
Âyette ifade edilen "Zalime karşı düşmanlık" tan
maksat, onun zulmüne dur demek ve karşı koymaktır. Yoksa zalime cezasını
verdikten sonra haksızlık yapmak değildir. Buradaki "Zalim" ifadesinden maksat,
Rebi' b. Enes ve
İkrimeye göre dememekte direnenlerdir.
Mücahide göre ise, Müslümanlara karşı savaşanlardır.
Mukaddes olan haram ay,
mukaddes olan haram ay'a karşılıktır. Haramların ihlalinde kısas hükmü
geçerlidir. Kim tecavüz ederse siz de ona size yaptığı tecavüzün aynısıyla
mukabele edin. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, müttakiterle beraberdir.
Mukaddes olan haram ay, mukaddes olan haram aya
karşılıktır. Yani, müşriklerin, Hudeybiye andlaşmasının yapıldığı yılda Umre
yapmak için Mekkeye girmenize engel oldukları mukaddes olan Zilkade ayı, ertesi
yıl Umre menasikini eda ettiğiniz Zilkade ayına karşılıktır. Haramların
ihlalinde kısas hükmü geçerlidir. Müşrikler size, mukaddes olan Mekkede, haram
olan aylarda ve ihramlı iken saklında bulunurlarsa siz de aynı şekilde karşılık
verin. Müşriklerden kim sizinle savaşırsa siz de onlara karşı, size yaptıkları
kadarıyla savaşın. Allah'ın haram kılmış olduğu şeylerde ve koyduğu hudutları
aşmakta Allah'tan sakının. Allah, farzlarını yerine getirip haram kıldığı
şeylerden kaçınanlarla beraberdir.
Âyet-i kelimede geçen: "Mukaddes olan haram ay
mukaddes olan haram aya karşılıktır." ifadesinin, Hudeybiye yılına ve Hudeybiye
andlaşmasına işaret ettiği beyan edilmektedir. Hicretin
altıncı yılında yapılan Hudeybiye sulh andlaşmasından önce
Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem)in ve mü’minlerin. Zilkade ayında Mekkeye
girerek Umre yapmalarına müşrikler engel olmuşlardı. Fakat bu sulh adkışmasından
sonra ertesi yıl yine Zilkade ayında Resûlüllah
ve mü’minler Umrelerini yapmışlardır. Böylece bir senenin Mukaddes ayında
yapılmayan umre. ertesi yılın aynı ayında yapılmıştır. İşte âyette geçen ve
"Karşılıktır" diye tercüme edilen "Kısas" kelimesinden maksat budur.
Allahü teâlâ bu olaya işaretle mümirilerin
maneviyatını güçlendirmektedir.
Abdullah b. Abbas,
Mücahid, Katade,
Miksem, Süddi,
Dehhak, Rebi' b. enes bu âyeti bu şekilde izah etmişlerdir.
Taberi de
bu âyeti bu şekilde tefsir etmiştir. Başka
müfessirler ise bu âyetin mânâsının şöyle olduğunu söylemişlerdir:
"Mukaddes olan haram ay, mukaddes olan haram aya karşılıktır. Bu ayların
kudsiyeli ihlal edildiği takdirde ihlal edenlere aynı şekilde mukabele
edilecektir, o halde bu aylarda sizinle savaştıkları takdirde siz de onlarla
savaşmaktan çekinmeyin." Ancak, bu izah şekline göre de
âyet-i kerime’nin
hükmünün ınensuh olduğu zikredilmiştir. Zira "Müşriklerle haram aylarda
savaşılmaz." diye bir hüküm kalmamıştır. Onlarla her yerde ve her zaman savaşmak
caizdir.
Abdullah b. Abbas,
bu âyet-i kerime’nin
Mekke'de nazil olduğunu bildirmiş ve özetle şunları söylemiştir: "Bu
âyet-i kerime nâzit olduğu zaman
Müslümanların sayısı az idi. Onların, müşrikleri ezecek güçleri yoktu. Bu
sebeple müşrikler müsümanlara sövüyorlar, onlara çeşitli işkencelerde
bulunuyorlardı, işte bu esnada âyet-i kerime
nâzil oldu ve Allahü teâlâ müslümanlara,
kendilerine saldırıda bulunanlara karşı aynen mukabele etmelerini veya sabredip
affetmelerini emretti. Fakat Resûlüllah
Medine'ye hicret edip Allah onu güçlendirince bu dönemde
Allahü teâlâ müslümanlara, haksızlığa
uğradıkları takdirde güçlerini kullanmalarını, ancak cahillerin birbirlerine
saldırdıkları gibi birbirlerine saldırmamalarını emretti.
Mücahide göre
ise bu âyet-i kerime,
Resûlüllah'a , Hudeybiye sulhu şartlarına
göre umre yaptıktan sonra Medine'de nazil olmuştur. Mânâsı ise: "Ey mü’minler,
müşriklerden kim size karşı savaşacak olursa siz de onların sizinle savaştıklar;
gibi onlarla savaşın." demektir.
Taberi
diyor ki: "bu âyeti kerime’nin. Mücahidin
dediği gibi Medine'de nazil olduğunu söylemek daha doğrudur. Zira bundan önce ve
sonra gelen âyetlerin cihad etmeyi emrettiklerini, cihad etmenin ise hicretten
sonra farz kılındığını, bu âyetin de cihadın bir şeklini bildirdiğini kabul
etmek daha isabetlidir. Ancak bu âyetin de: "Bütün müşriklere karşı toplu halde
savaşın." âyet-i kerimesiyle ve benzeri
âyetlerle neshedildiği muhakkaktır. O âyetlerden bazıları da şunlardır:
"Kitap ehlinden, Allah'a ve âhiret gününe imarı
etmeyen, Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan ve hak din
olun islamı din edinmeyenlerlc, boyun eğip kendi elleriyle cizye verinceye kadar
savaşın. Tevta sûresi; 9/29 Ey iman edenler,
çevrenizde bulunan kâfirlerle savaşın. Sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki
Allah, takva sahipleriyle beraberdir. Tevbe sûresi,
9/36
Mallarınızı Allah
yolunda harcayın da kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik yapın.
Şüphesiz ki Allah, iyilik yapanları sever.
Mallarınızı, Allah'ın size gönderdiği dinin
yücelmesi için harcayın. Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın. Yani Allah
yolunda harcamayı terketmeyin. Yoksa azabı hak ederek helak olursunuz. Farzları
yerine getirmek, harcamalardan kaçınmak ve fakirlere yardım etmekle iyilik
yapın. Zira Allah iyilik yapanları sever.
* Âyet-i kerime’de:
"Mallarınızı Allah yolunda harcayın." buyurulmaktadır. Allah yolunda maksat,
"Mü’minleri, Allah'ın düşmanlarına karşı cihad etmeye götüren yoldur.
Yine âyet-i kerime’de:
"Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." buyurulmaktadır.
Müfessirler âyetin bu ifadesini çeşitli
şekillerde izah etmişlerdir.
a- Huzeyfetiü Yeman,
Abdullah b. Abbas,
Muhammed b. Kâ'b el-Kurezi,
Mücahid, Katade,
Süddi, İkrime,
Hasan-ı Basri, Atâ ve Dehkaka göre burada
zikredilen: "Kendinizi ellerinize tehlikeye atmayın." ifadesinden maksat, "Allah
yolunda harcamayı terkederek kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." demektir.
Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Buradaki tehlike, kişinin Allah yolunda öldürülmesi değildir. Buradaki Tehlike,
Allah yolunda mal harcamamaktır." Sizden biriniz" "Harcayacağım bir şey yok."
demesin. Şâyet kendisinde bir mızrak dahi bulunuyorsa onunla Allah yolunda
teçhizattansın."
b- İbn-i Zeyde
göre: "kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." ifadesinden maksat, Allah
yolunda infaki bırakarak düşmanın karşısına hazırlıksız, aziksız ve güçsüz
çıkmaktır. Buna göre azığı ve gücü bulunmayan insan, düşmanın karşısına çıkarak
kendisini tehlikeye atmamalıdır.
c- Bera b. Âzib ve Ubeyde es-Selmaniye göre
ise: "Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." ifadesinden maksat, günah
işleyen kişinin, Allah'ın rahmetinden ümit kesmesidir. Buna göre bir insan günah
işler de günahlarının affedilmez olduğu kanaatına varacak olursa işte o kimse
kendisini eliyle tehlikeye atmış olur. Bu hususta bir adam Bera b. Âzib'e "Bir
kişi bir tabur askere karşı hücuma geçer de savaşırsa o kimse kendisini eliyle
tehlikeye atmış olur mu?" diye sormuş, Bera b. Âzib de: "Hayır olmaz. Fakat
tehlike, bir gühan işlemesi sonra da bu günahından tevbe etmesi halinde
tevbesinin kabul edilmeyeceğini söylemesidir." demiştir.
d- Ebû Ümrana göre ise "Kendinizi
ellerinizle atmayın." ifadesinden maksat, Allah yolunda cihad etmeyi
terketmektir. Zira cihad etmeyenler, düşmanın kuveetlenmesine ve kendilerine
karşı saldırıya geçmesine sebep olurlar. Böylece kendi kendilerini elleriyle
tehlikeye atmış olurlar. Nitekim bu hususta Nüceym kabilesinden İmranın babası
Eşlem diyor ki:
"Biz, İstanbul'u kuşatmıştık. Rumlar karşımıza
büyük bir orduyla çıktılar. Biz müslümanlardan da onlar kadar veya onlardan
biraz daha fazla sayıda bir ordu onların karşısına çıktı. O dönemde Mısır
halkının başında Ukbe b. Amir, ordunun başında da Fadele b. Ubeyd bulunuyordu.
Müslümanlardan bir kişi Rum birliklerine hamle yaparak içlerine daldı. Bunu
gören müslümanar: "Sübhanallah, bu adam kendisini eliyle tehlikeye atıyor."
dediler. Bunun üzerine Ebû Eyyub el-Ensari ayağa kalktı ve şöyle dedi: "Ey
insanlar, siz bu Âyeti bu şekilde mi yorumluyorsunuz? Şüphesiz ki bu Âyet, biz,
Ensar topluluğu hakkında nazil olmuştur. Allahü teâlâ
İslamı aziz kılıp onun yardımcılarını çoğaltınca, bizler,
Resûlüllah'ın bulunmadığı bir yerde
birbirimizle gizli olarak şöyle konuştuk: "Biz, mallarımızı kaybettik. Şüphesiz
ki Allah, İslamı aziz kıldı ve onun yardımcılarını artırdı. Biz artık
mallarımızın başında durup ta kaybettiklerimizi tekrar elde etmeye çalışsak
acaba nasıl olur? "Bunun üzerine Allahü teâlâ,
bize cevap olmak üzere Peygamberine; "Mallarınızı Allah yolunda harcayın da
kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." âyetini indirdi. Böylece asıl
tehlikenin, malların başından ayrılmamak, onları çoğaltmaya çalışmak ve cihadı
terketmek olduğu ortaya çıktı."
Eşlem diyor ki: "Ebû Eyyub el-Ensari, Allah
yolunda cihada devam etti ve orada ölerek Rum topraklarına defnedildi."
Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an, süre 2, bab: 19, Hadis
No: 2972
Taberi
diyor ki: "Bana göre "Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın" ifadesinin
izahında ileri sürülen görüşlerden doğru olanı:
Âyet-i kerime’yi şu şekilde izah
edenidir: "Siz, mallarınızı, sizin için şeriat kıldığım dininizi yüceltmek ve
kuvvetlendirmek yolunda harcayın. Bu da, İnkârcılık uğrunda size karşı düşmanlık
ilan etmiş olanlara karşı cihad etme yolunda harcamanızla olur. Kendinizi
tehlikelere teslim etmeyin. Yularınızı, sizi tehlikeye götürecek şeylerin eline
vermeyin." Taberi sözlerine devamla diyor
ki: "Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." ifadesi, "Kendinizi tehlikeye
teslim etmeyin." şeklinde genel bir anlamda alındığı takdirde, gerektiği halde
Allah yolunda infak etmemek, tehlikeye teslim olmak demektir. Zira bu, Allah'ın
emrettiği bir farizayı yerine getirmemektir. Çünkü
Allahü teâlâ, kendilerine zekat verilecek sekiz sınıfı belirtirken bu
sınıflardan birinin de, Allah yolunda harcamak olduğunu beyan etmiş ve şöyle
buyurmuştur: "Zekât, Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara,
zekatı toplayan memurlara, kalbleri îsiama ısındırılmak istenenlere, borçlulara,
Allah yolunda cihad edenlere ve yolda kalanlara verilir. Şüphesiz Allah, her
şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Tevbe sûresi, 9/60 Yine Allah'ın rahmetinden ümit kesen günahkâr da
kendisini tehlikeye teslim etmiş olur. Zira Allahü
teâlâ, rahmetinden ümit kesmeyi yasaklayarak şöyle buyurmuştur: "Ey
oğullarım gidin Yusuf'u ve kardeşini iyice arayın. Allah'ın merhametinden
ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah'ın merhametinden ancak kâfir bir kavim ümidini
Yusuf sûresi, 12/87 Keza) müşriklere karşı
cihad gerektiği halde onu terkeden de, üzerine farz olan bir emri terkettiğinden
kendisini tehlikeye teslim etmiş olur. Âyet-i kerime
bütün bu ihtimalleri kapsar mahiyette olduğuna göre onu bu ihtimallerden sadece
birine yorumlamak doğru değildir. Âyeti: "Allah'ın emirlerini terkederek
kendinizi onun azabına düşürmeyen." şeklinde izah etmek daha isabetli olur.
Bununla beraber Allah'ın emirlerinden ilk hatıra gelen, malları Allah yolunda
harcamaktır. Tehlikeye düşmekten ilk hatıra gelen de malları Allah yolunda
harcamaktır.
Ebû İshaka göre âyette geçen "İyilik yapın"
ifadesinden maksat, "Allah'ın size farz kıldığı şeyleri yerine getirin."
demektir.
İkrimeye göre,
bundan maksat,"Allah'a karşı hüsn-i zanda bulunun." demektir.
İbn-i Zeyde göre ise "muhtaçlara yardım
ederek iyilikte bulunun" demektir.
Haccı ve Umreyi Allah
içirt tamamlayın. Eğer Hacdan men olunursanız, size gücünüzün yettiği bir kurban
gerekir. Kurban yerine varmadan başınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta olur
veya başında bir rahatsızlık bulunursa tıraş olabilir ve bunun için, oruç tutmak
veya sadaka vermek veya kurban kesmek suretiyle fidye verir. Eğer emniyet
içindeyseniz, Hac zamanına kadar Umre yapana, gücünün yettiği bir kurban
gerekir. Kurban bulamayan kimseye, Hac sırasında üc gün, döndüğünüzden sonra da
yedi gün oruç tutması gerekir. Bu tam on gündür. Bu hüküm, ailesi Mescid-i Haram
çevresinde oturmayan kimse içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, cezası
çok şiddetli olandır.
Allah'ın emrettiği gibi ve onun rızasını kazanmak
için Haccı bütün farz ve sünnetleriyle. Umre'yi de bütün hüküm ve sünnetleriyle
tamamlayın. Eğer hapis, düşman korkusu ve hastalık gibi bir sebeple engellenir
de Kâbeye ulaşamazsanız, ihramdan çıkmak için, gücünüzün yettiği bir kurban
kesmeniz gerekir. Bu kurban yerine varmadan başınızı tıraş etmeyin. Sizden kim,
bir hastalık veya baş ağrısı yahut herhangi bir haşereden dolayı başını tıraş
etme zorunda kalırsa bunun için ceza ve fidye olarak üç gün oruç tutması yahut
her fakir için yarım sa' ölçüsüyle altı fakiri doyurması yahut da bir koyun
kurban etmesi gerekir. Başını tıraş etme zorunda kalan bu kişi, bunlardan
istediğini yapmakta serbesttir. Eğer korkudan emin olmuş veya hastalığınız
geçmişse ve Umreyi yaptıktan sonra Hac gününe kadar ihramdan çıkmışsanız en az
bir koyun kurban etmeniz gerekir. Bu halde kim kurban bulamazsa, üç gün Hac
sırasında, yedi gün de memleketine döndüğü zaman oruç tutar. Kurban
bulamadığınız takdirde tutacağınız orucun sayısı böylece on gün eder. Bu hüküm,
Hareme yakın okiuklan için namazı seferi olarak değil de tam kılan kişiler için
söz konusu değildir. Ailesi, Mescid-i Haram çevresinde oturmayanlar içindir.
Allah'ın emirlerine itaat edip yasaklarından kaçınarak ondan korkun ve kesin
olarak bilin ki, Allah'ın, yasaklarına uymayanlara karşı cezası pek şiddetlidir.
* Bu âyet-i kerime’de
Hacla ilgili çeşitli hükümler zikredilmektedir. Bunları ayrı ayrı izah etmek
faydalı olacaktır. Önce kısaca Hac ve Umre ile ilgili bazı açıklamalar verip
sonra da âyetin bölüm bölüm izahını görelim:
HAC: Belirli zamanda, Arafatta vakfe yaparak
Kâbeyi ziyaret edip diğer menasiki eda etmektir.
UMRE: Belli bir vakte bağlı olmaksızın, usulüne
göre ihrama girdikten sonra Kâbeyi tavaf edip Safa ile Merve arasında sa'y
etmekten ibarettir. Tavaf ve Sa'y den sonra tıraş olarak ihramdan çıkılır.
Böylece Umre tamamlanmış dur.
Haccın Eda Ediliş
Şekilleri
Haccı İfrat: Hacc-ı İfrat, Umresiz yapılan Hacdır.
Hac ayları içinde Hacdan önce umre yapmaksızın sadece Hac menasikini eda edenler
Hacc-ı İfrat yapmış olurlar. Hacc-ı ifrat yapmak üzere sadece Hac niyetiyle
ihrama girenler, Hac menasiki sona ermeden ihramdan çıkamazlar. Bunların, Hac
esnasında şükür kurbanı kesmeleri vacip değildir.
Hacc-ı Kıran: Hacc-ı Kıran, hac ve Umreye aynı
zamanda niyetlenip ikisini bir ihramda birleştirerek yapılan hacdır. İhrama
girerken Umre ve Haccın her ikisine de niyet ederek Hac ayları içinde önce Umre
yapıp ihramdan çıkmadan Hac menasikini eda eden kimse Hacc-ı kıran yapmış olur.
Hacc-ı kıran yapanların tıraş olup ihramdan çıkmadan şükür kurbanı kesmeleri
vaciptir.
Hacc-ı Temettü: Aynı yılın Hac aylan içnde Umre ve
Haccı ayrı ayrı niyet ve ihramlarla eda etmektir. Hac aylan içinde usulüne göre
Umre yapıp ihramdan çıktıktan sonra Hac günlerinde yeniden ihramlanarak Hac
menasikini eda eden kimseler Hacc-ı Temettü yapmış olurlar. Hacc-ı Temettü
yapacak olanlar, mikatta umre için ihrama girerler. Umreyi yaptıktan sonra tıraş
olup ihramdan çıkarlar. Terviye gününe kadar Mekkede ihramsız olarak beklerler.
Terviye günü Hac niyetiyle Mekke'de yeniden ihrama girerek Hac menasikini eda
ederler. Hacc-ı Temettü yapanların, Hacdan sonra tıraş olup ihramdan çıkmadan
şükür kurbanı kesmeleri vaciptir.
Bu Hac şekillerinin hangisinin daha faziletli
olduğu hususunda çeşitli görüşler vardır: Ebû
Hanifeye göre, bunlardan en faziletlisi, Hacc-ı Kıran sonra Hacc-ı
İfrat sonra Hacc-ı Temuttudur. Ebû Yusuf ve
Muhammed'e göre ise bunların en faziletlisi, Hacc-ı Kıran sonra
Hacc-ı Temettü sonra Hacc-ı İfrattır. İmam Şafnye göre ise bunların en
faziletlisi, Hacc-ı ifrat sonra Hacc-ı Temettü sonra Hacc-ı Kırandır. Ancak
Şafüye göre Hacc-ı ifratta da Umre yapmak lazımdır.
Âyet-i kerime’nin
başında: "Haccı ve Umreyi Allah için tamamlayın."
buyurulmaktadır.
Müfessirler bu ifadeyi çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.
a- Alkame,
İbrahim en-Nehai, Abdullah b. Abbas,
Mücahid ve Rebi'
b. Enes'ten nakledilen bir Rivâyete göre, onlar âyetin bu bölümünü şöyle
izah etmişlerdir: "Ey mü’minler, sizler Haccı bütün menasik ve sünnetler iyi e,
Umreyi de tayin edilen şekli ve sünnetleriyle eda edin. Her ikisini de
Beytullah'ı tavaf ederek tamamlayın."
b- Hazret-i Ali,
Said b. Cübeyr ve
Tavus ise: "Burada zikredilen "Haccı ve Umreyi tamamlayın." ifadesinden
maksat kişinin Hac ye Umreden her biri için ailesinin bulunduğu evinden başlamak
üzere ayrı ayrı ihrama girmesidir." demişlerdir.
c- Katade
ve Kasım b. Muhammed'den nakledilen
başka bir görüşe göre burada zikredilen "Haccı ve Umreyi tamamlayın" ifadesinden
maksat, Umrenin tek basma, hac aylan dışında yapılması, Haccın da tek başına
bütün menasikiyle yerine getirilmesi ve Hacc-ı Kıran veya Temettudan doğan
kurban kesmenin gerekli olmamasıdır. Bunlara göre Hac aylarında yapılan Umre tam
Umre sayılmaz. Buna Hacc-ı Temettü denir.
d- Süfyan
es-Sevriden nakledilen başka bir görüşe göre burada zikredilen "Haccı ve
Umreyi tamamlayın" ifadesinden maksat, Hac ve Umre yayan kimsenin, ailesinden
sırf bunları yapmak üzere ayrılıp yola çıkmasıdır. Bunları yapmakla birlikte
ticaret veya bir ihtiyacı gidermek gibi başka bir maksat güden insan Hac ve
Umresini tam yapmış olamaz.
e- İbn-i Zeydden
nakledilen diğer bir görüşe göre "Haccı ve Umreyi tamamlamak"tan maksat, bunlara
başladıktan sonra bırakmadan bitirmektir.
Müfessirler,
Haccın farz olduğu hakkında ittifak etmişler: "Oraya gitmeye gücü yeten herkese,
Allah için Kâbeyi haccetmek farzdır. Âl-i îmran
sûresi, 3/97 âyetine dayanarak Haccın farz olduğu hakkında ittifak
etmişler ancak Umre'nin farz mı yoksa sünnet mi olduğu hakkında iki görüş
zikretmişlerdir.
1- Bir kısım
müfessirlere göre Hac gibi Umre yapmak ta farzdır. Bu görüş, Ebû
Bürde, Mesruk,
süddi, Şa'bi ve
Hazret-i Ali'den nakledilmiştir. Onlar,
görüşlerine delil olarak "Haccı ve Umreyi Allah için tamamlayın" hÂyetini
zikretmişlerdir. Çünkü bunlara göre "Tamamlayın" ifadesinden maksat, '"terine
getirin, ayakta tutun." demektir. Bu ifade namaz için kullanıldığında nasıl ki
namazın farz olduğunu beyan ediyorsa Hac ve Umre için kullanıldığında onların
her kanaatine vardıkları şu hadislerin de Umre'nin farz olduğunu gösterdiklerini
söylemişlerdir.
Ebul müntefik diyor ki: "Ben, Arafatta
Resulüllah'ın yanına varıp ona yaklaştım. Öyle ki benim bineğimin boynuyla onun
bineğinin boynu yan yana gelmişti. Biri diğerinden daha öndeydi. Dedim ki: "Ey
Allah'ın Resulü, sen bana, beni Allah'ın azabından kurtaracak ve beni cennete
koyacak bir ameli bildir." Resûlüllah
da buyurdu ki: "Allah'a kullak et hiçbir şeyi ona ortak koşma, Farz olan namazı
kıl, farz olan zekâtı ver, Hac yap ve Umre yap. Bu
hadis, Ahmed b. Hanbelin
Müsnedinin 6. cildinin 383 ve 384. sahifelerinde zikredilmiştir. Ancak orada
"Umre yap" ifadesi mevcut değili e Taberinin
metninde vardır.
Ebû Rezin diyor ki:
"Dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, babam yaşlı bir
ihtiyar. Hac ve Umre yapmaya, yolculukta bulunmaya gücü yetmiyor. "Resûlüllah
buyurdu ki: "Bababnın yerine Hac ve Umre yap. Ebû
Davud, K. el-Menasik, bab: 25, Hadis No: 1810/Tirmizi, K. el-Hacc bab: 87, Hadis
No: 930 Nesâî, K. el-Hacc, bab: 2, 10/İbn-i Mace, K. el-Menasik, bab: 10, Hadis
No: 2906/Ahmed b. Hanbel,
Müsned. c. 4, s. 10
Ebû Kılade, Resulüllah'ın, hutbe okurken şunları
söylediğini zikretmiştir: "Allah'a kulluk edin ona hiçbir şeyi ortak koşmayın.
Zekatı verin, Hac yapın. Umre yapın, doğru olun, size de doğru davramlsın."
2- Diğer bir kısım
müfessirler ise Umre'nin farz olmayıp nafile
bir ibadet olduğunu "Haccı ve Umreyi Allah için tamamlayın."
âyet-i kerimesinin Umrenin farziyetini ifade
etmediğini söylemişlerdir. Ancak bir insanın Umre'ye başladıktan sonra onu
bitirmeden bırakacak olursa onu tamamlama mecburiyetinde olduğunu
söylemişlerdir. Bu görüş, Abdullah b. Mes'ud
İbrahim en-Nehat ve Şa'bi gibi âlimlerden
Rivâyet edilmiştir. Her ne kadar Şa'biden bir
önceki görüş te Rivâyet edilmişse de bu görüşte olduğunu söylemek, tercihe şayan
olanıdır. Taberi de bu görüşü tercih
etmiş. Umre hakkında ihtilaf edilmesine rağmen, farziyetini iddia edenlerin
kesin delilleri bulunmadığını, bir kısım zayıf senetli hadislerle Umre'nin farz
olduğunu söylemenin doğru olmayacağını bildirmiş, ayrıca Umre'nin bir nafile
ibadet olduğunu belirten şu gibi hadislerin bulunduğunu da zikretmiştir.
Cabir b. Abdullah
diyor ki:
"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve
sellem)den, Umre hakkında "O farz mıdır?" diye soruldu.
Resûlüllah da: "Hayır fakat Umre yapmanız
daha efdaldir." buyurdu, Timizi, K. el-Hac, bab: 88,
Hadis No: 931/Ahmed b. Hanbel,
Müsned, c. 3, s. 357
Talha b. Ubeydullah diyor ki:
"Resûlüllah buyurdu ki: "Hac cihaddır Umre ise nafile.
İbn-i Mace, K. el-Menasik, bab: 44, Hadis No: 2989
Âyet-i kerime’de:
"Eğer Hac'dan men olunursanız size gücünüzün yettiği bir kurban gerekir."
buyurulmaktadır. Âyetin bu bölümünde geçen ve "Haccdan men olunmak" diye tercüme
edilen ifadesinden neyin kastedildiğini ve Hac'dan men olunmanın, ne şekilde
olduğu takdirde kurban kesmek icabettiği hakkında
müfessirler iki görüş zikretmişlerdir:
1- Mücahid,
Ata, Katade,
Urve, İbrahim en-Nehai ve
Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bir görüşe
göre burada, insanları Hac yapmaktan alıkoyan ve kurban kesmelerini gerektiren
engelden maksat, aslında insan eliyle olmayan hastalık, bineğinin veya
kendisinin sakatlanması, düşman korkusu vb. engellerdir. Ancak düşmanın fiilen
engel olması ve herhangi bir kişinin diğerini hapsetmesi de kıyas yoluyla bu
engellerden sayılmıştır. Yani bunlara göre netice itibariyle Hac yapmak isteyen
insanı Hacdan alıkoyan her türlü engel bu âyette zikredilen engele dahildir.
Herhangi bir engelle karşılaşıp ta Hac yapamayan kimse kurban gönderip yerinde
kestirdikten sonra ihramdan çıkabilir. Bu görüşte olan âlimler demişlerdir ki:
kelimesinin asıl mânâsı, insana engel olan hastalık vb. şeylerdir. Düşmanın
zorla engel olmasına ise değil denir. Bununla birlikte düşmanın engel olması da,
kişiyi Hacdan alıkoyması dolayısiyle sayılmıştır."
2- Yine
Abdullah b. Abbas ve İmam Mâlikten
nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen, Hacca engel olan ve
kurban kesmeyi gerektiren engelden maksat, insan gücüyle ortaya çıkan bir
engeldir. Düşmanın engel olması veya herhangibir kişinin başkasını hapsedip
tutması gibi bir engelle karşılaşan Hacı adayı, gücünün yettiği bir kurbanı
gönderip yerinde kestirdikten sonra ihramdan çıkar. Bu görüşte olanlara göre
hastalık, yaralanma ve bir yerin kırılması gibi bedeni arızalar bu âyette
zikredilen Haccın engellerinden sayılmazlar. Bunlar, görüşlerine delil olarak bu
âyet-i kerime’nin,
Resûlüllah'ın Hudeybiye'de Umre
yapmasına engel olunması üzerine nazil olmasını delil göstermişlerdir. Zira
Resûlüllah herhangi bir korku veya
hastalık yahut bir âfet yüzünden değil bizzat Kureyş müşrikleri tarafından insan
gücüyle engellenmiştir. Bu da âyet-i kerime’de
olarak zikredilmiştir. Bu itibarla hastalık vb. şeyler sayılmaz. Bu gibi hallere
maruz kalanlar ihramdan çıkmak için gereğini yapar ve ihramdan çıkarlar.
Taberi
birinci görüşü
tercih etmiş ve özetle şunları söylemiştir: Âyette zikredilen engel her ne kadar
düşmanın dışındaki engeller ise de düşman engeli de düşman engeli de kıyas
yoluyla bu gibi engellerden sayılır. Bu itibarla Hacca gitmekte olan kimse
düşman korkusu, hastalık, âfet ve bizzat düşmanın veya herhangi bir insanın
engel olmasıyla karşılaşacak olursa gücünün yettiği bir kurbanı göndererek
yerinde kestirir ve ihramdan çıkar.
Bu hususta mezheplerin görüşleri de şöyle
özetlenmiştir:
a- Ebû
Hanifeye göre, Hac yapmaya düşman engel olabileceği gibi, hastalık,
acizlik, sakatlık ve yol şaşırma gibi şeyler de engel teşkil edibilir. Böyle bir
engelle karşılaşan kişi, Haccını eda edemezse kurban kesip ihramdan çıkar ve
gelecek Hac mevsiminde Haccını eda eder. Bu hususta
Peygamber efendimiz
(sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kimin bir yeri kırılır veya sakat olur da
ihramdan çıkmak zorunda kalırsa ertesi yıl ona Hac yapmak gerekir.
Ebû Davud, K. el-Menasik, bab: 44, Hadis No:
1862/Tirmizi, K. el-Hac, bab: 96 Hadis No: 940
b- İmam
Şafii, İmam Mâlik ve
Ahmed b. Hanbel'e göre ise Hac yapana, sadece
düşmanın mani olması engel sayılır. Hastalık, sakatlık ve yol şaşırma gibi
haller Hacca engel teşkil etmez. Bunlara maruz kalan kişi bu sebepler ortadan
kalkıncaya kadar ihramlı olarak sabretmeli ve bunlar ortadan kalkınca Haccını
tamamlamalıdır.
Bu görüş, Abdullah b.
Abbas ve Abdullah b. Ömer'den Rivâyet
edilmektedir. Ancak bunlara göre ihrama girerken: "Herhangi bir engelle
karşılaştığım takdirde ihramdan çıkacağım." diye niyet eden kişi müstesnadır.
Böyle diyen bir kimse kurban kesip ihramdan çıkabilir. Ve Haccını gelecek
mevsimde eda eder. Bu hususta Abdullah b. Abbas
diyor ki:
"Zübeyirin kızı Dubae
Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem)e geldi ve : "Ey Allah'ın Resulü, ben bu
sene Hac yapmak istiyorum, (fakat mazeretim var) buna dair bir şart koşayım mı?"
dedi. Resûlüllah buyurdu ki: "Evet."
Dubae "Ne diyeyim?" diye sordu. Resûlüllah
buyurdu ki: "Lebbeyk Allahümme Lebbeyk, ey Allah'ım, nerede benim Hac yapmama
bir engel yaratırsan orada ben ihramdan çıkmış olayım."
tirmizi, K. el-Hac, bab: 97, Hadis No: 941/Müslim, K.
el-Hac, bab: 106, Hadis No: 1208
Miifessirler, bu âyette zikredilen "Gücünüzün
yettiği kurban" ifadesinden nasıl bir kurbanın kastedildiği hakkında farklı
görüşler zikretmişlerdir:
a- Abdullah b.
Abbas, Hasan-ı Basri,
Katade, Atâ,
Süddi, Alkame, İbrahim en-Nehai,
İmam Mâlik ve
Hazret-i Aliye göre burada zikredilen Kurban'dan maksat, koyundur.
b- Abdullah b.
Abbastan nakledilen ikinci bir görüşe
göre burada zikredilen kurban'dan maksat, koyun, koç, keçi, teke, inek, öküz,
dişi deve, erkek deve'den herhangi biridir. Bir koyun kesmekle yetini lebi
Ieceği gibi büyüğünü kesmek daha evladır.
c- Hazret-i
Ömer'in oğlu Abdullah, Hazret-i Âişe,
Tavus, Mücahid
ve Urve b. Zübeyrden; nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen
kurban'dan maksat Deve ve sığırdır. Âyetteki "Kolayınıza gelen" ifadesinden
maksat, "Deve ve sığırdan kolayınıza gelen" demektir. Yani, deve ve sığırdan
değeri daha düşük olanları kurban edebilir." demektir.
Taberi
birinci görüşü
tercih etmiş "Kolayınıza gelen bir kurban gerekir." ifadesindeki kurban'dan
maksadın koyun olduğunu söylemiştir. Zira âyette "Kurban" kelimesi "Hediye"
olarak ifade edilmiştir. Hediye ise aslında hediye etmek isteyen kimsenin hür
türlü hediyesini kapsar. Ancak Allahü teâlâ,
kurban olacak hediyelerin belli sınıf hayvanlardan olacağını beyan ettiğinden o
hayvanlardan hediye sunulur. Hediye edene bu hayvanlardan en kolay gelecek olanı
ise koyundur.
Âyet-i kerime’de:
"Kurban yerine varmadan başınızı tıraş etmeyin."
buyurulmaktadır.
Müfessirler bu âyette zikredilen "Kurbanın yerinin" neresi olduğu
hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- "Hac için engel ancak düşman engelidir."
diyenler, "Kurbanın yerinin düşmanın engellediği yer olduğunu söylemişlerdir.
Buranın, Haram bölgesi veya Harem dışı olması farketmez. Nitekim
Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem) Umre yapmak için yola çıktığında Kureyş
müşrikleri Hudeybiyede Resûlüllah'ın
önüne çıkmışlar ve onun Umre yapmasına engel olmuşlardır.
Resûlüllah Hudeybiye sulhunu yaptıktan
sonra kurbanını orada kesmiş, tıraş olup ihramdan çıkmış,
sahabilerine de aynı şeyi yapmalarını
emretmiştir. Hudeybiye Harem bölgesi olmadığı halde kurbanların orada kesilmesi
göstermiştir ki önemli olan kurbanların, kendilerinden faydalanılacak yerde
kesilmeleridir. Orasının Harem bölgesi veya Harem dışı bir yer olması önemli
değildir. Kurban, düşmanın engel olduğu yerde kesilir. Âyette zikredilen
"Kurba'nın yeri"inden maksat, kesilen kurbanların etlerinin yendiği ve
kendilerinden fayda sağlanan yerdir. Nitekim
Resûlüllah'tan, bu görüşün doğru olduğunu gösteren şu
hadis-i şerif Rivâyet edilmiştir:
Ümmü Atıyye el-Ensari diyor ki:
"Bir gün Resûlüllah
Hazret-i Âişe'nin yanına girdi ve ona "
(Yiyecek) bir şeyiniz var mı?" dedi. Hazret-i Âişe:
"Hayır yok. aneka senin Nüseybeye gönderdiğin sadaka koyundan onun bize
gönderdiği bir parça et var." dedi. Bunun üzerine
Resûlüllah: "Şüphesiz ki o sadaka yerine
ulaşmıştı." buyurdu. Buhari, K. ez-Zekât, bab: 62
Yani Resûlüllah "Sadaka yerine
ulaştı." derken "Sadaka kendisinden faydalanacak kişiye verildi o da ondan bir
miktar hediye etti." demek istemiştir. Âyet-i kerime’de
de "Kurbanların yerine varması" ifadesi bu anlamdadır.
Bu görüşte olan âlimler, ihrama girmiş olan bir
insanın, düşmanın engellemesi dışında herhangi bir sebepten dolayı Haccını veya
Umre'sini yerine getirememesi halinde Kâbeyi tavaf etmedikçe ve Safa ile Merve
arasında sa'y yapmadıkça ihramdan çıkamayacağını söylemişlerdir. Zira bunlar,
hastalık, sakatlanma vb. şeyleri Hacca engel olan şeyler saymamışlar,
dolayısıyle böyle olan kişilerin kurban keserek ihramdan çıkabileceklerini kabul
etmemişlerdir. Bu göengellemesi sonucu kurban keserek ihramdan çıkan kişinin Hac
veya umre'sini kaza etmesi gerekmez. Ancak farz olan Hac bunun dışındadır.
b- Diğer bir
kısım âlimlere göre ise, herhangi bir sebeple Haccı yapamayan ihramlı
kişi, bu ihramından, kurbanını harem bölgesinde kestirerek çıkabilir. Bunlara
göre Hac yolunda hastalanan veya bir yeri kınlan yahut düşman tarafından
engellenen insan, yanında bulunuyorsa kurbanını gönderir yoksa kurbanının
değerini gönderip kurban aldırır ve harem bölgesinde kesilmesini ister. Ancak
kurban kesildikten sonra ihramdan çıkabilir. Bu görüş
Abdullah b. Mes'ud,
Abdullah b. Abbas.
Ata, Süddi
vb. âlimlerden nakledilmiştir. Bu görüşte olan âlimler, Hudeybiye hadisesinde
Resûlüllah'ın, kurbanları harem bölgesi
dışında kestiğinin kesin olmadığını , Naciye b. Cündeb el-Esleminin,
Resûlüllah'ın kurbanını alıp götürerek
Harem bölgesinde kestiğini söylediğini bu sebeple kurbanların harem bölgesi
dışında kesildiğini bildiren haberin kesinlik ifade etmediğini, nitekim
Abdullah b. Mes'udun da benzer bir hadisede
kurbanı harem bölgesi dışında kesmeyi kabul etmediğini söylemişlerdir.
Bu hususta Abdurrahman b. Yezid diyor ki: "Amr b.
Said en-Nehai Umre için ihrama girdi. "Zatüşşükuk" denen yere varınca kendisini
yılan soktu. Arkadaşları yola çıkıp insanları gözetliyorlardı. Bir de baktılar
ki Abdullah b. Mes'ud geliyor. Olayı
kendisine anlattılar. O da: İşınlan kişi bir kurban göndersin. Aranızda belli
bir gün tesbit edin kurban kesilince o ihramdan çıksın. Ancak o kişinin,
Umre'sini kaza etmesi gerekir." dedi.
Başka bir Rivâyette ise, Abdurrahman b. Yezid
olayı şöyle anlatmaktadır: "Biz, umre için ihramı giyip yola çıkmıştık. İçimizde
Esved b. Yezid de bulunuyordu. Biz,
"Zatüşşükuk" denen yere gelip konaklayınca, içimizden bir arkadaşımızı yılan
soktu. O, bundan dolayı çok sıkıntıya düştü. Ne yapacağımızı bilemez olduk. Bazı
arkaduşlanmız yola çıktılar. Bir de baktık ki içlerinde
Abdullah b. Mes'udun da bulunduğu bir kervan
geliyor. Ona dedik ki: "Ey Ebû Abdurrahman, bizden birini yılan soktu. Şimdi
onun durumu ne olacak? Abdullah b. Mes'ud
dedi ki: "O, sizinle birlikte bir kurban değeri göndersin. Siz, aranızda belli
bir gün tayin edin. Kurbanın kesildiği gün o ihramdan çıksın. Ancak gelecek yıl
Umre'sini kaza etsin."
c- Diğer bir kısım
müfessirler ise bu âyeti şu şekilde izah
etmişlerdir: "Ey mü’minler, şâyet sizler. Hac için ihrama girer de bir hastalık
veya düşman korkusu sebebiyle Haccınızı devam ettiremez ve Arafatta vakfeye
dunnayı kaçıracak olursanız size Haccınızı yapamayışınıza karşılık kolayınıza
gelen bir kurban gerekir. Ayrıca eda edemediğiniz haccı da kaza etmeniz
gerekir." Bu görüşte olan âlimlere göre gerek hastalık gerekse herhangi bir
sebepten dolayı Hac yapamayan insanların, sonradan Haccın menasikinî yapabilecek
güce sahip olmaları halinde haclarını mutlaka yapmalım gerekir. Arafatta vakfeye
dunnayı kaçılan halinde haclarını mutlaka yapmaları gerekir. Arafatta vakfeye
durmayı kaçırırlarsa onun için bir kurban keserler. Fakat bununla ihramdan
çıkamazlar, İhramdan çıkabilmeleri için Kâbeyi tavaf etmeleri ve Safa ile Merve
arasında sa'y etmeleri şarttır. Ertesi yıl Haclarını da kaza ederler. Bu görüşte
olan âlimlere göre, Umrede ihsar (Umre'nin engellenmesi) diye bir şey söz konusu
değildir. Çünkü Umre her zaman yapılabilir. Umre yapan kimse bu
âyet-i kerime’nin
ifadesine dahil değildir. Umre yapan kimsenin böyle bir engelle karşılaştığı
zaman, Umre'sinin geriye kalan menasikini yapmasıyla ihramdan çıkabilir. Bu
görüşte olan âlimler, düşmanın engel olması durumunda, hastalık halinde de
olduğu gibi, ihramlı kişinin, ihramından çıkabilmesi için mutlaka tavaf ve sa'y
yapmasının gerekîi olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir:
a-
Bazılarına göre,
artık bugün tavaf ve sa'y yapmadan önce ihramdan çıkmayı caiz kılacak bir düşman
engelinin olmayacağını söylemişlerdir. Bunlar, "Herhangi bir hastalık böyle bir
engel sayılamayacağı gibi artık bugünden sonra herhangi bir düşman engeli de
sözkonusu olmaz." demişlerdir. Bu görüş, Abdullah b.
Abbas ve Hazret-i Âişeden
nakledilmiştir.
b- Diğer bir kısım
müfessirler ise "Düşmanın Hacca engel
olması, bugün de geçerlidir. Bugünden sonra da olabilecektir." demişlerdir. Bu
görüş, Abdullah b. Ömer'den nakledilmiştir.
Bu hususta, Abdullah b. Ömer'in şunları
söylediği rivâyet edilmektedir: "Kim, Hac için ihrama girer de, Haccina devam
etmesine düşman korkusu veya bir hastalık, yahut kendisini taşıyan binek veya
benzeri bir şey engel olacak olursa o, bu engelden dolayı kendisi için gerekli
olan her şeyi yapabilir. Ancak, hanımına yaklaşmak ve koku sürmek helal olmaz.
O, bu engelden dolayı, Allah'ın, kendisine emrettiği oruç veya sadaka yahut
kurban kesme fidyelerinden birini yerine getirir. Şâyet engellenmiş halde,
Haccın bütün menasikini veya Arafatta vakfeye durmayı kaçıracak olursa artık
Haccı geçmiş olur. O, haccını Umre'ye çevirir. Mekke'ye gider. Kâbeyi tavaf
eder. Safa ile Merve arasında sa'y eder. Yanında kurbanı varsa Mekke'de,
Mescid-i Harama yakın bir yerde onu keser. Sonra tıraş olur veya saçını
kısaltır. İşte bundan sonra o kişiye, hanımına yaklaşmak, koku sürmek ve diğer
şeyler helal olur. Bu kişinin, ertesi yıl Hac yapması bir de kolayına gelen bir
kurban kesmesi gerekir.
Taberi
diyor ki: "Bu âyet-i kerime’nin
tefsirinde zikredilen görüşlerden daha doğru olanı, şöyle söyleyen görüştür:
"Herhangi bir insan, ister Umre yapmak için isterse Hac yapmak için ihrama
girecek olur da Haccını veya Umre'sini yerine getirmesine bir düşman, hastalık
yahut benzeri bir şey engel olacak olursa o kimse, engellendiği yerde, kolayına
gelen bir kurban keser, ihramdan çıkar ve Haccını veya Umresini imkân bulduğunda
kaza eder. Kurbanın kesildiği yerin, Harem bölgesi olması şart değildir.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Bu
görüşün doğru oluşunun sebebi şu hadisenin
Resûlüllah'tan tevatür yoluyla nakledilmiş olmasıdır.
Resûlüllah ve
sahabileri, Umre yapmak maksadıyla
ihmüşrikleri tarafından engellenmişlerdir. Hem
Resûlüllah hem de sahibileri kurbanlarını orada kesmişler ve Kâbeye
gidip tavaf etmeden ihramlarından çıkmışlar, ertesi yıl ise tekrar ihrama
girerek Umrelerini kaza etmişlerdir. Hiçbir siyer âlimi veya diğer âlimler
Resûlüllah'ın ve
sahabilerinin Hudeybiye hadisesinde
Kâbeyi tavaf etmeden ve Safa ile Merve arasında sa'y yapmadan ihramdan
çıkmadıklarını iddia etmemiştir. Amellerin en iyisi de
Resûlüllah'a tabi olunarak yapılan amel
olduğuna göre ihtilaf edilen bu meselede, tercihe şayan olan görüş, bizim
zikrettiğimiz görüştür.
Her ne kadar bu olay, sadece Umre'nin kaza
edildiğini ifade ediyorsa da, herhangi bir engelden dolayı Hac için ihrama
girenin Haccım eda edememesi halinde onun da Haccım kaza etmesi gerektiği şu
hadisten, anlaşılmaktadır; Haccac b. Amr el-Ensari diyor ki:
"Resûlüllah şöyle buyurdu: "Kimin bir yeri kırılır veya
sakatlanacak olursa o kimse ihramdan çıkar ve ertesi yıl Haccetmek onun üzerine
bir borçtur." İkrime diyor ki: "Ben,
Abdullah b. Abbas ve
Ebû Hureyreden bu hadisi sordum. Onlar da: "Haccac b. Amr doğru
söylüyor." dediler Ebû Davud, K. el-Menasik, bab: 43,
Hadis: 4862/Tirmizi, K. el-Hac, bab: 94, Hadis No: 940
Taberi
sözlerine devamla diyor ki: "Nafile bir Hac yapmak için ihrama giren kimse,
düşman engelinden dolayı ihramından çıkacak olursa ona haccım kaza etmek
gerekmez. Düşman engeli dışında hastalık gibi herhangi bir şeyden dolayı
ihramdan çıkacak olursa onun, Haccım kaza etmesi gerekir." diyen kimselere denir
ki: "Her ikisi de ihramdan çıktığı halde birisinin, haccım kaza etmekle mükellef
olduğuna, diğerinin ise Haccım kaza etmekle mükellef olmadığına hükmetmenizin
sebebi nedir? Şâyet derlerse ki: "Âyet-i kerime’nin
nüzul sebebi, düşmanın engel olmasıdır. Bunun için âyetin hükmü bu engelle
tahsis edilmiştir." Cevaben denilir ki: "Diğer engelleri, düşman engeline
kıyaslamaya mani olan nedir?" Zira her ikisinde de illet benzerliği vardır. O da
Haccın eda edilmesine engel olunmasıdır."
Taberi
diyor ki: "Umrede engel diye bir şey yoktur, sadece Hacda engel olabilir"
diyenlere cevaben denilir ki, "Sizler,
Resûlüllah’ın Umre yapma yolunda engellendiğini ve engelden dolayı
ihramdan çıktığını bilmiyor musunuz? O halde umrede engel diye birşey yoktur."
şeklindeki sözünüzün delili nedir. Eğer bir kimse size karşı aksini iddia eder
ve diyecek olursa ki: "Aslında Hacda engel diye bir şey yoktur. Çünkü
Resûlüllah’ın hayatında böyle bir şey meydana gelmemiştir.
Sadece Umrede engel vardır. Zira böyle bir olay bizzat
Resûlüllah’ın hayatında vuku bulmuştur."
Buna cevabınız ne olacaktır?
İmam Şafii,
Haccın engellenmesinden dolayı kesilmesi icabeden kurbanın, harem dışında da
olsa, engelin ortaya çıktığı yerde kesilip ihramdan çıkabileceğini söylemiş
Ebû Hanife ise bu kurbanın dahi ancak
Harem bölgesinde ve tercihan Minada kesilmesi gerektiğini söylemiştir. Buna göre
Hacdan engellenen kişi, kurbanını Minaya gönderip kestirdikten sonra ihramdan
çıkabilir.
Âyet-i kerime’nin
devamında: "Sizden kim hasta olur veya başında rahatsızlık bulunursa tıraş
olabilir. Ve bunun için oruç tutmak veya sadaka vermek veya kurban kesmek
suretiyle fidye verir." buyurulmaktadır.
Müfessirler,
âyet-i kerime’nin
bu bölümünün izahında çeşitli yönlerden farklı şekillerde izahlarda
bulunmuşlardır. Mesela: Âyetin bu bölümünün de, Haccı engellenen kişiyle mi
ilgili olduğu yoksa müstakil bir hüküm mü ifade ettiği hususunda farklı görüşler
zikredilmiştir.
Bir kısım âlimler, burada zikredilen hükmün, Haccı
engellenen kişiye ait olduğunu ileri sürmüşler ve şöyle demişlerdir: "Haccı
engellenen kişi ihramdan çıkabilmek için bir kurban gönderip kestirmelidir.
Şâyet kurban kesilmeden önce hasta olur veya başında bir rahatsızlık bulunur da
tıraş olursa bu kimse, hem âyette zikredilen üç fidyeden birini verecek hem de
engellenme kurbanı kesecektir. Yani: Hem başını tıraş ettiği için oruç tutacak
hem de engellenme kurbanı kesecek veya hem başını tıraş ettiği için sadaka
verecek hem de engellenme kurbanı kesecek yahut ta başını tıraş etme kurbanı hem
de engellenme kurbanı kesecektir."
Çocuğunluğun görüşüne göre ise âytin bu bolümü
müstakil bir bölümdür. Hac için ihrama giren kişi hasta olur veya başında bir
rahatsızlık bulunursa tıraş olabilir. Bunun için de ya üç gün oruç tutar veya
herbirine yarım sa ölçüsüyle altı fakiri doyurur yahut ta bir ceza kurbanı
keser. Bu bölümün Haccın engellenmesiyle alakası yoktur.
Yine müfessirler,
ihramlı iken Hac yapmaktan engellenen kişinin ihramdan çıkmak için kesmekle
mükellef olduğu kurban, yerine varmadan her hangi bir hastalık veya
rahatsızlıktan dolayı başını tıraş edecek olursa bu tıraş için vereceği fidyeyi
tıraştan önce mi vermelidir yoksa sonra mı vermelidir? Yahut da fidyede
belirtilen üç şıktan bazılarını tercih edecek olursa onu tıraştan önce
yapmalıdır. Diğer bazılarını tercih edecek olursa onları tıraştan osnra
yapmalıdır." şeklinde çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a-
Bazılarına göre,
Hacdan engellenen kişi ihramdan çıkabilmesi için kesilecek bir kurban gönderdiği
sırada henüz kurban kesilmeden bir rahatsızlıktan dolayı veya başında bulunan
bir hastalıktan dolayı tıraş olmak isterse, kurban yerine varmadan, Önce tıraş
olur daha sonra fidye verir ki bu da ya oruç tutmak veya sadaka vermek yahut da
kurban kesmektir.
b- Diğer bir
kısım âlimlere göre ise eğer bu duruma düşen biri kişi kurban kesme
veya sadaka verme hususlarından birini tercih edecek olursa önce bunlardan
birini yapar daha sonra tıraş olur. Şâyet, oruç tutmayı tercih edecek olursa
önce tıraş olur daha sonra orucunu tutabilir. Bu görüş, Hasan-ı basri ve
Alkame'den Rivâyet edilmiştir.
c-
Başka bir kısım
âlimlere göre ise bu duruma düşen kişi başını tıraş etmeden önce,
belirtilen fidyelerden birini yerine getirir, ondan sora tıraş olur. Bu, görüş,
Abdullah b. Abbas ve
Ata'dan rivâyet edilmiştir.
Taberi
fidyenin, başı tıraş ettikten sonra verilmesi gerektiğini söyleyen görüşün daha
doğru olduğunu söylemiştir. Taberi
âyet-i kerime’nin
bu bölümünün Kâ'b b. Ucre isimli sahabinin Hudeybiye sulhu esansında başında
meydana geldiği görülen bitlenmeden dolayı nazil oldugnu ve
Resûlüllah'ın, Kâ'b'e, başını tıraş
ederek fidye vermesini emrettiğini bu fidyenin de oruç tutmak veya fakirleri
doyurmak şeklinde sadaka vermek yahut kurban kesmek olduğunu beyan ettiğini
söylemiştir Âyette zikredilen "hastahk"tan maksat, iyileşmesi için başın tıraş
edilmesini gerektiren hastalıktır. Yine insanın vücudunda görülen ve ancak
içinde güzel kokular bulunan ilaçlarla tedavi edilebilen hastalıklardır. Baştaki
rahatsızlıktan maksat, ise baş ağnsı, başın yaralanması vb. şeylerdir. Keza, bit
ve diğer haşeratın insanın başında bulunması da bu tür rahatsızlıklardan
sayılmaktadır. Nitekim Kâ'b b. Ucre, bundan dolayı başını tıraş etmiş bu âyet te
bunun üzerine nazil olmuştur. Kâ'b b. Ucrenin, bu olayı bizzat kendisinden,
Abdullah b. Ma'kilden, Abdurrahman b. Ebi Leyla dan, oğlu
Muhammed b. Kâ'b dan, Ebû Vâilden,
Abdullah b. Amr b. el-As'dan ve diğer bir
kısım ravilerden Rivâyet edilmiştir.
Bu hususta, ihramii iken hastalanan Kâ'b b. Ucre
şöyle diyor:
"Beni alıp
Resûlüllah'a götürdüler, Bitler yüzümden dökülüyordu.
Resûlüllah* beni görünce şöyle buyurdu:
"Bu kadar perişan olacağını tahmin etmezdim. Bir koyunun var mı?" "Hayır" dedim.
"Öyleyse üç gün oruç tut veya herbirine yarım sa' ölçüsüyle altı fakire yiyecek
ver ve başını tıraş et." buyurdu. İşte bunun üzerine bu âyet benim hakkımda
nazil oldu. Fakat sizin hepiniz için geçerlidir.
Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre, 2, bab: 32/Müslim, K. el-Hac, bab: 80, 85
Hadis No: 1201 Bu hususta daha farklı Rivâyetler de vardır.
Müfessirler,
bir zaruretten dolayı başını tıraş eden ihramlı kişinin tutacağı orucun ve
vereceği sadakanın miktarı hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Ebû Mâlik, Atâ, İbrahim en-Nahai,
Mücahid, Abdullah b. Ma'kıl,
Süddi, Rebi' b.
Enes, Said b. Cübeyr,
Muhammed b. Kâ'b, Alkame ve
Hazret-i Ali'den nakledilen bir görüşe göre
bu hale düşen insanın tutacağı orucun miktarı üç gün, vereceği sadakanın miktarı
da altı kişiyi doyuracak kadar üc sa' ölçüsü yiyecektir. Her fakire yarım sa'
yiyecek verir. Kurban ise bir koyundur.
b- Hasan-ı
Basri ve İkrimeden nakledilen diğer
bir görüşe göre ihramlı iken başını tıraş eden kimsenin tutacağı orucun miktarı
on gün, doyuracağı fakirin sayısı da on'dur. Bunlar bir hastalık veya eziyetten
dolayı başını tıraş edecek olan insanın, kurban kesmeyi bırakıp oruç tutma veya
fakirleri doyurma şıklarından birini tercih etmesi halinde Haccı temettü yapanın
kurban kesmemesi halindeki oruç tutma durumuna benzediğini söylemişlerdir.
Allahü teâlâ, Hacc-ı Temettü yapanın,
keseceği bir kurbanı bulunmaması durumunda on gün oruç tutacağım beyan etmiştir.
Binaenaleyh ihramlı iken başını tıraş edenin tutması icabeden oruç ta on gün
olmalıdır. Fakirleri doyurmak ta oruç tutmanın alternatifi olduğuna göre, her
günün karşılığında bir fakiri doyurması icabeder. Zira
Allahü teâlâ Ramazan orucunu tutmaktan âciz
olana her gün için bir fakiri doyurmasını emretmiştir. Burada da durum böyledir.
c- Said b.
Cübeyr ve Mücahidden nakledilen başka
bir görüşe göre, ihramlı iken başını tıraş etmek mecburiyetinde kalan kişinin,
varsa kurban kesmesi gerekir. Kurban yoksa bir kurban değeri kadar yiyecek alır
ve fakirlere sadaka olarak verir. Bu da yoksa kurbanın değeri ile alınacağı
farzedilen yiyeceklerden her yarım sa' karşılığında bir gün oruç tutar.
Görüldüğü gibi bunlar, başını tıraş edene gereken fidyelerden birinin
verilmesinin ihtiyari olmadığını, belli bir sıralamaya uyulması gerektiğini
söylemişlerdir. Ancak diğer bir çok âlimler bu fidyelerden herhangi birinin
verilmesinin seçenekli olduğunu söylemişlerdir.
Mesela Mücahid,
Ata, Amr b. Dinar,
Abdullah b. Abbas ve
İkrime: "Kur'an-ı kerimde şu veya şu şeklinde
ifade edilen her şey seçeneklidir. Mükellef olan kişi onlardan birini yerine
getirebilir. Kur'an-ı Kerimde "Kim bunu bulamazsa diğerini yapsın." şeklinde
zikredilen her hükümde ise, sıralamayı tekibetme mecburiyeti vardır."
demişlerdir.
Taberi
diyor ki: "Bu hususta doğru olan görüş,
Resûlüllah'tan, te'yidli bir şekilde Rivâyet edildiği tesbit edilen,
Kâ'b b. Ucre olayıdır. Bundan anlaşılıyor ki ihramlı iken başında bir hastalık
veya rahatsızlık meydana gelen, bu sebeple başını tıraş etmesi icabeden kimse
dilerse bir koyun keser dilerse üç gün oruç tutar, dilerse altı fakirden
herbirine yarım sa' ölçüsünde yiyecek tasudduk eder. Bu kişi bunlardan
herhangibirin yapmakta serbesttir. Zira Allahü teâlâ,
herhangi bir sıra takibetme mecburiyeti getirmemiştir.
"Tıraş olmadan önce keffaret verip sonra tıraş
olmalıdır." diyenlere cevaben denilir ki: "Hacc-ı temettü yapan, önce kurban
kesip sonra mı Haca Temettü yapar yoksa önce Hacc-ı Temettü yapıp sonra mı
kurban keser? Keza, yemin için keffaret, yemin etmeden önce mi verilir yoksa
yemin ettikten sonra mı verilir? Eğer "Önce verilir." derse, ümmetin ittifak
ettiği bir konuda ihtilafa düşmüş olur. "Sonra verilir" diyecek olursa, başını
tıraş edenin keffaretinin de tıraştan Sonra yerine getirileceğini kabul etmiş
olur.
İhramlı iken başını tıraş edeni, Hacc-ı Temettü
yapana kıyaslayarak on gün oruç tutması veya on fakiri doyurması gerektiğini
söyleyenlere denir ki: "Sizler bu hususta,
Resûlüllah'tan gelen sahih bir hadis-i Şerife muhalefet ediyorsunuz."
Müfessirler,
ihramlı olan kimsenin bir hastalıktan veya başındaki bir rahatsızlıktan dolayı
başını tıraş etmesi için kurbanı nerede keseceği, orucu nerede tutacağı, fakiri
nerede doyuracağı hususunda da farklı görüşler zikretmişlerdir:
a-Hasan-ı
Basri, Tavus,
Ata ve Mücahide
göre kurban kesme ve fakirleri doyurma, mutlaka Mekkede yapılmalıdır. Mekke'nin
dışında yapılmaları halinde fidye borcu ifa edilmiş olmaz. Fakat orucu her yerde
tutmak mümkündür.
b- İbrahim
en-Nehai, Mücahid ve Abdullah b.
Cafer'den nakledilen diğer bir görüşe göre, ihramlı iken başı tıraş etmenin
fidyesi olan oruç tutma veya fakiri doyurma yahut kuban kesme hadisesi, fidye
verenin dilediği yerde yapılabilir. Bunlar, görüşlerine delil olarak,
Hazret-i Alinin oğlu Hazret-i Hüseyin'in
ihramlı iken "Sakya" ile "Arc" denilen yerler arasında hasta olması üzerine, Hz
Ali'nin, götürüp Harem bölgesi dışında onun başını tıraş etmesi ve bundan dolayı
da bir deve kesmesidir. Bu deve harem bölgesi dışında kesilmiştir.
c- Ata'dan
nakledilen başka bir görüşe göre başını, zaruretten dolayı tıraş edenin,
varmekle yükümlü olduğu fidyelerden kurbanı seçmesi halinde onu mutlaka Mekke'de
kesmesi lazımdır. Oruç tutma veya fakirleri doyurma şıklarım tercih ettiği
takdirde ise bunları herhangi bir yerde yerine getirebilir.
Taberi
âyet-i kerime’nin
genel ifadesine bakarak, başını tıraş etmek mecburiyetinde kalan ihramlının
fidyelerinden herhangibirini dilediği yerde yerine getirebileceğini söylemiştir.
Müfessirler,
belli bir hastalık veya sıkıntı nedeniyle ihramlı iken başını tıraş eden
kimsenin, tıraş etmesine fidye olarak kurban kesmesi halinde, kurbanının etinden
yeyip yiyemiyeceği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Ata,
Mücahid ve Tavus'a
göre böyle bir insan fidye olarak kestiği kurbanın etinden yiyemez. Bu hususta
Ata ve Mücahidin,
şunu söyledikleri Rivâyet edilmektedir. "Üç çeşit kurbanın etinden, onu kurban
eden kimse yiyemez: İhramlının işlediği bir suçtan dolayı kesilen kurban,
ihramlı iken başın tıraş edilmesinden dolayı kesilen kurban ve adak kurbanı.
b- Abdullah b.
Ömer, Hammad ve
Hasan-ı Basriden nakledilen diğer bir görüşe
göre ihramlı iken bir zaruretten dolayı başını tıraş eden kimse bu sebeple
kestiği kurbanın etinden yiyebilir. Zira bu da, diğer kurbanlar gibi bir
kurbandır.
Taberi
böyle bir kurbanı kesenin sadece kesmekle emrolunmayıp aynı zamanda onu tasadduk
etmekle emredildiği düşünüldüğünden, kestiği kurbandan yemesinin serbest
olduğunu söylemiş ve bu kurbanın maldan verilen zekata benzediğini bildirmiştir.
Âyeti kerime’nin devamında: "Eğer emniyet
içindeyseniz, Hac zamanına kadar Umreden faydalanan kimseye kolayına gelen bir
kurban gerekir." buyumlmaktadır. "Eğer emniyet içindeyseniz." ifadesinden
maksat, Alkame ve Urveye göre "Eğer sizler, sizi Haccınızdan ve Umrenizden
alıkoyan hastalığınızdan şifa bulduysaniz." demektir.
Katade ve Rebi'
b. Enese göre ise: "Eğer sizler, düşman korkusundan kurtulup emniyet
içinde olursanız" demektir. Taberi de:
Kur'anda "Emniyet" kelimesinin kullanılması dolayısiyle bu görüşü tercih
etmiştir. Çünkü emniyet, hastalıktan kurtulmada değil, korkudan kurtulmada söz
konusu olur. Keza bu âyet-i kerime
Resûlüllah'a ve
sahabilerine, Kureyş müşrikleri
tarafından engellendikleri bir zamanda inmiştir. Bu itibarla, düşman korkusundan
emniyet söz konusudur.
Âyet-i kerime’nin
"Hac zamanına kadar Umre'den faydalanan kimseye kolayına gelen bir kurban
gerekir, bölümündeki "Umreden faydalanan" ifadesinden neyin kastedildiği
hususunda müfessirler çeşitli görüşler
zikretmişlerdir:
a-
Bazılarına göre
burada şu husus kastedilmekledir: Kim korku veya hastalık gibi herhangi bir
sebepten dolayı Haccım tamamlayamaz Mekke'ye gidip Umre yaptıktan sonra ihramdan
çıkarsa, gelecek Hac zamanına kadar ihramsız olarak yaşamaktan faydalanır ve Hac
zamanı gelince de Haccını yaparsa bir kurban kesmekle yükümlüdür. Abdullah b.
Zübeyr bu görüştedir. İshak b. Süveyd diyor ki: "Ben, Abdullah b. Zübeyrin hutbe
okurken şunları söylediğini işttim. "Ey insanlar, Hac zamanına kadar Umreden
faydalanmak sizin yaptiğniz gibi değildir. Buradaki faydalanmaktan maksat, Hac
için ihrama giren kimse, düşman tarafından veya bir hastalık yahut bir kırık
sebebiyle ya da hapsedilme yüzünden Hac yamaktan alıkonur ve Hac günlerini
geçirecek olursa o Haccını Umre'ye çevirir. Gelecek yıl Hac yapıncaya kadar
ihramdan çıkıp faydalanır. Ertesi yıl Haccını yapar ve bundan dolayı bir kurban
keser. İşte Hacca kadar Umre'den faydalanmak budur.
b- Diğer ballarına göre ise âyetin bu
kısmının izahı şöyledir: "Hacdan engellendiğiniz zaman, gücünüzün yettiği bir
kurban keserek ihramdan çıkın, güvene ulaştığınız zaman da, engellendiğiniz Hac
için giymiş olduğunuz ihramdan Umre yapmaksızın çıkacak olursanız,Umre yapmayı
da ertesi yıla bırakır, ertesi yıl Hac aylarında Umre yaparak Hac aylarına kadar
ihramdan çıkarsanız, gücünüzün yettiği bir kurban kesmeniz gerekir. Yani, Hacdan
engellenen kişi kurban keser, sonra da Umre yaparak ihramdan çıkar. Şâyet Umre
yapmadan, ihramdan çıkacak olursa, hem umresini hem de Haccını kaza etmesi
gerekir. Ertesi yıl, Hac aylarında Umre yapar da ihramdan çıkar ve tekrar Hac
günlerinde ihrama girecek olursa kaza edilen Hac ile kaza edilen Umre arasını
ihramsiz geçirmesinden dolayı onun, bir kurban kesmesi gerekir.
İbrahim en-Nehai,
Katade ve Hazret-i Ali'nin bu âyeti bu
şekilde izah ettikleri Rivâyet edilmiştir.
c-
Diğer
bazılarına göre
de, âyetin bu bölümünün izahı şöyledir: Kim hac için niyet eder sonra da Haccını
Umreye çevrir ve Umreyi yapıp, gelecek yıl Hac yapıncaya kadar ihramdan çıkarsa
o kimseye , gücünün yettiği bir kurban kesmesi vaciptir. Bu görüş, Suudi'den
nakledilmiştir.
d- Bir diğer görüşe göre ise âyetin bu
bölümünün izahı şöyledir: "Kim Hac aylarında Umre yapar, Umresini yaptıktan
sonra ihramdım çıkar ve Mekke'de ihramsiz durur daha sonra da ihrama girip o
senenin Haccını yapacak olursa o kimsenin bir kurban kesmesi vaciptir. Bu görüş,
Mücahid Abdullah
b. Ömer, Said b. el-Müseyyeb,
Ata ve benzeri âlimlerden nakledilmiştir.
Nâfi diyor ki: "O ve Ömer'in oğlu Abdullah,
Şevval ayında birlikte yola çıkmışlar. Mekke'ye varınca da Hacca kavuşmuşlardır.
Bunun üzerine Ömerin oğlu Abdullah: "Kim bizimle birlikte Şevval ayında Umre
yapmak için yola çıktı sonra ila Haccını yaptıysa o, Hacc-ı Temettü yapmıştır.
Onun, kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir. Kurban bulamıyorsa. Hac
günlerinde üçgün oruç tutması, yedi gün de ailesine döndüğünde oruç tutması
gerekir.
Taberi
diyor ki: "Bu âyetin izahında tercih edilen görüş, şunu söyleyen görüştür: "Ey
mü’minler, siz Hac için ihrama girdiğinizde size engel olunursa koyaymıza gelen
bir kurban keser daha sonra da kendinizi güven içinde hissedince Haccınızı
kaçırdığınız için ertesi yıl Umre yapıp daha sonra da Hac aylarına kadar Umre
için girmiş olduğunuz ihramdan çıkacak olursanız size de kolayınıza gelen bir
kurban kesmek veya on gün oruç tutmanız gerekir. Daha sonra Haccınızı kaza
edersiniz. Taberi devamla diyor ki: "Her
ne kadar bu âyet-i kerime, Haccı
engellenmiş olmayan ve normal Hac aylarında Umre yapıp Hacdan önce Umre
ihramından çıkan ve tekrar Hac için ihrama girenler hakkında da hüküm ifade
ediyorsa da âyet-i kerime’nin
ilk kısmında Haccın engellenmesinden bahsedildiğinden, âyetin bu bölümünü de
Haccı engellenen kişi hakkında yorumlamak daha evladır.
Âyet-i kerime’de
"Kurban bulamayan kimseye Hac sırasında üç gün, döndüğünüzden sonra yedi gün
oruç tutması gerekir." buyurulmaktadır. Müfessirler
âyet-i kerime’de
zikredilen, Hac sırasında tutulacak üç günlük orucun Hac ayının hangi günlerinde
tutulacağı hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a-
Bazılarına göre
Arefe günü bitmesi şartıyla Hac günlerinin içinde tutulmasıdır. Bu görüş,
Hazret-i Ali,
Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer,
Urve b. Zübeyr, Hasan-ı Basri, Hakem, İbrahim
en - Nehai, Said b. Cübeyr,
Ata, Âmir eş-Şa'bi,
Katade, Süddi,
Rebi' b. Enes,
Tavus ve Ebû Caferden Rivâyet edilmiştir. Bunlara göre Temettudan dolayı,
kendisine kurban gereken kişi kesecek kurban bulamayacak olursa terviye gününden
bir gün, önce, terviye günü ve Arefe günü oruç tutarak Hacda üç gün oruç tutmuş
olur. Bunlara göre. Zilhiccenin birinci gününden
başlayarak Arefe gününe kadar (Arefe dahil) kurban yerine oruç tutmayan kimse,
artık Hac günlerini kaçırmıştır. Ertesi yıla kadar bir daha Hac günü
bulamaycaktır. Çünkü Resûlüllah,
kurban bayramı gününde oruç tutmayı yasaklamıştır. Bayramdan sonra devam eden ve
namazların arkasından tekbir getirilen teşrik günleri de bayramın devamı
mahiyetindedir. İşte bütün bu sebeplerle Arefe gününe kadarüç gün oruç tutmayan
kimse, âyetin zikrettiği Hac günlerini kaçırdığı için kurban kesmek
mecburiyetindedir. Başka çıkar yolu yoktur.
b- Diğer bir
kısım âlimler ise. Hacda tutulacak üç günlük orucun, Mina günlerinin
sona ermesiyle biteceğini söylemişler, bayramdan önce oruç tutamayanların
bayramdan sonra Mina günlerinde üç gün oruç tutabileceklerini söylemişlerdir. Bu
görüş te Hazret-i Âişe,
Hazret-i Ali,
Abdullah b. Ömer, Urve b. Zübeyr ve Ubeyd b. Umeyr'den nakledilmiştir.
Bunlar, görüşlerini şöyle izah etmişlerdir: "Kendisine temettü kurbanı gereken
insan, kurbanını daha önce elde etse dahi bayram gününde kesmek zorundadır. O
gün kurban bulamazsa, oruç tutması gerekir. Bayram günü oruç tutmak haram olduğu
için oruç tutamayan kişinin oruçlarını Mina günlerinde tutmaktan başka çaresi
yoktur. Ayrıca, Mina günlerini Hac günlerinden saymamak doğru değildir. Zira o
günlerde de Şeytan taşlanarak Hac menasikini yerine getirmeye devam edilmiş
olur. Diğer yandan bu hususta Hazret-i Âişe
ve Hazret-i Ömer'in oğlu Abdullah,
demişlerdir ki:
"Teşrik günlerinde oruç tutmaya dair kimseye izin
verilmemiştir. Ancak kurban kesemediği için oruç tutmakla yükümlü olan
müstesnadır. Buhari, K. es-Savm, bab: 68
Müfessirler,
temettü kurbanı bulamadığından dolayı oruç tutan kimsenin veya kendisine temettü
kurbanı gerekli olmadığı halde Hacda oruç tutmak isteyen kimsenin orucuna ne
zamandan itibaren başlayabileceği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Bir kısım
müfessirlere göre, gerek temettudan dolayı oruç tutacak kimse gerekse
nafile olarak oruç tutmak isteyen kimse Şevval, Zilkade ve Zilhiccenin herhangi
bir gününde oruca başlayabilir. Yeter ki sona ermesi gereken günde bitirmiş
olsun. Bu görüş Mücahid ve
Tavus'tan nakledilmiştir.
b- Diğer bir kısım
müfessirlere göre ise Hacda oruç tutacak
olan kimsenin, Zilhiccenin ilk on gününde başlayıp bitirmesi gerekir. Bu görüş
ise. Ata ve Ebû Cafer'den nakledilmiştir.
c- İkrime
ve Ata'dan nakledilen başka bir görüşe göre,
onlar, Hac'da oruç tutmakla yükümlü olan kimsenin, ihrama girmesinden önce dahi
orucuna başlayabileceğini söylemişlerdir.
d- Abdullah b.
Abbas ve abdullah b. Ömer'e göre ise Hacda oruç tutma mecburiyetinde olan
kimsenin orucuna mutlaka ihramlı olarak başlaması gerekir.
Taberi
diyor ki: : "Bu görüşlerden doğru olanı şudur: "Umr ile Hac arasında ihramdan
çıktığından dolayı kurban kesmekle yükümlü olan kimsenin, keseceği bir kurban
bulamaması durumunda tutacağı üç günlük orucun başlangıcı, Umrenin bitiminden
sonra Hac ihramına girmekle başlar. Ve Hac ibadetlerinden sayılan Mina
günlerinin bitimiyle sona erer. Ancak bayramın birinci
günü hariç. Zira o günde oruç tutulması haramdır.
Âyet-i kerime’de:
"Döndüğünüzden sonra da yedi gün oruç tutması gerekir." buyurulmaktadır.
Taberi
diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: Temettü kurbanı bulamayan kimsenin, yükümlü
olduğu on günlük orucundan üçünü Hacda tuttuktan sonra yedisini de Hacda devam
ederek tutamaz mı? Onları mutlaka memleketinde mi tutması gerekir?" Cevaben
denilir ki: "Onun üzerine farz olan on gün oruç tutmaktır, ancak bu on günün üç
gününü Hacda tutmak mecburiyetindedir. Geriye kalan yedi günü dilediği yerde
tutabilir. Fakat Allahü teâlâ, hasta ve
yolcu olana, Ramazan ayında, oruçlarını yeyip daha sonra tutmalarına ruhsardiği
gibi, temettü kurbanı bulamayana da yedi günlük orucunu Hacda tutmayıp
memelketine döndükten sonra tutabileceğine ruhsat vermiştir. Böyle bir kimse
dilerse orucunu yolda da tutabilir. Memleketine varması şart değildir. Nitekim
Mücahid, Mensur,
Ata, İbrahim en-Nehai, âyetin bu
bölümünü bu şekilde izah etmişlerdir. Âyet-i kerime’de:
"Bu hüküm, ailesi Mescid-i Haram çevresinde oturmayan kimse içindir."
buyurulmaktadır. Yani, Umre yaptıktan sonra, ihramdan çıkıp. Hac için ihrama
girme gününe kadar ihramsız duran kimsenin gücünün yettiği bir kurban kesme ile
yükümlü olması hükmü, sadece mescid-i Haram çevresinde yaşamayan mü’minler için
geçerlidir. Orada yaşayanlar için böyle bir hüküm yoktur.
Müfessirler, "Mescid-i Haramın çevresi"
ifadesinden nerelerin anlaşıldığı hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:
a-
Bazılarına göre,
burada zikredilen "Mescid-i Haamın çevresi" ifadesinden maksat, Harem
bölgesidir. Oranın halkından maksat da orada yaşayan insanlardır. Harem bölgesi
dışıda yaşayan insanlar temattudan dolayı kurban kesmek zorundadırlar. Bu görüş,
Abdullah b. Abbas,
Mücahid, Yahya b. Said el-Ensari ve
Katade'den nakledilmiştir.
b- Diğer bir kısım
müfessirlere göre "Mescid-i Haramın çevresi"
ifadesinden maksat, Harem bölgesi ve ihrama girilen inikatların içinde kalan
bölgedir. Harem bölgesi halkından maksat ise, Harem bölgesinde ve inikatlar
dahilinde yaşayan insanlardır. Bu görüş Mekhul, ve
Ata'dan nakledilmiştir.
c- Başka bir kısım
müfessirlere göre ise Mescid-i Haramın
çevresi'nden maksat, Harem bölgesi ve Harem bölgesine yakın olan yerlerdir.
Buralarda yaşayan insanlara temettü kurbanı gerekmez. Mesela: Arafat, Mer,
Arene, Dacnan, Reci ve Nahletan, hareme yakın olan bölgelerdir.
Taberi
diyor ki: "Bu görüşlerden, bize göre doğru olanı şöyle diyen görüştür: "Mescid-i
Haram çevresinde yaşayanlardan maksat, Mescid-i Harama, seferi olmayacak kadar
bir uzaklıkta yaşayanlardır. Zira, âyette Mescid-i Haramda hazır bulunanlar"
şeklinde ifade edilmiştir. Arapçada "Hazır bulunan" ifadesi "Misafir olanın
aksi" olarak kullanılmaktadır, bundan da "Misafir olanın bu hükmün dışında
kaldığı" anaşılrnaktadır.
Taberi
diyor ki: "Mescid-i Haramın gölgesinde yaşayanların, Umre yaptıktan sonra
ihramdan çıkmaları ve tekrar Hac için ihrama girmeleri halinde temettü kurbanı
kesmekle yükümlü, olmamalarının hikmeti, onların uzak mesafelerden gelen Hacılar
gibi olmamalarıdır. Zira uzaktan gelen hacılar ihramdan çıkmalarına rağmen
vatanlarına dönmemekte ve Harem bölgesinde ikamet etmektedirler ve tekrar orada
Hac için ihrama girebilmektedirler. İşte bu imkanı kullandıklarından dolayı bir
kurban kesmekle yükümlüdürler.
Bu âyet-i kerime’nin
izahında Buhari Abdullah b. Abbas'tan şunu
nakletmiştir. Abdullah b. Abbas'tan Hacc-i
Temettü sorulmuş o da şunları söylemiştir:
Muhacirler, Ensar ve
Resûlüllah'ın hanımları Veda Haccında
tekbir ve tehlillef getirerek, biz de dahil olmak üzere yola çıktık. Mekke'ye
gelince Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
"Kurbanlarına gerdanlık takanlar dışındakiler Hac niyetlerini Umreye
çevirsinler." Bunun üzerine Biz Kâbeyi tavaf ettik. Safa ile Merve arasında sa'y
yaptık, ihramdan çıkıp hanımlarımızın yanına geldik, elbiselerimizi giydik.
Resûlüllah buyurdu ki: "Kim daha önce
kurbanına gerdanlık takmış idiyse (Hacda kesmek üzere kurbanını süsleyerek
yanında getirdiyes) kurban yerine varıncaya kadar ihramdan çıkmasın. Sonra
Resûlüllah terviye günü akşamleyin
bizlere, Hac için niyet etmemizi emretti. Biz, Haccın diğer menasikini bitirince
gelip Kâbeyi tavaf ettik, Safa ile Merve arasında sa'y yaptık. Böylece Haccımız
tamamlanmış oldu. Sadece Allahü teâlânin
şu âyetinde kesmemizi emrettiği kurbanımız kaldı. "Eğer emniyet içindeyseniz,
Hac zamanına kadar Umre yapana, gücünün yettiği bir kurban gerekir. Kurban
bulamayan kimse Hac sırasında üç gün, döndüğünden sonra da yedi gün oruç tutması
gerekir. Bu, tam on gündür."
. Âyet-i kerime’de
beyan edilen "Döndüğünüz den sonra" ifadesindeki dönülecek yerden maksat
"memleketiniz" "demektir. "Gücünüzün yettiği bir kurban" dan maksat ise "asgari
bir koyun." demektir. Böylece bir yılda Hac ve Umre birlikte yapıldı. Çünkü
Allahü teâlâ bunu kitabında bildirmiş,
Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem) de bizzat yapmış, Mekke halkı dışındaki
insanlara da mubah kılmıştır. Bu hususta Allahü teâlâ:
"Bu nüküm, ailesi Mescid-i Haram çevresinde oturmayan kimse içindir" bu vurmuştu
Buhari, K. el-Hac, bab: 37
MİKAT: Mekke'ye gelen afakilerin (Mekke'de
oturmayan yabancıların) ihramsız olarak geçemeyecekleri sınırları belirleyen
noktalardır. Bu noktalar, Medine istikamitnde bulunan "Zulhuleyfe" veya "B'i-ri
Ali", Irak tarafından bulunan "Zat-ı Irak", Mısır tarafında bulunan "Cuhfe",
Taif tarafında bulunan "Karn", Yemen tarafında bulunna "Yelemlem", Cidde
tarafında bulunan "Hudeybiye"dir.
HAREM: Mekke ve etrafında, bitkileri kopanlmamak
ve hayvanları avlamamak üzere sınırları belirlenmiş bölgedir. Harem bölgesinin
sınırları Cebrâil (aleyhisselam)'in
göstermesiyle Hazret-i İbrahim tarafından belirlenmiş, bu sınırları gösteren
işaretler, Resûlüllah
(sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından da
yenilenmiştir. Bu sınırlar, Cidde istikametinde bulunan Hudeybiye, Medine
istikametinde bulunan Ten'im ve Taif tarafında bulunan Cirane'den geçer. İşte bu
yerler içerisinde kalan kısma Harem bölgesi denir.
HILL: Harem bölgesi ile Mikat sınırları arasında
kalan bölgedir.
|