77
"Onlar
iman edenlerle karşılaştıkları zaman, "inandık" derler. Birbirleriyle başboşa
kaldıklarındaysa, "Allah'ın size açmış olduğu şeyi, Rabbimiz katında kendisiyle
size karşı delil getirsinler diye mi onlara söylüyorsunuz? Buna aklınız ermiyor
mü?" derler. Bilmezler mi ki Allah onların sakladıklarını da, açığa vurduklarını
da bilir" .
Bil ki, bu ayette bahsedilen
husus, Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) zamanındaki
yahudilerin çirkin fiillerinin ikinci çeşididir.İbn Abbas
(radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre,
Ehl-i Kitab'ın münafıkları Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabıyla
karşılaştıklarında onlara, "Sizin iman ettiğiniz şeye, biz de iman ettik ve
arkadaşınız Muhammed'in doğru olduğuna, sözünün gerçek olduğuna biz de şehâdet
ediyoruz. Kendi kitabımızda O'nun sıfat ve niteliklerini bulmaktayız" derlerdi.
Sonra birbirleriyle başbaşa kaldıklarında, elebaşları onlara: "Allah'ın
kitabında Muhammed'in sıfatlarıyla ilgili olarak size açmış olduğu sırrı, size
karşı delil getirsinler diye mi müslümanlara söylüyorsunuz?" derlerdi. Çünkü
muhalif olan Tevrat'ın doğruluğunu ve Tevratın,
Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve
sellem)'in peygamberliğine şehâdet ettiğini itiraf ettiğinde, bundan daha
kuvvetli bir delil olmaz. Şüphesiz onlar birbirlerini, bu hususu
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabının yanında itiraf etmekten
menediyorlardı.
Kaffâl şöyle demiştir. Allah'ın,
İfa hitabı, Arapların, yani, "Bu ilim ona rızık olarak verildi ve bu ilmi
öğrenmek o şahsa kolaylaştırıldı" ifâdesinden alınmıştır.
Cenab-ı Hakk'ın "Rabbiniz katında" ifâdesine gelince, bunda birçok
vecih bulunmaktadır.
a)
Ehl-i kitab, kendi kitablarında bildirilen bir bilgiyi müslümanların
öne sürüp, "Bu, sizin kitabınızda da böyledir" demesini, Allah katında yapılan
bir hüccetleşme ve delil getirmek olarak görmüşlerdir. Sen bazen, "Bu, Allah'ın
kitabında böyledir" veya: "Bu, Allah katında böyledir" dersin ki, bunlar aynı
manaya gelirler.
b)
Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Yani, Rabbiniz hakkında sizinle
hüccetleşsinler diye..." mânasına gelir. Çünkü, Allah'ın gerekli kılmış olduğu,
Peygamberlere tâbi olma hususunda hüccet ve delil getirmenin, Allah hakkında bir
delil getirmek ve hüccetleşmek olarak vasfedilmesi uygundur. Çünkü bu
hüccetleşme, Allah'ın dini hususundadır.
c)
Asamm şöyle söylemiştir. Maksad şudur: "Kıyamet gününde ve sorgulama sırasında
sizin aleyhinize hüccet getirsinler diye mi?.. O zaman bu, o mahşer yerinde,
bütün insanların gözü önünde sizin daha çok kınanmanıza ve ayıplanmanıza yol
açar.." Çünkü bu durumda o kimse, önce Hakk'ı itiraf edip, sonra da inkârda
diretmiş olan kimse gibi, onu gizlemiş olmuyor. Bu sebepten ötürü yahudî
topluluğu, bu hususun ortaya çıkmasının, ahiret gününde onların rezil ve
rüsvaylıklarını arttıracağına inanıyorlardı.
d)
Kadî Ebû Bekr şöyle söylemiştir: Bir şeyi hüccet olarak öne süren kimse, bazan
hüccetleşir ve bu hüccetten maksadı da, hasmını yenmek suretiyle bir sürür ve
neşe elde etmek olur. Bazan da bu hüccetten amacı, hasmının özrünü geçersiz
kılıp, ona Allah'ın delilini anlatmak maksadıyla, te'dîb ve nasihattir.
İşte bunun gibi, yahudiler başbaşa
kaldıklarında şöyle demişlerdir: "Muhakkak ki siz onlara, Allah'ın size
Tevrat'ta açmış olduğu hüccetlerini söylediniz.. Böylece de onlar, bununla, tân
ve nasîhatta bulunmak şeklinde ihticâc etme, hüccetleşme İmkânını elde
ettiler.." Çünkü hücceti ve delili bu şekilde zikreden kimse, bazan arkadaşına
şöyle der: Gerçekten ben, Allah katında, sana yapılması gereken görevimi yaptım
ve benimle Rabbim arasındaki hücceti sana gösterdim. Eğer kabul edersen, kendine
iyilik yapmış olursun; ama inkâr edersen, kaybeden ve hüsrana uğrayan ancak sen
olursun..
e)
Katfâl şöyle söylemiştir: denildiği zaman, bundan maksat, "o, benim inancıma ve
hükmüne göre âlimdir" olur. Yine, "Bu, İmâm Şafiî katında helâldir;" "Ebu Hanîfe
yanında, katında haramdır" denildiğinde, bundan kastedilen, "onların hükmüne
göre" dir. Buna göre ayetinin mânası, "Allah'ın hükmüne göre bu delillerle
aleyhinize hüccet getirilsin diye mi?" şeklinde olur. Bazı alimler ise,
Cenab-ı Hakk'ın:
"Eğer onlar, şahidlert
getiremezlerse... İşte o zaman onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir"
(Nur. 13) ayetini, "Allah'ın hükmüne ve
yargısına göre" şeklinde te'vil etmişlerdir. Çünkü, zina isnadında bulunan kimse
şahidleri getiremediği zaman, doğru söylüyor bile olsa, ona yalancıya uygulanan
hüküm tatbik edilir.
(......) Hitabı Kimedir?
Cenab-ı Hakk'ın, "Bunu anlamıyor musunuz?" ayetine gelince, bunda
birkaç vecih bulunmaktadır:
a)
Bu hitâb mü'minlere râcidir. Cenab-ı Hak,
sanki şöyle demiştir. "Onların iman etmelerini ummanızı gerektirecek bir durum
olmadığına dair, onların vasıfları hakkında zikretmiş olduğum şeyleri anlamıyor
musunuz?" Bu Hasan el-Basrî'nin görüşüdür.
b)
Bu.yahudilere râcidir. Buna göre sanki onlar birbirleriyle başbaşa kaldıkları
zaman, şöyle demişlerdir: "Siz müslümanlara, vebali ve sorumluluğu size ait
olacak şeyleri söylüyor ve böylece söylediklerinizle aleyhinize hüccet getirmiş
oluyorsunuz? Bunun, şu anda içinde bulunduğunuz duruma uymadığını anlamıyor
musunuz?" Bu izah şekli daha açıktır; çünkü bu açıklama onlar hakkındaki sözün
bir devamı mahiyetindedir; binaenaleyh, sözü yahudilerden başkasına hamletmenin
gereği yoktur...
Cenab-ı Hakk'ın, "Onlar, Allah'ın sakladıkları şeyleri de, açığa
vurduklarını da bildiğini bilmiyorlar mı?" ayetine gelince, bunda iki görüş
vardır:
1)
Bu, çoğunluğun görüşüdür ki; buna göre yahudiler Allah'ı tanıyorlar,
O'nun gizliyi de aşikâr olanı da bildiğine inanıyorlardı. İşte bundan ötürü,
Cenâb-ı Hak onları bununla korkutmuştur.
2)
Yahudiler bunu bilmiyorlardı; bu sebeple de Cenab-ı
Hak onları bu sözte tefekkür etmeye; kendilerinin, gizliyi de aşikâr
olanı da bilen bir Rableri olduğunu anlamaya ve nifaklarından dolayı başlarına
gelebilecek bir azabtan emin olamıyacaklarını düşünmeye sevk ve teşvik etmiştir.
Her iki görüşe göre de. bu söz onları ikiyüzlülükten ve birbirlerine,
Hazret-i Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetine dair delilleri saklamayı
tavsiye etmekten men ve nehiydir. Doğruya en yakın olansa, bu hitaba muhatap
olan yahudilerin, bunu bilmekte olduklarıdır. Çünkü, bir şeyi bilmedikçe, bir
kimse için "O, şunu şunu bilmiyor mu?" demenin, men edici ve yasaklayıcı bir
tarafı yoktur. Ancak onu bildiği zaman, o şey o kimseyi bu fiili işlemekten men
eder.
Âlimlerden bazıları ise, şunu
söylemiştir: Allah'ı tanımayan, O'nun gizliyi ve aşikâr olanı bildiğine
inanmayan münafıklar gibi olmadıkları halde, bu yahudiler
Hazret-i Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetine dair delilleri
açıklamamalarını gizlice dindaşlarına söylemeyi nasıl oluyor da makul
buluyorlar, (Allah'dan saklayacaklarını nasıl
zannedebilirler?) Onların bu halleri, doğrusu pek hayret vericidir.
Kâdî şöyle demiştir: Ayet birkaç
hususa delâlet etmektedir;
a)
Eğer kulların fiillerinin yaratıcısı Allah ise, onları bu fiil ve sözlerden men
etmesi nasıl doğru olabilir?
b)
Ayet delil getirme ve incelemenin sağlıklı bir yol olduğuna ve, sahabe ve
müminlerinin yolunun da bu olduğuna; bunun yahudilerce de bilindiği için,
birbirlerine bu sözü söylediklerine delâlet etmektedir.
c)
Ayet, hüccetin bazan ilzamî (kabule
zorlayıcı) olduğuna delâlet etmektedir; çünkü, onlar Tevrat'ın
doğruluğunu ve, Hazret-i Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetine
delâlet eden delilleri ihtiva ettiğini itiraf edince, onlara
Hazret-i Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetini tasdik etmek gerekir. Ama
şayet bu iki mukaddimeyi kabul etmemiş olsalardı, delil ve ihticâc tam
olamayacaktı.
d) Âyet keza bir günahı, günah
olduğunu bile bile işleyen kimsenin Allah katında çok büyük bir günahkâr ve
suçlu olduğuna delâlet etmektedir. Allah en iyi bilendir.
78
Âyetin tefsiri için bak:79
79
"Onların
içinde, Kitâb'ı bilmeyen ümmiler vardır. Bildikleri sadece bir sürü asılsız
şeylerdir ve ancak zanda bulunurlar. Onu az bir değer karşılığında satmak için
elleriyle kitabı yazıp sonra da: "Bu Allah katındandır" diyenlere yazıklar
olsun! Vay ellerinin yazdıklarından ötürü başlarına geleceklere! Vay kazanmakta
oldukları şeyden dolayı onlara!" .
Bil ki,
Cenab-ı Hakk'ın: "Onlardan ümmîler vardır"
sözüyle murad edilenler yahudilerdir. Çünkü, Cenab-ı
Hak onları inadla niteleyip, onların inanmalarını ummayı ve beklemeyi
izâle edince, artık onların fırka ve gruplarını açıklamıştır.
Buna göre:
Birinci fırka, sapmış ve başkalarını da sapıtmakta olan fırkadır ki
bunlar, Kitabın kelimelerini yerinden değiştirmekte ve oynatmaktadırlar.
İkinci fırka, münafıklardır.
Üçüncü fırka, münafıklarla mücadele edenlerdir.
Dördüncü fırka, bu ayette zikredilenlerdir ki, bunlar okuması ve
yazması olmayan, taklide tâbi olan ve kendilerine söyfenenleri kabul eden ümmî
tabakasıdır.. Bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak,
imanı kabul etmekten kaçınanların bu imtinâlarının sebebinin tek olmadığını,
aksine onlardan her tabakanın bir red ve imtina sebebi olduğunu açıklamıştır.
İmdi her kim,
Allahü Teâlâ'nın yahudilerin fırkalarına dair
zikretmiş olduğu açıklamaları düşünür ve tezekkür ederse, bu hususun, ayniyle bu
ümmet .cinde de bulunduğunu görecektir. Çünkü onlar içinde Hakk'a karşı
inâdlaşan, başkalarını saptırmaya gayret eden kimseler olduğu gibi, aynı şekilde
orta yolu takib eden, yine taklide tâbi olan sırf ümmî kimseler de
bulunmaktadır. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Ûmmi
Tâbirinin Manası
Alimler "ümmî" kelimesinin
manasında ihtilâf ettiler- Bazıları 'O, ne bir kitabı ne de bir peygamberi ikrâr
etmemiş kimse manasınadır" derken, diğerleri "Okur-yazar olmayan kimse
manasınadır" demişlerdir. Bu ikinci görüş daha doğrudur. Çünkü ayet yahudiler
hakkındadır. Yahudiler ise Tevrat'ı ve peygamberlerini ikrâr ediyor, kabul
ettiklerini söylüyorlardı. Halbuki Hazret-i Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem):, Biz ümmi bir
ümmetiz, yazı yazmayı ve tiesab yapmayı bilmeyiz
Buhari, Savm, 13.
buyurmuştur. Bu hadis.de ikinci görüşün doğruluğuna delâlet eder. Ayrıca
Hak teâlâ'-nın: "Kitabı bilmezler buyruğu da
ancak bu görüşe uygun düşmektedir.
Emâni
Kelimesi Hakkında
(......)
kelimesi, (......) kelimesinin cem'idir. Bu
kelimenin, temelde aynı olan birbirine yakın birçok manaları vardır:
1)
Bu, insanın tahayyül ettiği, aklında meydana gelebileceğine karar verdiği ve
olacağından bahsettiği şey, yani "kuruntu" dur. Arapların, "Falan zat, falan
zata vaaâde bulunuyor ve ona boş ümid veriyor" sözü ve
Allahü teâlâ'nın: "(Şeytan)
onlara vaa'd eder, onları olmayacak kuruntulara düşürür. Halbuki şeytan onlara,
aldatmadan, başka birşey vaa'd etmez" (Nisa, 120)
ayetindeki , kelimesi bu manayadır. Biz (kelimesini bu
mânâda tefsir edersek), ayeti, "Onlar ancak, hatalarından dolayı Allah'ın
kendilerini muaheze etmeyeceğini, peygamber atalarının kendilerine şefaatçi
olacağını zannederler, din adamları da, "Cehennem azabının ancak sayılı birkaç
gün onlara dokunacağı" kuruntusunu verir" manasına getir.
2)
"Ancak alimlerinden duyup onları taklid ederek kabul ettikleri uydurma yalanlar"
manasınadır. Bir bedevî İbn De'be'ye söylediği bir şey hakkında şöyle demiştir:
Bu rivayet ettiğin bir şey mi, temmenni ettiğin birşey mi, yoksa uydurduğun bir
şey midir?
3)
"Ancak okudukları şeyleri..." manasınadır. Bu mana da, Arapların: "Allah'ın
kitabını ilk gecede okudu" ifâdesinden alınmıştır. Keşşaf sahibi şöyle demiştir:
"Kelime, "Takdir etti, düşündü" manasına gelen (......)
fiilinden türemiştir. Çünkü temennide bulunan bir kimse, kendi kendine bir
takdir ve tahminde bulunup, olmasını arzu ettiği şeyin olabileceğini düşünür.
"Uyduran ve okuyan kimse de, şu kelimeden sonra şu kelimenin gelmesini takdir
eder, düşünür".
Ebu Müslim şöyle demiştir: Bu
lâfzı, kalbin temennisi manasında anlamak, Allah'ın:
"Onlar, "Cennete ancak yahüdi veya
hıristiyan olanlar gireceklerdir" dediler. Bu onların temennileridir"
(Bakara, 111) ayetinin delâletine göre, daha
evlâdır. Cenab-ı Allah:
"(İş)
ne sizin temennilerinizle, ne de Ehl-i kitab'ın kuruntulanyla
(olup bitmiş) değildir. Kim bir kötülük yaparsa,
onun cezasını görür" (Nisa, 123);
"Bunlar onların tenennileridir.
Onlara: "Haydi delillerinizi getirin" de" (Bakara, 111);
Ve:
"Onlar, "Bu
(hayat), dünya hayatımızdan başka birşey değildir. Ölüyoruz,
yaşıyoruz. Bizi zamandan başka birşey helak etmiyor" dediler. Halbuki onların bu
hususta hiçbir bilgileri yok. Onlar sadece zanları üzere konuşuyorlar"
(Casiye, 24) buyurmuştur. Bütün bu ayetlerdeki
ümniye ve zan kelimeleri, "Düşünüp tahmin ediyorlar" manasınadır.
Ekseri âlimler şöyle demiştir: Bu
kelimeyi "okumak, okudukları şey" manasına hamletmek daha evlâdır. Nitekim: O
birşey okuduğu zaman, şeytan onun okumasına birşey atmıştır"
(Hacc, 52) buyurulmuştur. Ve, zira bu kelimeyi
"okuma" manasına almak, ayetteki is-:snaya da daha uygundur. Çünkü biz kelimeyi
bu manaya hamlettiğimiz kelimenin istisna ile bir alakası olmuş olur. Buna göre
de sanki Cenab-ı Hak bu ayette: " Onlar
kitabtan ancak kendilerine okunup da dinledikleri miktarı, kendilerine anlatılıp
da kubul ettikleri miktarı bilirler. Sonra onlar bunlar özerinde tefekkür etmeye
muktedir olamazlar" buyurmaktadır. Eğer kelime, uydurma sözler, yalanlar, zan,
insanın düşünüp karar verdiği şeyler manasına hamledilir ise, bunda istisna
yapmak çok nâdir birşey olur.
Üçüncü
Mesele
Cenab-ı Hakk'ın: "Lâkin birtakım ümniyeler bilirler" ifâdesi
"istisnâ-i munkatı"dır. Şâir Nâbiğa şöyle demiştir:
"Güçlü olmayan bir yemin ettim.
Çünkü gâlbteki bir kimse hakkında bilgimiz yok, İâkin hüsnü zannım vardır."
Ayetteki, (......) kelimesi, şeddesiz olarak,
(......) şeklinde de okunmuştur.
Cenab-ı Allah'ın: "Onlar ancak
tanda bulunuyorlar" ifadesi, bizim söylediğimizin sanki gerçek olduğunu
göstermektedir. Çünkü eğer, (......) kelimesi
ile, "aslı olmayan işleri var diye düşünüp takdir etmek" manası murad edilir
ise, ki bu "zan" demektir, o zaman burada bir tekrar olmuş olur.
Birisi: "Zan başkadır, gönülden, akıldan
geçen düşünce başkadır. Binaenaleyh bu ayette bir tekrarın olması gerekmez"
diyebilir. Biz kelimeyi "okunan şey, okumak" manasında alır isek ayetin manası
daha güzel olur. Buna göre Cenab-ı Allah sanki, "Onlardan, kitabı ancak
kendilerine okunması ve onu dinlemeleri yolu ile, ancak kitabın te'vili
istendiği gibi kendilerine söylenmesi ve onu doğru zannetmeleri yolu ile
bilenler vardır" buyurmakta ve bu yolun insanı hakikate ulaştırmadığını beyân
etmektedir.
Ayetten
Çıkarılan Kaideler
Bu ayette bazı meseleler vardır:
1)
Marifetler (bilgiler), sonradan kazanılır,
zarurî değildir. Bundan dolayı Cenab-ı Hak,
bilmeyen ve zanna göre hareket eden kimseleri zemmetmiştir.
2)
Taklid, kesinlikle temelsizdir. Bu müşkildir. Çünkü ferî
(ikinci derece meselelerde, fıkhî hükümlerde)
taklit bize göre caizdir.
3)
Başkalarını saptıran kimse zemmedildiği gibi, onun saptırmasına aldanarak sapan
kimse de zemmedilir, kınanır. Çünkü Cenab-ı Hak,
bu durumda oldukları halde, onları kınamıştır.
4)
Dinin temel meselelerinde (yani itikadı meselelerde),
zan ile yetinmek caiz değildir. En iyi Allah bilir.
Hak
teâlâ'nın: "Yazıklar olsun..." ifâdesi hususunda alimler şöyle
demişlerdir: her üzüntülü, zorda kalmış insanın söylediği bir kelimedir." İbn
Abbas (radıyallahü anh), "Elem veren azabdır"
demiş. Süfyan-ı Sevri'den, onun cehennemdekilerin bederilerinden akan irin
manasına olduğu rivayet edilmiştir. Hazret-i
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in
şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir.
"O (Veyl),
cehennemdeki bir vadidir. Kâfir, o vadinin dibine ulaşıncaya kadar kırk sene
aşağı doğru düşer". Müsned, 1/430,
11/197.
Kâdî de şöyle demiştir: "Veyl, son
derece va'-îd ve ilâhî tehdidi ifâde etmektedir." Veyl ister cehennemdeki bir
vadinin ismi olsun ister büyük azab mânâsına olsun, Kâdî'nin söylediği manada
şüphe yoktur.
Allahü
Teâlâ'nın: "Elleriyle kitabı yazıyorlar" ifadesinde iki vecih vardır:
1)
Bir adama yazması emredildiği zaman,
(yazdım) der. Buna göre "elleriyle" ifâdesinin manası, "Onlardan bu yazma
işi ancak bu şekilde vâki oldu" şeklinde olur.
2)
Bu ifâde te'kid içindir. Burası te'kid yapılması güzel olan bir yerdir. Nitekim
sen, yazdığı şeyi bildiğini inkâr eden kimseve: "Ey falan, bunu sen elinle
yazmıştın" dersin.
Cenab-ı Allah'ın: "Sonra da bu
Allah indindendir, diyorlar" ayetinden murad, bu yazma işini yapan ve bu fiili
işleyen kimselerin son derece aşağılık kimseler olduğunu anlatmaktır. Çünkü
onlar dinden saptıkları gibi başkalarını da saptırmışlar, ahiret saadetlerine
karşılık dünyayı satın almışlardır. Bundan dolayı onların günahı
başkalarınınkinden daha büyüktür. Çünkü malumdur ki başkalarına zarar verecek
bir yalanın günahı daha büyüktür. Allah'a karşı yalan söyleyen, bu yalanına
saptırma işini ilâve eden, bu ikisine dünya sevgisini ekleyip onu elde etmek
için hileler kuran, bunlara ilaveten ömür boyu devamlı olarak insanları
sapıtacakları bir yola sevkeden bir kimsenin günahı artık nasıl olur İyi
düşünülsün? İşte bundan dolayı Cenab-ı Allah onların yaptıkları bu işin büyük
(bir günah) olduğunu bildirmiştir. Eğer "Hak
teâlâ onların İki durumunu hikâye etmiştir:
Birisi kitab yazmaları, diğeri de o
yazdıklarını yalan söyleyerek Allah'a isnâd etmeleri.. Ayetteki bu tehdid ya
onların kitab yazmalarından, veya yazılan şeyi Allah'a isnâd etmelerinden,
veyahut da her ikisinden dolayıdır" denilir ise deriz ki: Başkalarını saptırmak
için bâtıl, asılsız şeyler yazmak kötü fiillerdendir.
Allahü teâlâ hakkında yalan söylemek de
böyledir. Ama bu ikisini birden yapmak gerçekten çok büyük bir günahtır.
"Az Bir
Değer Karşılığında Satma" Ne Demektir?
Cenab-ı Hakk'ın: "Onu az bir pahaya (fiyata)
satmak için" ifâdesi iki şeye işaret etmektedir:
1)
Bu, onların son derece bahtsız (şâkî)
olduklarına işarettir. Çünkü akıllı olanın, dünyevî çok bir ecir karşılığında
âhirette az bir vebale bile razı olmaması gerekir. Öyle ise onun, dünyevî
değersiz bir menfaat yüzünden âhirette büyük bir azaba düşmeyi göze alması nasıl
makul olabilir?
2)
Bu ifâde, onların bu tahrifi, dînî bir iş olarak değil, mal ve makam
elde etmek için yaptıklarını gösteriyor. Bu, karşılıklı rıza olsa bile bâtıl bir
şeye karşılık mal almanın haram olduğuna delâlet eder. Çünkü onlara verilen
mallar severek ve rızâ ile veriliyor idi. Bununla beraber Cenab-ı Allah, bunun
haram olduğuna dikkat çekmiştir.
Cenab-ı Allah'ın: "Elleri ile
yazdıkları şeylerden dolayı onlara yazıklar olsun" buyruğundan murad şudur:
Onların sırf yazmaları dahi tek başına büyük bir günahtır. Keza bunlara karşılık
mal ve para almaları da ayrıca büyük bir günahtır. Bundan dolayı, "veyl" sözü
yaptıkları iş için tekrar edildi. Eğer tekrar edilmemiş olsaydı, "Bu iki işi
(yani kitab yazıp onu Allah'a isnâd etme işi)
birlikte büyük va'îdi gerektirmiştir, yoksa tek tek değil" denebilirdi. Ama
Cenab-ı Allah bu şüpheyi böylece gidermiştir.
Müfessirler ayetteki, "Ve
kazandıklarından dolayı.." ifâdesi hususunda, bundan murad "Sadece bu yazma ve
tahrif için kazandıklarından dolayı" manası mıdır; yoksa "diğer günahlarından
dolayı" manası mıdır? diye alimler ihtilâf etmişlerdir. Söz dizisine en uygun
olan bu ayette kastedilenin, onların bu yolla aldıkları anlatılan mallar
olmasıdır. Fakat umûmî olması itibarı ile, bu ifâdenin herşeye şâmil olması da
doğru olur. Fakat onların kazançları bu kayıd ile kayıtlanmadığı zaman,
kazançtan dolayı va'îd ve tehdid yerinde olmayacağı için önceki görüş tercih
edilmiştir. Çünkü kazanca helâl olanı da girebilir. Bundan dolayı onların va'îde
müstehak olan kazançlarının takyîd edilmesi, yani hangi kazançlarının böyle
olduğunun belirtilmesi gerekir. Burada takyîd için en uygun olan da daha önce
zikredilmiş olan şeydir.
Kâdî şöyle demiştir: Bu ayet,
onların bu yazma fiillerinin Allah'ın yarattığı şeyler olmadığını gösterir.
Çünkü onların yazmalarını Allah yaratmış olsaydı, yahudilerin, "Bunlar Allah
indindendir" diye bunları Allah'a izafe etmeleri gerçeğin ifâdesi olurdu. Zira
Hak teâlâ bunları onlarda yarattığı zaman,
farzet ki kul onu kesbetmiştir, ama fiilin yaratanına nisbet edilmesi, onu
kesbedene nisbet edilmesinden daha kuvvetlidir. Bu sebeple o yazma işinin
Allah'a isnâd edilmesi, kula isnâd edilmesinden daha evlâ olurdu. Bu sebeple
onların bu husustaki sözleri ile övülmeye hak kazanmaları gerekirdi. Çünkü buna
göre onların yazdıkları Allah katından olmuş olur. Böyle olmadığı için, biz bu
yazma işinin Allah'ın yarattığı bir iş olmadığını anlamış olduk." Buna şu
şekilde cevap verilir: Bahsedilen delillere göre bu yazma işine sevkeden sebep
Allah'ın yarattığı şeylerdendir. Bu sebeple yazma işi de Allah'ın yarattığı
şeylerdendir. Allah en iyi bilendir.
Ahiret
Azabının Sadece Sayılı Günler Olacağı İddiaları
80
"Onlar
"Cehennem bize ancak sayılı günler dokunacaktır" dediler.
(Onlara) de ki:
Allah'dan bir ahid mi aldınız? Öyle ise Allah ahdinden asla caymaz. Yoksa
Allah'a karşı bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?" .
Bil ki bu söz onların çirkin söz
ve fiillerinin ücüncüsüdür. Bu da onların, Allah'ın kendilerine birkaç gün
dışında azab etmeyeceğini kesinkes söylemeleridir. Bu kesin hükme, akıl ile
varılması imkânsızdır. Ama bizim, "Şüphesiz Allah ne isterse ona hükmeder"
sözümüze göre, Allah'ın fiillerine hiç kimsenin itiraz hakkı yoktur. Bu sebeple
böyle bir şeyi ancak naklî delil ile bilmek mümkündür. Mu'tezile'ye göre akıl,
günahları sebebi ile devamlı bir ilâhî cezaya müstahak olunduğunu gösterir. Akıl
buna delâlet edince, ceza için bir müddet takdir edildiği ve sonra da bu cezanın
biteceği hususunda, bunu açıklayan naklî bir delile muhtaç olunur. Bu sebeple
her iki mezhebe göre de nakli delil olmadan bunu bilmeye imkan yoktur. Nakli
delil olan bir meselede, aklen vermek caiz değildir. Burada iki mesele vardır:
Sayılı
Günlerin Şümulü
Alimler "sayılı günler" hususunda
iki görüş belirtmislerdir:
a)
(günler) lâfzı ancak on ve daha aşağı sayıda
günü gösterir. On günden fazlası için kullanılmaz. Buna göre
(beş gün), (on gün)
denilir (onbir gün) denmez. Ne varki bu kaide,
Cenab-ı Hakk'ın, "Sizden öncekilere farz
kılındığı gibi size de muttakilerden olasınız diye sayılı günlerde oruç tutmak
farz kılındı" (Bakara, 183-184)ayeti ile bir
müşkillik arzeder. Bu ayetteki sayılı günler bir ayın bütün günleridir. Bir ayın
günleri ise ongünden daha fazladır.
Bir de Kâdî şöyle demiştir:
lâfzının on veya daha aşağı bir sayıya hamleditdiği sabit olunca, en uygun olan,
bu kelimenin en azını veya en çoğunu ifâde ettiğini söylemektir. Çünkü bunun üç
gün olduğunu söyleyen, "Bunu en azına hamlediyorum" diyebilir. Bu, izahı mümkün
bir sözdür. Yine o lâfzın on günü ifâde ettiğini söyleyen de, "Onu en çoğuna
hamlediyorum" diyebilir. Bu sözün de izahı mümkündür. Ama o lâfzın "on"dan az,
üçten çok bir sayıya hamledilmesinin izahı mümkün değildir. Çünkü ikisi
arasındaki sayıların herhangi birinin diğerlerine bir üstünlüğü yoktur. Meğer ki
bunu belirleyen sahih bir rivayet varid olsun. İşte o zaman o rivayete göre
hüküm verilir.
Müfessirlerden bir grub, lâfzını,
yedi gün diye tefsir etmişlerdir. Bu hususta Mücâhid şöyle der: Yahudiler
dünyanın ömrünün yedibin sene olduğunu söylüyorlar. Buna göre
Cenab-ı Hak, her bin yıla karşılık onlara bir gün azab edecek
demektir. Bu sebeble onlar, "Allah bize yedi gün azab edecektir" demişlerdir.
Esâm bazı yahûdilerden, buzağıya sadece yedi gün tapmış olduklarını, bundan
dolayı "Allah bize yedi gün azab edecek ' dediklerini nakletmiştir. Her iki
görüş de zayıftır. İlkinin zayıf olmasına gelince, dünyanın ömrünün yedibin sene
oluşu ile, onların azabının yedi gün olması arasında kesinlikle birbirini
gerektirecek bir alâka yoktur. İkinci görüşe gelince, yedi gün isyan etmiş
olmalarından dolayı azablarının da yedi gün olması gerekmez.
Biz ise şöyle diyoruz: Herşeyin
mâliki ve sahibi Allah olduğu için, O'nun yaptığı her şey güzeldir. Mutezileye
göre, günahkâr tevbe etmediği veya affolunmadığı müddetçe, isyanından ötürü
ebedî cezaya hak kazanır. Buna göre şayet: "Cenab-ı Allah bir günaha karşılık
daha fazla ceza vermeyi menederek: "Kötülüğün cezası, misli ile kötülüktür"
(şûra, 40) buyurmuştur. Bu sebeple cezanın
suçtan fazla olmaması gerekir" denilir ise biz deriz ki: Günahın cezası, nimete
göre artar. Allah'ın kullarına olan nimeti sayısız ve sınırsız olunca, onların
günahları da son derece büyük olur.
b)
İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın;
lâfzını, yahudilerin buzağıya taptıkları günlerin sayısı olan "kırk gün" ile
tefsir ettiği rivayet edilmiştir. "Yedi gün" tefsiri için söylenenler bu hususta
da söylenir.
Bir üçüncü görüş de şudur:
Ayetteki "sayılı" lâfzının tıpkı, "O (Yûsuf'u)
az bir fiyata, sayılı bir kaç dirheme sattılar" (Yûsuf,
20) ayetinde de olduğu gibi, "az" manasına geldiği söylenmiştir.
İkinci
Mesele
Hanefiler, hayızın en az
müddetinin üç, en çoğunun ise on gün olduğuna zâhib olmuşlar ve buna
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in: "Hayızlı olduğun günlerde namazı bırak"
Tirmizi, Tâhare, 94
(1/220).
hadisini delil getirmişlerdir. Buna göre hayzın müddeti,
(......) lâfzı ile ifâde edilen günler
sayısıncadır. (......) lâfzı ile ifâde edilen
günlerin en azı üç, en çoğu ondur. Bu sebeple hayız müddetinin en azının üç, en
çoğunun ise on gün olması gerekir. Bu husustaki müşkillik yukarıda geçmişti.
Üçüncü
Mesele
Hak
teâlâ bu ayette: "Onlar cehennem bize ancak sayılı günler
dokunacaktır" dediler."; Al-i İmran sûresinde ise: "Ancak sayılı günler"
(Âl-i İmran, 24) buyurmuştur.
Birisi şöyle diyebilir: Her iki ayette de
mevsûf aynı (günler) lâfzı olduğu halde, niçin
bu kelimenin sıfatı birinci ayette (......)
ikincisinde ise, (......) şeklinde gelmiştir?
Cevab: İsim eğer müzekker olur ise, onun
cem'inin sıfatı sonunda "ta" harfi bulunan müennes bir kelime olur. Meselâ: ve,
Eğer isim müennes olur ise, onun cem'inin sıfatı cem'i müennes salim olur.
Mesela: testi (kırık testiler); (kırba),
(kırık su kırbaları) denilir. Ne var ki bazan
nâdir olarak isim müzekker olduğu halde, cem'i ve sıfatı, cem'i müennesi salim
olarak gelir. Mesela, (güvercin),
(güvercinler); ve ot
(gerilmiş develer) denilir. İşte: (al-i imran,
24) ve o "Belirli günlerde" (Hacc. 28)
ayetlerinde de aynı şey vardır. Buna göre Cenab-ı Allah, Bakara suresinde asıl
şekli ile-ki bu şeklidir.-Al-i İmran sûre sinde ise ikinci şekli ile
getirmiştir.
Allah'ın Ahdi
Cenab-ı Allah'ın: "(Onlara)
de ki: Allah'dan bir ahid mi aldınız. Öyle ise Allah asla ahdinden caymaz" ayeti
hususunda birçok mesele vardır:
Ahdin
Buradaki Mânası
Buradaki ahd, Allah'ın vaadi ve
haberi manasınadır. Allah, bu ayette "haber vermesini" "ahd"diye
adlandırmıştır.Çünkü Allah'ın haberi, bizim yemin ve adaklarımızla
kuvvetlendirdiğimiz sözlerimizden daha kuvvetlidir. Buna göre, "Allah'ın ahdi
ancak bu şekilde olur" demektir.
İkinci
Mesele
Keşşaf sahibi,
Cenab-ı Hakk'ın: "Allah ahdînden caymaz"
ifâdesinin, mahzuf bir şeye bağlı olduğunun, o mahzufun takdirinin ise: "Eğer
Allah'dan bir ahid almış iseniz, biliniz ki Allah ahdinden asla caymaz" şeklinde
olduğunu söylemişti
(......) İstifham Değil İstifham-i İnkarıdır
Allah'ın:
(......) ifâdesi, bir soru değil, aksine bir inkârı ifâdedir.
(Yani "ahid aldınız mı?" değil, "ahid almışsınız ha!"
manasınadır.) Çünkü yahudilerin zanlarını iptal etmek için
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in delilini onlardan sorması caiz değildir.
Allah, bunu emretmekten münezzehtir. Aksine bu onların istidlal ediş şekillerine
dikkat çekmedir. Bu ise, o şeyi bilmeye nakilden başka bir yolun olmadığını
anlatmaktır. Bu hususta naklî bir delil olmayınca da, bu görüşün kesin olarak
ifâde edilememesi gerekir.
Allah
Ahdinden Caymaz
Allahü
teâlâ'nın: "Öyle ise Allah asla ahdinden caymaz" ifâdesi, O'nun va'ad
ve va'îdi hususunda yalan söylemekten münezzeh olduğuna delâlet eder.
Alimlerimiz şöyle demişlerdir: "Çünkü yalan, noksanlık ifâde eden bir sıfattır.
Noksanlık ise Allah için imkansızdır."
Mutezilenin İddiası
Mu'tezile de şöyle demiştir: Çünkü
Cenab-ı Hak, çirkinin çirkinliğini,
kendisinin çirkinlikten (kötülükten) müstağnî
olduğunu bilir. Yalan söylemek çirkin bir iştir. Çünkü o yalandır. Çirkinin
(kabinin) çirkinliğini ve ona ihtiyacı
olmadığını bilen kimsenin, yatan söylemesi imkansız olur. Binaenaleyh bu,
Allah'dan yalanın sâdır olmasının imkânsız olduğunu gösterir. İşte bu sebeple
Cenab-ı Hak: "Allah asla ahdinden caymaz"
demiştir. Buna göre eğer, "And, va'ad manasınadır; birşeyin hasseten
zikredilmesi, onun dışındaki şeylerin nefyi mânasına gelir. Bu sebeple, Allah
va'adinden dönmeyeceğini hasseten ifâde edince biz, Allah'ın vaidinden
caymasının caiz olduğunu anlarız. Sonra akıl da buna uygundur. Çünkü va'adden
dönmek kötü, va'îdden (tehdid ve korkutmadan)
dönmek ise lütuftur" denilir ise deriz ki: Zikredilen deliller her türlü yalan
için geçerlidir.
Cübbai'nin Vaa'd ve Vaid Prensibine istidlali
Cübbâi şöyle demiştir: Bu ayet
Allah'ın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya ve
ondan sonra gelen diğer peygamberle- re, günahkârları ve büyük günah
sahiplerini, azab ettikten sonra cehennemden çıkaracağına söz vermediğini
gösterir. Çünkü Allahü Teâlâ, eğer onlara
bu sözü vermiş olsaydı, yahudilerin bu sözünü yadırgaması doğru olmazdı.
Hak teâlâ'nın onlara böyle bir söz vermediği,
ve onlara günahkarlara olan va'îdinden bahsettiği sabit olunca, ve bundan
bahsetmek sureti ile günaha düşmekten onları menedince, Va'idiyye
(Mû'tezile)'nin görüşüne göre, onların
ahiretteki azabının ebedî olması gerekir. Bu durum başka ümmetler hakkında sabit
olunca, bu ümmet hakkında da söz konusu olması gerekir. Çünkü
Allahü teâlâ'nın va'ad ve va'îdleri ile
ilgili hükümlerinin ümmetlere göre değişmesi caiz olmaz. Çünkü bunların
hepsinden sudur eden günahın derecesi aynıdır.
Razi'nin Cevabı
Bil ki bu izah tarzı son derece
zorlama ile yapılmıştır. Biz deriz ki: "Cenab-ı Hakk'ın
Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya büyük günah
sahiblerini cehennemden daha sonra çıkaracağını va'ad etmemiştir" sözünü kabul
etmiyoruz. "Eğer onlara bu va'adde bulunmuş olsa idi, yahudilerin o sözlerini
reddetmezdi" sözüne gelince, buna karşı biz deriz ki: "Sen niçin "Eğer Allah
onlara bunu vaa'detmiş olsa İdi, yahudilerin bu sözünü reddetmezdi" dedin?
Bunların birbirini gerektirmesi hususundaki delilin nedir?" Sonra biz, şer'an
bunların birbirini gerektirmeyeceğini birkaç yönden açıklayabiliriz:
a)
Belki de Cenab-ı Hak, sırf
onlar azab edilecekleri günleri az sandıkları için, bu sözü yadırgamıştır. Bunun
onların: "Bize ateş ancak birkaç sayılı gün dokunacak" ifâdeleri gerçekten az
sayıda günü gösterir. Bu sebeb ile, Allahü teâlâ,
onların bu kadar az bir müddeti kesin bir ifâde ile söylemelerini yadırgamıştır.
Yoksa azabın sona ereceğini reddetmemiştir.
b)
Mürcie, genel olarak ilâhi affın olacağını kesin olarak söylerler. Ama onlarca,
muayyen bir şahıs hakkında İse bu şekilde kesin hükmedilemez. Buna göre,
yahûdiler, kendileri hakkında azabın hafifletileceğine kesin olarak hükmedince,
Allahü teâlâ işte bunu reddetmiştir.
c)
Bu sözü söyleyen yahûdiler kâfirdirler. Bize göre kâfirin azabı ise ebedidir,
sona ermez. Biz, Hak teâlâ'nın büyük günah
sahiblerini cehennemden çıkaracağına dâir, Hazret-i Musa
(aleyhisselâm)'ya söz vermediğini kabul etsek
bile sen neye dayanarak "Allah, onları cehennemden çıkarmayacak" diyorsun? Bunun
izahı şudur: Hak teâlâ Hazret-i Musa
(aleyhisselâm)'ya onları cehennemden
çıkaracağını va'ad etmemiştir" sözü ile; "Allahü
teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya
onları cehennemden çıkarmayacağını haber vermiştir" sözü arasında mana farkı
vardır. Birinci sözde bir zarar söz konusu değildir. Çünkü
Allahü Teâlâ, Hazret-i Musa
(aleyhisselâm)'ya bunu söylemediği haide,
kıyamet günü yapabilir. Fakat Allah, yahudilerin böyle söylemelerini, onların
bir delilleri olmadığı halde kesin konuşmalarından dolayı reddetmiştir. Dolayısı
ile onların bu hususta konuşmamaları, ne menfi, ne müsbet kesin hükümde
bulunmamaları gerekir. Biz, Cenab-ı Hakk'ın
Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın kavminin
günahkârlarını cehennemden çıkarmayacağını kabul etsek bile, sen neye dayanarak
Allah'ın bu ümmetin günahkârlarını da cehennemden çıkarmayacağına hükmediyorsun?
Cübbâi'nin: "Çünkü
Allahü teâlâ'nın va'ad ve va'idleri ile
ilgili hükümlerinin ümmetlere göre değişmesi caiz değildir" sözüne gelince, bu
sırf delilsiz bir hüküm vermedir. Çünkü cezalandırmak Allah'ın hakkıdır. Bu
sebeple, o cezayı kaldırmak sureti ile bazı insanlara lütfetmesi, diğerlerine
lütfetmemesi de, O'nun hakkıdır. Binaenaleyh bu istidlalin zayıf olduğu ortaya
çıkmış olur."
Cenab-ı Allah'ın: 'Toksa siz
Allah'a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?" hitabına gelince bu,
zikredilen delili tamamlamak için yapılan bir izahtır. Çünkü yukarıda bahsi
geçen hüküm ancak nakil ile verilebilince ve böyle bir naklin de olmadığı sabit
olunca o hükmü bu şekilde kesin bir ifâde ile söylemek hiç şüphe yok ki
bilinmeyen bir hususta Allah'a iftira etmek olur. Bu ayet birçok faydalı hususu
ihtiva eder.
Ayetin
İhtiva Ettiği Hükümler
a)
Hak teâlâ, onların bir delile dayanmadan
söyledikleri sözü kınayınca, delilsiz bir hüküm vermenin de bâtıl olduğunu
anlamış olduk.
b)
Varlığı veya yokluğu aklen mümkün olan herşeyi, varlığını veya yok olduğunu
isbat, ancak nakli delil ile mümkündür.
c)
Kıyası ve Haber-i Vahid ile amel etmeyi inkâr edenler bu ayete tutunarak şöyle
demişlerdir: "Çünkü kıyas ve haber-i vâhid kesin ilim ifâde etmez. Bu sebeble,
Allahü teâlâ, "Yoksa siz Allah'a karşı
bilmeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?" ayetini, inkâr etme sadedinde
zikrettiği için haber-i vâhid ve kıyasa tutunmak caiz değildir." Buna şöyle
cevab veririz: Kıyasa ve haber-i vahide dayanan zannî bir bilgi meydana
geldiğinde, onunla amel etmek gerektiğini gösteren deliller bulununca, onunla
amel etmenin vacib olduğu anlaşılır. Bu sebeple, kıyas ve haber-i vahid ile
hükmetmek, bilinmeyen bir şeye değil, bilinen birşeye hükmetmek olur.
Kebire
Sahibi Hakkında Mu'tezile İddiası
81
"Hayır
(iş öyle değil).
Kim bir kötülük (günah)
kazanır da günahı kendisini iyice sararsa, onlar cehennemliktir. Onlar orada
ebedî kalacaklar" .
Keşşaf sahibi, harfinin, nefy
harfinden sonra geldiği için müsbet mâna ifâde ettiğini, bu harf-i nefyin de
'Bize asla ateş dokunmayacak" ayetindeki olduğunu;
Cenab-ı Hakk'ın ayetinin de gösterdiği gibi, "Evet, size ebedî olarak
ateş dokunacaktır" mânasına geldiğini söylemiştir.
(......) kelimesine gelince, bu bütün günahları içine almaktardır.
Nitekim Cenab-ı Hak: "Kötülüğün cezası,
misliyle bir kötülük ve cezadır" (Şûra, 40 )ve:
"Kim bir kötülük yaparsa, onunla
cezalandırılır" (Nisa, 123) buyurmuştur. İster
büyük ister küçük günah olsun, onu yapan kimsenin ebedî olarak cehennemde
kalacağının zannolunması mümkün olduğundan, şüphesiz Allah. Teâlâ, ebedî olarak
cezaya hak kazanmış olan kimsenin günahının, kendisin çepeçevre kuşatmış
olacağını beyan etmiştir. "İhata" lâfzının, bir cismin diğer bir cismi; meselâ,
kale surlarının bir beldeyi; testinin suyu kuşatması gib kuşattığı hususunda
hakiki bir mâna ifâde ettiği malumdur. Buradaysa, kelimeyi hakiki manada almak
imkânsızdır. Bu sebeple biz onu iki bakımdan günahın büyük olmasına hamlederiz:
a)
Kuşatan, kuşatılanı örter. Büyük günah da, taatların sevaplarını kuşatmış olduğu
için, sanki o, taatları kuşatmış gibi olmuştur. Bu sebeple, bu cihetten bir
benzerlik meydana gelmiş olur.
b)
Kebîre, taatlerin sevabını geçersiz kıldığı için
(ihbat), sanki o kebîre o taatleri istilâ etmiş tıpkı düşman askerinin,
insanların hiçbir yönden kurtulamayacağı bir biçimde insanı kuşattığı gibi, onu
kuşatmıştır.
Buna göre
Cenab-ı Hak sanki şöyle demiştir: Evet, kim
bir kebîre irtikâb eder ve o büyük günahı onun taatlarını çepeçevre kuşatırsa,
işte onlar cehennem yaranıdırlar, onlar orada ebedî kalacaklardır. Buna göre
şayet bu ayet, yahudiler hakkında vârid olmuştur denilirse, deriz ki ibret
lâfzın umumî olması itibariyledir, sebebin hususî olması itibariyle değil...
İşte bu, Mûtezile'nin büyük günah sahipleri hakkında ilahî bir vaîdin
bulunduğuna kendisiyle istidlal ettiği bir izah tarzıdır.
Razî'nin Mûtezile'ye Cevabı
Bil ki bu mesele, meselelerin en
önemlilerindendir. Biz bu meseleyi anlatmak üzere şöyle diyeceğiz: Ehl-i kıble,
büyük günah sahiplerinin vaîdi, cezası hakkında ihtilâf etmişlerdir. Bazıları,
bu va'îdin olduğunu, .katî olarak söylemişlerdir. Bu görüşte olanlar iki
grubdur: Bunlardan bir kısmı, vaîdin ebedî olduğunu söylemişlerdir. Bu görüş,
Mü'tezile ve Havaric'in çoğunun görüşüdür. Bunlardan bazıları da, vaîdin sona
ereceğini söylemiştir. Bu görüş, Bişr et-Merîsî ve el Halidî'nin görüşüdür. Bazı
insanlar, büyük günah işleyen için büyük günah olmadığını kesin bir ifâdeyle
söylemiştir. Bu, müfessir Mukatil İbn Süleyman'a nisbet edilen tek kalmış bir
görüştür.
Üçüncü bir görüş ise şöyledir:
"Biz Cenab-ı Allah'ın bazı günahkârları ve bazı günahları affettiğini kesinlikle
söyleyebiliriz. Fakat belli bir kimse hakkında Allah'ın onu affedip
affetmiyeceğini kesin olarak söylemeyip, tavakkuf ederiz. Yine Cenab-ı Allah'ın
büyük günah sahiplerinden belli bir süre azap ettikten sonra, ona ebedî olarak
azab etmeyip azâbını sona erdireceğine kesin olarak inanmaktayız. Bu sahabenin,
tâbiûnun, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaatin ve İmâmiyye mezhebine uyanların çoğunun
görüşüdür.
Buna göre bu konu, iki mesele
ihtiva etmektedir. Birincisi, bu vaîd
hakkında katî hüküm vermek, ikincisi de, eğer vaîdin olduğu kabul edilirse,
bunun devamlı olup olmaması meselesidir.
Vaid
Hakkında
Biz, önce Mutezilenin delillerini,
sonra "halis Mürcie'nin delillerini, daha sonra da, kendi âlimlerimiz'n
(rahimehumullah) delillerini zikredeceğiz.
Mutezilenin Vaîd Hakkındaki Delilleri
Mû'tezile'ye gelince, onlar bu
konudaki umumi olan hükümlere dayanmışlardır. Bu umumî hükümler iki şekildedir:
Bazısı şart yerinde sîgasıyla gelmiştir. Bazıları da cemî
(çoğul) sîgasıyla gelmiştir. Birinci
kısımdakilere gelince, bununla ilgili birçok ayet vardır:
1)
Cenab-ı Allah, miraslarla ilgili ayette:
"İşte bunlar Allah'ın sınırlandır.
Her kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan
cennetlere sokar; onlar orada ebedî kalırlar. . Bu en büyük bir kurtuluştur. Kim
de Allah'a ve Resulüne İsyan eder, O'nun sınırlarını tecavüz ederse, Allah onu,
içinde ebedî kalacağı bir ateşe sokar" (Nisa, 13-14)
buyurmaktadır. Biliyoruz ki, namazı, zekâtı, orucu, haccı ve cihâdı terkeden;
içki içen, zina eden ve öldürülmesi haram olan bir cana kıyan kimse Allah'ın
sınırlarını aşmıştır. Bundan dolayı onun cezalandırılması gerekir. Bu böyledir,
çünkü (......) kelimesi şart makamında, fıkıh
usûlünde de sabit olduğu gibi, umûm ifade eder. Hasmımız bu ayeti, mü'minleri
bırakıp da sadece kâfirlere hamlederse bu, delilin aksine bir iş olmuş olur.
Sonra onun sözünü iki husus iptal eder:
a)
Cenab-ı Allah bu ayette miras paylarını açıklamış, sonra bu hisseler hususunda
kendisine itaat eden kimseye va'adde; asî olan kimseye de vaîdde bulunmuştur.
İmana ve Cenab-ı Allah'ı tasdike sarılmış olan kimse, bu hususlarda Allah'a
itaat etmeye, Allah'ın rubûbiyetini inkâr eden, peygamberlerini ve şeriatlarını
yalanlayan kimseden daha yakındır. Bundan dolayı, bu hususlarda kâfiri itaate
teşvik etmek, bu hususlarda taate daha yakın olanı, mü'mini teşvik etmekten daha
hususi bir durumdur. Ayetin başıyla mü'min kastedildiğine göre, sonuyla da
mü'min kastedilmektedir.
b)
Cenab-ı Allah"Bunlar, Allah'ın sınırlandır" buyurmuştur. Bundan kastının,
zikredilen miras payları olduğunda şüphe yoktur. Sonra bu hususta itaat edene
va'ad, karşı çıkana da vaîdde bulunmuştur. Bundan dolayı ayetin gelişi, vaîd'in,
bu sınırları çiğneyen kimselere ait olduğunu; bunlara, başka sınırları
çiğnemenin ilâve edilmeyeceğini gerektirmektedir. İşte bu sebepten dolayı mü'min
sadece bu hususları, hudûdları çiğnemekten menedilmiştir. Bu vaîdle mümin
kastedilmiş olmazsa, o bu vaîdle menedilmiş olmaz. Bu vaîdle mü'minin de kâfir
gibi murad edilmiş olduğu sabit olunca, bu ayetin sadece kâfirlerle ilgili
olduğunu söyleyenin sözü bâtıl olur. Buna göre eğer, "Cenab-ı Allah'ın: "Ve onun
hudûdlarını aşarsa.." ifâdesi, muzâf olan bir cem'îdir. Size göre muzaf olan
cemi ise, umum ifâde eder. Nitekim, "Kölelerimi doğdum" denildiğinde bu, o
kimsenin bütün kölelerini içine alır. Bunun böyle olduğu sabit olunca, bu ayet
Allah'ın bütün hükümlerini çiğneyen kimselere has olmuş olur. Onlar da şüphesiz
mü'minler değil, kâfirlerdir" denilirse, biz deriz ki, durum, lâfza nazaran
senin söylediğin gibiyse de, ancak bu ayetle burada muradın, Allah'ın bütün
hükümlerini çiğnemek olmadığına delâlet eden karineler vardır:
Birincisi: Allahü Teâlâ,
(......) ifâdesinden önce,
(......) buyruğunu getirmiştir. sebeple O'nun,
(......) ifâdesi, önce geçmiş olan had ve
sınırlara hamledilmiş olur.
İkincisi: Ümmet-i Muhammed, mü'min kimselerin bu ayetle günahlardan
men olundukları hususunda ittifak etmişlerdir. Eğer sizin söylediğiniz husus
doğru olsaydı, mü'minin bu ayetle men olunmaması gerekirdi.
Üçüncüsü: Şayet ayeti, Allah'ın bütün hudûdlarını ve kanunlarını
çiğnemeye hamledersek, bu ayetle onun vaîdde bulunmasının herhangi bir faydası
olmaz. Çünkü mükelleflerden hiç kimse, Allah'ın bütün sınırlarını çiğneyemez.
Çünkü Allah'ın kanunları arasında farklılıklar bulunduğu için, onları aynı anda
ihlâl etmek mümkün değildir. Çünkü, aynı anda bir kimsenin hem senevi
(Mecusî) hem de hristiyan inancında olması
mümkün değildir. Ayrıca mükellefler arasında günahların hepsini İşleyerek
Allah'a isyan eden kimse bulunmaz.
Dördüncüsü: Kasten mü'mini öldüren kimse hakkında
Cenab-ı Hakk'ın,
"Her kim kasıtlı olarak bir
mü'mini öldürürse, onun cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir"
(Nisa, 93) ayetidir. Bu ayet, bunun onun cezası
olduğunu gösterir. Bu sebeple, ona bu cezanın verilmesi gerekir. Çünkü
Cenab-ı Hak: "Kim bir kötülük yaparsa, onunla
cezalandırılır" (Nisa, 123) buyurmuştur.
Beşincisi: Cenab-ı Hakk'ın: "Ey
iman edenler, toplu bir halde kâfirlerle karşılaştığınızda, onlara arkanızı
dönmeyin. Tekrar savaşmak için bir kenara çekilen veya başka bir birliğe katılıp
mevki tutan müstesna, kim o zaman onlara arkasını dönerse, muhakkak ki Allah'ın
gazabına uğramıştır. Onun yurdu cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir"
(Enam, 15-16) ayetidir.
Altıncısı:
"Her kim zerre ağırlığınca bir
hayır yaparsa, onu görür; her kim de zerre ağırlığınca kötülük yaparsa, onu
görür" (zilzal, 7-8) ayetidir.
Yedincisi:
"Ey iman edenler, birbirinizin
malım, aranızda haram yollarla yemeyin. Ancak, karşılıktı rızaya dayanan bir
ticaret olursa, müstesna.. Kendinizi de öldürmeyin. Muhakkak ki Allah, size çok
merhametlidir. Kim haddi aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa, biz onu bir
ateşe sokarız" (Nisa, 29-30) ayetidir.
Sekizincisi:
"Kim Rabbine bir günahkâr olarak
gelirse, onun için, içinde ne ölebileceği ne yaşayabileceği cehennem vardır. Ama
kim de O'na salih ameller işlemiş bir mü'min olarak gelirse, İşte en yüce
dereceler bunlar içindir" (Taha, 74-75)
ayetidir. Böylece Cenab-ı Hak, mü'minin
sevâb ehlinden olması gibi, kâfir ve fâsıkın da devamlı ceza görenlerden
olduğunu açıklamıştır.
Dokuzuncusu: "Bir zulüm yüklenmiş olan kimse, muhakkak ki
kaybetmiştir" (Taha, 111) ayetidir. Bu, namaz
kılanlardan olan zalimin, bu vaîdin şümulüne girmesini gerektirir.
Onuncusu: Allah'ın günah olan şeyleri saymasından sonra buyurmuş
olduğu şu ayettir:
"Kim bunu yaparsa, cezaya
çarpılır; kıyamet gününde azabı kat kat olur ve hor hakir olarak onun içinde
ebedî kalır" (Furkan, 68-69). Allah, fasıklardan
tevbe edenler, kâfirlerden de iman edenler hariç olmak üzere, cehennemde ebedî
kalma hususunda fâsıkın kâfir gibi olduğunu beyan etmiştir.
Onbirincisi:
"Kim bir iyilik getirirse, ona,
ondan daha hayırlısı vardır. Onlar o gün, korkudan emindirler. Kim de bir
fenalık getirirse, onların yüzleri ateşe sürtülür. Siz, yaptıklarınızdan başka
bir şey ile mi cezalandırılacaksınız?" (Neml, 89-90)
ayetidir. Bu taatların hepsine bir mükâfat va'adedildiği gibi, bütün günahlara
da bir ilahî tehdidin bulunduğunu gösterir.
Onikincisi:
"Her kim azar da, dünya hayatını
tercih ederse, muhakkak ki cehennemdir onun varacağı yer"
(Naziat, 37-39) ayetleridir.
Onüçüncüsü: Cenab-ı Hakk'ın:
"Kim Allah'a ve Resulüne isyan ederse, onlar için, içinde ebedi olarak
kalacakları cehennem ateşi vardır" (Cin, 23)
ayetidir. Allah, kâfirle fâsıkın arasını ayırmamıştır.
Ondördüncüsü:
"Hayır
(böyle değil!) Kim bir kötülük işler de, bu günahı onu çepeçevre
kuşatırsa, işte böyleleri ateş yaranıdırlar; onlar orada ebedî kalacaklardır"
(Bakara, 81) ayetidir. Buna göre Allah ayetin
başında yahûdilerden Mûrci'e gibi inananların görüşünü anlatarak: Dediler ki
sayılı birkaç günün dışında, bize ateş değmeyecektir"
(Bakara, 80). Sonra Allah, o yahûdileri bu konuda yalanlayarak, şöyle
buyurmuştur: (Bakara, 81). İşte bütün bu
ayetler, şart makamında getirilen edatını ihtiva ettiği için, Mu'tezile'nin bu
mesele hakkında tutundukları ayetlerdir.
Lâfzının Umûm İfade Ettiğine Dair Mutezile Delilleri
Onlar lâfzının umûm ifâde ettiğine
birkaç bakımdan delil getirmişlerdir:
a)
Şayet bu lâfzı umûm için va'z edilmemiş olsaydı, bu ya hususî bir mâna için vaz
edilmiş olacaktı, yahut da bu ikisi arasında müşterek olacaktı.. Her iki
faraziye de bâtıldır. Bu sebeple, lâfzının, umûma vaz edilmiş olması gerekir.
Onun hususî bir mana için vaz edilmiş olmasının caiz olmamasına gelince, bu
şundan dolayıdır: Eğer o böyle olsaydı, konuşan tarafından, şartı yerine getiren
herkese ceza vermesi yerinde olmazdı. Çünkü bu takdire göre bu ceza, bu şarta
terettüb etmezdi. Ancak âlimler, birisi; "Kim evime girerse, ona ikram edeceğim"
dediğinde, onun, evine giren herkese ikram etmesinin güzel olacağında ittifak
etmişlerdir. Böylece biz bu 'in hususi bir mana için olmadığını anlamış oluruz.
Ama bu
(......) lâfzının, umûm ile hususî arasında müşterek olmasının caiz
olmamasına gelince, bunun birinci sebebi şudur: Müşterek olmak, asıl değildir.
İkincisi, şayet durum böyle olsaydı, cezanın şarta nasıl
tereddüp ettiği hususu, ancak mümkün olan bütün kısımlardan sorulduktan sonra
bilinebilirdi. Meselâ, birisi, dediğinde, ona, "Kadınları mı kastettin yoksa
erkekleri mi?" denilir. O, "erkekleri kastettim" dediğinde, ona, "Arabları mı,
Arab olmayanları mı, kastettin?" denilir. Eğer adam, "Ben Arabları kastettim"
derse, ona, "Rebia kabilesini mi, Muzdar kabilesini mi kastettin?" denilebilir.
Sen bunu, dallandırabileceğin kadar dallandır... Zaruri olarak, dilcilerin bunu
çirkin görmüş olduklarını bildiğimizde, lâfzının umûmî ve husûsî manada müşterek
olduğu görüşünün bâtıl olduğunu anlarız.
b)
Birisi, "Kim evime gelirse, ona ikram
ederim" dediğinde, akıllılardan herbirinin bundan istisna kılınması uygun olur.
İstisna, şayet kendisi olmasaydı hükme dahil olacak olan şeyi, sözün dışına
çıkarır; çünkü cinsten müstesna tutulan şeyin, müstesna minh'in
(kendisinden müstesna tutulanın) hükmüne dahil
olabilecek şekilde olması gerektiği hususunda bir ihtilâf yoktur; müstesnanın
müstesna minh'in hükmüne dahil olması ise, ya bu uygunlukla beraber gerekliliğin
de göz önünde bulundurulmamasıyla veya bulundurulmasıyla olur.
Birincisi yanlıştır; bunun birinci sebebine gelince, bu şundandır:
Çünkü, senin, "Bana, Zeyd hariç bazı fakihler geldi" sözünde olduğu gibi nekre,
belirsiz olan cemiden yapılan istisna ile; "Fakîhler, Zeyd hariç, bana geldiler"
sözünde olduğu gibi mahfe olan cemiden yapılan istisna arasında, her iki söze de
Zeyd kelimeşinin girmesi uygun olduğu için, bir farkın bulunmaması gerekir.
Fakat, bunların arasında, bir farkın bulunduğu, zorunlu olarak bilinir.
İkinci sebebine gelince, şöyledir:
Çünkü aded, sayıdan yapılan istisna, bu istisna olmasaydı hükme dahil olacak
olan şeyi, sözün dışına çıkarır. Bundan dolayı, bütün yerlerdeki istisnanın
anlamının bu olması gerekir; çünkü, dilcilerden hiçbiri sayılara dahil olan ile
sayılardan başka lâfızlara dahil olan istisnayı birbirinden ayırmam ıslardır.
Böylece, bizim söylediğimiz hususlarla, istisnanın, şayed istisna olmasaydı
hükmüne dahil olacak olan şeyi sözün hükmünden dışarda bıraktığı sabit olmuştur.
Bu da, şart yerinde gelen lâfzının umûm ifâde ettiğini gösterir.
c)
Cenab-ı Allah;
"Siz ve, Allah'tan başka
taptığınız şeyler, cehennem odunusunuz" (Enbiya. 98)
ayetini indirdiği zaman, İbnu'z Zeba'rİ, "Andolsun ki, Muhammed'le
davalaşacağım!" demiş, sonra da gelerek: "Ey Muhammed, meleklere ibadet edilmedi
mi, İsa İbn Meryem'e tapılmadı mı?" dedi ve böylece, lâfzın umûmî mânasına
tutundu. Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) onun bu sözünü
nakletmedi. Bu da, bu siganın umum ifâde ettiğini gösterir.
Mutezilenin Elif lam İle Marife Olan Cemilerle İstidlali
Mû'tezile'nin delillerinden ikinci
çeşidi, onların elif-lam ile marife olan cemîlerle yapılmış va'îdlere
tutunmalarıdır. Bu birçok ayette vardır. Bunların
birincisi: "Hiç şüphesiz günahkârlar cehennemde olacaklar '
(infitar. 14) ayetidir. Bil ki Kâdi, Cübbâî ve
Ebu'l-Hasan bu siganın (yani elif-lamlı cemî sığasının)
umûm ifâde ettiğini söylerlerken, Ebu Hâşim onun umûm ifâde etmediğini
söylemiştir. Biz de diyoruz ki: Bu siganın umûm ifâde ettiğine delâlet eden
birçok şey vardır:
1)
Ensâr liderlik (devlet başkanlığının)
kendilerinden olmasını istedikleri zaman Hazret-i Ebu Bekir
(radıyallahü anh) onlara karşı
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in; "İmamlar
(halifeler) Kureyş kabilesinden (olur)"
Müsned, 3/129; 183; 4/421.
sözünü delil getirmiş, Ensâr (radıyallahü anha)
da bunu kabul etmişti. Eğer cins lâm-ı tarifi ile marife kılınmış olan cemî,
istiğraka (umûma) delâlet etmemiş olsaydı,
Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'in bu
şekilde delil getirmesi doğru olmazdı. Çünkü bizim "Bazı imamlar Kureyş'tendir"
sözümüz, başka kavimlerden de bir imamın (liderin)
olmasına ters değildir. Ama bütün imamların Kureyş'ten olmasının, bazılarının
Kureyş'in dışındaki kabilelerden olmasına aykırı oluşuna gelince, rivayet
edildiğine göre Hazret-i Ömer (radıyallahü anh),
Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) zekat
vermeyenlerle savaşmaya karar verdiği zaman ona şöyle demiştir:
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem);La ilahe İllallah deyinceye kadar, ben
insanlarla savaşmakla emrolundum"
Buhari, iman, 17. demedi mi?." Böylece Hazret-i Ömer
(radıyallahü anh), lafzın ifade ettiği umûmî
mana ile, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'e
delil getirdi, sonra ne Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü
anh) ne de sahabeden herhangibir kimse lâfzın umûm ifâde etmediğini
söylemedi. Fakat Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)
hadiste bulunan istisnayı yani, istisnasını öne sürmüştür. Bunun manası: "Ancak
bu kelimenin hakkını yerine getirmek mahfuzdur." Zekat da onun haklarındandır.
2)
Bu cemî, istiğraka uygun olacak bir şekilde te'kid edilmiştir. Bundan dolayı da
istiğrakı ifâde etmesi vacib olmuştur. Onun te'kid edilmesi konusuna gelince,
Cenâb-ı Allah'ın şu ayetinde olduğu gibidir:
"Bunun üzerine, meleklerin hepsi
topluca secde etti" (Hicr, 30). Cins için olan
lamın, te'kidden sonra "istiğrak" ifâde etmesine gelince, bu da icmâ iledir. Ne
zaman böyle olursa, te'kid edilenin aslında istiğrak için olması gerekir; çünkü
bu lâfızlar, te'kid olarak adlandırılırlar. Te'kid, aslında var olan bir hükmü
takviye etmektir. Buna göre, şayet istiğrak aslında mevcut olmayıp da, ilk önce
bu lâfızlarla meydana gelmiş olsaydı, bu lâfızların hükmü takviye etme hususunda
herhangi bir tesiri olmaz; tam aksine yeni bir hüküm vermede tesir icra ederek,
te'kid edici değil de, mücmeli beyân eden lâfızlar olmuş olurlardı. Alimler, bu
lâfızların, te'kid edici lâfızlar olduğunda ittifak ettikleri için, istiğrakı
gerektiren şeyin esasen var olduğunu anlamış olur.
3)
Eliflâm, ismin başına gelince o isim mahfe (belirli)
olur. Bunun böyle olduğu, dilcilerden de nakledilmiştir. Bu sebeple "eliflâm'"ı,
kendisiyle marifeliğin meydana gelmiş olduğu şey anlamına hamletmek gerekir.
Marifelik, ancak o eliflâmı, mânânın tamamına vermekle tam olur. Çünkü,
muhataplarca bilinen, bu külli mânadır. Onu, küllî mananın dışında bir manaya
hamletmeye gelince, bu marifeliği ifâde etmez. Çünkü, küllî manaya dahil
olanların bir kısmı, diğerlerinden daha evlâ değildir. Bu sebeple, eliflâmın
bulunmuş olduğu o kelime, meçhul olarak kalmış olur.
İmdi şayet sen: "Elif lâmlı
kelime, o cinsten hususî bir topluluğu ifâde ettiği zaman, o cinsin tamamının
marifeliğini ifâde etmiş olur" dersen, ben de derim ki, bu fayda eliflâm olmadan
da vardır. Çünkü birisi, adamlar gördüm" derse, bu, cinsin marifeliğini ve
başkasından temyizini, ayrıldığını ifâde eder. Bu sebeple bu, elif lâmın
fazladan bir mâna ifâde ettiğini gösterir ki, bu da ancak onun "istiğrak" ifâde
ettiğidir.
4)
Ondan olan herhangi birini istisna etmek doğru olur ki, bu da o lâfzın umûmî
mana ifâde ettiğini gösterir.
5)
Çokluğu gerektirmek hususunda marife olan cemîler, nekire olan cemilerin
üstündedir. Çünkü nekireyi mahfe olan lâfızdan çıkarmak doğru olur. Ama bunun
aksi caiz değildir. Çünkü (......) denilebildiği
halde, (......) denilmesi caiz değildir.Toplamın çıkandan daha çok olması,
bedihî olarak bilinmektedir.
Bunun böyle olduğu sabit olunca
biz deriz ki, marife olan cemilerden anlaşılan ya küllî veya onun aşağısında
olan bir manadır. İkincisi geçersizdir,
çünkü küllün aşağısında olan hiçbir sayı yoktur ki, o sayıyı o marife olan o
cemîden çıkarmak doğru olmasın... Sen toplamın daha çok olduğunu biliyorsun; bu
sebeple, marife olan cemilerin külli manaları ifâde etmiş olmaları gerekir.
Allah en iyisini bilendir.
Ebu Hişam'ın gürüşüne gelince, ki
bu marife cemîlerin umumî mana ifâde etmedikleridir, bu hususta diğer iki yönden
âyete temessük etmek mümkündür:
a)
Bir hükmün, herhangi bir vasfa dayanması, o vasfın o hükmün sebebi olduğunu
gösterir. Buna göre, Cenâb-ı Hakk'ın: "Muhakkak ki günahkârlar cehennemde
olacaklardır" (infitar, 14) buyruğu, "fücûr"un
cehenneme girişin sebebi olduğunu gösterir. Bunun böyle olduğu olunca, sebebinin
umûmî olmasından ötürü hükmün umûmî olması gerekir ki, elde etmek istediğimiz de
budur. Bu konuda, nahiv âlimlerininıdile getirdiği üçüncü bir yol da
bulunmaktadır ki, bu Cenâb-ı Hakk'ın:
(......) ifâdesindeki eliflâmin, marifelik ifâde
eden eliflâm olmadığı, tam aksine; (......)
mânasına olduğudur. Buna, iki şey delâlet etmektedir:
1)
Çünkü, Cenâb-ı Allah'ın: "Çalan erkek ve
kadınların ellerini kesin" (Maide, 36) ayetinde,
ve senin; "Beni karşılayana bir dirhem var" sözünde olduğu gibi, bu manadaki
eliflâmlı kelimenin cevabının başına lâ harfi getirilir.
2)
Başına bu lamın gelmiş olduğu isme, fiilin atfedilmesi uygundur.
Nitekim Cenâb-ı Hak: "Muhakkak ki
tasaddukta bulunan erkeklerle tasaddukta bulunan kadınlar ve Allah'a güzel bir
borçverenter..."(Hac, 18) buyurmuştur. Eğer bu
âyetteki (......) ifâdesi,
(......) manasında olmasaydı, fiil cümlesinin
ona atfedilmesi uygun olmazdı. Bunun böyle olduğu sabit olunca,
Cenâb-ı Hakk'ın âyetinin manası,
(......) şeklindedir. Ki bu da, umumi bir mana
ifâde eder. Bu konuda ikinci âyet, Cenâb-ı Hakk'ın:
"O muttakileri, Rahman olan Allah'ın huzuruna heyetler halinde toplayıp,
günahkârları da susuz olarak cehenneme sürdüğümüz gün.., "(Meryem.85-86)
âyetidir. Âyetteki (......) lâfzı, eliflâm ile
marife kılınmış cemî sîgasıdır.
Bu konudaki üçüncü âyet: "Ve
zalimleri, diz üstü oldukları halde bırakırız "(Meryem,
72). Bu konudaki dördüncü âyet:
"Şayet Allah, zulümlerinden dolayı
insanları yakalayıp cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı; fakat
O, onları erteler... (Fatır, 45).
Allahü Teâlâ, onların cezasını en son güne
bıraktığını beyan etmiştir. Bu ancak, onların cezasının o günde verilmesi
halinde doğru olur.
Umum
Lâfızlarından (......) İle Beraber Olan Cemî Sığaları
Mû'tezile'ye göre umûm ifâde eden
lâfızların üçüncü çeşidi (......) harfiyle
birlikte gelen cemî kalıplarıdır.
a)
Hak Teâla'nın: "Tartıyı eksiltenlere yazıklar olsun ki onlar, insanlardan
ölçerek aldıkları zaman haklarını tastamam isterler"
(Mutafifin, 1-2) âyetidir.
b)"Haksız
yere yetimlerin mallarını yiyenler yok mu, onlar ancak karınlarında bir ateş
yemektedirler"(Nisa, 10) âyeti.
c)
Cenab-ı Allah'ın:
"Öz nefislerinin zalimleri olarak
meleklerin canlarını alacağı kimselere..."(Nisa, 97)
âyetidir. Cenâb-ı Allah bu âyette, Allah'a
ve Peygambere inansa bile bir insanın hicreti ve yardımı bıraktığı için hak
ettiği cezayı açıklamıştır.
d)
Cenâb-ı Hak:
"Kötülükler kazanmış olanlara
gelince, (onların) kötülüğünün karşılığı bir
misli itedir. Onları bir zillet kaplayacak..." (Yûnus.
27) buyurarak kâfir ile kâfir olmayanın tehdidini ayırmamıştır.
e)
Cenâb-ı Hak: "Altın ve gümüş yığıp, onları
Allah yolunda infak etmeyenler..." (Tevbe. 34)
buyurmuştur.
f)
Hak teâlâ:"Kötülük yapanlara...tevbe
yoktur" (Nisa, 18) buyurmuştur. Şayet fâsık
va'îd ve azaba müstehak olanlardan olmasaydı, bu sözün bir manası olmaz, bundan
da öteye tevbe etmeye bir hacet kalmazdı.
a)
Cenâb-ı Allah'ın: "Allah'a ve Resulüne
harb açanların ve yeryüzünde fesâd çıkarmak için çabalayanların cezası ancak
öldürülmeleri veya asılmalarıdır" (Maide, 33)
âyeti. Bu âyette, Cenâb-ı Hak, dünya ve
âhirette fasıklara verilen cezayı açıklamıştır.
h)
Hak teâlâ'nın: "Allah'a olan ahidlerini ve
yeminlerini az bir fiyata satanlar (var ya) işte
âhirette bir nasibleri yoktur" (Âl-i İmran, 77)
âyetidir.
Mû'tezile'ye göre umûm ifâde eden
şeylerin dördüncüsü, Cenâb-ı Hakk'ın:
"Onların cimrilik ettikleri şeyler
(yani malları) kıyamet günü boyunlarına
dolanacaktır" (Âl-i İmran, 180) âyetidir, Allah
bu âyette, zekât vermeyenlere va'idde bulunmuştur.
Umum
Lâfızlarından (......) Lâfzı
Mû'tezile'ye göre umûm ifâde eden
şeylerin beşincisi, (hepsi, tamâmı) lâfzıdır.
Meselâ: "Eğer yeryüzünde olan bütün şeyler zalim olan herbir kimsenin olsaydı
onu...fidye verirdi" (Yûnus, 54) buyurmuş ve
zâlimin zulmünden dolayı hakettiği şeyi beyân etmiştir.
Mû'tezile'ye göre umûm ifâde eden
şeylerin altıncı çeşidi, Cenâb-ı Allah'ın
insanlara karşı yaptığı va'îdlerini mutlaka yerine getireceğini gösteren şu gibi
âyetlerdir:
"(Allah
şöyle) dedi: Benim huzurumda çekişmeyin. Ben size önceden tehdid
(va'îd) göndermiştim. Benim katımda söz
değiştirilmez. Ben kullara zulümkâr da değilim"(Kâf,
28-29). Cenâb-ı Allah bu âyette
va'îd hususundaki sözünün değişmeyeceğini beyân etmiştir. Bu âyetle iki bakımdan
istidlal edilir.
a)
Allahü Teâlâ, özrü izâle sebebi
olarak önceden va'îdde bulunmasını göstermiştir. Yani önceden va'îdde
bulunduktan sonra, hiçbir kimse için herhangi bir sebeb ve O'nun azabından
kurtulma çaresi kalmaz.
b)
Allahü teâlâ'nın:"Benim katımda söz
değiştirilmez" ifâdesi, sözünün ifâde ettiği şeyi mutlaka yapacağını gösteren
açık bir sözdür. İşte bütün bunlar Mû'tezile'nin Kur'an'ın umûmi lâfızları
konusunda, delil getirdikleri şeylerin tamamıdır.
Mû'tezile'nin Hadis-i Şeriflerden İleri Sürdükleri Deliller
Haberlerdeki umûmi ifâdelere ve
lâfızlara gelince, bunun misalleri çoktur: Birinci çeşit; kalıbı ile gelenler.
1)
Vakkas b. Rebt'a'nın el-Müsevvir b. Şeddâd'dan rivayetine göre
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kim kardeşinin etini
yerse (gıybetini yaparsa) Allah o kimseye
cehennem ateşinden yedirir. Kim kardeşine bir elbise giydirirse
(iftira ederse), Allah ona cehennem ateşini
giydirir. Kim gösteriş ve şöhret makamında bulunursa, Allah da onu, kıyamet günü
riya ve şöhret makamına oturtur"
Ebu Davud, Edeb, 40,
(4/270). Bu hadis,
fâsı-ka yapılan va'id hakkında bir nastır. Hadiste geçen
(oturtur) lâfzının manası "Allah onu bu riya ve
şöhret arzusundan dolayı cezalandırır" demektir.
2)
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kim iki dilli ve iki yüzlü olur
ise, cehennemde de iki dilli ve iki yüzlü olur"
Ebu Davud, Edeb, 39,
(4/268).
Bu konuda, münafık olan ile olmayanı ayırmamıştır.
3)
Sa'id b. Zeyd (radıyallahü anh)'den
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Kim bir karış toprağı haksız yere
alır ise, Allah kıyamet günü onun boynuna yedi yeryüzünü dolar"
Müslim, Müsâkât, 138-142
(3/1230-1231).
4)
Enes (radıyallahü anh)'den
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in: "Mü'min, insanların kendisinden emin
olduğu kimse; müsluman, dilinden ve elinden müslümanların salim olduğu kimse;
muhacir, kötülükten hicret eden kimsedir. Nefsim kudret elinde olan Allah'a
yemin ederim ki kötülük yapmasından komşusu emin, olmayan kimse cennete giremez"
buyurduğu rivayet edilmiştir. Bu hadis zalim olan fâsık'ın hakkındaki va'îdi ve
Mû'tezile'nin dedi gibi, böyle olan kimsenin ne müsluman, ne mü'min olmayıp iki
menzile arasında bir yerde olduğunu gösterir.
5)
Sevbân (radıyallahü anh)'dan,
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
kıyamet günü şu üç şeyden uzak olarak gelir ise cennnete girer: Kibir, ryânef ve
borç Tirmizi, Siyer, 21(4/138);
ibn Mâce, Sadakat, 12(2/806).
Bu hadis de kendisinde bu Üç kusur bulunan kimsenin nmete girmeyeceğini
gösterir. Yoksa bunun bir manası olmaz. Hadiste geen borçtan murad, "Kim âsi,
engelleyici, tevbeyi arzu etmeden ve günahına tevbe etmeden ölürse..." demektir.
6)
Ebu Hureyre (radıyallahü anh),
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Kim ilim öğrenmek için bir yol
tutarsa, Allah onun için cennet yollarından bir yolu Kolaylaştırır. Kimi de
işleri geride bırakırsa nesebi onu ilerletmez "
Hadisin ilk yarısı için bkz,
Buhari, İlim. 10; Tirmizi, İlim. 19; İbn Mace, Mukaddime, 17
(1/81);
Ebu Davud ilim. 1(3/317).
Bu, mükâfaatın ancak taat ile, cehennemden kurtulmanın ise ancak salih
amel ile olabileceği hususunda bir nastır.
7)
İbn Ömer (radıyallahü anh)'den
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayeti gelmiştir:
"Her sarhoşluk veren şey İçkidir
ve her içki de haramdır. Kim dünyada içki içer de bundan tevbe etmez fee,
ahirette (cennet) içkilerinden îçemez"
Müslim, Eşribe, 73(3/1587).
Bu, fasık'a va'îd ve onun
cehennemde ebedî kalacağı hususunda açık bir ifâdedir. Çünkü o cennet içkisini
içmediğine göre, cennete giremeyecek demektir. Çünkü cennetlerde, nefislerin
arzuladığı ve gözlerin zevk aldığı şeyler vardır.
8)
Ümmü Seleme (radıyallahü anh),
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Ben de sizin gibi bir insanım.
Siz belki bana hasım olarak gelirsiniz ve belki biriniz delilini diğerinden daha
güzel ifâde eder. Böyle bir durumda ben kimin lehine kardeşinin hakkı olan şeyi
hükmeder isem, bilsin ki ona cehennem ateşinden bir parça vermiş olurum"
Müslim, Ekdiye. 4(3/1337).
9)
Sabit b. ed-Dahhâk Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle
buyurduğunu nakletmiştir:
"Kim, kasten ve yalan yere,
(eğer yalan söylüyorsam) İslâm'dan başka bir
dinden olayım diye yemin eder ise, o kimse dediği gibi
(o dindendir). Ve kim bir şeyden dolayı kendisini öldürür
(İntihar) eder ise, o bu yüzden cehennem
ateşinde azab olunur. Müslim,
İman, 76(1/104).
10)
Abdullah b. Ömer (radıyallahü anh) Peygamberimiz
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in namaz hakkında
şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Kim bu namazlara devam eder,
namazı onun için kıyamet gününde bir nur, bir rehber ve bir kurtuluş vesilesi
olur. Kim de devam etmez ise, namaz ona bir nur, bir rehber ve bir kurtuluş ve
sevab vesilesi olmaz. O, kıyamet günü Karun iler Hamin ile Firavun ile ve Übeyy
b. Halef ile beraber olacaktır."
Darimi, Rikak, 13 (2/302).
Bu hadis, namazı kılmamanın diğer amellerin boşa gitmesine sebeb olduğuna
ve ebedî va'îdi (tehdidi) gerektirdiğine delâlet ediyor.
11)
İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet
edildiğine göre Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem): Tüm devamlı içki
içerken Allah'a kavuşur (ölür) ise, sanki bir
putperest ola-mk Allah'a varmış olur"
Müslim, Eşribe, 73(3/1587).
İçki içen kimsenin kâfir olmadığı sabit olduğuna göre, bu hadisten
muradın, onun amellerinin boşa gittiğini anlatmak olduğunu anlıyoruz.
12)
Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'den
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kim bir demir parçası ile canına
kıyarsa, o demir parçası elinde olduğu halde, onunla karnını delik deşik eder;
elinde ebedi kalıcı, ebedi bırakılmış olarak cehenneme yuvarlanır. Kim kasten
kendini dağdan aşağı atarak kendisini öldürür İse, ebedi ve müebbed olarak
cehenneme düşer"' Müslim, İman,
175 (1/104);
Nesai, Cenaiz, 62 (4/67).
13)
Ebu Zer (radıyallahü anh)'den rivayet
edilmiştir. Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Üç kısım kimse vardır ki Allah
onlarla kıyamet gününde konuşmaz. lara hiç bakmaz ve onları temize çıkarmaz.
Onlar için elim bir azab vardır. "Ya Resulallah! Kim, o zarar edip pişman
olacaklar?" dedim. O da:"Etekleri yerleri süpüren kibirli kimse; yaptığı iyiliği
başa kakan kimse ve yalan yenvr ederek malını süslü gösteren kimse
Müslim, İman, 171
(1/102).
buyurdu. Malumdur ki Allah'ın konumadiği, merhamet etmediği ve kendileri
için elem verici bir azab bulunan kimseler cehennem ehli olanlardır. Bu hadisin
fâsıklar (günahkarlar) hakkında söylenmiş
olması, bu konuda bir delildir.
14)
Ebu Hureyre (radıyallahü anh)
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Kim, kendisi ile Allah'ın rızası
elde edilebilecek bir ilmi ancak dünyevi bir menfaat elde etmek için öğrenir
ise, kıyamet günü cennetin kokusunu duyamaz"
Ebu Davûd, İlim. 12
(3/323).
Cennetin İyiliklerine eremeyen kimsenin cehennemde olacağında şüphe
yoktur. Çünkü mükellef ya cennette ya cehennemde olacaktır.
15)
Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'den,
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:
"Kim bir ilmi saklar ise, kıyamet
günü onun ağzına ateşten bir gem vurulur.
Ebu Davud, ilim, 9(3/321).
16)
İbn Mes'ud (radıyallahü anh)'dan,
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Kim din kardeşinin malını malına
katmak için yalan yere yemin eder ise, (kıyamette)
kendisine gazablı olduğu halde Allah ile karşılaşır"
Çok yakın bir ifade için: Müslim,
İman. 220 (1/122-123).
Bu böyledir, çünkü Cenâb-ı Hak:
"Allah'a olan ahidlerini ve yeminlerini az bir fiyata satanlar
(yok mu) işte onlar için ahirette hiçbir nasib
yoktur. Allah kıyamet günü onlar ile konuşmaz, onlara bakmaz, onları temize
çıkarmaz. Onlar için pek acıklı bir azab vardır" (al-i
imran, 77) buyurmuştur. Bu, va'îd hakkında ve âyetin kâfirler gibi
fâsıklar hakkında olduğu hususlarında bir nastır.
17)
Ebu Ümâme (radıyallahü anh)'den,
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Kim hakkı olmadığı halde, bir
müslümanın malını almak için yalan yere yemin eder ise Allah ona cenneti haram,
cehennemi vâcib kılar." Denildi ki: " Ya Rasûlallah, o mal azıcık birşey olsa da
mı? "Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem): "Misvak ağacının
bir dalı bile olsa.. Müslim, İman,
218 (M/22).
buyurdu.
18)
Sa'id b. Cübeyr'den rivayet edildiğine göre o şöyle dedi: "İbn
Abbas'ın yanında idim, bir adam çıkageldi ve "Ben geçimimi şu resimlerden
kazanan bir adamım" dedi. İbn Abbas (radıyallahü anh)
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın
şöyle dediğini işittim dedi:
"Kim bir suret
(heykel) yaparsa, rûh üfürmeye muktedir olmadığı
halde, ona ruh üfürünceye kadar Allah ona azab eder. Kim, bir kavmin duyulmasını
istemediği bir sözünü dinlemeye çalışırsa, onun iki kulağına kurşun dökülür. Kim
de, rüyasında görmediği şeyi, görmüşcesine anlatırsa, o iki arpayı birbirine
bağlamak (gibi zor bir şeyle) mükellef tutulur"
Tirmizi, Libas, 19
(4/231);
Ebu Davud, Edeb. 88 (4/306).
19)
Ma'kil ibn Yesâr'dan Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği
rivayet edilmiştir:
"Allah'ın kendisinden raiyyesini
korumasını istemiş olduğu bir kul, öldüğü gün kendi raiyyesini, halkını aldatmış
olarak ölürse Allah ona cennetini haram kılar.
Müslim, İman, 227
(1/125).
20)
İbn Ömer (radıyallahü anh)'den, Hazret-i Osman
(radıyallahü anh) O'nu kaza ve hüküm verme
(kadılık) mevkiine getirmek istediğinde, O bu
hususta Hazret-i Osman (radıyallahü anh) ile
yapmış olduğu münazarada şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in dediğini duydum:
"Kim cehaletle hükmeden bir kadı
olursa, o cehennemliklerdendir. Yine kim, zulümle hükmeden bir kadı olursa, o da
cehennemliklerden olur. Ebu Davûd,
Akdiye. 2 (3/299).
21)
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve
sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kim İslâmiyet döneminde, onun
babası olmadığını bildiği halde, birisinin kendi babası olduğunu iddia ederse,
cennet ona haramdır."
22)
Hasan el-Basri'nin Ebu Bekre'den rivayet ettiği hadise göre
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:" Kim bir muahidi
(yani İslâm devleti ile ahid yapmış gayri müslim bir
devlet mensubunu) Öldürürse, o kimse cennetin kokusunu duyamaz"
Tirmizi, Diyât, 2
(4/20).
Kafir kimseleri öldürmek hususunda
durum böyle olunca, Hazret-i Peygamberin
çocuklarını öldürme hususundaki kanaatin ne olur?
23)
Ebû Saîd el-Hudrî'den, Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği
rivayet edilmiştir:
"Kim dünyada ipekli elbise
giyerse, ahirette onu giyemez"
Müsned, 1/46. Ahirette onu giyemediğine göre, o kimsenin cennetliklerden
olmaması gerekir; zira Cenâb-ı Hak:
"Orada, nefislerin arzuladığı her şey vardır" (Zuhruf,
71) buyurmaktadır.
Dışında
Umum İfade Eden Hadisler
İkinci çeşit: sigasıyla gelmemiş olan haberlerdeki umumî ifadeler,
gerçekten fazladır.
1)
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in kölesi Nâfi'den
rivayet edilen bir hadiste, Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
Kibirli olan fakir, zina eden yaşlı ve yaptığı ibâdetleri Allah'a minnet eden
kimse cennete giremez." Cennete giremeyen mükellefin, cehennemlik olduğunda icmâ
vardır.
2)
Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'den
rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Üç kimse cennete girer: Şehîd,
efendisi hakkında hayırhah olan ve Rabbinin ibâdetini güzel biçimde yerine
getiren kul ve, son derece iffetli olan dürüst bir kul.. Üç kimse de cehenneme
girer: Zalim hükümdar, Allah'ın zekâtını ödemediği bir maldan servet sahibi olan
kimse, bir de kibirli fakir.”
Tirmizi, Fedailu'l Cihad, 13
(4/125).
3)
Ebû Hureyre'den Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğu
rivayet edilmiştir:
"Allah, sıla-ı rahmi yarattı. Onun
yaratılmasını bitirince, sıla-i rahim ayağa kalkarak,
(lisân-ı hal ile)şöyle dedi: "Bu, sıla-i rahmi kesenden sığınma
makamıdır, değil mi? "Bunun üzerine Cenâb-ı Hak,
evet seni yerine getirene benim de rahmetimi ulaştırmama; senden ilgisini kesen
kimseden de rahmetimi kesmeme razı olmaz mısın? dedi. Sıla-i rahim, bunun
üzerine, evet razı olurum, deyince, Cenâb-ı Hak,
sana diyorum, bu, şu âyetlerimdir:(Bünun üzerine
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) isterseniz şu
âyetleri okuyun, buyurdu)". "Demek, idareyi ele alırsanız yeryüzünde fesat
çıkaracak ve akrabalık münasebetlerini param parça edeceksiniz, öyle mi? İşte
böyleleri, Allah'ın kendilerine lanet etmiş olduğu, kulaklarını sağır, gözlerini
de kör etmiş olduğu kimselerdir" (Muhammed, 22-23)"
Benzeri hadis için bkn. Buhari,
Edeb 13. Bu sıla-ı rahmi kesen kimsenin tehdit edilmesi va'îdi ile,
âyeteri lefsiri hususunda zikredilmiş olan açık bir nastır.
Abdurrahman İbn Avf'dan rivayet
edilen hadiste ise, Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Allah şöyle buyurmuştur:"
"Ben, Rahman olan Allah, sıla-i
rahmi yarattım ve ona ismimden alınmış bir isim verdim. İmdi, kim sıla-i rahmi
yerine getirirse, ben de ona rahmetimi ulaştırırım. Kim de sıla-i rahmi keserse,
ben de ondan rahmetimi keserim"
Ebu Davut, Zekat. 45 (2/33)
Tirmîzî, Birr, 9 (4/315)
Ebu Davut, Zekat. 45 (2/33)
Tirmîzî, Birr, 9 (4/315).
Ebû Bekre
(radıyallahü anh)'nin hadisindeyse Hazret-i
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)
şöyle buyurmuştur:
"Cezasını ahirete ertelemiş
olduğuyla beraber, Allah'ın bu dünyada cezasını hemen vermeye zulüm ve sıla-ı
rahmi kesmeden daha layık olan başka hiçbir günah yoktur"
İbn Maca, Zühd, 23
(2/1408);
Tirmizi, Kıyâme, 57 (4/664).
Muaz ibn Cebel'den,
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in orada bulunanlara şöyle dediği rivayet
edilmiştir:
"Allah'ın, kulları üzerindeki
hakkı nedir?" Orada bulunanlar, "Allah ve Resulü daha iyi bilir" dediler. Bunun
üzerine Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem):
"Allah'a ibâdet etmeleri ve Ona
hiçbir şeyi şirk koşmamalandır" (dedi.) Yine
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) sözüne devamla, "Onlar bunu yaptıklarında,
onların Allah üzerindeki haklan ne olur?"diye sorunca, onlar, Allah ve Resulü
daha iyi bilir, dediler. Bunun üzerine Hazret-i
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)
şöyle buyurdu:
"Allah'ın onlan bağışlaması ve
onlara azâb etmemesidir" Buhari
Tevhid, 1; Müslim, İmân, 48-51
(1/58/59).
Şarta bağlanmış bir şeyin, şart bulunmadığı zaman, tahakkuk etmeyeceği
malûmdur. Bu sebeple, onlar Allah'a ibâdet etmediklerinde, Allah'ın onları
bağışlamaması gerekir.
5)
Ebû Bekre, Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini
nakletmiştir:
"İki müslüman, kılıçlarıyla
dövüşüp de biri diğerini öldürdüğü zaman, öldüren de öldürülen dejcehennemdedir.
'Bunun üzerine Ebû Bekre, "Şu katildir (onun cehenneme
girmesini anladık), ama öldürülenin günahı nedir?" deyince de,
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem), "O da arkadaşını öldürmeye arzuluydu
buyurdu." Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.
6)
Ünımü Seleme'den rivayet edildiğine göre,
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Altın ve gümüş kaptan su içen
kimsenin karnında, ancak cehennem ateşi ses çıkarır"
Müslim, İman 1
(3/1624).
7)
Ebû Saîd el-Hudrî'den Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğu
rivayet edilmiştir:
"Nefsim, kudret elinde olan
Allah'a yemin ederim ki, Ehl-i Beyte buğzeden kimseyi, Allah ancak cehenneme
sokar." Onlar, onlara buğzettikleri için cehenneme girmeyi hak ettiklerinde,
onları öldürmeleri halinde cehennemi hak etmiş olmaları daha evlâ olur.
8)
Ebû Hureyre'nin rivayet etmiş olduğu hadisde şu hususlar yer almaktadır: Biz
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'le beraber Hayber senesinde, sefere
çıkmıştık.. Derken Vâdî'l-Kura'ya geldik... Adamın birisinin
Hazret-i Peygamberi koruduğu bir sırada,
ansızın kâfirlerden biri vurarak, onu öldürdü... Bunun üzerine orada bulunanlar,
"cennet ona helâl olsun!" deyince, Hazret-i
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)
şöyle buyurdu:
"Hayır, nefsi kudret elinde olan
Allah'a yemin ederim ki, Huneyn 'de, taksim edenin isabet etmediği, bu sebeple
de onun ganimetlerden almış olduğu o ince kadife, onun üzerinde bir ateş olarak
tutuşacaktır." Orada bulunanlar bunu duyunca, onlardan birisi, bir veya iki
ayakkabı bağını Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'e getirdi. Bunun
üzerine Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem); "(O
bu adam) ateşten bir veyahut da iki bağ getirdi)" buyurdu.
Nesil, Eyman, 37
(7/24);
Etnı Davud, Cihad 133
(3/68).
9)
Ebû Bürde'nin Ebû Musa el-Eş'arîden rivayet ettiği hadise göre,
Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:"
cennete giremez. Devamlı içki içen, stîa-i rahmi kesen ve sihir yapmayı
onaylayan kimse..."
10)
Ebû Hureyre'den Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğu
nakledilmiştir:
"Malının zekâtını vermeyen hiçbir
kul yoktur ki, Allah onun üzerine, Allah'ın müddeti sizin hesapladığınız
yıllarla ellibin yıl olan bir günde kulları arasında hükmedinceye kadar,
kendisiyle alnının ve sırtının dağlanacağı cehennem ateşinden tabakalar yığar"
Benzeri bir hadis için bkz:
Müslim, Zekât, 24 (2/660).
İşte, Kur'ân'ın ve haberlerin umumî bir mâna ifâde ettiğine dair,
Mû'tezile'nin zikretmiş olduğu delillerin tamamı budur.
Sünnî
Alimlerin Mu'tezile'ye Cevapları
Bizim alimlerimiz bunlara birçok
yönden cevab vermişlerdir:
1)
Biz şart makamında gelen (kim) lâfzının umûm
ifâde ettiğini kabul etmiyoruz. Ve yine lam-ı tarifli
(yani marife) olan cemi kelimelerin de umûm ifâde ettiğini kabul
etmiyoruz. Buna birçok şey delâlet eder:
a)
Şu iki lâfızdan herbirine (her..),
ve; (bazısı...) lâfızlarını eklemek doğru olur
ve şöyle denebilir: "Evime giren herkese ikramda bulunurum", ve "Evime giren bir
(veya bazı) kimseye ikramda bulunurum." Yine;
"İnsanların hepsi böyle" veva: "Bazı insanlar böyledir" denilir. Eğer şart için
olan lâfzı istiğrak (umûm) ifâde etse idi,
(......) kelimesini onun önüne getirmek, bir
tekrar; lâfzını onun önüne getirmek, (onun umûmi
oluşunu) bozan bir şey olur. Durum marife olan cemîlerde de aynıdır. Bu
sebeple bu sığaların, umûm ifâde etmedikleri ortaya çıkar.
b)
Bu kalıplar ( ve marife cemîler)
Allah'ın kitabında yer almıştır. Fakat bunlardan bazan umûmi mana, bazan da
kısmîlik murad edilmiştir. Çünkü Kur'an'ın umûmi ifâdelerinin çoğu tahsis
edilmiştir. Kelimeyi mecazi bir manaya veya müşterek bir manaya hamletmek asıl
olanın aksinedir. Bu sebeple onu, umûmî mana ile husûsî mana arasında ortak bir
noktada hakiki manasına hamletmek gerekir. Bu da o kelimenin istiğrak
(umûm) ifâde edip etmediğini açıklamaksızın,
ekseriyeti ifade ettiği bir manaya hamledilmesidir.
c)
Bu kalıplar şayet kesin olarak umûm ifâde etmiş olsalardı, te'kîd
lâfızlarını bunların başına getirmek imkansız olurdu. Çünkü zaten tahsil-i hâsıl
(elde olan şeyi yeniden elde etmeye kalkmak)
imkânsızdır. Bu lâfızları o kalıbların başına getirmenin yerinde olduğu
cümlelerde, bu kelimelerin umûm ifâde etmediklerini kesin olarak anlarız. Biz bu
kalıbların umûm ifâde ettiğini kabul etsek bile, bu kalıp bu umûmu kafi olarak
mı, zannî olarak mı ifade eder? Kat'î olarak ifâde etmesi, açıkça geçersiz ve
bâtıldır. Çünkü insanların, mübalağa yolu ile, çoğu kez
(......) ve (hepsi...) lâfızlarıyla
ekseriyeti ifâde ettikleri zarurî olarak bilinmektedir. Mesela
Cenab-ı Hakk'ın: "O kadına, Belkıs'a, herşey
verilmiş" (Neml, 23) , yani "çoğu şeyler.."
buyurduğu gibi... Bu lâfızlar umûmi manayı zannî olarak ifâde ettiklerine ve bu
mesele de zannî meselelerden olmadığına göre, bu hususta bu şekitde umûmi manaya
tutunmak caiz olmaz.
Biz bu lâfızların umûmi manayı
kati olarak ifâde ettiklerini kabul etsek bile, onları tahsis edecek birşeyin
mutlaka bulunması şartı gerekir. Çünkü umûmi olan lafızların tahsis
edilebileceğinde herhangi bir münakaşa yoktur. O halde daha niçin, "Onu tahsis
edecek birşey bulunmaz" diyorsunuz?
Bu konuda söylenebilecek en ileri
sözleri şudur: "Biz araştırdık, ancak onu "tahsis" eden herhangi birşey
bulamadık." Fakat sen biliyorsun ki birşe-yi bulamamak, var olan şeyin yokluğunu
göstermez. Bu lâfızların istiğrak (umûm)
manasını ifâde etmeleri, onları tahsis edecek bir şeyin olmamasına dayandığına
göre ve böyle bir şartın olduğu da bilinen şeylerden olmadığına göre, bu delâlet
malum olmayan bir şarta dayanmaktadır. İşte bundan ötürü, onların umûmi mana
ifâde etmemeleri gerekir.
Hak teâlâ'nın:
"Kâfirleri inzâr etsen de etmesen
de eşittir. Çünkü onlar iman etmeyecekler" (Bakara, 6)
ayeti de bu görüşü te'kid eder. Allah, kâfir olan herkesin iman etmeyeceğine
hükmetmiştir. Sonra biz, onlardan iman etmiş bir topluluğun olduğunu görürüz.
Buna göre, şu iki şeyden birinin mutlaka söz konusu olduğunu anlamış oluruz: Ya
bu sığalar umûmu ifâde etmek için konulmamıştır, veyahut da bu kalıplar umûm
ifâde etmek için konulmuşlarsa bile, Hazret-i
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)
zamanında, onların kendisi sebebiyle Allah'ın o umûmi lâfızdan muradının bu
husûsi mana olduğunu anladıkları bir karine vardı. O karinenin aynısının burada
da söz konusu olması niçin caiz olmasın? Biz her nekadar bunu bir tahsis
edicinin beyan etmesi gerektiğini kabul etsek bile, af ayetleri bu karfneyi
tahsis eder. Bu durumda da tercih bizden yanadır. Çünkü va'îd ayetlerine
nisbetle af ifâde eden ayetler, umûmi olan ifâdelere nisbetle daha husûsidirler.
Husûsî ifâdeler ise, umûmî ifadelere takdim edilir.(Daha
önce nazar-ı itibara alınır.)
Biz umûmu tahsis eden bir
muhassisin bulunmadığını kabul etsek bile, vaîde dâir umûmi ifadeler, va'ade
dâir olan umûmi ifâdelerle tezad teşkil eder. Bu durumda mutlaka bir tercihde
bulunmak gerekir. Tercih, birkaç bakımdan bizden yanadır:
Birincisi: Va'adi tutmak, va'îdi yerine getirmekten daha ikramlı bir
davranıştır.
İkincisi: Hadislerde, Allah'ın rahmetinin gazabını geçip gâlib
geldiği hususu çokça yer almıştır. Bu sebeble va'ade dâir umûmi hükümleri tercih
etmek daha uygundur.
Üçüncüsü: Va'îd Allah'ın hakkıdır. Va'ad ise kulun hakkıdır. Kulun
hakkını gerçekleştirmek, Allah'ın hakkını gerçekleştirmekten evlâdır. Biz, vaîd
ifâde eden umûmların, va'adin umûmları ile tezâd teşkil etmediğini kubul etsek
bile, bu umûmi hükümler kâfirler hakkında nazil olmuştur. Bu sebeple onlar,
umûmu ifâde eı.nede katiyyet ifâde etmezler.
İmdi eğer "Sebebin husûsi oluşuna
değil, lâfzın umûmi manasına bakılır" denilir ise, biz deriz ki: Farzet ki bu
böyledir. Ancak biz, birçok umûm lâfzın, hususi sebeplerden dolayı vârid
olduğunu, bu sebeplerden de maksadın sadece hususilik olduğunu görünce, bu umûmi
lâfızların, umûmi manayı ifâde etmelerinin kuvvetli olmadığını anlamış olduk.
Allah en iyisini bilir.
Kebire
İşleyenlere Allah Azab Etmez İddiasında Olanlar
Büyük günah işleyen kimselere
Allah'ın azab etmeyeceğini kesin olarak söyleyenlere gelince, onlar bu
görüşlerine birçok bakımdan deliller getirmişler:
a)
"Cenab-ı Allah, "Bugün rezillik ve azab kâfirlerin üstünedir"
(Nahl, 27) ve: şüphesiz bize, azabın yalanlayan
ve yüz çeviren kimseler üzerine olduğu vahyedilmiştir"
(Tâhâ, 49) buyurmuştur. Bu ayetler, rüsvaylık ve azabın kâfirlere has
olduğunu gösterir. Bu sebeple bu şeylerden herhangi birinin, kâfirlerin dışında
herhangi bir kimse için söz konusu olmaması gerekir.
b)
Cenab-ı Hak: "De ki: Ey nefislerine
haksızlık eden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü Allah
bütün günahları bağışlar" (zümer, 53)
buyurmuştur. O, tevbe ve benzeri şeyleri nazar-ı itibara almaksızın bütün
günahları affedeceğini bildirmiştir ki bu, O'nun bütün günahları bağışlayacağını
kesin olarak ifâde eder.
c)
Allahü teâlâ: "Hiç şüphesiz senin Rabbin,
insanlara karşı, onların zulümlerine rağmen mâğdretlidir"
(Ra'd, 6) buyurmuştur. Ayette geçen
(......) lâfzı durumu ifâde eder. Tıpkı senin
sözün gibi, bu, "O yemekle meşgul iken, ben padişahı gördüm" manasındadır. İşte
bu ayete göre de Allah'ın onları, onlar zulüm ile meşgul oldukları halde
affetmesi gerekir. İnsanların zulümle meşgul oldukları sırada, tevbe etmeleri
imkânsızdır. Bu sebeple tevbesiz de bağışlamanın olabileceğini anlıyoruz. Bu
ayet kâfirlerin de bağışlanmasını gerektirir. Çünkü
Hak teâlâ: "Hiç şüphesiz şirk büyük bir zulümdür"
(Lokman, 13) buyurmuştur. Fakat bu hususta bu
ayette amel etmek bırakılmış, başka hususlarda bu ayetle amel edilmiştir.
Aradaki fark ise, küfrün durumunun günahtan daha büyük olmasıdır.
d)
Allahü teâlâ: "İşte ben sizi
alevlendikçe alevlenen bir ateşle korkutuyorum. O ateşe, Hakk'ı yalanlamış ve
(imandan) yüz çevirmiş en bedbaht kimselerden
başkası girmez" (Leyl, 14-16) buyurmuştur..
Şüphesiz her ateş alevlendikçe alevlenir. Buna göre
Allahü teâlâ sanki şöyle demiştir: "Ateşe ancak yalanlayan ve imandan
yüz çeviren şakiler girer."
e)
Allahü teâlâ: "O cehenneme ne zaman
birgrub insan atılsa, cehennem bekçileri onlara: "Size bir uyarıcı
(peygamber) gelmedi mi?" diye sorarlar. Onlar,
"Evet, bize bir uyarıcı (peygamber) geldi. Ama
biz (onları) yalanladık" ve, Allah hiçbirşey
inzal etmedi. Siz çok büyük bir sapıklık içindesiniz dedik" dediler.
(Mulk, 8-9) buyurmuştur. Bu ayet, bütün cehennem
ehlinin yalancı olduğunu gösterir. Ayetin kâfirlere has olduğu söylenmesin.
Allahü teâlâ'nın bu ayetten önce: "Rablerini
inkâr edenlere cehennem azabı vardır. O ne kötü bir varış yeridir. Onlar oraya
atıldıkları zaman, onun kaynadığı haldeki bed sesini işitirler. O nerede ise,
öfkesinden çatlayacak gibi olur" (Mülk, 6-8)
buyurduğunu görmüyor musun? Bu o ayetin "Evet, bize bir uyana
(peygamber) geldi. Ama biz
(onları) yalanladık" ve, "Allah hiçbirşey inzal
etmedi..." diyen bazı kâfirlere has olduğunu gösterir. Bu söz bütün kafirlerin
söylediği bir söz değildir. Çünkü biz, bu ayetten önceki kısmın kâfirlerle
ilgili olmasının, daha sonra gelen ayetin umûmi olmasına manı olamayacağını
söylüyoruz.
Ama hasmımızın "Bu bütün
kâfirlerin söylediği bir söz değildir" İddiasına gelince, biz deriz kî: Biz bunu
kabul etmiyoruz. Çünkü yahûdi ve hıristiyanlar da Allah'ın
Hazret-i Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem)'e hiçbirşey indirmediğini söylüyorlardı.
Durum böyle olunca yahudi ve hristiyanların da, Allah'ın hiçbirşey indirmediğini
söyleyen kimselerden olması doğru olur.
f)
Allahü teâlâ "Biz kâfirlerden
başkasını cezalandırmayız" (Sebe, 17)
buyurmuştur. Ayetteki (......) kelimesi mübalağa
ifâde eden bir kalıptır. Bu sebeple tam kâfire has olması gerekir.
g)
Cenab-ı Allah, insanların, yüzleri beyaz ve siyah olan iki sınıf
olacaklarını haber verdikten sonra:"Yüzleri siyah olanlara gelince,
(onlara şöyle denir:) İman ettikten sonra demek
inkâr ettiniz haa! Öyle ise tadınız azabı.." (al-i
İmran. 106) buyurmuş ve böyle olanların kâfirler olduğunu ifâde etmiştir.
i)
Allahü Teâlâ insanları, "yarışı önde
bitirenler", "amel defteri sağından verilenler", "uğursuzluk ehli" olarak üç
kısma ayırıp, "yarışı önde bitirenler" ve "amel defteri sağından verilenler" in
cennette; "uğursuzluk ashabı" nın cehennemde olduğunu beyan etmiş; sonra da, bu
"uğursuzluk ashabı"nın kâfirler olduğunu:
"Onlar şöyle diyorlardı: "Biz
ölüp, toprak ve çürümüş kemikler haline geldiğimizde,
(evet), hakikaten biz diriltilecek miyiz"
(Bakara, 47) ayetiyle açıklanmıştır.
j)
Büyük günah sahibi rüsvay olmaz; halbuki cehenneme giren herkes, hakîrliğe duçar
olur. Buna göre büyük günah sahibi cehenneme girmez. Biz, büyük günah sahibinin
rezil ve rüsvay olmayacağını söyledik, çünkü büyük günah sahibi mü'mindir;
mü'min ise rezil ve rüsvay edilmez. Biz büyük günah sahibinin, Allah'ın:
(......) (Bakara, 3)
ayetinin tefsirinde mü'min olduğunu açıkladığımız için, onun mü'min olduğunu
söyledik. Biz, mü'minin rezil ve rüsvay edilmeyeceğini, birkaç yönden
söylemekteyiz:
1)
Allahü Teâlâ'nın: "Allah Peygamberi ve
onun yanındaki iman etmiş olan kimseleri, o gün rüsvay etmez"
(Tahrim. 8) ayetidir.
2)Yine
Allah'ın: "Muhakkak ki, o gün rüsvayhk ve kötülük, kâfirleredir"
(Nahl, 27) ayetidir.
"Ki onlar ayakta, oturarak ve
yanlan üzre Allah'ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünerek,
"Rabbimiz, sen bunları boşa yaratmadın, seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz.
Rabbimtz bizi ateşin azabından koru.. Rabbimiz, sen kimi cehenneme sokarsan,
muhakkak ki onu rezil ve rüsvay etmişsindir. Zalimler için hiçbir yardıma
yoktur. Ey Rabbimiz, biz, Rabbinize İman edin diye çağıran bir davetçi duyduk
da, hemen iman ettik! Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört
ve bizi, iyi kullarınla beraber öldür! Rabbimiz bize, peygamberlerine va'adetmiş
olduğun şeyi ve, kıyamet gününde bizi rezil ve rüsvay etme" derler
(Al-i İmran. 191-194) ayetleridir. Daha sonra
Cenab-ı Hak:
"Bunun üzerine Rableri onlara
icabet etti" (al-i imran, 195) buyurmuştur.
Allah'ı ayakta, oturarak ve yan üzre yatarak zikredenlerle, Allah'ın gökleri ve
yeri yaratmasını düşünenlerin içerisine, isyankârlar, zina edenler ve içki
içenler de dahildir. Allahü Teâlâ,
onların, "Bizi kıyamet gününde rezil ve rüsvay etme" dediklerini nakledip, sonra
da kendisinin, onlara bu hususta icabet ettiğini açıklayınca,
Allahü Teâlâ'nın onları rezil ve rüsvay
etmeyeceği sabit olmuş olur. İşte böylece de, bizim anlattıklarımızla,
Allahü Teâlâ'nın, ehl-i kıbleden olan
günahkârları rezil ve rüsvay etmiyeceği ortaya çıkmış olur. Biz cehenneme giren
herkesin rezil ve rüsvay olacağını söyledik, çünkü
Cenab-ı Hak: "Rabbimiz, sen kimi ateşe sokarsan, muhakkak ki onu
rüsvay etmişsinöir" buyurmuştur. Böylece, bu iki mukaddimenin her ikisiyle de,
büyük günah sahibinin cehenneme girmeyeceği kesinleşmiş olur.
k)
Va'ad hakkında gelmiş ve hayli fazla olan umumî ifadelerdir. Meselâ,
Allahü Teâlâ:
"Ve onlar, sana indirilenle,
senden önce indirilenlere iman ederler. Ahirete de kesin olarak İnanırlar. İşte
bunlar, Rablerinden olan bir hidâyet üzeredirler. Ve onlar, kurtuluşa ermiş
olanların ta kendileridir" (Bakara, 4-5)
buyurmuş ve iman eden herkesin kurtulacağına hükmetmiştir.
Ve yine
Cenab-ı Hak:
"İman edenlerden, yahudilerden,
hristiyanlardan ve sâbiîlerden kim Allah'a ve ahîret gününe iman eder ve salih
amel işler ise, işte böyle olanların, Rableri yanında mükâfaatları vardır.
Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değiller"
(Bakara, 62) buyurmuştur. Buna göre Allah'ın: ve salih amel işlerler"
ifadesindeki lafzı müsbet ve nekire bir kelimedir. Dolayısı ile tek bir salih
amel yeterlidir. Ve yine Hak teâlâ:
"Kadınlardan ve erkeklerden kim
mümin olarak salih amel işler ise, işte böyle olan kimseler cennete girerler"
(Nisa, 124) buyurmuştur.
Bu gibi ayetler gerçekten çoktur
ve bizim bu hususta müstakil bir kitapçığımız vardır. Bu ayetleri görmek
isteyen, o kitapçığımızı gözden geçirsin. Bütün bu hususlara, "Bu izahlar va'îd
ile ilgili umûmî mana ifâde eden ayetlerle tezad teşkil eder" diye cevap
veririz. Bu ayetlerin herbirinin tefsiri inşaallah yeri gelince görülecektir.
Bazılarının Affedileceğini Söyleyip Bazıları Hakkında Tevakkuf Edenlerin
Delilleri
Bazı kimselerin affedileceğini
kesin olarak söyleyen ve bazı kimselerin affedilip edilmemesi konusunda tevakkuf
eden (susan) alimlerimize gelince, onlar
Kur'an'dan birçok ayeti delil getirmişlerdir:
Birinci Delilleri: Birinci delilleri,
Allahü teâlâ'nın çok affedici ve bağışlayıcı olduğunu gösteren
ayetlerdir.
Meselâ:
"O
(Allah), kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri affeden ve sizin ne
yaptığınızı bilendir" (şûra, 25);
"Size isabet eden bir musibet
ellerinizin kazandığı şey yüzündendir. Allah birçoğunu da bağışlıyor"
(Şûra, 30) ve: "Denizde dağlar gibi akıp giden
gemiler de O'nun ayetlerindendir. Eğer O, dilerse rüzgarı durdurur
(o zaman yelkenli gemiler) denizin yüzünde
kalıverirler. Şüphesiz ki bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için kafi
ayetler yardır. Yahud (Allah o gemileri),
(insanların) kazandığı
(günahlar) yüzünden helâk eder. Bir çoğunu da bağışlar"
(Şura, 32-34) ayetleri gibi.
Keza ümmet-i Muhammed, Allah'ın,
kullarını affedeceğine ve O'nun isimleri arasında "el-Afüvv"
(affedici) isminin de olduğuna ittifak
etmişlerdir. Buna göre biz deriz ki "afv", ya ikâb edilmesi güzel olan veya ikâb
edilmesi yerinde olmayan kimseden azabı düşürmekten ibaret olur. Bu ikinci şekil
bâtıldır. Çünkü ikâb edilmesi yerinde olmayan kimseyi cezalandırmak kabin
(çirkin) dir. Böyle bir işi yapmayan kimse için,
"O, onu affetti" denilemez. Baksana, insan birisine zulmetmediği zaman, "O, onu
affetti" denilemez. Ancak azac etme hakkı olan bir kimseye azab etmeyi
(cezalandırmayı) bırakır ise, o zaman "O, onu
affetti" denilir. İşte bu sebepten ötürü Cenab-ı Hak:
" Affetmeniz takvaya daim
uygundur" (Bakara, 237) buyurmuştur ve yine
Allah:
(Şûra.
25) buyurmuştur. Eğer af, tevbe edenin cezasını düşürmekten ibaret olsa
idi, bu faydasız bir tekrar olurdu. Böylece biz, affın ikâb edilmesi
(cezalandırılması) yerinde olan bir kimsenin
cezasını kaldırmaktan ibaret olduğunu anladık. İşte bu bizim gö rüşümüzdür.
İkinci Delil: İkinci delilleri, Allah'ın gâfir, gafur ve gaffar
olduğunu gösteren ayetlerdir. Nitekim Allah:
"(O),
günahı bağışlar, tevbeyi kabul eder" (Mümin. 3);
"Senin Rabbin gafur ve rahmet sahibidir " (Kehf, 58);
"Şüphesiz ben (Allah), tevbe edene mağfiret
ederim" (Tahâ, 82) ve "Ey Rabbimiz bizi bağışla,
varış ancak Sanadır" (Bakara, 285) buyurmuştur.
Mağfiret cezalandırılması yerinde olmayan kimseden azabı düşürmekten ibaret
değildir. Bu sebeple onun cezalandırılması yerinde olan kimsenin cezasını
düşürmekten ibaret olması gerekir. Biz, buradaki ilk şeklin bâtıl olduğunu
söyledik, çünkü Cenab-ı Allah mağfiret sıfatını, kullarına lütfü sadedinde
zikretmiştir. Eğer biz mağfireti birinci manaya hamtedersek, geriye lütuf manası
kalmaz. Çünkü çirkin olan bir işi yapmamak, kula bir lütuf olmaz. Belki bu bir
bakıma kendi nefsine iyilik olmuş olur. Çünkü eğer Allah böyle yapmış olsaydı,
zemme ve kınamaya müstehak olmuş olur, ulûhiyet çizgisinden çıkmış olur, çirkin
şeyleri bırakması sebebiyle de kulları tarafından övülmeye müstehak olmazdı.
Bunun böyle olması bâtıl olunca, mağfireti ikinci şekilde manalandırmak ortaya
çıkar. Ki bu varmak istediğimiz neticedir.
İmdi denilirse ki: Niçin af ve
mağfireti, dünyada gereken cezayı ahirete tehir etmek manasına hamletmek caiz
olmasın? Nitekim affın dünyadaki azabı tehir etme anlamında kullanıldığına,
Allahü teâlâ'nın yahudilerin kıssasındaki:
"Sonra, bunun peşisıra sizi
affettik" (Bakara, 52) ayeti de delâlet
etmektedir. Bu ayetten maksad, ikâbı düşürmek değil, onu ahirete bırakmaktır.
Allah'ın: ' Size isabet eden bir musibet ellerinizin kazandığı şey yüzündendir.
Allah birçoğunu da bağışlıyor" (Şûra. 30) ayeti
de böyledir. Yani Hak teâlâ, ya bir
imtihan olarak veya acele bir ceza olarak, sizin günahlarınız sebebi ile
cezasının musibetlerini vermede acele etmez; birçok günaha karşılık mihnet ve
cezayı da acele vermez. Yine Allah'ın: "Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler
de Onun ayetlerindendir. Eğer O, dilerse rüzgarı durdurur da
(o zaman yelkenli gemiler denizin yüzünde kalıverhler).
Şüphesiz ki bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için kafi ayetler vardır.
Yahud (Allah o gemileri),
(insanların) kazandığı
(günahlar) yüzünden helak eder. Bir çok (günahı
da) bağışlar" (Şûra, 32-34), yani eğer
Allah onları helak etmeyi isteseydi onları helak ederdi. Halbuki birçok
günahlarına rağmen helak etmemiştir.
Evet böyle denilirse cevabımız
şöyle olur:
"Afv" kelimesinin asıl mânası
"giderdi" manasına olan, (Onun izini giderdi)
ifâdesindendir. Durum böyle olunca "af" denen şeyin izâle"
(gidermek) manasına olması gerekir. Bundan
dolayı Allahü teâlâ:
"Fakat kimin
(hangi katilin) lehinde maktulün kardeşi
(velisi) tarafından cüz'i birşey affolunursa...
(Bakara, 178) buyurmuştur. Halbuki bu aftan
maksad cezayı tehir etmek değil, aksine izale etmek, kaldırmaktır. Allah'ın:
"Affetmeniz takvaya daha uygundur" (Bakara. 237)
ayeti de böyledir. Buradaki aftan maksad, onu belirli bir zamana ertelemek
değildir, aksine onu tamamen saldırmaktır. Yine affın te'hir manasına
gelmediğine şu da delâlet eder: Alacaklı kimse, alacağını istemeyi tehir
ettiğinde, "O, onu affetti" denilmez. Eğer, o alacağından tamamen vazgeçerse, o
zaman "O, onu affetti" denilir. Böylece affın tehir manası ile tefsir
edilmesinin mümkün olmadığı ortaya çıkmıştır.
Üçüncü Delil: Üçüncü delil,
Allah'ın rahman ve rahim olduğunu göster ayetlerdir. Bu nevi ayetlerle şu
şekilde istidlal edilir: Allah'ın rahmeti ya sevaba hak kazanmış muti kimseler
için, veyahut da cezaya müstehak olmuş" kimseler için olur.
Birincisi bâtıldır. Çünkü onlar hakkında
Allah'ın rahmeti, Allah onlara hakettikleri sevabı vermiş olduğu için meydana
gelir veya haklerinden fazlasını onlara vermesi sureti ile lütfetmiş olur.
Birincisi bâtıldır, çünkü vacibi
(görevi) yerine getirmek, rahmet diye
adlandırılamaz. Baksana, birisinden yüz dinar alacağı olan kimse, onu zorla ve
mecbur tutarak aldığında, bu parayı veren kimse için, "O, bu miktar parayı alan
kimseye rahmet olsun diye verdi" denilmez. İkincisi
de yanlıştır; çünkü mükellef hakkı olan mükafaâtı almış olması sebebiyle, bu
fazlalıktan adeta müstağni gibidir; bu sebeple, bu fazlalık nimet vermede
ziyâdelik diye adlandırılıp, kesinlikle rahmet diye adlandırılmaz. Görmüyor
musun, en büyük hükümdarın hizmetinde büyük servet ve mükemmel bir mülk sahibi
olan emir ve yöneticiler bulunsun: sonra bu hükümdar onun malına kendi mülkünden
başka mülkler kattığında bu durumda hükümdar "ona merhamet etti" denilmez, tam
aksine, o ona nimetler vermede çok cömert davrandı denilir. Burada da böyledir.
İkinci kısma gelince ki bu,
Allah'ın rahmetinin ikâbı (cezalandırmayı)
haketmiş olan kimse için olmasıdır, bu tür rahmet ya Allah'ın hakedilen azaba
daha fazla azab katmaması şeklinde olur. Bu batıldır. Çünkü zaten bu fazla azabı
vermemek vacibtir. Vacib olan ise rahmet diye adlandırılmaz. Bir de her kâfirin
ve zalimin, bize zulmetmedikleri için, bize karşı "rahîm"
(merhametli) sayılması gerekir. Buna göre,
geriye sadece, Allah'ın müstehak olunan azabı bıraktığı için "rahim" olması
gerekir. Bu da, tevbe etmelerinden sonra, ne küçük günah ne de büyük günah
sahibleri hakkında söz konusu olur. Çünkü zaten onlara azab etmemek vacibtir. Bu
sebeple, bu Allah'ın rahmetinin ancak büyük günah sahibine tevbe etmediği halde
azab etmeyi terkettiği için meydana geldiğini gösterir.
Şayet, "herbiri lütuf olan
Allah'ın yaratması mükellef tutmuş olması ve rızık vermiş olmasından dolayı, bir
de büyük günah sahibinin azabını hafifletmiş olmasından dolayı O'nun rahmetinin
olması niçin caiz olmasın?" denilirse biz deriz ki:
Birincisine gelince bu, Allah'ın dünyada rahim olduğunu ifade eder.
Ümmet Allah'ın ahiretteki rahmetinin, dünyadaki rahmetinden daha büyük olduğunda
ittifak ettiğine göre bu durumda Allah'ın ahiretteki rahmeti nerede kalacak?
İkincisine gelince, bu hususta size göre
Allah'ın azabını hafifletmesi caiz değildir. Va'tdiyye olan Mu'tezile'nin görüşü
de böyledir. Ayetin muktezasına göre hafifletme meydana geleceği için,
affetmesinin caiz olduğu da sabit olmuş olur. Çünkü bu ikisinden birisini kabul
eden diğerini de kabul etmektedir.
Dördüncü Delil: Allah'ın: "Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez,
bunun dışındaki şeyleri dilediği kimseler için affeder"
(Nisa, 48) ayetidir. Buna göre biz deriz ki, Allah'ın, "dilediği kimseler
için.." ifadesinin, tevbe eden büyük günah ve küçük günah sahiplerini içine
alması caiz olmaz. Bu sebeple, bu ifâdeden kastedilenin tevbe etmemiş olan büyük
günah sahipleri olması gerekir. Biz, "Bunun tevbe etmiş büyük günah ve küçük
günah sahiplerini içine alması caiz değildir" dedik, bunun birçok sebebi vardır:
a)
"Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, bunun dışındaki şeyleri
atfeder..." ayetinin manası, "Bunu bir lütuf olarak bağışlamaz, hakedilmiş bir
bağışlama olarak da bağışlamaz" demektir. Akıl ve nakil bunun böyle olduğunu
gösterir. Bu böyle olunca, Allah'ın: "Bunun dışındaki şeyleri dilediği kimseler
için affeder" sözünün manası, şirkin dışındaki günahları bağışlamakla "lütufta
bulunmuş" demektir. Böylece nefy ve isbât aynı şeye âit olmuş olur. Görmez misin
falanca şayet, "O yüz dinar lütfetmez. Hakeden kimseye bundan daha aşağısını
verir" dediği zaman bu derli toplu bir söz olmaz. Tevbe etmiş olan büyük ve
küçük günah sahibini bağışlamak, hakedilmiş bir bağışlama olunca, ayetten
onların kastedilmiş olması imkansız olur.
b)
Şayet, "Allah (şirk) dışındaki
şeyleri dilediği kimseler için atfeder" ayeti, "Tevbe edenler ve küçük günah
sahipleri gibi affedilmeye hak kazanmış kimseleri bağışlar" manasında olsaydı,
geriye şirki, şirk olmayan günahlardan ayırmanın bir manası kalmazdı. Çünkü
Cenab-ı Hak, hakedildiği zaman şirkin
dışındaki günahları bağışladığı gibi, hakedilmediği zaman onları bağışlamaz.
Aynen bunun gibi bağışlanma hakedildiğinde şirki de bağışlar, hakedilmediği
zaman bağışlamaz. Böylece de geriye şirk ile diğerlerini ayrı mütalâa etmenin
bir manası olmaz.
c)
Tevbe edenlerle küçük günah sahiplerini bağışlamak vâcibtir. Vâcib olan bir şey
ise, Allah'ın meşietine (dilemesine) bağlanamaz.
Çünkü meşiete bağlanan şeyi, "faili isterse yapar, isterse yapmaz" demektir.
Buna göre vâcib olan, istensin istenmesin mutlaka yapılması gereken şey
demektir. Ayette geçen bağışlama, meşiete bağlanmış olan mağfirettir. Bu
sebeple, onun tevbe edenler ile küçük günah sahiplerinin bağışlanması olması
caiz değildir.
Bil ki bütün bu izahların tamamı,
"Tevbe etmiş olan büyük ve küçük günah sahiblerinin bağışlanması vâcibtir" diyen
Mu'tezile'nin görüşüne dayanır. Bize gelince, biz bu görüşte değiliz.
d)
Hak teâlâ'nın: "Bunun
(şirkin) dışındaki şeyleri dilediği kimseler
için affeder" ifâdesi, şirkin dışında kalan her günahı affedeceğini kâfi olarak
gösterir. Bu ifâdenin içine, tevbe eden ve etmeyen büyük ve küçük günah
sahipleri de girer. Ancak bu üç kısmın bağışlanmasının iki ana kısma ayrılması
-uhtemeldir. Çünkü bütün günahların herkes için veya bazı kimseler için
affedilmesi muhtemeldir. Buna göre Allah'ın: "Bunun dışındakileri affeder sözü,
bu üç kısmın hepsini affedebileceğini gösterir. Sonra O'nun, "dilediji kimseler
için" ifâdesi de bütün günahları herkesten değil de, bazı kimselerden
affedeceğine delâlet eder. İşte bu, Ehİ-i Sünnet'in prensiplerine uygun olan
izah tarzıdır. Bu sebeple şayet, "Biz, mağfiretin, Allah'ın ahirette
günahkârlara azab etmeyeceğini gösterdiğini kabul etmiyoruz. Bunu şöyle izah
edebiliriz: Mağfiret, ikâbı kaldırmaktır. İkâbı
(cezayı) kaldırmak ise, devamlı olarak veya geçici olarak kaldırmayı
içine alır. İki şey arasındaki müşterek bir miktan belirtmek üzere konulan bir
lafız, bu iki şeyden ikisini de işar etmez. Buna göre "mağfiret" kelimesinde,
azabı devamlı olarak (ebedi olarak) kaldırmaya
delâlet eden herhangi birşey yoktur. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz
ki, "Niçin bu ayetten maksadın, "Allah şirkin cezasını dünyadan ahirete
bırakmaz, ama şirkin dışındaki günahların cezasını ise, dilediği kimseler için
ahirete tehir eder" şeklinde olması caiz olmasın?" Şöyle denilmesin: "Bu nasıl
doğru olur. Halbuki biz dünyevî bakımından, mü'minlerden daha çok, kâfirlere
ceza verileceğini kabul etmiyoruz. Çünkü ayetin takdirinin, "Allah dilediği
kimseler için dünyada şirkin cezasını tehir etmez, yine dilediği kimseler için
şirkin dışındaki günahların cezasını tehir eder" şeklinde olduğunu söylüyoruz."
Böylece, bununla, her nekadar bu onlardan çoğuna yapılmasa bile, herbirinin
cezasını peşin vermek mümkün olduğu için, kâfir ve fâsıkların cezasının peşin
verilebileceği sebebi ile her iki grub insanın da korkutulması meydana gelir.
Biz bağışlamanın (mağfiretin), devamlı olarak
cezayı kaldırmak manasından ibaret olduğunu kabul ediyoruz. Buna göre niçin, "Bu
kelimeyi, tevbe edenler ile küçük günah sahibinin bağışlanmasına hamletmek
mümkün değildir" dediniz?
İlk üç izah tarzı, onların
söylemediği prensipler üzerine bina edilmiştir. Bunlar, büyük ve küçük günah
sahiblerinin tevbelerinden sonra bağışlanmalarının vacib olmasıdır.
Dördüncü bir izah tarzına gelince,
biz, Allah'ın, "Bunun (şirkin) dışındaki
şeyleri.." ifâdesinin umûm ifâde ettiğini kabul etmiyoruz. Bunun delili, bedel
olmak üzere, kendisine ve lafızlarının getirilmesi ve meselâ: "Bunun dışındaki
herşeyi bağışlar;""Bunun dışındaki bazı şeyleri affeder"denilmesinin doğru
oluşudur. Şayet Allah'ın "Bunun dışında.." sözü umûm ifâde etseydi, işte bu
doğru olmazdı. Biz bu sözün umûm ifâde ettiğini kabul etsek bile, tevbe eden
büyük ve küçük günah sahipleri ile tahsis etmiş oluruz. Bu böyledir, çünkü va'îd
hakkında gelen ayetlerden herbiri, meselâ adam öldürme ve zina etme gibi bir
büyük günah çeşidi ile tahsis edilmiştir. Bu ayet ise, bütün günahları, içine
almaktadır. Halbuki hass lâfız âmm olan lâfza takdim edilir. Bu sebeple va'îd
ayetlerinin, bu ayetten önce nazar-ı itibara alınması gerekir.
Birinciye şöyle cevab verilir: Biz
mağfireti, azabı tehir etme manasına aldığımızda, ayetin hükmüne göre, dünyada
müşriklerin cezasının mü'minlerin cezasından daha çok olması gerekir. Aksi halde
böyle bir ayırımda herhangi bir fayda olmazdı. Halbuki böyle olmadığı, "Eğer
insanlar (kâfirlerin rızıklarının bol verildiği fikrine
kapılarak tek bir ümmet haline gelmeyecek olsaydı. Rahman (Allah'ı) inkâr
edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdiveni gümüşten yapardık"
(Zuhruf, 33) ayetinin delaletiyle malûmdur.
Onun, "Niçin Allah'ın "Bunun
dışındakiler..." sözü umûm ifâde eder dediniz? sözüne gelince biz deriz ki,
Allah'ın (......) lafzı, şirkin dışında kalmakla
nitelenen şeylere işaret eder. Bu şeylerin mahiyeti birdir. Böylece Allah kesin
olarak onları bağışlayacağına hükmetmiştir. Buna göre bu mahiyet kendisinde
bulunan her şey için, bağışlamanın söz konusu olması gerekir. Böylece bu sözün
umûm ifâde ettiği ortaya çıkmış olur. Bir de hangi günah olursa olsun bundan
İstisna edilebilir. Va'îdiyye (Mu'tezile'nin bir kısmı)'ye
göre, birşeyden istisnanın yapılabilmesi onun umûm ifâde ettiğini gösterir.
Onun, "Va'îd ayetleri bu ayetten daha hususidir" sözüne gelince, biz deriz ki:
ayet va'îd ayetlerinden daha husûsîdir. Çünkü bu ayet bazı günahların
affedileceğini ifâde eder. Halbuki sizin söylediğiniz va'îd ayetleri, her günah
için va'îdi ifâde eder. Bir de Kur'an ve hadislerde affa teşvik babında gelen
şeylerin çok olmasından dolayı, af ayetlerini tercih etmek daha evlâdır.
Beşinci Delil: Beşinci delil, bizim va'ad ayetlerinin umûmî oluşuna
sarılmamızdır. Bunlar Kur'an'da pek çokturlar. Sonra biz deriz ki: Bir tearuz
var gibi göründüğünde bir tercih yapmamız veya o iki şeyin arasını bulmamız
gerekir. Tercihin yapılmasının sebepleri pek çoktur:
a)
Va'ad ayetlerinin umûmî oluşları daha çoktur. Delillerin çok oluşu sebebi ile
tercihte bulunmak dinimizde muteber bir iştir. Biz usulü fıkıh kitabımızda bunun
doğruluğuna deliller getirmiştik.
b)
Allahü teâlâ'nın:"Hiç şüphesiz
iyiliker, kötülükleri giderir" (Hûd, 114) ayeti,
usul-ü fıkıhta da sabit olduğu gibi, hasene (iyilik)
olduğu için hasenatın kötülükleri giderdiğini gösterir. Bu sebeple, işte bu
işaretin hükmüne göre, her hasenenin (iyiliğin),
kâfirden çıkan iyiliklere nazaran yapılmamış olan her kötülüğü gidermesi
gerekir. Çünkü bu iyilikler kâfirlerin kötülüklerini gidermez. Dolayısı ile
geriye ayetle, kâfirlerin dışındakiler hakkında (yani
mü'minler hakkında) amel edilmesi kalır.
c)
Hak teâlâ:
"Kim bir iyilik yaparsa, ona o
iyiliğinin on misli (sevab) vardır. Kim de
kötülük (günah) işler ise, sadece o kötülüğü
kadar cezalandırılır"(En'am 160) buyurmuş ve
sonra bu on misli sevaba ilavede bulunarak:
"Her, başağında yüz danesi bulunan
yedi başak bitiren bir tohum misali." (Bakara. 161)
buyurmuştur. Daha sonra, bunda da ilâvede bulunarak"Allah dilediğine kat kat
artırır" (Bakara, 261) buyurmuştur. Günahlar
hususunda ise, Allah: "Kim de bir kötülük (günah) işler ise, sadece o kötülüğü kadar cezalandırılır"
(Enam, 160) buyurmuştur. Bu, Allah katında,
iyilik tarafının kötülük tarafına ne kadar üstün tutulduğu hususunda son derece
açık bir delildir.
d)
Allahü teâlâ, Nisa süresindeki bir va'ad
ayetinde sövle buyurmuştur:
"İman edip salih ameller
işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere, ebedi kalıcılar olarak
sokacağız. Allah va 'adini hak olarak yaptı. Sözü Allah'dan daha doğru kim var"
(nisa, 122). Allah, "Allah va'adini hak olarak
yaptı" sözünü ancak te'kid için söylemiş ve hiçbir yerde, "Allah va'îdini hak
olarak yaptı" şeklinde birşey söylememiştir.
Cenab-ı Allah'ın:
"Bizim katımızda söz
değiştirilmez. Bert kullanma zulümkâr değilim" (Kâf,
29) buyruğu hem va'ad hem de va'îd hususundadır.
e)
Allahü teâlâ:"Kim bir günah işler veya
kendine zulmeder de sonra Allah'dan bağışlanmayı isterse, Allah'ı gafur ve rahîm
bulur. Kim bir günah işlerse, onu kendi aleyhine yapmış olur. Allah alîm ve
hakîmdir" (nisa, 110-111) buyurmuştur. İstiğfar,
mağfiret taleb etmektir ki tevbeden farklıdır. Burada, ister tevbe etsin isterse
tevbe etmesin, bir kul Allah'dan mağfiret taleb ettiği zaman, Allah onu
bağışlayacağını açıkça ifâde etmiş, ama "kim bir günah işlerse Allah'ı azab
edici ve ceza verici olarak bulur" dememiş, aksine "Onu kendi aleyhine yapmış
olur" buyurmuştur. Bu durum, iyilik tarafının üstünlüğünü gösterir. Bunun bir
benzeri de Hak teâlâ'nın:
"Eğer iyilik yaparsanız, kendiniz
için iyilik yapmış olursunuz. Kötülük yaparsanız da kendi aleyhinize yapmış
olursunuz" (Isra, 7) ayetidir. Bu ayette,
Cenab-ı Allah, "Kötülük yaparsanız da kendiniz için kötülük yapmış olursunuz"
buyurmuştur. Buna göre sanki O, kulun iyiliğini iki kere tekrar etmek suretiyle
ifâde etmiş, kötülüğünü ise tek bir defa zikrederek adetâ örtmüştür. Bütün
bunlar iyilik tarafının üstün olduğunu gösterir.
f)
Biz, Allahü teâlâ'nın: "Bunun
dışındaki şeyleri (günahları) dilediği kimseler
için affeder" (Nisa, 48) sözünün, ancak büyük
günah sahibini affetmeyi ihtiva ettiğine delil getirmiştik. İmdi
Allahü Teâlâ bu ayeti, tek surede iki defa
getirmiştir. Tekrar ediş, ancak te'kid için olursa güzel olur. Buna karşılık,
Allah va'îd ayetlerinden hiçbirini aynı lâfız ile ne tek surede ne de başka
başka surelerde tekrar etmemiştir. Böylece bu da Hak
teâlâ'nın hasenat ve affa dair va'ad tarafına, günahtan daha fazla
önem verdiğine delâlet eder.
g)
Va'ad ve va'îdin umûmi ifâdeleri birbirleriyle tezat teşkil ediyor gibi
görününce, bu durumda iki taraftan birine doğru te'vile gitmek gerekir. Te'vîli
va'îd tarafında yapmak, va'ad tarafında yapmaktan daha güzeldir. Çünkü örfte
va'îdden vazgeçmek güzel, va'adi yerine getirmemek ise, çirkin sayılmıştır. Bu
sebeple te'vili va'îde yöneltmek, va'ade yöneltmekten daha evlâ olur.
h)
Kur'an, Allahü Teâlâ'nın gâfir,
gafur, gaffar olduğunu; gufran ve mağfiretinin bulunduğunu; rahîm ve kerîm
olduğunu; affının, ihsanının, fazlının ve lûtfunun bulunduğunu gösteren
ayetlerle doludur. Bu hususlara delâlet eden hadisler de tevatür derecesine
varmışlardır. Bütün bunlar va'ad tarafını takviye eden şeylerdir. Kur'an'da
Allah'ın rahmet, kerem ve aftan uzak olduğunu gösteren hiçbir ayet yoktur.
Dolayısıyla bütün bunlar va'ad tarafının va'îd tarafına üstün olmasını
gerektirir.
i)
Büyük günah sahibi insan, hayırların en üstünü olan iman etmiş, kötülüklerin en
büyüğü olan küfre düşmemiş, fakat kötülüklerden olup da zirvede olmayan bir
şerri (günahı) işlemiştir. Kölesi bulunan bir
efendi düşünün. Onun kölesi taatların en büyüğünü yaptığı halde, orta derecede
bir kusur işlemiştir. Bu durumda şayet efendi bu orta derece kusuru büyük taate
tercih eder (ondan daha önemli sayarsa), kınanır
ve eziyet veren birisi sayılır. Burada da böyledir: Allah'ın böyle yapması caiz
olmayınca, va'ad tarafının üstün olduğu ortaya çıkmış olur.
j)
Yahya b. Mu'az er-Râzî şöyle demiştir: "Allah'ım! Bir saatlik tevhid, elli
senelik küfrü yerle bir edince, elli senelik tevhid bir saatlik günahı nasıl
yerle bir edemez? Allahım! Küfürle beraber hiçbir taatin faydası olmayınca,
senin adaletinin gereği, imânın yanında hiçbir günahın da zarar vermemesi
beklenir. Aksi halde küfür imandan daha büyük olmuş olur. Eğer böyle olursa
affını ummaktan daha az başka birşey olmaz." Bu güzel bir sözdür.
k)
Biz Allah'ın: "Bunun dışındaki şeyleri dilediği kimseler için
affeder" sözünü, tevbe etmiş küçük ve büyük günah sahibine hamletmenin mümkün
olmadığını delile dayanarak izah etmiştik. Buna göre şayet sen, bu ifâdeyi tevbe
etmemiş büyük günah sahiplerine hamletmez isen, ayetin âtıl sayılması gerekir.
Ama biz va'îd ayetlerinin umûmî ifâdelerini, o günahları helâl gören kimseler
manasında tahsis ettiğimizde, bu sırf umûmî bir ifâdeyi tahsis olur. Tahsis
etmenin ta'tîl (atıl bırakmak, onunla amel etmemek)
den daha ehven olduğu herkesçe malûmdur.
Mû'tezile birçok bakımdan va'îd
tarafının tercih edilmesinin daha evlâ olduğunu söylemiştir:
1)
Ümmet-i Muhammed, fâsık kimsenin lanetleneceği, ibret ve azab olmak üzere
cezalandırılacağı ve onun rezil ve rüsvay edileceği hususunda ittifak etmiştir.
Bu, fâsıkın ilâhî cezaya müstehak olduğunu gösterir. Fâsık cezayı haketmiş
olunca onun bu halde sevabı da haketmesi imkânsız olur. Bunun böyle olduğu sabit
olunca va'îd tarafının va'ad tarafından üstün olduğu ortaya çıkmış olur. Fasıkın
lanetlenmiş olmasının izahını Kur'an ve icmâ gösterir.
Kur'an'ın bu husustaki deliline
gelince, Allah'ın mü'mini öldüren kimse hakkındaki:
"Allah ona gazab etmiş ve onu
lanetlemiştir" (Nisa. 93) ayeti ile:
"Haberiniz olsun ki Allah'ın
laneti zalimleredir" (Hüd, 18) ayetidir. Bu
husustaki icma aşikârdır. O günahkârın ibret olarak cezalandırılmasına gelince,
bu Allahü teâlâ'nın:
"Hırsız erkek ile hırsız kadının
yaptıkları günahtan dolayı, Allah'dan ibret verici bir ceza olarak ellerini
kesiniz" (Mâide, 38) ayeti ile beyan ettiğidir.
Onun azab olarak cezalandırılması, Allah'ın zina edenler hakkındaki:
"Onların azabına
(cezalandırılışlarına) mü'minlerden bir cemaat şâhid olsun
(görsün)" (nur, 2 )
ayetinde beyân edildiği gibidir. Onların rezil ve rüsvay olanlardan olmalarına
gelince bu, Allahü teâlâ'nın yol kesenler
hakkındaki:
"Allah'a ve Resulüne harb
açanların, yeryüzünde (yol kesmek suretiyle)
fesada koşanların cezası ancak ya öldürülmeleri, ya asılmaları, ya da
(sağ) elleriyle (sol)
ayaklarının çapraz olarak kesilmesi, yahut da sürgüne gönderilmeleridir. Bu
onların dünyadaki rüsvaylıklanfır. Ahirette ise onlara pek büyük bir azab
vardır" (Mâide. 33) ayeti ile beyân ettiği
husustur. Fâsığın (günahkâr mü'minin) bu
sıfatlara sahip olduğu sabit olunca, azab-ı İlahi'ye ve zemmedilmeye müstehak
oldukları da sabit olur. Bunlara devamlı müstehak olanların bunlara müstehak
oluşları devamlı olduğu zaman, sevaba müstehak olmaları imkansız olur. Çünkü
sevab ve ikâb (ceza) birbirinin zıddıdır. Bu
ikisine aynı anda müstehak olmak imkansızdır. Fâsığın sevaba müstehak
olamayacağı sabit olduğuna göre, va'îd tarafının va'ad tarafından daha üstün
olduğu sabit olur.
2)
Va'ad ayetleri umûmî mana ifâde ederler, va'îd ayetleri ise, hasstırlar.
Hassolan ifâdeler, âm ifâdelerden daha önce nazar-ı itibara alınır.
3)
İnsanlar fesad ve zulme mütemayildirler. Bundan dolayı arşı
zecretmeye (engel olmaya) ihtiyaç daha
şiddetlidir. Binâenaleyh va'id daha üstündür.
Mu'tezile'nin İddialarına Cevaplar
Mû'tezile'nin birinci iddiasına
birkaç bakımdan cevap veririz:
a)
Fâsıkların günahları sebebiyle dünyada azab ve lanet olunacaklarına delâlet eden
ayetler bulunduğu gibi, imanları sebebiyle dünyada iken ikrama uğrayacaklarına
ve saygı duyulacaklarına delâlet eden ayetler de bulunmaktadır. Nitekim
Cenab-ı Hak:
"Bizim ayetlerimize iman edenler
sana geldikleri zaman (onlara şöyle) de: Selam
üzerinize olsun. Rabbiniz rahmet etmeyi kendisine farz kıldı
(enam 54) buyurmuştur. Bu sebeple fasıkların
dünyada azab olunduklarına ve kınandıklarına delâlet eden ayetler sebebiyle
ahiret hayatıyla ilgili va'ad ayetlerin, onların iman ettikleri için dünyada
saygı gördüklerine delâlet eden ayetler sebebiyle, ahiret hayatıyla ilgili va'îd
ayetlerine tercih etmek daha evlâ değildir.
b)
Ahiretle ilgili va'ad ayetleri, yine ahiretle ilgili va'îd ayetlerine muarız
(tezad teşkil eder) göründüğü gibi, dünyada
ibret verici cezaları ilade eden va'îd âyetleri ile de muarız
(tezad teşkil eder) görünür. Bu sebeple niçin
dünyevi va'îd ayetlerini, uhrevi va'îd ayetlerine tercih etmek, aksini tercih
etmekten daha evlâ olsun?
c)
Biz, tevbe etse bile hırsızlık yapan kimsenin elinin, -ibret verici bir ceza
olarak değil de- bir imtihan olmak üzere kesileceğinde icmâ ettik. Bu sebeple
Cenab-ı Hakk'ın: 'yaptıkları günahtan dolayı
Allah'tan ibret verici bir ceza olarak" ifâdesinin, onların tevbe etmemeleri
haline bağlı olduğu ortaya çıkmıştır. Binâenaleyh niçin onun affedilmeme şartı
ile de kayıtlı olması caiz olmasın?
d)
Ceza, yeten ve kâfi olan şey demektir. Dünyadaki ceza yeterli olunca, ahirette
ceza vermenin caiz olmaması gerekir. Aksi halde bu, o dünyevî cezanın kâfi ve
yeterli oluşunu zedeler. Bu sebeple dünyevî cezanın uhrevî cezayı kaldırdığı
sabit olmuş olur.
Mu'tezile'nin va'îd tarafını
tercih etme görüşlerinin bozuk olduğu sabit olunca biz deriz ki, meselâ va'ad ve
va'îde delâlet eden iki ayet var. Bunları tevfik edip bağdaştırmak gerekir. Buna
göre, "Kula sevab ulaşır, sonra da cezâ evine nakledilir" denilmesi ümmetin
icmâı ile batıl olan bir sözdür. Veyahut da, "Kula ceza verilir, sonra da
mükâfaat (sevap) yurduna nakledilir ve orada
devamlı kalır" denilebilir ki matlub da bunu ortaya koymaktır
İkinci tercihe gelince, bu görüş
zayıftır. Çünkü Allah'ın, "Bunun dışındaki şeyleri affeder" sözü küfre şamil
değildir ama, "Kim Allah ve Resulüne isyan ederse..."(Nisa,
14)sözü hepsine şamildir. Bu sebeple bizim sözümüz daha hususîdir. Allah
en iyisini bilendir.
Altıncı Delil: Biz Hazret-i Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şefaatinin
azabı kaldırma hususunda tesiri olduğuna delil getirmiştik. Bu, bizim bu
meseledeki görüşümüze delâlet eder.
Yedinci Delil: Hak teâlâ'nın:
"Hiç şüphesiz Allah bütün günahları atfeder" (Zümer,
53)" buyruğu bu meselede bir nastır. Buna göre, eğer, "Bu ayet ancak her
günahkârın mağfiret olunacağına katî olarak delâlet eder. Halbuki siz böyle
demiyorsunuz. Öyle ise, ayetin delâlet edip de sizin söylemediğiniz, sizin
söyleyip de ayetin delâlet etmediği şey nedir? Biz bunu kabul etsek bile, bu
ayetten Cenab-ı Allah'ın muradı, bütün günahları tevbeden sonra bağışlamasıdır.
Ayeti bu manada anlamak iki sebepten dolayı daha evladır:
a)
Biz ayeti bu manada aldığımızda, tahsis etmeksizin bütün günahlara
hamledebiliriz.
b)
Allahü teâlâ, bu ayetin peşisıra:
"Azab size gelmeden önce,
Rabbinize dönün ve O'na teslim olun" (zûmer, 54)
buyurmuştur. İnâbe (dönmek), tevbe etmek
manasınadır. Bu sebeple bu ayet, günahların affedilmesi için tevbenin şart
olduğunu gösterir" denilirce, şöyle cevap veririz: Allah'ın: "Hiç şüphesiz Allah
bütün günahları affeder" (zümer, 53) ayeti,
Allah tarafından, gelecekte günahları düşüreceği (affedeceği) hususunda bir va'addir. Biz Allah'ın gelecekte bu
va'dini yerine getireceğine kesin inanıyoruz. Çünkü biz, hiç şüphesiz Allah'ın
mü'minleri cehennemden çıkaracağına inanıyoruz. Bu sebeple bu ayet, Allah'ın
bağışlaması hususunda da kesin bir hüküm olur. Böylece ayeti zahirî manasında
almak için, tevbe şartını getirmeye ihtiyaç olmadığı ortaya çıkar. İşte bu
meseledeki sözün tabamı budur. Muvaffakıyyet Allah'dandır. Artık ayetin
tefsirine dönüyor ve şöyle diyoruz:
Bu
İstidraddan Sonra Ayetin Tefsirine Dönüş
Mû'tezile, günahın günahkârı
kuşatmasını, onu işleyenin sevabını boşa çıkaran büyük bir günah olması şeklinde
tefsir eder. Buna birkaç yönden itiraz edilir:
a)
Günahın insanı kuşatmasının şartı, büyük günah olması olduğu gibi; bu kuşatmanın
şartı da o günahın affedilmesidir. Çünkü affolunursa, günahın insanı kuşatması
tahakkuk etmez. Bu durumda da günah, ancak affedilmediği zaman insanı kuşatır.
Bu, meselenin başıdır. Bu ayetle istidlal matlûbun sübutuna bağlıdır ki o da
batıldır.
b)
Biz günahın büyük olması sebebi inşam kuşattığını söylemiyoruz, aksine insanın
içinin ve dışının günah ile nitelendirilmiş olması ile tefsir ediyoruz. Bu da
ancak kalbi, dili ve bütün azaları ile günah işlemiş olan kâfir hakkında
gerçekleşmiş olur. Kalbi ve dili ile Allah'a itaat eden ve bazı azaları ile
Allah'a karşı günah işleyen müslümanın durumuna gelince, bu halde günahın kulu
kuşatması keyfiyeti gerçekleşmez. Şüphesiz günahın kuşatmasını bizim
söylediğimiz şekilde tefsir etmek daha evlâdır. Çünkü bir cisim bir başka cismin
bir kısmına dokunduğu zaman, "O, onu kuşattı" denilmez. Böylece, günahın kulu
kuşatmasının ancak kul kâfir olduğu zaman tahakkuk ettiği ortaya çıkar. Bunun
böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki; böyle olanlar cehennemliktir" ayeti,
cehennemliklerin, sadece böyle olan kimseler olduğunu ifâde eder. Bu da büyük
günah sahibinin cehennem yârânı olmaması gerektirir.
c)
Cenab-ı Allah'ın: "İşte böyle olanlar cehennemliktir" buyruğu,
onların bu anda cehennemde olmalarını gerektirir ki bu yanlıştır. Bu sebeple bu
ayeti, onlar "Cehenneme müstehak olar kimselerdir" manasında anlamak gerekir.
Biz bunun böyle anlaşılması gerektiğini söylüyoruz. Ancak
Allahü teâlâ'nın bu hakkından vazgeçmesinin
de muhtemel olduğunda bir münakaşa yoktur. Bu da meselenin başıdır.
Biz bu ayetle ilgili sözlerimizi
fıkhî bir kaide ile sona erdirelim: Burada iki şart vardır
1)
Günah işlemiş olmak,
2)
O günahın kulu iyice kuşatması iki şarta bağlanmış olan ceza, o iki şarttan
sadece birinin bulunmasıyla gerçekleşmez. Bu da boşanma ve köle azâd etme
hususunda yeminini iki şarta bağlayan kimsenin, o iki şarttan birisinin
bulunmasından dolayı yeminin bozulmayacağını gösterir. Allah en iyisini bilir.
Cennetlikler
82
"imân
edip salih ameller işleyenler (yok mu?)
işte onlar cennetliktir ve onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar" .
Terhîbden Sonra Tergîbin Gelmesindeki Hikmet
Bil ki Cenab-ı Allah Kur'an'da ne
zaman bir va'îd ayeti zikretse, onun yanısıra mutlaka bir va'ad ayetini de
zikreder. Bunun birçok faydaları var:
1)
Allah bununla adaletini ortaya koyar. Çünkü küfürde ısrar edenler
hakkında devamlı azaba hükmedince, iman etmeye devam edenlere de, devamlı olan
nimetlerle hükmetmesi gerekir.
2)
Mü'minin, Hazret-i Peygamber
(s.â.s)'in: "Müminin korkusu ve ümidi tartılsa
denk gelirdi. Keşfu'l-Hafi, 2/166
(Beyhaki'den).
buyurduğu gibi korku ve ümidinin terazili olması gerekir. Bu denk oluş
ise ancak bu yol ile olur.
3)
Allahü teâlâ va'adi ile rahmetinin
temliğini, vaidi ile de hikmetinin tamlığını, göstermiştir. Böylece bu, insanı
irfana götürür. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Amel
İmandan Ayrıdır
Amel-i salih, imân'dan başka bir
şeydir. Çünkü Cenab-ı Hak bu ayette, "imân
edenler ve salih ameldi imandan lerişleyenler.." buyurmuştur. Şayet iman, amel-i
saliha delalet etseydi, imandan sonra amel-i şalinin zikredilmesi bir tekrar
olurdu. Kadî, buna şu şekilde cevap vermiştir: İmana, her ne kadar bütün salih
ameller dahil olsa bile, ancak O'nun, sözü, arcak onun iman fiillerinden birini
yapmış olduğunu ifâde eder. Bu sebeple, demesi yerinde olmuş olur. Buna
cevabımız şudur: "Mazî fiil, o fiilin geçmiş zamanda meydana geldiğini gösterir.
"İman" bir masdardır. Buna göre şayet bu masdar, bütün salih amellere delâlet
etseydi, kişinin, sözü, o kimseden bütün amellerin sudur ettiğine delil olurdu.
Allah en iyisini bilendir.
İkinci Mesele
Büyük
Günah işleyen İman Ve Salih Çerçevesi Dışına Çıkmaz
Bu ayet, büyük günah işleyenlerin
cennete girebileceğini gösterir. Çünkü biz iman edip salih amel işleyen, sonra
da büyük günah işleyen ve ondan Amel dolayı tevbe etmeyen kimseden bahsediyoruz.
Büyük günah işlemeden önceki durumda o şahsın iman edip salih amel işlediğini
söylemek doğru olur. Kendisi hakkında böyle denilmesi doğru olan kimsenin iman
edip salih amel işlediğini söylemek de doğru olur. O kimse hakkında böyle demek
doğru olunca, onun, Allah'ın: "Onlar, cennet ehlidirler. Onlar orada ebedî
kalıcıdırlar" ayetinin şümulüne girmesi de vacib olur.
Eğer: "Allah'ın ".. ve salih amel
işleyenler" sözü, o kimse hakkında ancak, bütün o salih amelleri işlediği zaman
doğru olur; tevbe de bu salih ameller cümlesindendir, buna göre o insan tevbe
etmediği zaman salih amelleri İşlemiş olmaz ve böylece de ayetin ifâde etmiş
olduğu kimseler arasına girmez" denilirse cevaben deriz ki; biz onun hakkında
büyük günah işlemeden önce, "O iman etti ve salih ameller işledi" demenin bu
vakitte doğru olacağını; bu onun hakkında doğru olunca da, onun, iman etmiş ve
salih ameller işlemiş olmasının doğru olacağını da beyan etmiştik. Çünkü, bir
cümle doğru olduğu zaman, onun cüz'ünün de doğru olması gerekir. Hatta, o şahıs
bir günah işlediği zaman, onun bütün zamanlarda iman edip salih amel eşlediğini
söylemek doğru olmaz. Fakat bizim, "O iman edip salih ameller işledi" sözümüz,
"o, bütün zamanlarda veya bazı zamanlarda böyleydi" sözümüzden daha umumî bir
ifâdedir. Ayette nazar-ı itibara alınması gereken, her iki durumda müşterek olan
husustur. Böylece, o kulun bu va'ad hükmünün şümulüne girdiği sabit olur. Bundan
sonra geriye onların şu sözü kalır: "Günahkârın günahının cezası, taatinin
sevabını düşürmüştür. Bundan dolayı, va'îd tarafının üstün sayılması gerekir.
Bununla ilgili sözümüz, yukarda geçmişti.
Üçüncü
Mesele
Cübbaî, bu ayeti, cennete giren
kimsenin bir lütuf olarak cennete girmediğine delil getirir. Çünkü Cenab-ı
(İşte onlar cennetliktir) ayeti, hasr ifâde
eder. Böylece bu, cennetliklerin ancak iman edip salih amel işleyenler olduğunu
gösterir. Biz deriz ki: "Niçin bundan maksat, cennete girmeyi hak etmiş olanlar
olması mümkün olmasın? Böyle olunca cennetin bir lütuf olarak verilmiş olduğu
kimse, bu hükmün şümulüne dahil olmaz." Allah en iyisini bilendir.
İsrailoğullarından Alınan Ahid
83
"Hani
biz İsrailoğullarından, "Allah'tan başkasına ibadet etmeyin, anne babaya,
yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik yapın, insanlara güzel söyleyin; namazı
dosdoğru küm ve zekâtı verin" diye bir ahid almıştık. Sonra da, İçinizden az bir
kısmı hariç, yüz çevirdiniz ve hâlâ da yüz çeyirmektesiniz" .
Bil ki bu, Allah'ın
İsrailoğullarına has kılmış olduğu nimetlerin sonuncusudur. Bu böyledir, çünkü
bu şeylerle mükellef tutmak, nimetlerin en büyüğü an cennete ulaştırır. Nimete
ulaştıran şey de nimettir. Bundan dolayı, hiç şühhesiz bu teklif de
nimetlerdendir. Bundan sonra Cenab-ı Allah burada, onları bazı şeylerle mükellef
tutmuş olduğunu beyân etmiştir. Birinci mükellefiyet, Allah'ın: "Ancak Allah'a
ibadet edeceksiniz" sözüdür. Bu ilgili bazı meseleler vardır:
Birinci
Farz: Allah'a Kulluk Kıraatler ve Hüccetler
İbn Kesir, Hamza ve Kisaî,
kelimeyi yâ harfiyle; (......) şeklinde, geriye
kalanlar da tâ harfiyle olmak üzere, (......)
şeklinde okumuşlardır. Kelimenin (......)
şeklinde okunmasının sebebi, onlar gâib olup, onlardan haber verildiği içindir.
okunmasının sebebi, onlar muhatap oldukları içindir. Tercihe şayan olan "tâ"
harfiyle okunmasıdır. Ebû Amr şöyle demiştir: "Görmüyor musun, Cenab-ı Allah bu
sözün devamında, "ve insanlara güzel söz söyleyin" buyurmuştur. Bu da,
kelimenin, onların muhatap sayılmak üzere, "tâ" harfi ile okunması gerektiğini
gösterir.
Cümlesinin Muhtemel İ'rabları
Nahiv âlimleri
(......) kelimesinin î'rabdaki yeri hususunda,
beş değişik görüşte olmak üzere, ihtilâf etmişlerdir.
a)
Kisaî, (......) kelimenin,
(......) şeklinde olmak üzere merfû olduğunu
söylemiştir. Buna göre sanki ayetin manası şöyledir: "Biz onlardan, Allah'tan
başkasına tapmamaları hususunda bir ahid almıştık..." Ancak ne var ki, buradaki
düşürüldüğü için, fiil merfû olmuştur. Nitekim, Tarafe şöyle demiştir:
"Harblerde bulundum ve güzel
şeyleri müşahede ettim diye ey beni kınayan şu kimse, sen beni ebedi kılıcı
mısın?" Şâir, (......) demeyi kastetmiş ve
bundan dolayı da (......) ifâdesi ona
atfedilmiştir. Bunu Ahfeş, Ferra, Zeccâc, Kutrub, Ali b. İsâ ve Ebu Müslim caiz
görmüşlerdir.
b)
Ayetteki fiilinin nahiv bakımından yeri, kasemin cevabı olarak
ref'tir. Sanki şöyle denilmiştir: "Hani biz onlar hakkında, ancak Allah'a ibâdet
etmeyeceklerine dair yemin almıştık." Bu şekil, Müberred, Kisâi, Ferrâ ve Zeccâc
caiz görmüşlerdir. Bu aynı zamanda Ahfeş'in iki görüşünden bindir.
c)
Kutrub'un görüşüdür. Buna göre fiil' hal makamındadır ve mahallen
mansubtur. Cenab-ı Hak sanki şöyle
buyurmuştur: "Biz, siz Allah'dan başkasına ibâdet etmediğiniz halde, sizden
misâk aldık."
d)
Ferra'nın görüşüdür ki buna göre bu kelime mahallen bir nehiy ifâde eder, ancak
Allah'ın: "Anne Çocuğu yüzünden zarara sokulmasın"
(Bakara. 233) ayetinde olduğu gibi, bir haber kipi şeklinde merfu olarak
gelmiştir. Fakat mânası bir nehiy ifâde etmektedir. Bunun bir nehiy olduğunu
te'kid eden birçok husus vardır: Birincisi:
"(Namaz) kılınız" emridir.
İkincisi; bu görüşü Abdullah b. Mesud ile
Ubeyy b. Ka'b (radıyallahü anh)'in
(ibadet etmeyiniz...) şeklindeki kıraatleri de
kuvvetlendirmektedir. Üçüncüsü; emir ve
nehiy manasında olmak üzere gelen haber cümleleri, apaçık emir ve nehiy
cümlelerinden daha etkili ve müessirdir.
Çünkü, bu durumda emre hemen
uyulmuş ve yasaklanan şeyden kaçınılmış da sanki ondan haber veriliyor, hissi
uyandırılır.
e)
(......) kelimenin takdiri, "(Allah'dan
başkasına) ibadet etmeyiniz diye..." şeklindedir. Buna göre harfi fiil
ile birlikte (......) kelimesinden bedel omuş
olur. Sanki şöyle denilmektedir: "Biz İsrailoğullarından, Allah'ı birleyecekleri
hususunda misâk (ahid) aldık."
İbadet
Kavramı, Kelam, Fıkıh Ve Ahkâma Şamildir
Bu misâk
(and), dinî bakımdan gereken herşeyi içine alır. Çünkü Cenab-ı Allah,
Allah'a ibâdeti emredip başka şeylere ibadeti nehyettiği zaman, hiç şüphesiz
Allah'ın zatını bilmek, O'nun hakkında vacib, caiz ve imkansız olan herşeyi
bilmek, O'nun vahdâniyyetini, zıddı ve ortağı olmaktan beri olduğunu, eşi ve
çocuğu olmaktan münezzeh olduğunu bilmek, O'na ibâdetle emredilmeden ve
başkasına ibâdetten nehyedilmeden daha önce gelir. Yine ancak vahiy ve
peygamberlik yoluyla bilinebilecek olan ibâdetin keyfiyetini bilmek de bu
emirden öncedir. Buna göre Cenab-ı Hakk'ın:
"Ancak Allah'a ibadet edersiniz" sözü, kelam, ve ahkâm İlminin ihtiva ettiği
herşeyi içine almış olur. Çünkü ibadet ancak bunlarla tam yerine getirilebilir.
İkince Farz: Ana Ve Babaya İyi Davranma:
İkinci mükellefiyet,
Cenab-ı Hakk'ın: "Ve ana-babaya iyilik
yapın.." emridir. Burada birkaç mesele vardır:
Bu
Emirle ilgili İ'rab Vecihlerı
"Allah'ın:
(......) sözünün başındaki harf-i ceri neye
taalluk eder, (......) kelimesi de niçin
mansubtur?" denilebilir. Deriz ki bu hususta üç görüş vardır:
a)
Zeccâc, "Ana-babaya kusursuz bir şekilde iyilik ediniz, iyi davranınız" takdiri
ile, mansub olduğunu söylemiştir.
b)
"Biz onlara, ebeveynlerine iyi davranmalarını emir ve tavsiye etkik"
takdiri üzere, (......) kelimesi mansub
olmuştur". Çünkü bâ harfinin bu şekilde mukadder bir
(......) fiiline taalluk etmesi daha güzeldir. Şayet birinci şekle göre
takdir edilir ise, o zaman, (......) ibaresi
(......) anlamına gelir. Sanki "Anne babaya iyilik ediniz"
denmiştir.
c)
Daha doğrusu bu cümle daha önce geçen manaya atfedilen bir haber gelmiştir, yani
"ibâdet edesiniz ve iyi davranasınız diye..." manasındadır.
Allah'a
İbadetten Hemen Sonra Ebeveyne İyilik Emretmesinin Hikmeti
Allah'ın ibâdet emrinin peşinden,
ana-babaya iyi davranma emri getirilmiştir. Bunun birçok sebebi vardır:
1)
Kulun üzerinde en çok nimeti olan, şüphesiz Allahü
teâlâ'dır. Bu sebeple Allah'ın nimetine karşı yapılacak şükrün,
başkalarının iyiliklerine karşılık yapılacak teşekkürden önce gelmesi gerekir.
Allah'ın nimetinden sonra ana-babanın çocuklarına olar iyilikleri başka
iyiliklerden daha şümullüdür. Bunun sebebi şudur: Çünkü anne ve baba çocuğun
olmasında, meydana gelmesinde temel ve sebeptirler. Aynı şekilde onlar
çocuklarına onu terbiye ederek in'âmda bulunmuş olurlar Ebeveynin dışındaki
insanlara gelince, onlardan varoluşun aslı ile ilgili bir in'âm
(iyilik) söz konusu olmaz, sadece terbiye
hususunda bir iyilik yapmaları (in'âmları) söz
konusu olabilir. Böylece ana-babanın çocuğuna olan iyiliklerinin, Allah'ın
nimetlerinden sonra, diğer iyiliklerin (nimet
şekillerinin) en büyüğü olduğu ortaya çıkar.
2)
Allahü teâlâ, insanın meydana
gelmesinin hakîkî müessiridir. Anne ve baba ise zahirî örf itibariyle, onun
meydana gelmesinde müessirdirler. Cenab-ı Allah hakîkî müessiri zikredince,
peşinden zahfrî ve örfî müessiri zikretmiştir.
3)
Allahu Teâlâ, kuluna verdiği nimetlere mukabil bir karşılık
talebetmez. Allah'ın maksadı, sadece in'âm etmektir. Anne baba da böyledir,
onlar da çocuklarına yapmış olduğu iyiliklerden malî bir karşılık ve mükâfaat
beklemezler. Çünkü ahireti inkâr eden bile çocuğuna iyilik yapıp onu terbiye
eder, yetiştirir. İşte bu yönden, anne-babanın evlâdına olan iyilikleri,
Allah'ın nimetler vermesine çok benzemektedir.
4)
Allahü Teâlâ kuluna nimet vermekten
bıkıp usanmaz. Kulu, en büyük suçu bile işlemiş olsa, O kulundan nimetlerini ve
lûtfunun eserlerini esirgemez. Anne baba da böyledir; onlar da çocuklarına
in'âmda bulunmaktan usanmaz ve her ne kadar çocuk anne babasına asî olsa bile
lütuf ve ihsanlarını esirgemezler.
5)
Şefkatli bir babanın, çocuğunun malında, daha çok kâr elde etmek, onun
fazlalaşmasını istemek ve onu noksanlaşmadan ve kalitesinin düşmesinden korumak
için tasarrufta bulunması gibi, Hak teâlâ
da kulunun taatın-da tasarruf eder. Onu zayi olmaktan korur. Sonra
Allahü Teâlâ, kulunun daim olmayan
amellerini, ebedî olarak devam eden bir şey yapar, fanî mallarını bakî hale
getirir. Nitekim Hak teâlâ,
'Mallarını Allah yolunda
harcayanlar, her bir başağında yüz "tane" bulunan yedi başaklı bir "tane"
gibidir" (Bakara, 261) buyurmuştur.
6)
Allah'ın nimeti, her ne kadar anne babanın nimetinden daha büyük olsa bile,
O'nun nimetleri, istidlal ile; ebeveynin nimetleri de zarurî
(açıkça ve bedihî) olarak bilinir. Ne var ki,
Allah'ın nimetlerine nisbetle ebeveynin nimetleri azdır. Bu sebeple, bu yönden
her ikisi de dengelenmiş olur. Ancak üstünlük ve rüçhaniyyet, Allah'ın
nimetlerine aittir. Bu sebeple biz, ebeveynin nimetlerini, Allah'ın nimetlerine
nisbetle ikinci derecede kabul ettik..
Ebeveyne İtaatin Hükmü
Alimlerin ekseriyeti, -kâfir bile
olsa- anne-babaya saygı göstermenin vacib olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.
Buna birçok husus delâlet etmektedir.
1)
Cenab-ı Hakk'ın: sözü, onların mü'min olup
olmamalarıyla kayıtlanmamıştır. Ve yine, fıkıh usûlünde sabit olduğu üzere,
vasfa terettüb eden hüküm, vasfın illet olduğunu bildirir. Bu sebeple bu ayet,
anne babaya saygı göstermekle ilgili emrin onlar sırf anne baba oldukları için
olduğuna delâlet etmektedir. Ki bu da, umûmî bir mânayı iktiza eder.
Cenâb-ı Hakk'ın:
"Ve Rabbin, ancak kendisine ibâdet
etmenizi anne babaya da iyi davranmanızı hükmetmiştir"
(isra. 23) ayetiyle istidlal etmek de böyledir.
2)
Allahü Teâlâ'nın: "Ve sakın onlara "üf"
bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle!"
(isra. 23) ayetidir. Bu anne babaya sıkıntı ve eziyet vermekten men
hususunda, son derece anlamlı bir ayettir. Sonra
Cenâb-ı Hak diğer bir ayette:
"Ve de ki: Rabbim, onlar beni
küçük iken nasıl terbiye etmişlerse, sen de onlara merhamet et!"
(isra, 24) buyurmuş, anne babaya saygı duymanın
vâcib oluşunun sebebini açıkça izah etmiştir.
3)
Allahü Teâlâ, Hazret-i İbrahim
(sallallahü aleyhi ve sellem)'den, o babasını
küfürden imana davet ederken ona nasıl nazik davrandığını bize şu ayetinde
nakletmiştir:
"Babacığım! duymayan, görmeyen Ve
sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?"
(Meryem, 42). Sonra onun babası Hazret-i İbrahim
(aleyhisselâm)'e eziyet ederek, ağır cevaplar veriyor, ama Hazret-i
İbrahim (aleyhisselâm) bunlara katlanıyor.
Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) hakkında bu
geçerli olunca, bu ümmet için de aynısı geçerli olur. Çünkü
Cenâb-ı Hak:
"Sonra da sana, hanîfolan
İbrahim'in dinine tabi olmanı vahyettik" (Nahl, 123)
buyurmuştur.
Ebeveyne Yapılacak ihsanın Şûmulû
Bil ki anne babaya iyilikte
bulunmak, kesinlikle onlara bir sıkıntı vermemek ve ihtiyaç duydukları faydalı
şeyleri onlara ulaştırmak demektir. Bu ihsan lâfzının içerisine, eğer anne baba
kâfir iseler onları imana davet etmek; eğer günahkâr iseler yumuşak bir yolla
onlara marufu emretme hususları da girer..
Üçüncü Farz: Anababaya (Yakınlara)
İyilik Vecîbesi;
Cenâb-ı Hakk'ın: "Ve yakınlara" ifadesidir. Bu ifâdede birkaç mesele
vardır.
Akraba
Mefhumuna Dahil Olanlar
İmam Şafiî
(radıyallahü anh) şöyle buyurmuştur:
Birisi Zeyd'in yakınlarına vasiyette
bulunsa, bu mefhûmun içerisine mirastan mahrum olan ve olmayanlar dahil olurda,
onun babası ile oğulları girmez. Çünkü bunlar hakkında yakınlar, akrabalar
tabiri kullanılmaz. Ve yine bu sözün içerisine, torunlar ve dedeler de dahil
olur. Bu mefhûmun muhtevasına "usûl ve fürûnun" girmeyeceği de söylenmiştir.
Ayrıca, herkesin bu hükme dahil olduğu da söylenmiştir. Burada bir incelik
vardır. O da şudur: Araplar geçmiş atalarını (şecere
halinde) ezberleyerek muhafaza ederler, böylece onların nesli genişler ve
böylece hepsi akraba olurlar. Biz geçmiş atalarımıza doğru hareket edip ve
onların çocuklarını da hesapladığımızda, yakınlar çoğalır. İşte bu sebepten
dolayı İmam Şafiî (radıyallahü anh), "Kâfir bile
olsa, kendisine nisbet olunan ve kendisiyle tanınılan en yakın dedeye kadar
çıkabilir, varılabilir." demiş ve örnek olarak da, kendi yakınlarını zikrederek
şöyle demiştir: Birisi, Şafiî'nin
yakınlarına vasiyette bulunsa, biz bu vasiyyeti, akraba dahi olsalar, Muttalib
ve Abd-i Menâfoğuflarına değil de, Şâfiloğullarına hamlederiz. Çünkü Şafiî
meşhur görüşe göre, Abd-i Menâf'a değil de Şâfî'ye nisbet edilir. Allâme Gazzâlî
"Bu Şafiî'nin zamanında böyleydi, ama bizim devrimizde bu söz ancak Şafiî
(radıyallahü anh)'nin çocuklarına hamledilir.
Ama, bu Şâfiîoğullarına kadar çıkmaz. Çünkü bu çocuklar zamanımızda İmâm
Şafiî'nin kendileri vasıtası ile tanındığı en yakın kimseleridir. Ana tarafından
yakın olmaya gelince, bu yakınlık Acemlerin vasiyetlerinde söz konusu olur ise
de, en kuvvetli görüşe göre, Arapların vasiyetinde söz konusu olmaz. Çünkü
Araplar, ana tarafından olan yakınlığı akrabalık saymazlar. Ama insan
"falancanın "erhamı" (akrabaları) için vasiyette
bulunuyorum" dese de, bu söze hem baba, hem ana tarafından olan akrabalar
girerdi.
Akraba
Hukukunun Önemi
Bil ki akrabaların hakkı, ana-baba
hakkının bir uzantısı gibidir. Çünkü insan ana-babası ile olan bağlan vasıtası
ile akrabalarına bağlanır. Ana-baba ile olan bağ, akraba bağlarından önce gelir.
İşte bu sebepten ötürü Allah, akrabayı ana-babadan sonra zikretmiştir. Ebu
Hureyre (radıyallahü anh) den Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğu
rivayet edilmiştir:
"Sila-i rahm, Bahman kelimesinden
türemiştir. Ama kıyamet günü olduğunda şöyle der: Ey Rabbim bana zulmedildi bana
kötülük yapıldı yakınlarım benimle alakayı kestiler."
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle devam etti: "Rabbi ona su şekilde
cevap verir. Seninle alakayı kesenle benim de alakamı kesmeme ve seni gözetene
benim rahmetimi ulaştırmama razı olmaz mısın?"
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve
sellem) sonra şu ayeti okudu: Vemek idareyi ve hâkimiyeti ele alırsanız,
yeryüzünde fesat çıkaracak, sıla-ı rahmi (akrabalık
bağlarını) keseceksiniz öyle mi?" (Muhammed, 22)
Benzeri bir hadis için bkz Müslim,
Birr, 16 (4/1961);
Tirmizl. Birr. 16 (4/324);
Buhâri, Edeb. 13. Bu hakka riayet etmenin tekid ile bildirilmesinin aklî
sebebi şudur: Akrabalık birlik, sevgi, gözetme ve yardım mahallidir. Eğer bu
sayılan şeylerden biri meydana gelmez ise bu kalbe güç gelir, onu son derece
incitir ve kalbi yalnızlık, vahşet ve sıkıntıya düşürür. Bu sayılan şeyler ne
kadar güçlü olur ise, kalbin bu güçlüklerini o nisbette giderir. İşte bu
sebepten ötürü akraba haklarına riayet etmek vacib olmuştur.
Dördüncü Farz: Yetimlere İyi Davranma;
Dördüncü mükellefiyet, Allah'ın
"Ve yetimlere iyilik yapın" emridir. Bununla ilgili iki mesele vardır:
Yetim
Kime Denir?
"Yetim", bulûğ çağına gelmeden
önce babası ölmuş kimseye denir. Bunun cem'i "nedim" kelime- sinin cem'inin
olması gibi, (......) veya;
(......) şeklinde gelir. Annesi ölmüş kimseye
"yetim" denmez. Zeccâc, bunun insan hakkında böyle olduğunu, insan dışındaki
canlılarda yetimliğin, annenin olmaması manasında olacağını söylemiştir.
Yetimle
İlgilenmenin Önemi
"Yetim", akraba haklarını
gözetmenin bir uzantısı gibidir. Bu böyledir, çünkü yetim küçük olduğu için
ondan istifâde edilemez. O yetim olduğu için ve ihtiyaçlarını görecek bir
kimsesi olmadığı için, ona faydalı olacak birisine muhtaçtır. İnsan, böylesi
yetimlerle arkadaş olmaya pek az arzu duyar. Bu mükellefiyet, insanların
nefislerine ağır geldiği için, şüphesiz ki derecesi dinî bakımdan çok büyüktür.
Beşinci Farz: Fakirlere İyi Davranma:
Beşinci mükellefiyet Allah'ın: "ve
miskinlere (iyilikte bulununuz)" emridir.
Bununla ilgili olarak söylenmesi gereken bazı meseleler vardır:
Miskin
Kime Denir?
lâfzının müfredi, "sükûn"
kelimesinden alınmış olan lâfzıdır. Sanki fakirlik onda konaklamıştır. Bu
kelime, ekseri dil alimlerine göre fakirden daha muhtaç olan kimseyi ifâde eder
ki bu, Ebu Hanife'nin (radıyallahu anh)
görüşüdür. Hanefiler, Allah'ın: "Veya topraklara beîenmiş bir yoksula..."
(Beled. 16) ayetini bu görüşlerine delil
getirmişlerdir. İmam Şafiî (radıyallahu anh)ye
göre ise, daha kötü durumda olana "fakir" denir. Çünkü "fakir" kelimesi, "Sırtın
omurga kemiği" tabirinden alınmıştır. Sanki onun omurgası, ihtiyacının
fazlalığından dolayı kırılmış gibidir. Bu, İbnü'l-Enbârî'nin de görüşüdür.
Safîler bu görüşlerine Cenâb-ı Hakk'ını
"Gemiye gelince, o denizde iş yapan fakirlere ait idi"
(Kehf, 79)ayetini delil getirdiler. Çünkü Allah o kimseleri, gemi onlara
âit olduğu halde, onlara "miskinler" (fakirler)
demiştir.
Miskinin Yetimden Sonra Sıralanmasının Hikmeti
Miskinlerin
(fakirlerin) derecesi, yetimlerden sonra
gelmiştir, çünkü bazan miskinlerden hizmet etmeleri suretiyle istifade olunur.
Bu sebeple onlarla ilişki içinde olma temayülü, yetimlerle ilişkili olma
temayülünden daha fazladır Bir de miskîn, kendi işi ve maişeti
(geçimi) ile meşgul olması mümkündür. Yetim ise
böyle değildir. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ,
miskinden önce yetimi saymıştır.
Üçüncü
Mesele
Akraba ve yetimlere yapılan
iyiliklerin mutlaka zekattan başka şeyler olması gerekir. Çünkü atıf mugâyereti
(ayrı ayrı şeyler olmayt) gerektirir.
Altıncı Farz: İnsanların Güzel Söz Söyleme Vecibeleri:
Altıncı mükellefiyet, Allah'ın:
"Ve insanlara güzel (iyi) söz söyleyiniz"
emridir. Bu hususta da birkaç mesele vardır:
Kıraat
Farkına göre Manalar
Hamza ve Kisâî, mahzuf olan
(......) kelimesinin sıfatı olarak bu kelimeyi
(......) şeklinde okumuşlardır. Buna göre Allah
sanki, "İnsanlara güzel söz söyleyiniz"demiştir. Diğer kıraat imamları ise bu
kelimeyi (......) şeklinde okumuş ve bu
okuyuşlarına şu ayetleri şahid getirmişlerdir:
(Ankebût, 8) ve: (Neml, 11). Bu kelimenin
manası ile ilgili bazı vecihler vardır:
a)
Ahfeş, bunun manasının "Güzellik sahibi bir söz" demek olduğunu
söylemiştir.
b)
lafzının, yerinde kullanılması caizdir. Nitekim, sen
(âdil adam) dersin.
c)
ayetinin manası "sözünüz güzel olsun" demektir. Buna göre,
(......) kelimesi, birinci sözün
(yani iyilik ediniz sözünün) kendisine delâlet
ettiği fiilin mef'ûlu muttaki olarak mansub kılınmıştır.
d)
son derece güzel olduğu için "haddizatında güzel olan söz" manasınadır.
İkinci
Mesele
"Haber cümlelerinden sonra niçin
yahudilere, "söyleyiniz.." kelimesi ile, muhatab sigası ile konuşulmuştur?"
denilebilir. Buna üç yönden cevat verilir:
1)
Tıpkı Allahü teâlâ'nın: "Tâ ki
siz gemide olduğunuzda ve gemiler onları (yani sizi)
taşıdığında..." (Yûnus, 22) ayetindeki gibi
iltifat üslûbundan dolayıdır.
Bu ayette bir hazif vardır. Yani
"Biz onlara "....deyiniz" dedik" demektir.
3)
Kesin söz almak (and, misak almak)
ancak bir kelâm (söz) şeklinde olur. Sanki şöyle
denilmektedir: Ben, "Allah'dan başkasına ibâdet etmeyiniz" dedim, siz de
"....deyiniz."
Üçüncü
Mesele
Alimler, Allah'ın: "İnsanlara
güzel (söz) söyleyiniz" emrinin muhatablarının
kimler olduklarında ihtilaf etmişlerdir .Buna göre, 'Allah yahûdilerden,
Allah'dan başkasına ibâdet etmemeleri ve insanlara güzel söz söylemeleri
hususunda söz almıştır" denilebilir. Veya, "Allah yahûdilerden, Allah'tan
başkasına ibadet etmemelerine dair söz almış, sonra da Hazret-i Musa ile
ümmetine "İnsanlara güzel söz söyleyiniz" demiş olması muhtemeldir. Her bakımdan
güzel ahlak ve iyi âdetleri ihtiva eden tek bir kıssa teşkil etsin diye birinci
görüş her nekadar doğruya daha yakın ise de, lâfız bakımından her iki görüş de
düşünülebilir.
Kimlerle Güzel Konuşmalı, Kâfirler De Bu Hükme Dahil Midir?
Bazı alimler şöyle demişlerdir:
Mü'minlere karşı güzel söz söylemek gerekir, kâfirlere ve fâsıklara karşı değil.
Buna iki şey delâlet etmektedir:
1)
Onlara lanet etmek ve onlara karşı savaşmak gerekir. Böyle olunca
onlara güzel söz söylemek nasıl mümkün olur?
2)
Hak teâlâ'nın:
"Allah kötü sözün açıkça
söylenmesini sevmez. Zulme uğrayanlar başka" (Nisa,
146) âyetidir. Allah, zulmedil enlere, incitici sözü açıkça söylemelerini
mubah kılmıştır. Sonra bu görüşte olanlardan bazıları, bu emrin,
("ve insanlara güzel söyleyiniz") emrinin kıtal
âyetiyle nesholunduğunu iddia etmişlerdir. Yine onlardan, bu emrin tahsis
edildiğini iddia edenler de vardır.
Bu açıklamaya göre burada iki
ihtimal bulunmaktadır:
a)
Muhataplara göre tahsisin vuku bulmuş olması. Bu da, âyetten muradın,
"mü'minlere güzel söz söyleyin" şeklinde olmasıdır.
b)
Hitâb etme cihetinden tahsisin meydana gelmesidir. Bu da, bundan
maksadın'insanlara, Allah'a davet ve Emr-i bi'l-Marûf hususunda güzel söz
söyleyin" şeklinde olmasıdır. Birinci izaha göre tahsis hitaba değil muhataba;
ikinci izaha göre ise, tahsis muhataba değil hitâb tarzına gelir.
Ebu Ca'fer Muhammed İbn el-Bakır,
bu âyetin umûmluğunun, zahirine göre devam ettiğini ve tahsise ihtiyacın
olmadığını iddia etmiştir ki, bu en kuvvetli görüştür. Buna delil ise, Hazret-i
Musa (aleyhisselâm) ve Harun
(aleyhisselâm)'un, makamlarının yüceliğine
rağmen, Firavun'a yumuşaklık ve rıfk ile muamele etmekle emrolunmuş olmalandır.
Yine Hazret-i Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem), yumuşak davranıp
ve sert davranmamakla emrolunmuştur. Allah'ın:
"Rabbinin yoluna hikmetlere güzel
öğütle çağır" (Nahl, 125) âyeti de böyledir.
Yine Cenâb-ı Hak:
"Allah'tan başkasına ibâdet
edenlere sövmeyin, sonra onlar da, bilmeden, haddi aşarak Allah'a söverler"
(Enam, 108) buyurmuştur.
” Boş bir sözle karşılaştıkları
zaman, şerefli İnsanlar olarak geçip giderler" (Furkan,
72): "Ve, cahillerden yüz çevir" (Araf, 199)âyetleri
de aynı mânadadır.
Kâfirlere Lanet Etmek Gerekir mi?
Âyette ilk önce istidlal edip de,
onlara lanet etmenin vacib olduğunu, onlara güzel söz söylemenin mümkün
olmadığın) söyleyenlere gelince, biz deriz ki, her şeyden önce onlara lanet
etmek ve sövmenin vacib olduğunu kabul etmiyoruz. Bunun delili ise
Hak teâlâ'nın: "Allah'tan başkasına ibâdet
edenlere sövmeyin" (En'am, 108) âyetidir. Biz
onlara lanet etmenin gerektiğini kabul etsek bile, biz lanetin, güzel söz
söylememek olduğunu kabul etmiyoruz. Bunun izahı şudur:
Güzel söz, onların hoşuna giden ve
onların sevebileceği sözlerden ibaret değildir. Tam aksine güzel söz, kendisiyle
faydalanacakları sözdür. Biz, onlar kötü fiillerinden vazgeçsinler diye onları
kınayıp lanetlediğimiz zaman, bu söz onlar için faydalı olur. Böylece bu lanet,
güzel ve faydalı bir söz olmuş olur. Nitekim bir babanın, sözünde sertlik
yanlısı olması, bu sebeple kötü bir fiilden vazgeçileceği için, bazan güzel ve
faydalı olur. Biz onlara lanet etmenin, güzel söz olmadığını kabul ediyoruz,
tamam, fakat biz lanet etme gereğinin güzel söz söyleme vazifesine aykırı
olduğunu kabul etmiyoruz. Bunun izahı şudur:
Bir kimsenin, bize lütufta
bulunmuş olması sebebiyle saygıya hak kazanmış olması ile, küfründen ötürü
hakarete müstahak olması arasında bir aykırılık yoktur. Durum böyle olunca,
onlara güzel söz söylemenin gerekliliği niçin caiz olmasın?
Onların ikinci olarak getirdikleri
delile gelince, ki bu Cenâb-ı Hakk'ın:
"Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Zulme uğrayanlar başka"
(Nisa, 148) âyetidir, buna şu şekilde cevap
veririz: Bundan maksadın, insanlar kendisinden kaçınsınlar diye zalimin durumunu
ortaya koymak, şeklinde olması niçin caiz olmasın? İşte bu mâna
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in;"insanlar ondan kaçınsınlar diye fâsıkı
kendisindeki kötü vasıflarla anınız"
Keşfu'l-Hafa. 1/106; Taberani ve
İbn Ebi'd-Derda'dan. sözüyle de kastedilmektedir.
Kâfirler, Fâsıklar Ve Diğer İnsanlarla Münasebet
Tahkik ehli, "İnsanların insanlara
söylemiş oldukları sözlerin, ya dinî ya da dünyevî hususlarda olduğunu; buna
göre eğer bu sözler dini hususlarda olursa, bu söz kâfirlere karşı söylenirse,
onları imâna davet etmek; fâsıklara karşı söylenirse onları itaata davet etmek
için olur. İmâna davet etmeye gelince, bunun mutlaka güzel sözle olması gerekir.
Nitekim Cenâb-ı Hak Hazret-i Musa
(aleyhisselâm) ve Harun
(aleyhisselâm)'a "Ona, yumuşak bir söz söyleyin. Umulur ki nasihat alır
ya da korkar" (Taha, 44) buyurmuştur. Allah,
Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ve Harun
(aleyhisselâm)'un mertebelerinin çok yüce
olmasına rağmen, onlara, Allah'a karşı son derece inkarcı, isyankâr ve serkeş
olmasına rağmen, Firavun'a yumuşaklıkla davranmalarını emretmiştir. Yine
Hazret-i Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem)'e:
"Eğer sen sert ve katı kalbli
olsaydın, onlar senin etrafından dağılırlardı. Sen onları affet,
bağışlanmalarını iste ve "emir" hususunda onlarla müşavere et! Azmettiğin zaman,
Allah'a tevekkül et, çünkü Allah tevekkül edenleri sever"
(al-i imran, 159) buyurmuştur.
Fâsık olanları Allah'a itaate
davet etmeye gelince, bu hususta güzel söz söylemek muteberdir. Nitekim
Cenâb-ı Hak, "Rabbinin yoluna hikmetle ve
güzel öğütle davet et" (Nahl, 125) buyurmuş ve:
"(Sen
kötülüğü) en güzel olanla savuştur. O zaman bîr de bakarsın ki, seninle
arasında bir düşmanlık bulunan kimse, yakın bir dost olmuştur"
(Fussilet. 34) demiştir.
Dünyevî işlere gelince, güzel
sözle maksada ulaşmak mümkün olduğu zaman, bunun dışında herhangi bir şeyin
güzel olmayacağı zaruri olarak bilinen bir şeydir demiştir. Böylece dinî ve
dünyevi âdabların tamamının Hak teâlâ'nın,
"Ve insanlara güzel söz söyleyin" ifâdesinin içine dahil oluduğu sabit olmuş
olur.
Bu
Âyetteki Emirler Vücûb ifade Eder
Âyetin zahiri, yahudilerin dinine
göre akrabaya, yetimlere ve yoksullara ihsanda bulunmanın vacib olduğuna delâlet
eder. İnsanlara güzel söz söylemek de onlara vacibtir. Çünkü mîsak almak, vâcib
olmayı gösterir. Bu böyledir, çünkü emrin zahiri vücûb ifâde etmektedir. Bir de
Allahü Teâlâ onları, bu emirden yüz
çevirdikleri için kımştır; bu da onun farz olduğunu gösterir.
Bizim dinimizde de, bazı
bakımlardan emir vücûb ifâde eder. İbn Abbas'dan şöyle dediği rivayet
edilmiştir: "Zekât (maldaki diğer) bütün hakları
neshetmiştir." Bu görüş zayıftır, çünkü kendisini ihtiyacın kıskıvrak
yakaladığı, bizim de durumunun böyle olduğunu müşahade ettiğimiz kimseye, zekât
vermek bize vâcib olmasa bile, tasaddukta bulunmamız gerekir. Öyle ki, onun
ihtiyacı zekât ile giderilmezse, ona tasaddukta bulunmak bize vacib olur.
Kendisiyle zarara uğrayacakları bir tarzda insanlarla konuşmanın vacib olduğunda
şüphe yoktur.
Yedinci
ve Sekizinci Farz: Namaz ve Zekat:
Yedinci ve sekizinci mükellefiyet,
Cenâb-ı Hakkın; âyetidir ki, bunların
tefsiri yukarda geçmişti. Bil ki Allahü Teâla, şu sekiz mükellefiyet hususunda
onlardan kesin söz aldığım açıkladıktan sonra, her şey hususunda onlardan bir
ahid almış olması sebebiyle, kabul edip de böylece Rableri katında büyük bir
makam elde etsinler diye onlara nasıl in'amda bulunduğunu beyan edince, onlar
yüz çevirip, kendi kendilerine kötülük yaparak, delillerin ve alınan ahidlerin
çok kuvvetli olmasına rağmen Rablerinin nimetini güzelce kabul
(telakkî bilkabûl) etmediler. Bu da, onların yüz
çevirmeleri ve arka dönmeleri hususundaki kötü davranışlarını artırmaktadır.
Çünkü son derece müessir açıklamalardan ve kendilerinden kesin söz alınmasından
sonra Allah'a muhalefet etmeye cür'et etmeleri, cehaletten ötürü karşı gelmekten
daha ağır bir suç olur. Alimler, Hak teâlâ'nın:
"Sonra yüz çevirdiniz" hitabıyla kimlerin murad edildiği hususunda, üç görüş
üzere ihtilaf etmişlerdir:
a)
İsrailoğullarinin ilk nesilleri.
b)
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında bulunan
yahudiler. Buna göre mana, "Sizin atalarınızın yüz çevirmesi gibi, mucizelerin
zuhurundan sonra yüz çevirdiniz..." şeklinde olur.
c)
Cenâb-ı Hakk'ın: "Sonra siz yüz
çevirdiniz" ifadesiyle 'Ve siz yüz çeviriyorsunuz" sözüyle de sonrakiler murad
edilmiştir.
Birinci görüşün izahı şöyledir:
Birinci söz, onlardan önce geçenler hakkında olunca, hitabının zahirinin, sözün
sonunun da, -bu zahiri manadan sözü çevirecek herhangi bir delilin bulunması
durumu müstesna- onlar hakkında olmasını gerektirir. Bunu,
Cenâb-ı Hakk'ın birinci sözü, onlara deliller
getirmek suretiyle nimetini izhâr etmek sadedinde zikretmiş olması; sonra da,
onlardan pek azının müstesna, onların yüz çevirmiş olduklarını ve içinde
bulundukları davranışta devam ettiklerini beyan etmiş olması açıklar.
İkinci sözün izahı şöyledir:
Hak teâlâ'nın: buyruğu hitab-ı müşafehedir ki
bu, o anda mevcut olanlara daha çok uygundur. Bundan önce geçen söz ise, hikâye
yoluyla gelmiş bir sözdür ki bu, onların gâib olan, el'an mevcut olmayan
seleflerine daha uygun düşer. Buna göre Allahü Teâlâ
sanki: "Bu ahid ve misaklara sarılmaları onlara lâzım olduğu gibi, Tevrat da
Hazret-i Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in durumunu ve peygamberliğinin doğruluğunu
bilmiş olmanızdan ötürü, size de bu mîsak ve ahidlere sarılmak vâcibtir"
demiştir. Böylece onları bağlayan delil, sizi de bağlamaktadır. Halbuki buna
rağmen siz, pek azınız müstesna, bu hüccetten yüz çevirerek, ona arka döndünüz.
Bu, sayısı az olan kimseler de iman edip müslüman olan kimselerdir. İşte böyle
bir açıklama yapılabilir. Üçüncü görüşün izahı şudur:
Allahü Teâlâ onlara o nimetleri in'âm
ettiğini, sonra onların bu nimetlerden yüz çevirdiklerini beyan edince, bu
onların davranışlarının ne derece kötü olduğuna delâlet etmiştir. Allahü
Teâ'lâ'nın, hitabı Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) zamanındakilere
hastır. Yani sizler, kendilerinden söz alınmasından sonra yüz çevirmiş olan,
önceki selefleriniz gibisiniz. Çünkü sizler de
Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve
sellem)'in sıdkına delâlet eden delillere muttali olmanızdan sonra, ondan
yüz çevirip onu inkâr ettiniz. Buna göre siz, bu yüz çevirmenizle
(i'râd) yüz çevirmiş olan öncekiler gibi
oldunuz. Allah en iyi bilendir.
|