25
"İman eden,
bir de güzel amellerde bulunan kimselere, altlarında ırmaklar akan cennetlerin
onların olacağım müjdele. Onlara ne zaman o cennetlerden, rızık olarak bir meyve
yedirilse, her defasında "Haa, bu, evvelce de
(dünyada) rızıklandığımız
(yediğimiz) şeydi "
diyecekler ve o rızık (renk ve şekil
itibarıyla) birbirinin benzeri olmak üzere
kendilerine sunulacak. Orada çok temiz eşler de onlarındır. Hem orada onlar
daimi olarak kalacaklar."
Ahiret
Konusu
Allah Tâla, tevhid ve nübüvvetten
bahsettikten sonra ahiretle ilgili açıklamada bulunarak, kâfirin cezasını, itaat
edenin de mükafaatını bildirmiştir. Allahü teâlâ'nın,
va'id ifade eden bir ayet zikrettiğinde, hemen peşi sıra vaa'd ifade eden bir
ayet getirmesi adetindendir.
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Ölülerin
Haşri
Bil ki haşr ve neşr meselesi dinde
önemli meselelerdendir. Bu meseleden bahsetmek ya haşr ve neşrin mümkün
olduğundan veyahut da bizzat meydana gelmesinden bahsetmek şeklinde olur. Mümkün
olduğu hususunu bazan akıt, bazan da nakil ile isbat etmek caizdir. Meydana
gelmesini bilmenin yolu ise sadece nakildir. Şüphesiz
Cenab-ı Hak, kitabında bu iki meseleyi
zikretmiş ve bunlar hakkındaki gerçeği birkaç yönden izah etmiştir:
1)
Çoğu kez Cenab-ı Allah, münkirlerin haşr ve neşri inkar ettiklerini
nakletmiş, sonra bu hususta bir delil zikretmeksizin haşr ve neşrin olacağını
kesinkes beyan etmiştir. Bunun böyle beyan edilmesi makuldür. Çünkü
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğinin sıhhati kendisine
dayanmayan herşeyin nakli delille isbatı mümkündür. Haşr ve Neşr meselesi de
böyledir. Bu sebeble. bu meselenin nakl ile isbat edilmesi caiz olmuştur. Bunun
misali, Cenab-ı Hakk'ın burada kâfirlere
cehennem, mü'minlere de cennet ile hükmedip bu hususa bir delil getirmemesi,
sırf dava ile yetinmesıdir. Ama yaratıcıyı ve nübüvvet meselesini isbat
hususunda sırf dava ile yetinmeyip, bu hususlarda deliller de getirmiştir. Bu
farkın sebebi anlattığımız husustur Cenab-ı Hak
Nahl sûresinde:
"Onlar, "ölen kimseyi Allah diriltmez
" diye olanca güçleriyle Allah'a andettiler. Hayır bu, O
(Allah) üzerinde hak bir vaa'ddir. Fakat
insanların çoğu (bunu) bilmezler "(Neml,
38) ve Tegabün sûresinde de "O kâfirler, öldükten sonra katıyyen
diriltilmeyeceklerini iddia ettiler. De ki: Hayır (öyle
değil), Rabbime yemin olsun ki siz mutlaka diriltileceksiniz. Sonra de
yaptığınız şeyler mutlaka size haber verilecektir. "(Tegabun,
7) buyurmuştur.
2)
Cenab-ı Allah, haşr ve neşrin mümkün olduğunu, haşre ve neşre benzer birçok
işlere kâdır olduğuna dayandırarak isbat etmiştir. O, bu yolu birkaç şekilde
beyan etmiş ve bunu da Vakı'a suresi içinde toplamıştır. Çünkü
Cenab-ı Hak burada Ashab-ı Şimâl'den
(amel defterleri sollarından verilen kimselerden)
naklen, onların "Biz ölüp, bir toprak ve bir yığın kemik olduğumuz zaman mı
hakikaten diriltilip kaldırılacağız? Evvetop geçmiş atalarımız da mı...?"
dediklerini anlatmıştır. Bunun üzerine Allah onlara:
"Onlara de ki: Şüphesiz hem
evvelkiler, hem sonrakiler, belli bir günün muayyen bir vaktinde mutlaka
toplanacaklardır "(vakıa, 49-50) ayetleri ile
cevab vermiştir. Sonra Cenab-ı Allah, hasrın mümkün olacağına, dört hususu defil
olarak getirmiştir:
a)
"(Eğer siz bir meniden yaratıldığınızı iddia
ediyorsanız), söyleyin bakalım, o halde
(rahimlere) dökmekte olduğunuz (o) meni
nedir? Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratanlar biz miyiz?"(Vakıa,
58-59) ayeti. Bu ayetle şu şekilde istidlal edilmektedir: Menî, ancak
hazm-ı rabiin (yani kanın) fazlasından meydana
gelir. O, tıpkı uzuvların her köşesine saçılmış çiğ taneleri gibidir. Bundan
dolayı, meninin bütün azalardan çözülüp gelmesi sebebiyle cinsi temasta bütün
uzuvlar müştereken lezzet duyar. Sonra Cenab-ı Allah şehvet kuvvetini, bu
fazlası olan meniye bağlamıştır. Böylece o, bütün uzuvlardaki çiğ tanelerini bir
araya toplar. Netice olarak, meniyi meydana getiren parçalar, başlangıçta,
dünyanın her tarafına dağılmıştı. Sonra Cenab-ı Allah bu parçaları bu canlının
bedeninde topladı. Meni taneleri de, bu canlının bütün uzuvlarına dağılmışken,
Allahü teâlâ onları meni kesesinde
topladı. Sonra o meniyi, ana rahmine fışkıran bir su olarak, meni kesesinden
çıkardı. Bu parçalar dağınıkken, Cenab-ı Allah onları toplayıp, onlardan böyle
bir şahıs (insan) meydana getirdi. Bu parçalar
ölümden dolayı daha sonra dağılırlarsa, Cenab-ı Hakk'ın
onları tekrar biraraya getirmesi nasıl imkansız olur? İşte bu ayeti, haşr ve
neşre delil getirmenin izahı budur.
Şüphesiz Cenab-ı Allah, bu tarz
hücceti Kur'an'ın birçok yerinde zikretmiştir. Mesela Hacc sûresinde:
"Ey insanlar, eğer siz öldükten sonra
dirilmek hususunda herhangi bir şüphe içinde iseniz şu muhakkakdır ki biz sizini
asimizi) topraktan, sonra (onun züniyetint)
insan suyundan, sonra rahme yapışan bir canlı, daha sonra da hilkati belli
belirsiz bir lokma etden yarattık, (Ve bunları)
size (kudretimizi) apaçık gösterelim diye
(yaptık). Sizi dileyeceğimiz muayyen bir vakte
kadar rahimlerde durduruyoruz, sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyoruz, daha
sonra da kuvvetinize ermeniz için (büyütüyoruz.)
Kiminiz (gençken) öldürülüyor, kiminiz de
(evvelki) bilgisinden sonra, hiçbirşey
bilemiyecek şekilde erzel-i ömre (ileri derece
ihtiyarlığa) götürülüyor. Sen yeryüzünü kupkuru ve ölü görürsün..."(Hacc,
5) buyurmuş ve sonra
"Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah,
hakkın ta kendisidir. Gerçekten, ölüleri O diriltecektir. O, şüphesiz herşeye
hakkıyla kadirdir. Ve şüphesiz o kıyamet elbette gelecektir. Onda hiçbir şüphe
yokhır. Muhakkak Allah kabirlerdekileri de diriltip kaldıracaktır "(Hacc,
6-7) diye devam etmiştir.
Yine O, yaratılışın merhalelerini
zikrettikten sonra Mü'minûn sûresinde "Sonra siz bunun peşisıra hiç şüphesiz
öleceksiniz. Sonra da kıyamet gününde, muhakkak yeniden diriltileceksiniz "(Mu'minun,
15-16) buyurmuştur. Kıyame sûresinde:
"O, (döl
yatağına) dökülen meniden bir damla su değil miydi? Sonra o
(meni), rahme yapışan bir canlı olmuş, derken
(Allah onu) insan biçimine koyup yaratmış,
(uzuvlarım) düzenlemiştir
(Kıyame, 37-38); Tarık suresinde de
"Şimdi İnsan hangi şeyden
yaratıldığına (ibretle) baksın. O, atılıp
dökülen bir sudan (meniden) yaratılmıştır. Ki o
su, (erkeğin) bel kemiği ile
(kadının) göğüs kemikleri arasından çıloyor.
Şüphe yok ki Allah onu (tekrar diriltip)
döndürmeye kadirdir " (Tarık, 5-8) buyurmuştur.
b)
Bu, Cenab-ı Allah'ın:
"Şimdi bana ekmekde olduğunuz
(tohum)u haber verin. Onu siz mi
bitiririyorsunuz yoksa bitirenler biz miyiz.? Eğer dileseydik muhakkak ki onu
(tohumsuz) bir kırıntısı yapardık da siz de
şaşakalırdınız. (Şöyle derdiniz): "Biz hakikaten
ağır borca uğratılmışız. Daha doğrusu biz
(umduğumuzdan) mahrum kalmışız " (Vakıa, 63-67)ayetidir.
Bu ayette şu şekilde istidlal
edilmektedir: Tane ve onun, arpa, pirinç gibi yarıktı yarıksız, uzun yuvarlak,
üçgen, kare ve değişik şekillerde olan başka kısımları nemli toprağa atılıp
üzerini su ve toprak örtünce, aklen, bunun bozulması ve çürümesi gerekir. Çünkü
su ve topraktan sadece biri bile çürümenin olması için yeterlidir. İkisi
biraraya gelince çürüme haydi haydi olur. Sonra görüyoruz ki o çürümüyor, aksine
korunmuş olarak kalıyor. Sonra rutubet fazlalaşınca tohum ikiye ayrılıyor, ondan
iki filiz çıkıyor. Uzun olan taneye gelince, onun tepesinden bir delik açılıyor,
ekinde olduğu gibi, uzun filiz oradan ortaya çıkıyor.
Çekirdeğe gelince, onun kabuğu
öylesine serttir ki, bu sertliği sebebi ile çoğu insan onu ikiye ayıramaz. O,
nemli toprağa düştüğünde, Allah'ın izniyle yarılır. Hurma çekirdeği, üzerindeki
yarıktan yarıhrak, çekirdek ikiye bölünür. Bir parçadan toprağın üstüne bir
filiz yükselir, diğer parçadan da toprağın derinliklerine bir filiz dalar.
Yükselen filiz yükseldikçe yükselir. Dalan filiz ise, derinlere gittikçe gider.
Velhasıl, küçük bir çekirdekten iki ağaç çıkar. Aynı elemanlardan meydana
gelmiş, çekirdeğin, suyun, havanın ve toprağın özelliğinin de aynı olmuş
olmasına rağmen, bunlardan biri hafif ve yükselen, diğeri ise ağır ve yere dalan
olmuştur. Bu tam bir kudrete ve şümullü bir hikmete delalet etmez mı? Böyle bir
Kadir, cüzleri biraraya getirmekten ve uzuvları tekrar birleştirmekten nasıl
aciz olur ?
Bunun bir benzeri de
Cenab-ı Hakkın Hacc süresindeki: "Sen,
yeryüzünü kupkuru ve ölü görürsün. Fakat Biz onun üzerine yağmuru indirdiğimiz
zaman o harekete geçer, kabanr... "(Hacc, 5)
ayetidir.
c)
Bu, :
"Şimdi içmekte olduğunuz suyu söyleyin
bana? Onu bulutdan siz mi indirdiniz, yoksa indiren Biz miyiz "(vakı'a,
68-69) ayetidir. Bu ayetteki istidlalin takdiri şöyledir:
1)
Tabiatı icabı su ağırdır. Ağır cismin, tabiatı aksine, yükselmesi, onun
tabiatına galib gelen, özelliğini boşa çıkaran ve tabiatı icabı aşağı inen bir
şeyi yükselten kahir bir kudretin bulunmasını gerektiren bir iştir.
2)
Suyun zerreleri dağılmasından sonra biraraya gelmiştir.
3)
Su zerrelerini rüzgar harekete geçirmiştir.
4)
Su zerreleri, ihtiyacı olan suya susamış yerlere inmiştir.
Bütün bunlar haşrin olabileceğine
delalet eder. Ağır olan şeyin yükselmesine gelince, bu onun tabiatının
değişmesinden dolayıdır. Bu caiz olunca, su ve toprağın karışımından hayat ve
rutubetin çıkması niçin caiz olmasın? İkinci hususta, Cenab-ı Allah, su
zerrelerinin dağılmasından sonra onları biraraya getirmeye kadir olunca, insan
bedenlerinin topraktaki cüzlerini biraraya getirmesi niçin caiz olmasın?
Rüzgarların su zerrelerini harekete geçirmesi hususunda,
Cenab-ı Hak, aynı cins parçaların bir kısmını
bir kısmına birleştiren rüzgarları hareket ettirmeye kadir olunca, burada bu
(haşr ve neşr) niçin caiz olmasın? İnsanların
ihtiyacından dolayı Cenab-ı Allah'ın bulutları yaratması hususuna gelince,
burada da, hakettikleri sevab ve cezaya ulaşmaları için, mükellefleri bir kere
daha yaratmaya daha çok ihtiyaç vardır.
Allahü
teâlâ, Kur'an'ın bir başka yerinde bu delili ifade etmiştir. Meselâ,
A'raf sûresinde;
"Şüphesiz ki Rabbiniz gökleri ve yeri
günde yaratan, sonra 'Arşa istiva eden Allah'dır. Kendisini durmadan kovalayan
gündüze, geceyi O büyüyüp örter. Güneşi ayı ve yıldızlan hepsini
(emrine) musahhar olarak
(yaratmıştır). Haberin olsun ki yaratmak da
emretmek de O'na mahsustur. Alemlerin Rabbi olan Allah'ın şanı ne kadar yücedir.
Rabbinize yatvara yakara gizlice dua edin. Allah haddi aşanları sevmez, iyi bir
hale getirildikten sonra yeryüzünde fesadcılık etmeyin. Allah'a korkarak ve
umarak dua edin. Şüphe yok ki iyi hareket edenlere
(muhsinlere) Allah'ın rahmeti çok yakındır "(A'raf,
54-56) buyurarak tevhid delilini zikrettikten sonra, şöyle buyurarak da
haşrin delilini zikretmiştir:
"O (Allah)
rahmeti (olanları yağmur)'un önü sıra rüzgarı
müjdeci gönderendir. Nihayet bu rüzgarlar, ağır ağır bulutlan kaldırıp
yüklendiği zaman, (görürsün ki) biz onlan ölü
bir beldeye sevketmişizdir. Derken oraya sa indiririz de orada hertüriü meyve
(ve mahsul) çıkarırız. İşte ölüleri de böyle
çıkartıp (dirilteceğiz). Belki
(bunları) iyice düşünüp ibret alırsınız "(Araf,
57).
d-
Bu:
"Şimdi bana
(yeşil bir ağaçtan), yakmakta olduğunuz ateşi söyleyin bakayım. Onun
ağacını siz mi yarattınız, yoksa onu yaratan Biz miyiz ?"(Araf.
71-72) ayetidir.
Bu ayetteki istidlal şekli şudur: Ateş
yükselir, ağaç ise aşağı doğru düşer; Keza ateş latifdir, ağaç ise kesifdir;
ateş nuranidir (aydınlatıcıdır) ağaç ise zulmânî
(karanlık)dir; ateş yakıcı ve kurudur, ağaç ise
soğuk ve nemlidir. Cenab-ı Hak ağacın
içinde bu nurani, ateş parçalarını tuttuğuna göre, onun kudreti bu birbirine zıd
olan iki şeyin arasını bulmuştur. Cenab-ı Allah bundan aciz olmadığına göre,
canlıları terkib edip biraraya getirmekten nasıl aciz olur?
Allahü teâlâ bu delili Yasin sûresinde şu
şekilde zikretmiştir:
"O, yeşil ağaçtan sizin için ateş
yaratandır " (Yasin, 80). Bil ki
Cenâb-ı Allah bu sûrede su ve ateşin
durumunu, Neml suresinde ise şu ayetle havanın durumunu zikretmiştir.-'
"Yahud o kara ve denizlerin
karanlıkları içinde sizin yolunuzu buldurmakta, rahmetinin önü sıra rüzgarları
müjdeci göndermekte olan (Allah) mı? Allah ile
beraber bir (başka) tanrı ha...? Allah onların,
koştukları ortaklardan çok yüce ve münezzehdir. Yahud halkı daima yaratmakta
olan, sonra onu yeniden diriltecek olan ve sizi gökten, yerden rızıklandıran
(Allah) mı? Allah ile beraber bir
(başka) tanrı ha? De ki: Eğer
(Allah'a ortak koşmada) sadık iseniz haydi getirin delilinizi "(Neml,
63-64).
Allahü
teâlâ, yeryüzünün durumunu da Hacc sûresinin 5. âyetinde
zikretmiştir. Sanki Hak Teâla, bütün durumları ile dört unsunun(su,
hava, ateş, toprak), haşr ve neşrin mümkün olduğuna şehadel ettiklerini
açıklamıştır.
Hasrın mümkün olduğuna delalet eden
delillerin ikincisi Cenab-ı Allah'ın şöyle buyurmasıdır:"İlk önce yaratmaya
kadir olan Ben, yeniden diriltmeye haydi haydi kadirim '. Bu delilin izahı,
aklen zahirdir. Cenab-ı Hak bu delili,
Kur'an'ın birçok yerinde zikretmiştir: Mesela, Bakara sûresinde.
"Allah'ı nasıl olup da inkâr
ediyorsunuz? Halbuki siz, ölü iken, sizi o diriltti. Sonra sizi yine o
öldürecek, tekrar sizi O diriltecek ve nihayet
(haşirden) sonra yine yalnız O'na döndürüleceksiniz "
(Bakara. 28) ayeti; İsrâ sûresinde:
"O (kâfirler)
dediler ki: Biz bir yığın kemik, kırıntı ve döküntü
(halinde bir toprak) olduğumuz vakit mi, hakikaten biz mi yeni bir
yaradılışla diriltileceğiz." Onlara de ki: Gerek bir taş, gerek demir
(gibi) olun, yahut aklınızda, içinizde
büyüttğünüz herhangi bir mahlûk olun." (mutlaka
diriltileceksin!?" Onlar, "O halde bizi kim (diriltip) geri çevirecek?"
diyecekler. Sen de de ki: "Sizi ilk defa yaratmış ola
(Allah)...." (isra, 49-51) ayeti; Ankebut
suresinde:
"Allah yaratmaya nasıl başlıyor, sonra
onu (öldükten) sonra nasıl
(diriltip) geri çeviriyor..."(Ankebut,
19) ayeti; Rum suresinde:
"O (Allah
önce mâhlukatı yaratıp, sonra onları tekrar (diriltip) iade edecek
olandır. Ki bu, O na pek kolaydır" (Rum. 27)
ayeti ve Yasin sûresinde:
"De ki onu ilk defa yaratmış olan
diriltecektir "(Yasin, 79) ayeti gibi...
Üçüncü bir çeşit olarak
Cenab-ı Hak, haşre kadir olduğuna gökleri
yaratmaya kadir oluşunu delil getirmiştir.Bu husus da ayetlerde yer almıştır.
Mesela, İsra suresinde:
"Onlar gökleri ve yeri yaratan
Allah'ın kendileri gibilerini de yaratmaya kadir olduğunu görmüyorlar mı?"(isra,
99) ayeti; Yasin sûresinde;
"Gökleri ve yeri yaratan Allah, onlar
gibi insanları yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir. O,
(bütün kâinatı) yaratan,
(herşeyi) bilendir "(Yasin,
81 ) ayeti; Ahkâf sûresinde:
"Onlar halâ şu hakikati anlamadılar mı
ki gökleri ve yeri yaratmış, onları yarattıktan dolayı yorulmamış olan Allah,
ölüleri de diriltmeye kadirdir. Evet O, herşeye elbette kâdirdu "(Ahkâf,
33) ayeti; Kâî sûresinde
"Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz
zaman mı (tekrar diriltileceğiz). Bu uzak bir
dönüşdür. Toprak, onlardan neleri (yiyip)
eksiltmiştir, Biz muhakkak biliriz. Yanımızda da
(herşeyi) muhafaza eden bir kitab vardır. Hayır, onlar, kendilerine hak
gelince, onu tekzib ettiler. Şimdi onlar şaşırmış bir haldedirler. Üstlerindeki
göğe bakmadılar mı, onu nasıl bina ettik. Onu
(yıldızlarla) nasıl süsıedik. Onun hiçbir gediği de yoktur. Yervüzüne de
(bakmadılar mı?) Onu nasıl döşedik, ona
(nasıl) boyduk.
Onda her türün, İçe ferahlık veren
(güzel) çiftlerini bitirdik. Biz
(bunları), bize taata yönelen her kulun kalb
gözünü açmak ve ona ibret vermek için (yaptık).
Gökden de bereketli yağmurlar İndirdik ve onunla bahçeler, biçilecek taneler
bitirdik. Ve tomurcuklan birbiri üstüne binmiş uzun boylu hurma ağaçları
(yetiştirdik). Ki
(bunlar), kullarına rızık olmak için
(yaratilmışlardır). Biz o yağmurla ölü bir memlekete can verdik. İşte
(kabirlerden) çıkış
(diriliş de) böyledir "(Kaf, 3-11) ayeti
ve bundan biraz sonra gelen:
"Yâ biz, ilk
yaratışta acz mi gösterdik ki (tekrar
diriltemeyelim.) Hayır, onlar bu yeni yaratıştan
şüphe ediyorlar " (kaf, 15) ayeti gibi...
Dördüncü bir çeşit olarak,
Cenab-ı Hak, hasrın olacağına, iyilik yapanın
mükafaatlandırılmasının isyan edenin azablandırılmasının ve bunların birbirinden
ayırdedilmesinin gerekli olduğunu delil getirmiştir. Mesela, Yûnus süresindeki:
"Hepinizin
dönüşü ancak O'nadır. Allah (bunu size)
bir gerçek olarak va'd etmiştir. Mahlukatı ilk defa dirilten, sonra iman edip
salih amellerde bulunanlara adaletiyle mükâfaat vermek için
(yine kendisine) geri
çevirecek olan şüphesiz ki O'dur " (Yunus; 4)
ayeti; Tahâ süresindeki "Kıyamet muhakkak kopacaktır.
Ben onun vaktini hemen açıklayasım geliyor ki herkes neye çalışıyorsa kendisine
onunla karşılık verilmiş olsun " (Taha, 15)
ayeti ve Sâd süresindeki
"O göğü, yeri
ve bunların arasındaki herşeyi Biz boşuna yaratmadık. Bu, o kâfirlerin zannıdır.
Bu yüzden kâfir olanlara cehennemde helak vardır. Yoksa biz, imân edip sâlih
ameller işleyenleri, yeryüzünde fesadçıkaranlar gibi mi sayacağız? Yahud
muttakileri, doğru yoldan sapanlar gibi mi kabul edeceğiz"
(Sad, 27-28) ayeti gibi...
Beşinci bir çeşit olarak, Cenab-ı
Allah, haşr ve neşrin olacağına, daha dünyada iken ölüleri diriltmesini delil
getirmektedir. Mesela, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'ı
hiç yoktan yaratması ve şü ayette bahsettiği Bakara Kıssası gibi:
"Onun için biz; "O
(öldürülen adama),
(Kesilen ineğin bir) parçasıyla vurun." demiştik.
(Onlar vurunca, Öldürülen adam dirilmişti.) İşte
Allah, böylece ölüleri diriltir. "(Bakara. 73).
Ve mesela, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)ın
"Ey Rabbim,
ölüleri nasıl diriltiyorsun?" (Bakara, 260)
ayetindeki kıssası;
"Yahud o kimse gibisini
(görmedin mi) ki binalarının çatılan çökmüş,
duvarları üstüne yıkılmış bir kasabaya uğramış..." ayetindeki mesele; Yahya ve
İsa (aleyhisselâm)'nın kıssaları gibi... ki
Allah bunların olabileceğine, hasrın olabileceğine dair delilinin aynısı ile
istidlal ederek:
"Andolsun ki Ben, seni, sen hiçbir şey
değilken yarattım "(Meryem, 9) buyurmaktadır.
Ashab-ı Kehf'in kıssası da bu çeşittir. Bundan dolayı
Cenâb-ı Allah:
"Allah'ın vaa'dinin hak olduğunu ve
Kıyametin kopacağında şüphe olmadığını bilsinler dîye... "(Kehf,
21) buyurmuştur. Eyyub (aleyhisselâm) un kıssası da bu çeşittir. Bu hususta Cenab-ı Allah:
"Biz ailesini ona verdik "(Enbiya,
84) demiştir. Bu ayet, Cenab-ı Hakk'ın,
Hazret-i Eyyübün ailesini, ölümlerinden sonra, yeniden dirilttiğine delalet
eder. Cenab-ı Allah'ın, (Hazret-i İsa(aleyhisselâm)'nın
bir mucizesi olarak, onun eliyle ölüleri diriltmesi de bu çeşittendir.
Cenab-ı Hakk'ın:
"Ben (İsâ),
ölüleri diriltiyorum (Âl-i İmran. 49) ve:
'Hani Sen (Ey
İsa), benim iznimle çamurdan bir kuş suretinin benzerini tasarlıyordun,
içine ütlüyordun da Benim iznimle bir kuş oluveriyordu "(Ma'ide,
110) ayetleri bununla ilgilidir.Şu ayet de bu çeşittendir:
"İnsan, daha evvel, o hiçbirşey
değilken, onu hakikaten Bizim yarattığımızı düşünmez mi?"(Meryem.
68). İşte bu, Cenâb-ı Allah'ın
haşrin olacağına dair, Kur'an-ı Kerim'de zikrettiği delillerin asıllarına
işarettir. Eğer Allahü teâlâ dilerse,
herbirinin ayrı ayrı derinlemesine tefsiri sıra o âyetlere geldikçe
yapılacaktır.
Sonra
Allahü teâlâ, Kur'an'da haşr ve neşri inkâr edenlerin kâfir
olduklarını açıkça belirtmiştir. Bunun delili:
"O, kendisine zulümde devamlı ve
(kâfir) olarak bağına girdi ve dedi ki: Bu bağın
helak olacağını hiç zannetmiyorum. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum.
(Bununla beraber), eğer ben Rabbime döndürülüp
götürülürsem, yemin olsun ki bundan daha iyisini (orada
da) bulurum." Arkadaşı ona cevaben, "Seni topraktan yaratan Allah'ı inkâr
mı ediyorsun?" dedi "(Kehf, 36-37) ayetidir.
Hasrı ve neşri inkar edenlerin, inkarlarının gerekçesi şudur: Birşeyin var
oluşu, onun mümkinü'l-vucûd olduğunu gösterir. Çünkü onun meydana gelmesi
imkansız olsaydı, birinci defada meydana gelmezdi. Madem ki birinci defada
meydana gelmiştir, öyleyse, biz onun mümkinü'l-vucûd olduğunu anlarız. Şayet
bunu, Allah'ın meydana getirmesi doğru olmasaydı bu, haddizatında varlığı caiz
olan şeyi icad etmeye kadir olamadığı için, ya Allah'ın -haşa- aczine veya
cehline delalet ederdi. Çünkü mükelleflerden herbirinin beden parçalarını
diğerlerinin beden parçalarındanayırdetmesi imkansız olmuştur. Allah'ın âciz ve
cahil olduğunu söylemekle de nübüvveti isbat etmek doğru olmaz, böylece de bu
kesinkes küfrü gerektirir. Allah en iyi bilendir.
Cennet ve
Cehennemin Mevcut Olmaları
Bu ayetler
(Bakara 24-25), cennet ve cehennemin yaratılmış varlıklar olduklarını
açıkça gösterir.
Cehennemin yaratılmış olduğuna,
Allah'ın onun hakkında O, Kafirler için hazırlanmıştır " buyruğu
(Bakara. 24) delalet eder. Bu ayet, cehennemin
yaratılmış olduğunu göstermede de sarihdir. Cennetin yaratılmış olduğunu,
Cenab-ı Allah'ın, bir başka ayette "O, muttakiler için hazırlanmıştır,
(Âl-i İmran 133) buyurması gösterir. Bir de
Allahü teâlâ buradaki ayette,
"İman eden, bir de güzel amellerde
bulunan kimselere, altlarından rmaklarakan cennetlerin onların olacağını müjdele
"(Bakara, 25) buyurmuştur. Bu ayet, mü'minlerin
cennete malik olduklarını haber vermektedir. Şu anda bulunan mülkiyet, yine şu
anda kendisine malik olunan şeyin mevcud amasını gerektirir. Bu nedenle, bu
ayetler, cennet ile cehennemin, şu anda yaratılmış olduklarına delalet ederler.
Cennet
Ni'metleri
Bütün lezzetler şunlarda toplanmıştır:
Evde, yiyecekte ve evlilikde. Bu sebeble Cenab-ı Allah sözü ile, yiyeceği sözü
ile, evliliği ise sözü ile belirtmiştir. Sonra bu şeyler meydana gelip, bu
şeylere kaybolacakları korkusu bitişince, bu şeylerden nimetlenme arzusu kederli
bir hal alır. Şöylece Cenâb-ı Hak, bu
korkunun cennetliklerden zail olup gittiğini beyan ederek "Ve onlar orada ebedî
olarak kalındırlar" buyurmuştur.
Bu sebeple bu ayet, nimet ve sürürün
tam ve mükemmel olduğunu göstermektedir. Şimdi ise, ayetlerin lafızlarını teker
teker ele alıp inceleyelim. Cenâb-ı Hakk'ın
ayeti hakkında birkaç soru vardır.
a)
Bu emir neye atfedilmiştir? Buna birkaç yönden cevap verilir:
1)
Atfın dayandığı şey emir değildir ki, kendisine atfedileceği benzeri emir ve
nehiy araştırılsın.. Burada atf ile kendisine dayanılan, müminlerin sevablarını
vasfeden bir cümledir; bu nedenle bu cümle, kâfirlerin cezasını vasfeden bir
cümleye matuftur. Nitekim, Zeyd, hapsolunma ve döğülmekle cezalandırılacak;
Amr'a da afvolunduğunu ve salıverildiğini müjdele" dersin..
2)
Bu cümle cümlesine atfedilmiştir. Nitekim sen, "Ey Temîm oğulları,
işlediğiniz cinayetin cezasından korkun; ey falanca, Esedoğullarını da, onlara
olan ihsanımla müjdele" dersin.
3)
Zeyd İbn Ali “” lâfzına atfederek, meçhul sîgasıyla
(......) şeklinde okumuştur.
b)
Cenâb-ı Hakk'ın "müjdele!" sözüyle
emredilen kimdir? Bunun cevabı şudur: Bu emredilenin
Hazret-i Peygamber ve herkesin olmast, mümkündür. Nitekim
Hazret-i Peygamber "Gecenin karanlığında
mescidlere giden kimseleri, kıyamet gününde kusursuz bir nûr ile müjdele "
Ebû Davul, Salât. 49
(1/154) buyurmuş, bu,
herkese verilmiş bir emirdir. Bu açıklama son derece güzel ye uygundur. Çünkü bu
açıklama, büyüklüğü ve yüceliğinden müjdeyi, müjdelemeye gücü yetecek herkesin
vermesinin uygun olduğunu bildirir.
c)
Müjde nedir? Bunun cevabı şudur: (müjde),
sevinci ortaya çıkaran bir haberdir, işte bundan ötürü fukahâ şöyle demiştir:
Bir adam, kölesine, "Bana .sizden hanginiz falancanın geldiğini müjdelerse, o
hürdür." dese; köleleri de teker teker bu müjdeyi verse, onlardan en önce
müjdeyi vermiş olan azad edilir; çünkü sevinci temin eden, o ilk kölenin
haberidir; eğer kölenin sahibi, "kim bana müjde verirse..." değil de, "kim bana
haber verirse" demiş olsaydı, o zaman haberi veren bütün kölelerin azad edilmesi
gerekirdi, zira onların hepsi bu haberi vermişlerdir. Cilt için kullanılan ve,
sabahın ilk ışıklarım ifade-eden kelimeleri de aynı köktendir.
Cenab-ı Hakkın, "Onları elim bir azab ile
müjdele" (Al-i İmran, 21) sözüne gelince, bu
ifade kendisiyle, istihza edilenle şiddetli bir istihzada bulunma, kastedilen
söz nevinden bir sözdür. Nitekim insanın, düşmanına "Müjde; çotuğun çocuğun
öldürüldü, malın yağmalandı!" dediği gibi...
İman ve
Âmel-i Salih
"İman ve amel-i salih işleyen
kimselere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır "
(Bakara, 25) lâfzına gelince, burada birkaç mesele vardır:
İman-Amel
Münasebeti
Bu ayet, amellerin imana dahil
olmadığına delalet eder. Çünkü Cenâb-ı Allah
bu ayette imanı zikredip, sonra da amel-i salihi ona atfettiği için, bu durum
ikisinin birbirinden farklı ve ayrı oluğunu göstermiştir. Böyle olmasaydı,
tekrar olmuş olurdu ki, tekrar da aslın hilafına bir şeydir.
İkinci
Mesele
Bazı alimler, ayeti zahirine
hamlederek şöyle demişlerdir: "Her iman edip salih amel işleyen kimseye cennet
vardır..." Ona, "İmanedip salih amel işleyen; sonra da kâfir olan kimse için ne
dersin?" denildiğinde, o, Bu imkansızdır, çünkü iman ve taat, daimi bir sevaba
müstahak olmayı; ir de devamlı bir azaba müstehak olmayı gerektirir; bu ikisinin
bir arada bulunması ise imkansızdır. Yine, amellerin boşa çıkmasına hükmetmek de
ansızdır. Geriye, sizin olmasını tasavvur ettiğiniz takdiriniz ve sayımınızın
imkansız olduğunu söylemekten başka bir yol kalmaz" der şöyle devam eder: "Biz
amellerin boşa çıkmasının imkansız olduğunu, birkaç sebepten dolayı söyledik:
a)
Hakedilen iki şey, ya birbirlerine zıddır, veya değildir. Eğer zıd iseler,
sonradan olanın meydana gelmesi, mevcut olanın gitmesine bağlıdır. Mevcut olanın
gitmesi, eğer sonradan gelenin gelmesi sebebiyle olursa bir devir lazım gelir
ki, bu da imkansızdır.
b)
İki taraf ararasında zıtlık bulunmaktadır. Bu sebeple, sonradan olanın
gelmesinden ötürü, mevcut olanın gitmesi; mevcut olanın kalmasıyla sonradan
olanın savuşturulmasından daha evla değildir. Bu durumda, ya her ikisi bir anda
bulunurlar ki, bu imkansızdır veya birbirleriyle mücadele ederler; böylece
amellerin boşa çıktığını söylemek imkansızdır.
c)
Hakedilen iki şey, ya birbirlerine denktirler veya önce olan daha çok veya daha
azdır. Eğer birbirlerine denk iseler, meselâ, on derece sevap hak edildi buna
karşılık, on derece de ceza meydana geldi denilmesi gibi ; bu durumda, deriz ki,
hak edilen her bir derece ceza, hak edilen her bir derece sevabı götürür. Böyle
olunca da, bu parçanın şu parçayı götürmesi taasusundaki tesiri, onun beriki ve
öteki parçayı götürme hususundaki tesirinden daha evla değildir.
Sonradan meydana gelen bu cüzlerden
her birinin, önceden meydana gelen cüzlerden her birini giderme hususunda
müessir olmasına gelince, bu durumda her illetin bir çok ma'lulü, her ma'lülün
de müstakil birçok illeti bulunması gerekir ki, bütün bunlar imkansızdır. Veya
bir tahsis edici olmadan, sonradan olan cüzlerin herbirisinin mevcut olandan
birisine hâs olması gerekir ki, bu da imkansızdır; çünkü müreccih olmadan
mümkinin iki tarafından birinin diğerine üstün gelmesi imkansızdır.
Eğer önce olan daha çok olursa,
sonradan meydana gelen, ancak mevcut olanın cüzlerinden bir kısmını götürür,
izale eder. bu durumda da, mevcut olanın cüzlerinden bir kısmının sonradan
olafila zail olması, diğer cüzlerinin zail olmasından evla değildir. Bütününün
zail olmasına gelince, bu da İmkansızdır, çünkü zail olan ancak nakısla zail
olur. Veya bir tahsis edici olmadan onun bir kısmının zail olması gerekir ki, bu
da imkansızdır. Veyahutta ondan hiç bir şey zail olmaz ki, elde edilmek istenen
netice de budur. Ve yine sonradan meydana gelen, mevcut olanın cüzlerinden biı
kısmını izale ederse, bu durumda sonradan olan ya durur ya da zail olur Sonradan
olanın duracağını hiç kimse söylemez. Onun zail olacağına dair hüküm vermek de
yanlıştır. Diğerinin zail olmasında bu ikisinden her birinir tesiri ya beraberce
olur, veya sırayla olur. Birinci durum yanlıştır, çünkü izale eden şeyin, izale
ettiği esnada mutlaka bulunması gerekir. Şayet zail olar iki şey ayni anda
bulunursa, iki izale eden de ayni anda bulunur. Bu durumd; da, bu iki şeyin yok
oldukları esnada mevcut olmaları gerekir ki, bu di imkansızdır. Eğer sırasıyla
olursa, üstün gelinilen şeyin galibiyyet vasfın, haiz olması imkansızdır. Önce
olanın daha az olması durumuna gelince, öncı olanın, sonradan olanın cüzlerinden
bir kısmını gidermede müessir olmas gerekir ki, bu da imkansızdır. Çünkü
sonradan olan şeyin cüzlerinin tamamı giderilebilir. Bunun bir kısmının
giderilmesi, müreccih olmaksızın bir terci' olur ki, bu da imkansızdır.
Tamamının izale etmede müessir olma halindeyse, , bir malûl üzerinde müstakil
birçok illetlerin bulunması gerek ki, böylece de bütün bu akli izahlar
sayesinde, amellerin boşa çıkacağın dair hüküm vermenin bozukluğu ortaya çıkmış
olur." Bu durumda, İki türlü cevap şekli ortaya çıkar:
a)
Bu, ölümü göz önünde bulunduran kimsenin görüşüdür. Buna gör imanın bulunmasının
şartı, ölürken kâfir olarak ölmemektir. Eğer kişi, kâf olarak ölürse, onun o ana
kadar yapmış olduğu bütün şeylerin küfür olduğun anlamış oluruz. Bu ise,
zahirine itibar edilmemesi gereken bir görüştür.
b)
Kul, ne taatine karşı bir sevaba; ne de günahına karşı herhangi bir cezaya,
aklî ve vacib olan bir istihkakla, müstehak olmaz. Bu Ehl-i Sünnet görüşü ve
bizim de tercihimizdir. İşte ancak bu görüş ile, karanlıklarda kurtulunabilir.
Cennet
Anlayışında Mu'tezile'nin Farklı Görüşü
Mu'tezile, itaat etmenin sevabı
gerektirdiğini öne sürmüştür. Çünkü, Cenâb-ı Hak
müminleri cennetle müjdelediği sırada, müminler için müjdelenen cennet mükâfatı
henüz fiilen vaki değildi. Bu manaya hamletmek mümkün olmayınca, ayeti, ileride
gerçekleşecek mükâfata hak kazanmaya hamletmek gerekir; çünkü, vaki olabilecek
bir şeyden, vaki olmuş gibi bahsetmek bir mecaz olup caizdir.
Cennetin
Dildeki Manası
Cennet, dalları birbirine girmiş,
kesif, gölgeli ağaçlardan ve hurmalıklardan meydana gelmiş bir bahçedir.
"Cennet" lafzının manası, örtmekanlamındadır. Buna göre, sanki o, sıklığından ve
gölgeliğinden ötürü, bir şey bir şeyi örttüğünde Arabların söylediği
(onu örttü, bürüdü) fiilinin masdanndan "masdar
binâ-i merre" (işin kaç kere yapıldığını gösteren
masdar) olan "cennet" lafzıyla isimlendirilmiştir. Sanki cennet,
ağaçlarının çok sıklığından dolayı, tek bir örtü gibidir. Ahiret de, kendisinde
cennetler bulunduğu için, cennet diye adlandırılmıştır.
Eğer, "cennetler niçin nekre
(belirsiz); nehirler ise ma'rife
(belirli) getirilmiştir?" denilirse, buna
cevaben deriz ki: Cennet, mükâfat yurdunun tamamının adıdır; bu yurt, mükafata
hak kazanmış olanların derecelerine göre tertib edilmiş, bir çok cenneti ihtiva
etmektedir:mükafata hak kazanmış her tabakadaki insan için, bu cennetlerden bir
cennet vardır. "Nehirler"in, ma'rife oluşuna gelince, bununla nehir -cinsi murad
edilmiştir. Nitekim, muhatabın bilgisi dahilindeki cinslere işaret edilerek;
"Falancanın, içinde akan sular, incir ve üzüm bulunan bir bahçesi vardır"
denilir. Yahutta, elif lam ile, şu ayette zikredilen nehirlere işaret
edilmektedir:
"O cennette, hiçbir vasfi bozulmayan
sudan nehirler ve tadı değişmeyen sütten ırmaklar bulunmaktadır"
(Muhammed, 15).
Cennet
Meyveleri ile Dünya Meyvelerinin İlgisi
Cenâb-ı
Hakk'ın "Her ne vakit rızıklandırıldıklarında... " ifâdesine gelince,
aynı şekilde bu, âyette geçen ctâr lafzının sıfatıdır veya mahzûf bir mübtedanın
haberidir, yahutta müste'nef bir cümledir. Müste'nef olmasının sebebi şudur:
Onlar için cennetler vardır denilince, bunu duyan kimsenin hatırına bu cennet
meyvelerinin dünya meyvelerine benzeyip benzemediği hususu gelir. Burada birkaç
soru vardır:
a)
Âyette geçen (......) lâfzının terkibdeki
yeri nedir?
1)
Bu tıpkı, "Her ne zaman bahçenden bir nar yediğimde, sana teşekkür ettim"
demen gibidir. Buna göre, (......) kelimesinin
ayetteki yeri senin, (......) sözünün yeri
gibidir. Bu sebepte, âyette yer alan lâfızlarındaki her iki
(......) de, ibtitâ lilgâye
(başlangıç ifade eden min)'dir; çünkü, rızık,
cennetten baştamıştır. Cennetteki rızıkda, meyveden başlamıştır. Bu açıklamaya
göre "meyve"den murad, tek bir elma veya tek bir nâr değildir. Burada murad
edilen, tam aksine herhangi bir meyve nevidir.
2)
"Sen arslansın!" anlamını murad ederek, "Senden bir arslan gördüm" sözündeki
gib, lâfzının beyâniyye olmastdır. Bu açıklamaya göre, lafzıyla meyvelerin nevi
veya tek bir meyvenin murad edilmesi doğru olur.
b)
"Şu anda rızık olarak bize verilen şey, daha önce bize verilen şeydir " demeleri
nasıl doğru olur? Bu soruya şu cevabı veririz: Bunlar adet bakımından farklılık
arzetseler de, mahiyet itibariyle aynı oldukları için, "bu şudur" demeleri,
mahiyet bakımından doğru olmuştur. Çünkü tür birliğine, zatlardaki çokluk ters
düşmez; işte bu sebepten dolayı, babasına son derece benzeyen oğul için Arablar,
"O, tıbkı babasıdır" derler.
c)
Bu ayet, cennetliklerin, cennette kendilerine verilen rızkı, bundan önce
kendilerine verilen bir başka rızka benzettiklerine delalet eder. Bu durumda,
kendisine benzetilen şey, dünya rızıklarından mıdır, yoksa cennet azıklarından
mıdır?
Bu soruya, iki şekilde cevap
verilebilir:
1)
Bu, dünya rızıklarındandır. Buna da iki husus delalet eder.
Birinci
husus: İnsan, alışılmış şeylere kendini daha yakın ve kendince
silinen şeylere daha mütemayil hisseder. Alışkın olmadığı bir şeyi gördüğünde,
insanın ruhu ondan kaçar; sonra daha önce tanıdığı ve bildiği şeyler cinsinden
bir şey elde edip, onu daha önce yakınlık kesbetmiş olduğu peylerden daha
kıymetli görürse, onun neşesi çoğalır, sevinci artar. Buna göre, cennet ehli
dünyadaki narları görüp, sonra o narı ahirette de görerek, cennetin narını
dünyadakilerden daha güzel ve daha kıymetli bulduklarında, onların bu âhiret
narından elde ettikleri sevinç, dünyada bir şeyi müşahade etmeleriyle elde
edilen sevinçten daha fazla ve yoğun olur.
İkinci
husus: Cenâb-ı Hakk'ın
(......) sözü, bütün kerreleri, böylece ilk
kerreyi de içine alır. Buna göre, onlar için daha ilk defada, bu, "bu daha önce
rızıklandırıldığırnız şeydir" demeleri gereken cennet rızıklarından bir şeyle
rızıklandırılmış olmaları söz konusudur. Halbuki, bu ilk kerreden önce onlara
cennet rızıklan verilmemiştir ki, bunu ona benzetebilsinler!.. Bu sebeple, bunun
dünya rızıklarına hamledilmesi vacib olmuştur.
2)
Müşebbehinbih yani kendisine benzetilen şeyin, yine cennet rızkı olmasıdır.
Bundan maksat, cennet ehlinin rızıklarının birbirine benzemesidir. Sonra ulemâ
bu hususta meydana gelen benzerlik hususunda iki şekilde ihtilâf etmişlerdir:
a-
Cennetliklerin mükâfatlarının, gerek mikdar gerekse kalite bakımından daima eşit
olduğu, bir fazlalık veya ziyadeliğin bulunmadığı...
b-
Görünüşteki benzerliktir. Buna göre, ikinci kerre verilen rızık, sanki birincisi
gibidir. Nitekim Hasan-ı Basrî'den de böyle bir rivayet gelmiştir. Bu ikinci
görüşte olanlar da kendi aralarında ihtilaf ederek, bir kısmı şöyle demiştir: Bu
benzerlik görünüşte olduğu gibi, tadda da bulunmaktadır. Çünkü birisi, bir
şeyden lezzet alıp ondan hoşlandığında, canı ancak o şeyin aynisin' ister; ona,
her yönden öncekine benzeyen birşey verildiğinde, bu son derece lezzetli ve hoş
olur.
Bir kısmı ise, şöyle demiştir: Her ne
kadar renk bakımından bir benzerlik söz konusuysa da, ancak, o rızık tad
bakımından farklıdır.
Nitekim Hasan-ı Basri şöyle demiştir:
Cennettekilerden birisine bir tabak rızık getirilir ve onu yer. Sonra diğer
tabak getirilince o kimse bunun üzerine "bu, bize daha önce getirilen şeyin
aynisi" deyince, tabağı getiren melek "Yemene bak! Renkleri aynıysa da tadları
değişiktir" der.
Âyet hakkında, mutasavvıfların
söyledikleri üçüncü bir görüş bulunmaktadır. Bu da şudur: Mutluluğun tamamı,
ancak Allah'ın zâtını sıfatlarını ve kerübiyyûn, melekleri, ruhani melekler,
ruhlar tabakasıyla gökleı alemi vasıtasıyla meydana gelen fiillerini
bilmektedir.
Netice olarak, insan ruhunun kudsi
alemin karşısındaki bir ayna gib olması gerekir. Sonra bu bilgiler dünyada
meydana gelir, ancak bu bilgilerle tam bir lezzet ve sürür elde edilemez; çünkü
bedenî ilgiler bu tür lezzet ve mutlulukların meydana gelmesine mani olurlar. Bu
engeller ortadan kalkınca, en büyük saadet ve en güzel hat meydana gelir. Netice
olarak, ölümden sonre taddığı her ruhani saadet hakkında insan der ki: "Bu, ben
dünyada iken de tattığım bir saadettir." Bu da ahirette meydana gelecek nefsani
kemâlata işarettir ki onlar dünyada da mevcuttur. Ne varki onlar dünyada, bu tür
lezze ve sevinci ifade etmemişlerdir. Ahirette, engeller kalkınca, onlar
böylesine lezzet ve sevinci ifade etmişlerdir. Ve o rızık birbirinin benzeri
olmak üzere kendilerine sunulacak" ayeti ile ilgili iki soru vardır:
1)
(......)
sözündeki "hû" zamiri neye racidir?
Cevab:
Eğer biz, "Müşebbehün bih dünya rızkıdır" dersek, zamir, dünya ve ahirette
verilmiş olan rızka raci olur. Yani "onlara cennette, cennet meyveleri verildi.
Fakat bunlar öyle meyvelerdir ki dünyadakilere de benzemektedir." Yok
eğer"müşebbehün bih yine cennet rızkıdır" dersek
(......)deki zamir, cennetten rızık olarak verilen şeye raci olur. Yani
cennette bu çeşit rızık onlara birbirine benzer biçimde verilmiş olur.
2)
Cenâb-ı Hakk'ın
(......) sözünün söz dizisindeki yeri nedir?
Cevab:
Cenâb-ı Hak, cennetliklerden, kendilerine
verilen rızkın birbirine benzemiş olduğunu "Bu, daha önce bize rızık olarak
verilendir, dediler" âyetinde nakledince Allah onları bu iddiallarında sözüyle
doğrulamıştır.
Cennetteki Eşler
Cenâb-ı
Hakk'ın "Orada onların temiz eşleri vardır." ayetindeki maksadı,
onların bedenlerinin hayız, "istihâda" (hayız ve
nifâsın dışında, bir mazeretten dolayı kan gelme hali), her türlü
pislikten; kocalarının da her türlü kötü hasletlerden, hele hele kadınlara
mahsus, kadınca hallerden temiz olmalarıdır. Biz
(......) lâfzını hem kadınlara hem de erkeklere göre mânalandırdık, çünkü
iki taraf da bazı hususlarda müşterektirler.
Tasavvuf ehli şöyle demiştir: Bu,
birkaç meseleye dikkat çekmenin gerekli olduğuna delalet eder:
a)
Kadın hayız olduğunda, Allah seni onunla cinsi münasebetten:
"De ki o bir eziyyettir; o halde,
hayız zamanlarında kadınlara yaklaşmayın "(Bakara, 222)
sözüyle men etmiştir. Allah seni, kadının kusuru olmayan bir necasetten dolayı
bu dünyada ona yaklaşmaktan men edince; cennetteki zevceler tertemiz olduğu
zaman, mazur sayılmayacağın günah pislikleriyle lekelenmiş olduğun halde, o
tertemiz kadınlardan seni men etmesi haydi haydi beklenebilir...
b)
Helâl yoldan şehvetini teskin eden kimse, yıkanmaksızın, herkesin girmiş
olduğu camiye giremez; öyleyse, haram yoldan şehvetini teskin eden kimse, ancak
temiz olanların bulunduğu cennete nasıl girebilir? İşte bundan dolayı Cenab-ı
Allah, Hazret-i Adem (aleyhisselâm) bir zelle
(hata) işlediğinde onu cennetten çıkarmıştır.
c)
Şafii (radıyallahü anh)'ye göre, elbisesinde
zerre mikdarınca pislik bulunan kimsenin namazı sahih olmaz. O halde kalbinde,
dünyadan daha büyük olan günah pislikleri bulunan kimsenin namazı nasıl kapul
edilebilir?
Burada iki soru vardır:
1)
Sıfat da mevsufu gibi çoğul getirilmeli değil miydi? Cevab: Bu iki kullanış da
doğru bir kullanıştır. Nitekim, denildiği gibi, "Kadınlar yaptı" da denilir.
Hamâse'nin şu beyti de bu kabildendir.
"Bir de gördüm ki, bekâr genç kızlar
dumanı yüzlerine peçe gibi örtmüşler, aceleyle tencereleri ateşin üzerine
koymaya çalışarak, kızgın kül ve ateş üzerinde yemek pişirmeye uğraşıyorlar!."
Buna göre mana, "temiz zevcelerden bir
topluluk, gurup" olur. Zeyd İbn Ali, bu kelimeyi Ubeyd İbn Ömer de, aslı olmak
üzere (......) şeklinde okumuşlardır.
2)
(......) yerine (......) denilseydi
ya?
Cevab:
lâfzında bir temizleyicinin onları temizlediği, bunun ise Allah'dan başkası
olmadığını hissettirmek söz konusudur. Bu da, cennetliklerin durumunun
yüceliğini ifade eder. Bu ifadeyle sanki, "Cenâb-ı
Allah o pak zevceleri hassaten bu cennetlikler için süslemiştir",
demek istenmiştir.
Cennetin
Ebedîliği Konusu
"Ve onlar orada ebedi olarak
kalıcıdırlar" ifâdesine gelince, Mu'tezile: "Burada ebedi kalış, ardı arası
kesilmeyen devamlı kalmayı ve durmayı ifade eder" demiş ve buna, ayet ve şiirden
deliller getirmiştir. Onların âyetten delili.'
"Biz senden önce hiçkimseye ebedilik
vermedik.Eğer sen ölürsen, onlar ebedi kalacaklar mı ki?"(Enbiya,
34) kavlidir. Cenâb-ı Hak bir kısım
insanlara çok uzun ömür vermiş olmakla beraber, bu ayette
(Enbiya, 34) insanlardan ebediliği nefyetmiştir.
Menfi, müsbetten başkadır. O halde, ebedilik, devamlı kalmak anlamındadır.
Mu'tezile'nin şiirden delili ise, İmriu'l-Kays'ın şu beytidir:
"Korku içerisinde evlenmeyen, kederi
az, ebedi bahtiyar olan kimseden başka, kimse o kadınlara lütufta bulunmaz."
Bizim alimlerimiz ise, "Huld
(ebedilik), ister devamlı olsun ister olmasın,
uzun süre durma manasınadır " dediler ve buna ayetten ve örften şahid
getirdiler. Âyetten delilleri "Orada ebedi kalıcı olarak"(Nisa,
122) ayetidir. Eğer "Ebedi" sözünün manası, " kelimesinin manasında
bulunsaydı, âyette geçen sözü tekrar olurdu.
Alimlerimizin örften getirdikleri
delil ise, (falanca, falancayı uzun müddet (muhalleden)
habsetti) denilmesidir. Bir de, vakıf senedlehne (Bunu,
falanca muhalled (devamlı) olarak vakfetti) şeklinde yazılmış olmasıdır.
İşte bu, huld lafzının, mükafaatın devamlılığına delalet edip etmediği
meselesindeki sözdür. Başkaları da şöyle demişlerdir: "Akıl, cennetteki
mükafaatın devamlı olacağını gösterir. Çünkü, akıl bunun devamlı olduğunu
göstermeseydi, insanlar onun kesilebileceğini söylerlerdi. Böylece de mükafaatın
kesilmesi korkusu, bu nimeti onların boğazında bırakırdı. Çünkü nimet ne kadar
büyük olursa, o nimetin sona ereceği korkusu, o nisbette büyük olur. Bu da,
cennetliklerin devamlı keder ve üzüntü içinde olmalarını gerektirirdi.
Allahü teâlâ en iyi bilendir.
26
"Gerçekten,
bir sivrisinek olsun, (önemsizlikte)
ondan daha ileri birşey olsun, Allahü teâlâ,
herhangi bir şeyi misal getirmekten çekinmez. Artık iman edenler onun
Rabblerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise, "Allah bu misal
ile ne kasdedilebilir ki" derler. Allah onunla bir çoğunu şaşırtır, yine onunla
birçoğuna hidayet eder. Onunla fasıklardan başkasını da şaşırtmaz. ".
Kur'an'da
Hayvanların Misal Verilmesi O'nun Fesahatine Zarar Vermez
Cenâb-ı
Hak delil ile Kur'an'ın mu'cize olduğunu izah edince, buna ta'n eden
kâfirlerin ileri sürdüğü şüpheyi bu ayette mevzu bahs ederek, onun cevabını
verdi. Şüphe şudur: "Cenâb-ı Hak,
Kur'an'da arıdan, sinekten, örümcekten ve karıncadan bahsetmiştir. Böyle şeyler
fasih kimselerin sözünde bulunmaz. O halde Kur'an'ın böyle şeyleri ihtiva
etmesi, mucize olması şöyle dursun, fasih bir kelam olmasına bile zarar verir."
Cenab-ı Allah onlara, "Bu gibi şeyleri zikretmek, yüce hikmetler ihtiva edince,
bunların yer almaları, Kur'an'ın fesahatine zarar vermez " diyerek cevab
vermiştir. İşte bu da, bu ayetin, bir önceki ayet ile nasıl ilgili olduğuna
işarettir. Sonra bu ayette birkaç mesele vardır:
Ayetin
Nüzul Sebebleri
İbn Abbas
(radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Ey insanlar, size bir misal getirildi.
Şimdi onu dinleyin... "(Hacc, 73)ayeti nazil
olup müşriklerin putlarına ta'n ederek, sonra onlara ibadet etmeyi, örümcek
ağına benzetince, yahudiler şöyle dediler: "Sineğin ve örümceğin ne değeri var
ki Cenab-ı Hak, onları misal
getirmiştir."? İşte bu söz üzerine, Bakara süresindeki bu
(26-27) ayetler nazil olmuştur. Bu ayetin sebebi
nüzûlu hususunda ikinci bir görüş şudur: Münafıklar,
Allahü teâlâ'nin ayetinde, kendi durumlarının ateşe, karanlıklara,
gökgürültüsü ve şimşeğe, benzetilmesi hususunda ta'nda bulununca, bu ayet nazil
olmuştur."
Üçüncü görüş, bu ta'nın müşriklerce
yapılmış Olduğudur.
Kaffal, bu görüşlerin hepsinin de
muhtemel olduğunu söyleyerek şöyle demiştir: Bunların yahudiler olmasına
gelince, bunun sebebi, ayetin sonunda, denilmiş olmasıdır ki, bu yahudilerin
sıfatıdır. Çünkü bu ayetten sonra, ahde vefa etmeleri hususunda muhatab
tutulanlar İsraitoğullarıdır. Ayetin sebebi nüzulünün münafıkların ve kâfirlerin
sözlerinin olmasına gelince, bu, onlardan Müddessir sûresinde:
'(Bunu biz)
kalblerinde hastalık bulunan ve kâfirler de, "Allah bununla misal olarak neyi
murad etmiştir" desinler (diye yaptık). İşte
Allah dilediğini böylece şaşırtır, dilediğine de hidayet eder "(Mûddessir,
31) ayetiyle bahsedilen husustur. Kalblerinde hastalık bulunanlar
münafıklardır. Ayette geçen "kâfirler" sözü müşrikleri de içine alabilir. Çünkü
Müddessir sûresi mekkîdir. Her iki gurub da Mekke'de vardı. Bunun böyle olduğu
sabit olunca, bu ayette hepsinin muhtemel olması söz konusudur. Çünkü kâfirler,
münafıklar ve yahudiler Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'e eziyet etme
hususunda uyum içinde idiler.
Bakara sûresinin başından buraya
kadar, yahudi, münafık ve müşriklerin bahsi geçmiştir ki bunların hepsi
kâfirdirler."
Bundan sonra Kaffal, "Ayetin, sebeb-i
nuzül olmadan indirilmiş olması da caizdir. Çünkü ayetin sebeb-i nüzulü olmadan
da manası anlaşılmaktadır." demiştir.
Hayanın
Lügat Mânası ve Allah Taalaya İsnadı
"Haya", kınanma ve tenkid edilme
korkusu ile insanda meydana gelen bir moral bozukluğu ve hal değişikliğidir. Bu
kelime, fe lafzından türemiştir. denildiği gibi (Adam
utandı) da denilir. Bir de aynı şekilde, atın diz kapağı kemikleri
hastalandığı zaman, aynı vezinde, denilir. Haya, kendisine moral bozukluğu ve
değişiklik arız olan varlığın kuvvetini kıran, hayatını kederlendiren şey
manasına alınmışın Nitekim Araplar, "Şundan utandığından dolayı kahroldu, "
"utancından öldü;" "yüzünde utancının şiddetinden dolayı kahrolma belirtisi
gördüm" ve "utancından eridi " demişlerdir.
Bunun böyle olduğu sabit olunca, haya,
bedendeki bir değişikliği ifade ettiği için, bu Allah hakkında imkansızdır.
Çünkü bu değişiklik ancak cisimler hakkında düşünülebilir. Bununla beraber
hadislerde, bu kelime yeralmıştır: Selman (radıyallahü
anh), Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle dediğ'ıi
rivayet eder:
"Cenâb-ı
Allah hayalı, cömerttir; kulu kendisine ellerini kaldırdığında,
onlara bir hayır koymadıkça, onları boş geri çevirmekten haya eder."
Ebû Davûd, Vitr. 23
(2/78).
Durum böyle olunca, te'vil yapmak
gerekir. Bunda iki husus vardır.
Birincisi:-Ki bu tür şeylerde bu bir kanundur, - şudur: Cisimlere has
olan sıfatlardan kullar için olanlarla Cenab-ı Hak
nitelendirildiğinde bu, arazların başlangıçlarına değil de, neticeleri itibari
ile düşünülür.
Bunun misali şudur: Haya insan için
söz konusu olan bir durumdur: ancak bunun bir başlangıcı ve sonu vardır. Bunun
başlangıcı, çirkin olan şeye nisbet edilme korkusundan ötürü insana gelen
fiziksel değişikliktir. Nihayeti ise, insanın bu işten vazgeçmesidir.
Allah hakkında haya lâfzı
kullanılınca, bundan maksad hayanın başlangıcı ve mukaddimesi olan korku
değildir. Tam aksine, nihayeti ve sonucu olan fiili bırakmadır.
Gazab da böyledir; bunun da bir
alameti ve mukaddimesi vardır ki, bu kalbin kanının kabarması ve intikam alma
arzusudur. Bunun bir de neticesi vardır ki, bu da kendisine gazab edileni
cezalandırmaktır.
Allah'ı gazab ile nitelendirdiğimizde
bundan maksat, intikam arzusu ve kalbdeki kanın kabarması manasına olan gazabın
başlangıcı değildir; tam aksine, maksat onun neticesidir ki, bu da ceza
vermektir. İşte bu, bu mevzuda külli bir kaidedir.
İkincisi:
Bu sözün kâfirlerin sözleri içinde yer almış olmasının caiz olmasıdır. Kâfirler
şöyle demişlerdi: Hazret-i Muhammed'in
Rabbi, sineği ve örümceği misal getirmekten utanmaz mı? Sual cevaba denk düşsün
diye, âyette (......) şeklinde gelmiştir. Bu,
söz sanatında güzel bir sanattır.
Sonra Kadî "Bu tür, müsbet manada
Allah'a isnadı caiz olmayan şeylerin, menfi anlamda da Allah'a nisbet edilmemesi
gerekir.Uygun olan "Ancak Allah bununla nitelendirilemez" denilmekten
ibarettiradıyallahü anhllah Taala hakkında yani, "utanmaz" tabirini ıtlak etmek
imkansızdır. Çünkü bu onun hakkında caiz olanın nefyedildiği zannını uyandırır.
Cenab-ı Hakkın, kitabında "Onu ne bir
uyuklama, ne de bir uyku tutmaz "(Bakara. 255)
ve
"Ne doğurmuş, ne de doğmuştur "(İhlas,
3) şeklinde zikrettiği hususlara gelince, bunlar sureta nefy şeklinde
olsalar bile, gerçekte nefy değildirler.
Yine
Cenâb-ı Hakkın:
"Allah bir çocuk edinmemiştir"(Muminûn.91)
ve:
"O doyurur, kendisi doyurulmaz. "(Enam,
14) ayetleri de böyledir.
Kur'an'da zikredilen herşeyin, hitab
halinde Allah'a itlak edilmesi caiz değildir. Bu sebeble, bunun ıtlakı da, ancak
onun hakkında imkansız olduğunu beyan etmek suretiyle caiz olur.
Birisi
şöyle diyebilir: "Bu sıfatların Allah'dan nefyedildiğinde şüphe yoktur. Bu
sebeple bunların netyedildiğini haber vermek doğru olur. Böylece de sadece ancak
şöyle denilebilir: "O sıfatların yokluğunu haber vermek, onların Allah hakkında
mümkün olabileceğini de gösterebiliriz."
Buna karşı biz deriz ki: Bu delalet
mümkin değildir. Çünkü, özellikle bu nefyi zikretmek, onun haricindekilerin var
olduğuna delalet etmez. Hatta, lafza, bu sıfatların o şey hakkında uygun
olmadığını ifade eden birşey bitiştirilse, beyan etmede daha ileri bir derece
olduğu için bu daha güzel olur. Başkasının daha güzel olması, bunun çirkin
olmasını gerektirmez.
Üçüncü
Mesele
Meseller aklen güzel şeylerdendir.
Buna birkaç husus delalet eden:
1)
Arap ve Arap olmayanların bu hususta ittifak etmiş olmalarıdır. Darb-ı mesel,
Araplarca çok meşhurdur Onlar en küçü şeyleri bile darb-ı mesel getirerek,
zerreye temsil etme hususunda, "zerredeı daha derli toplu, "zerreden daha
mazbut", zerreden daha gizli"; sıneği temsil etme hususunda, "sinekten daha
cesur, "sinekten daha hatalı' "sinekten daha hareketli", "sineğin sineğe
benzemesinden daha çok benzer", "sinekten daha ısrarlı "; keneye temsil etme
hususunda: "Keneden daha çok duyan", "keneden daha küçük, "keneden daha asalak",
"keneden daha gamlı", "keneden daha sinsi "; çekirgeye temsil etme hususunda:
"Çekirgeden daha iyi zıplayan; çekirgeden daha kırıp geçiren(ekini);
çekirgeden daha ifsadcı, çekirgenin tükrüğünden daha berrak"; kelebeğe temsil
etme hususunda, "Kelebekten daha zayıf", "kelebekten daha hareketli",
"kelebekten daha cahil", sivrisineğe temsil etme hususunda da, "sivrisinekten
daha zayıf", "sivrisineğin iliğinden daha kıymetli", teklif-i mâla yutak
hususunda da "Bana, sivrisineğin iliğini (çıkarmamı)
teklife '." derler.
Araplardan başka milletlerin darb-ı
mesellerine gelince, Kelile ve Dimne ve benzeri kitaplar buna misaldir. Bu
kitapların birinde anlatıldığına göre, sivrisinek, yüksek bir hurma ağacının
tepesine konmuş, uçmak istediği zaman "Ey hurma ağacı sıkı dur uçmak istiyorum "
deyince, hurma ağacı Allah'a yemin olsun ki konduğunu hissetmedim. Uçtuğunu
nasıl hissedeyim " demiş.
2)
İsâ (aleyhisselâm)'ya gönderilen İncil'de küçük
ve basit şeylerle darb-ı mesel getirilmiş olması... İncil'de şöyle
deniliyor:"Göklerin melekûtunun misali, köyünde temiz tohumla buğday eken adamın
misali gibidir. İnsanlar uyuyunca, bu adamın düşmanı gelerek tarlasına buğdayın
arasına karaca îotıumu ekti. Ekin bitip filizler başak verince, karaca buğdaya
galib geldi. Bunun üzerine çiftçinin köleleri gelerek: Ey Efendim, tarlana yeni
temiz buğday ekmemiş miydin?" deyince. Efendi "Evet" dedi. Bunun üzerine
köleler: "Ya bu karaca neredençıktı?"dediler. Efendi, "Belki de siz karacayı
sökeceğiz diye, onunla beraber buğdayı da sökersiniz, onun için bırakın ikisi de
hasad zamanına kadar büyüsünler " dedi. Hasad zamanı hasadcılara, karaca
bitkisini buğdaydan ayırmalarını, demet demet yapıp ateşte yakmalarını, buğdayı
da ambara doldurmalarını emretti. Size bunu açıklayalım: Bu iyi kalite buğdayı
eken adam o insanların atası Hazret-i Adem
(aleyhisselâm), tarlası alem, bu kaliteli buğday da, Allah'a itaat eden
melekûtun biz oğullarıyız. Karaca tohumunu atan düşman ise iblistir. Karaca ise
İblis'in ve ordusunun ektiği günah tohumlarıdır. Hasadcılar ise ecelleri
gelinceye kadar insanları bırakıp, ecelleri geldiğinde cennetlikleri Allah'ın
melekûtunda, cehennemlikleri de ateşte toplayan meleklerdir. Karacanın derlenip
toplanıp ateşte yakılması gibi, Allah'ın peygamberleri ve melekleri de, Allah'ın
melekûtundan tembelleri ve onların günahlarını derler toplarlar ve cehennemin
külhanına atarlar. Böylece orada bir feryad-ü figan, bir diş gıcırtısı başlar.
Cennetlikler orada, Rablerinin melekûtundadır. Dinleyecek kuiağı olan dinlesin.
Sana göğün melekutuna benzeyen başka
bir misal daha vereyim: Bir adam, en küçük tane olan hardal tanesi alsa ve onu
tarlasına ekse, bitince büyüse, baklagillerden büyük bir bitki haline gelse;
gökten bir kuş süzülüp, onun yapraklan arasına yuva yapsa. İşte hidayet de
böyledir. Kim hidayete çağırırsa Cenab-ı Allah onun ecrini kat kat verir, ismini
yüceltir ve ona uyan herkesi de kurtarır. Bu adam şöyle der: "Güzel unun elenip
altına döküldüğü ve içinde kepeği tutan elek gibi olmayın. Siz de böylesiniz:
Ağızlarınızdan hikmetler saçılıyor, içinizde birtakım hastalıkları tutuyorsunuz.
Kalbleriniz ateşin olgunlaştıramadığı, suyun yumuşatamadığı, rüzgarın yerinden
oynatamadığt taşlar gibi olmasın. Buğdaylarınızı bitlerin ve ağaç kurtlarının
olduğu yere depolamayın, yoksa onlar buğdayınızı bozarlar. Onları, zehirli ve
hırsızların olduğu yere de depolamayın. Yoksa onu zehir yakar, hırsızlar çalar.
Fakat zahirelerinizi Allah'ın yanında biriktiriniz. Biz toprağı kazıyor ve
üzerinde elbisesi, yanıbaşında rızkı olan bazı canlılar buluyoruz. Bunlar ne
ekmişler ne de biçmişlerdir. Yine onlardan kaskatı taşın içerisinde veya ağacın
içinde bulunanlar vardır. Onları bu elbiseleri ve rızıkları ile orada bulunduran
(yaratan) ancak Allah'dır. Düşünmez misiniz!
Arıları kovalamayın, yoksa sizi sokarlar, Akılsızlarla yüz göz olmayın, çünkü
onlar size söverler."
Böylece
Cenab-ı Hakk'ın bu küçük şeyleri mesel getirdiği ortaya çıkar. Darb-ı
mesel aklen güzeldir. Çünkü benzetmek ve teşbih yapmak muhayyilenin
tabiatındandır. Mana tek başına zikredildiğinde akıl onu ancak muhayyilenin
akılla mücadelesi şartları içinde anlar. Eğer mana bir teşbih
(benzetme) ile zikredilirse, akıl onu
muhayyilenin yardımı ile hemen anlar. Şüphe yok ki mananın bir teşbih ile
zikredilmesi daha mükemmeldir. Yine biz, insanın bir mana zikrettiğini, fakat o
mananın layıkı veçhile ortaya çıkmadığını görüyoruz. Ama o bir misal ile
zikredildiğinde gayet açık ve belirli olur. (Madem ki
temsil daha fazla bir vuzuh ve beyan imkânı verir. Öyleyse kendisinden izah ve
beyandan başka bir şey beklenmeyen Kitabullah'ta zikredilmesi şart olur.)
Müşriklerin "Bu değersiz şeylerle
Allah'ın darb-ı mesel getirmesi yakışık almaz" sözlerine gelince, biz deriz ki:
"Bu cehalet eseri söylenmiş bir sözdür." Çünkü Cenab-ı Allah büyük olan şeyleri
de küçük olan şeyleri de yaratandır. Halbuki yarattığı herşeyde hükmü geneldir.
Çünkü O, herşeyi sapasağlam ve yerli yerinde yapmıştır.Küçük olan O'na büyükten
daha hafif, büyük olan ise küçükten daha zor değildir. Bütün varlıklar Cenab-ı
Allah yanında aynı olunca, kullarına darb-ı mesel yapmada, onların büyüğü
küçüğünden daha evlâ olmaz. Aksine göz önünde bulundurulması gereken şey,
kıssaya (hâdiseye) en uygun olanıdır. Kıssaya en
uygun olan sinek ve örümcek olunca, Cenab-ı Allah onları mesel getirir yoksa fil
ve deveyi değil. Buna göre Allah'ın, kullarının putlara ibadetinin ve Rahman'a
ibadetten yüz çevirmelerinin çirkinliğini ifade etmeyi murad ettiğinde, o ufacık
böceklerinin zararını dahi bu putların defedemiyeceğini ortaya koymak için,
sineği; puta ibadetin, örümceğin ağından daha güçsüz ve daha zayıf olduğunu
beyan etmek için de örümcek yuvasını mesel getirmesi uygun olmuştur. Bütün bu
gibi yerlerde, darb-ı mesel yapılan varlık ne kadar güçsüz olursa, darb-ı mesel
o nisbette güçlü ve açık olur.
Dördüncü
Mesele
Esâm (......)daki
(......)nın tıpkı "Allahdan bir rahmet üzere"
(Al-i İmran, 159) âyetindeki, sıla ve zaide
deki, sıla ve zaide olduğunu söylemiştir. Ebu Müslim ise, "kur'an'da ziyade ve
lağvin (boş, manasız sözün) bulunmasından
Allah'a sığınırım" demiştir. Doğru olan Ebu Müslim'in sözüdür. Çünkü Cenab-ı
Allah, Kur'an'ı "Bir hidayet ve beyan" olarak nitelemiştir. Onda lağvin olması,
bu sıfata aykırıdır.
(......)
kelimesinin iki kıraati vardır:
1)
Mansub olarak (fethalı) okunması... Bu
kıraata göre: (......) lafzında iki vecih
vardır:
a)
(......)nın mebni olmasıdır. Bu, kendisine
nekire bir isim eklendiğinde, nekire isim onu müphem kılar ve ona hususi
olmaktan uzak ve daha umumi olan bir mana kazandırır. Bunun izahı şudur: Adam,
arkadaşına "Bana bir kitap ver, ona bakayım" dediğinde arkadaşı ona bazı
kitaplar verse, adam Ben başka kitap istemiştim" diyebilir. Ama arkadaşına "Bana
herhangi bir kitab ver" demiş olsaydı, ona "Ben başka kitap istemiştim" demesi
doğru olmazdı. Çünkü sözün takdiri "Bana hangi kitab olursa olsun bir kitab ver"
demektir.
b)
(......) nın, sıfat yerine geçen cins ismi
ile izah edilen bir nekire olmasıdır.
2)
(......) şeklinde merfu okunması. Bunda da
(......) için iki vecih vardır:
a)
Sılası cümle olan bir mevsul olması. Çünkü ayetin takdiri
(......) demektir. Buna göre, mübteda
(......) (En'am, 154)
ayetinde hazfedildiği gibi, burada da mahzuftur.
b)
(......) nın bir istifham
(soru edatı) olmasıdır. Çünkü
Cenab-ı Hak, "Allah misal getirmekten
utanmaz" deyince, sanki bundan sonra da mesel getirme hususunda sivrisinek ve
ondan üstün olana ne hacet? Allah dilerse ondan da küçük olanı mesel irâd
edebilir. Nitekim; "Falanca ne verdiğine hiç bakmaz; bir dinar, iki dinar ne
oluyor ki?" denir. Bundan maksat "O bundan da çoğunu hibe der" demektir.
Beşinci
Mesele
Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Darb-ı
mesel" ifadesinin dayanağı "darbu'l-lebin" (Kerpicin
kalıba dökülmesi) ve "darbu'l-hâtem" (Yüzüğün
kalıba dökülmesi) ifadesidir."
Tabirinin
İ'rabı Hakkında
(......)
lafzı (......) lafzının atf-ı beyanı veya
fiilinin mef'ûlü olarak mansubtur. (......)
kelimesi ise, nekre (......) kelimesinin
mukaddem (önce gelen) halidir.
Yahut da manasına fiilinin, iki
mefulünden ikincisidir. Bu, ismi mevsul veya müphemlik ifade eden olduğu zaman
böyledir. Eğer, (......) kelimesinin
açıklayıcısı durumunda olursa, bu durumda tefsir ettiği şeye tabi olur. Hem
müfessir (açıklayıcı) hem müfesser
(açıklanan)in tamamı ya atf-ı beyandır veya
meful makamındadır. Bu durumda (......)
kelimesi, tekaddüm eden bir haldir. Kelimenin (......)
şeklinde merfu okunması, mahzûf mübtedanın haberi sayılması sebebiyledir.
(......) lafzının mevsul ve mevsuf veya istifham
olması durumunda mesele açıktır. (......)nın
ibhâmiyye (müphemlik ifade eden) olması
durumunda (......)in merfu okunması, cevab
olduğu içindir. Sanki biri "O nedir?" demiş de, cevaben yani 'O sivrisinektir'
denilmiştir.
Kelimesinin İştikakı
Keşşaf sahibi şöyle demiştir:
(......) kelimesinin iştikak ettiği kök, kısım
ve parça mânasına gelen (......) lâfzıdır.
(......) ve (......)
kelimeleri de böyledir.
Nitekim " Sivrisinek onu ısırdı"
denilir, lâfzı da bu mânadandır. Çünkü, o şeyin bir parçasıdır, aslında
(......) kelimesi gibi "feûl" vezninde bir
sıfattır. Ne var ki, daha çok isim olarak kutlanılmıştır. Âlimlerden bir kısmı,
lâfzının bir şeyin kısmı mânasına gelen terkibinden geldiğini söylemiştir.
Sivrisinek cisminin ve kütlesinin ufak ve küçük olmasından dolayı, olarak
isimlendirilmiştir. Bir de Dir şeyin parçası, bütüne kıyasla az olduğu için, bu
ismi almıştır. En kuvvetli görüş ise, birinci görüştür. Sahib-i Keşşâf, devamla
şöyle demiştir: Sivrisinek, Allah'ın ilginç yaratıklarından birisidir, çünkü
kendisi son derece küçük olmakla beraber hortumu da küçüktür; aynı zamanda onun
içi de boştur. Ancak ne var ki, o çok küçük hortumuna ve içinin boş olmasına
rağmen, kimsenin parmaklarını hurma tatlısına daldırması gibi, çok kalın
olmasına rağmen filin ve camısın derisine batırabilir. Bunun sebebiyse,
Cenab-ı Hakk'ın, onun hortumunun ucunda bir
tür zehir yaratmış olmasıdır.
Tabirinin
İzahı
Cenâb-ı
Hakk'ın (......) ifâdesinde iki vecih
bulunmaktadır.
a)
Bu ifadeden maksadın, sinek, örümcek, eşek ve köpek gibi cüsse bakımından
sivrisinekten daha büyük hayvanlar nmasıdır. Çünkü müşrikler Cenab-ı Allah'ın
böylesi şeylerle bir temsilde bulunmasını yadırgamışlardır.
b)
Cenâb-ı Hakk'ın, bu ifadeyle cüsse
bakımından sivrisinekten daha küçük olan canlıları murad etmiş olmasıdır.
Muhakkak alimler, birkaç sebepten ötürü, bu görüşe meyletmişlerdir:
1)
Bu temsilden maksat, putları tahkir etmektir. Kendisine benzetilen şey, ne kadar
önemsiz ve değersiz olursa, bu babda elde edilecek maksad o nısbette mükemmel
olur.
2)
Bu temsilden maksat, Cenâb-ı Hakk'ın basit
ve önemsiz şeyleri mesel olarak getirmekten imtina etmemiş olmasıdır. Bu gibi
yerlerde, ikinci defa zikredilen şeyin birincisinden daha önemsiz olması
gerekir. Meselâ,
"Falanca, bir dinar ve ondan daha
azını elde etme hususunda zillete katlanır" denilir. Çünkü bir dinardan daha
azını kazanma hususunda zillete katlanmak, dinarı kazanmadaki zillete
katlanmasından daha şiddetlidir.
3)
Bir şey ne kadar küçük olursa, onun sırlarına muttali olmak o nisbette güçleşir.
Buna göre, o şey, ancak Allah'ın ilminin kuşatabileceği derecede küçük
olduğunda, onunla mesel getirmek, hikmetin mükemmelliğine delalet etme
bakımından, büyük şeyin mesel olarak getirilmesinden daha güçlü olur. nın
sivrisinekten daha büyük canlıları ifade ettiğini söyleyenler, buna iki hususu
delil getirmişlerdir:
1)
(......) lâfzı yüksekliğe delâlet eder. Meselâ
denildiğinde bunun mânası, bunun o şeyden daha büyük olması, demektir. Rivayet
olunduğuna göre, adamın biri Hazret-i Ali'yi methetmişti. Halbuki o adam bu
konuda samimi değildi (müttehdm idi). Bunun
üzerine Hazret-i Ali ona (Ben senin dediğinden daha
dûn, fakat içinden geçirdiğinden daha yüksek bir mertebedeyim) dedi.
Maksadı "Senin düşündüğünden daha üstünüm" demek idi.
2)
En küçük hayvan sivrisinek olduğu halde, ondan daha küçüğü nasıl mesel olarak
verilir? Birinci kısma cevabımız şudur: Herhangi bir sıfatın, kendisindeki
sübûtu, başkasındaki sübûtundan daha kuvvetli durumda olan her şey o sıfat
bakımından, daha zayıftan daha kuvvetli olur. Mesela: "Falanca kişi aşağılıkta
ve pintilikte falancanın fevkindedir" denildiğinde maksad: "Aşağılıkta ve
pintilikte ondan daha aşağıdır" demektir.
Yine "Bu küçüklük itibarı ile şundan
üsttedir " denildiğinde, bu, bunun şundan daha küçük olmasını ifade eder.
İkinciye cevabımız ise şudur: Sivrisinekten daha küçük olan şey, onun kanadıdır.
Nitekim Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)
onu dünyaya bir mesel olarak getirmiştir.
(......)
Hakkında
(......)
kendisinde şart manası olan bir harftir. Bundan dolayı cevabının başında gelmesi
gerekir. Bu fâ harfi de te'kıd manası taşır. Mesela
(Zeyd gidiyor) dersin. Bunu te'kid etmek, gittiğini kati olarak ifâde
etmek istersen (Zeyde gelince, o muhakkak gidiyor)
dersin. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki ayette geçen her iki
cümlenin (......) ile başlatılması, mü'minlerin
durumunu son derece övüp, onların bildiklerinin hak olduğunu göstermek,
kâfirlerin söyledikleri şeye karşılık da kâfirleri son derece zemmetmek içindir.
Hakk
Kelimesinin Lügat Manası
(......)
inkârı caiz olmayan ve varolan birşey demektir. Birşey var olup, bulunması kesin
olunca denilir. Senin Rabbinin (......) kelimesi
hak olarak gerçekleşti" ve dokusu sağlam olan elbise için de denilir.
Onbirıncı
Mesele
Âyetteki hakkında iki vecih
bulunmaktadır.
a)
(......)
nın (......) mânasında ism-i mevsûl
olmasıdır. Buna göre (......) iki ayrı kelime
olmuş olur.
b)
(......)nın (......)
ile birlikte bir isim olarak kabul edilmesidir ki, bu durumda o, tek bir
kelimedir. Buna göre bu kelime iki durumda bulunmaktadır.
Birincisi: Mübtedâ olmak üzere mahallen
merfûdur. Haberi ise, sılasıyla beraber (......)dır.
İkinciye göre ise, tek başına (......) hükmünde
kabul edilerek, sanki (......) demişsin gibi,
mahallen mansûb kabul edilmesidir.
İrade
Hakkında Önemli Bir İzah
İrade, akıllı bir kimsenin nefsinde
hissettiği ve iradesi ile ilmi, kudreti, elemi ve lezzeti arasında açık bir fark
bulunmasına vesile olan bir mahiyettir.
Durum böyle olunca, irâdenin
mahiyetini tasavvur tarife muhtaç değildir. Kelamcılar, "İrade, meydana gelişte
değil de, meydana getirme hususunda caiz olan şeyin iki tarafından
(olup olmamasından) birinin diğerine üstünlüğünü
gerektiren bir sıfattır" demişlerdir. Biz tarifte geçen "meydana getirme
hususunda" kaydı ile, bunun kudretle karışmasından kaçınmış olduk.
Alimler, iradenin Allah'a nisbet
edilmesinde müslümanların ittifakı bulunmakla beraber, Allah'ın "murîd"
(irade eden) olup olmadığı hususunda ihtilaf
ettiler.
Neccariyye fırkası, murid lafzının
selbî (olumsuz) bir mana ifade ettiğini ve
"Allah'ın mağlub edilemez ve birşeye zorlanamaz" manasına geldiğini
söylemişlerdir.
Onlardan, bunun subuti
(olumlu) bir şey olduğunu söyleyenler de vardır.
Bunlar da kendi aralarında ihtilaf etmişlerdir.
Buna göre Câhız, Kabî ve Ebu'l-Hasan
el-Basrî bunun manasının, maslahatı veya mefsedeti
(fayda ve zararı) yapmayı da içine alan ilm-ı ilahi olduğunu söylemişler
ve bu ilmi de, "yapmaya götüren" veya "yapmaktan alıkoyan sebeb"
(Dâi ve Sârif) diye isimlendirmişlerdir. Bizim
alimlerimiz ile (Mu'tezile'den) Ebu Ali, Ebu
Hâşim ve onlara tabi olanlar, iradenin ilme ilave bir sıfat olduğunu
söylemişlerdir. Sonra bu irade sıfatı, ya zati -ki bu Neccariyye'nin ikinci
görüşüdür- veya manevi olmak üzere iki kısımda ele alınmıştır. Bunun manası
iradenin ya kadim olmasıdır -ki bu Eş'ariyye'nin görüşüdür- veya muhdes
(sonradan olma) olmasıdır. Muhdes olması halinde
bu sıfat ya Allah ile kaimdir -ki Kerrâmiyye'nin görüşü budur- veya başka bir
cisimle kaimdir- ki bu görüşte olan kimse yoktur-, veyahut da o bir mahalde
bulunmaksızın mevcuttur. Bu son görüş ise,
(Mutezile'den) Ebu Hâşim, Ebu Ali ve onların talebelerinin görüşüdür.
Onüçüncü
Mesele
Lafzındaki "hû" zamiri râcidir, ,
yahut da lafzına râcîdir. Müşriklerin "Allah bununla ne kastediyor?" sözlerinde
bir istihza ve hakaret bulunmaktadır. Nitekim Hazret-i Aişe
(radıyallahü anha), Abdullah b. Amr b. el-Âs
hakkında' Bu İbn Amr'a da şaşardım!" demiştir.
Ondördüncü Mesele
(......)
kelimesi, temyiz olduğu için mansubtur. Nitekim sen, sana kötü bir cevab veren
kimseye sen, "Sen bununla cevab olarak neyi kastettin?" veya, kötü bir silah
taşıyan kimseye de: "Sen bundan silah olarak nasıl yararlanıyorsun" dersin.
Veyahutta (......) kelimesi, hal olduğu için
mansubtur. Nitekim Cenâb-ı Allah'ın şu
âyetinde de böyledir. "Bu size bir mu'cize olmak üzere Allah'ın
(gönderdiği) bir dişi devedir"(A'raf,
73).
Onbeşinci
Mesele
Cenâb-ı
Allah, "Allah bununla ne kastediyor? "sözü ile, kâfirlerin inkâr ve
küçük görmelerini hikaye ettikten sonra buna, "Onunla çoğu kimseyi saptırır ve
çoğu kimseye onunla hidayet eder" ayeti ile cevab verir.
Allah'ın,
Kulu İdlal Etmesi (Şaşırtması)
Biz, burada, bu manadaki bütün ayetler
hususunda kendisine başvurulan bir asıl mesabesinde olduğu için, hidayet
veldalâlete düşürme meselesi üzerinde konuşmak istiyoruz. Önce dalalete
düşürmeden (idlâl'den) bahsediyor ve diyoruz ki:
Hemze bazan, müteaddi olmayan bir fiili, müteaddi yapmak için gelir. Meselâ
(çıktı) fiili müteaddî değildir.
(çıkardı) dediğinde o fiili müteaddi
(meful alan) bir fiil yapmış olursun. Bazan da
hemze müteaddi fiili, lazım (meful almayan) bir
fiil yapmak için kullanılır. Nitekim, "Ben onu yüzükoyun düşürdüm, o da düşdü"
dersin. Bazan da hemze sırf "bulmak" (vicdan)
manasını ifade etmek için fiilin önüne gelir. Amr b. Ma'dîkerib'in
Süleymoğullarına şöyle dediği nakledilmiştir: Yani, "Sizinle savaştık fakat
sizde korku görmedik (bulmadık), sizi hicvettik
fakat susturamadık ve sizden istedik, sizde cimrilik görmedik
(bulmadık)." Yine bunun gibi, "Falancanın
toprağına geldim ve onu çok ma'mur buldum" denilir. Nitekim el-Muhabbal şöyle
demiştir:
"Husayn, Kuza'a kabilesine efendi
olmak istedi, fakat bir anda kendisini zelil ve perişan olmuş buldu."
Bir kimse "Hemze ancak müteaddi
olmayan fiili müteaddi yapmak için kullanılır" denilmesi niçin caiz olmasın?"
diyebilir. Buna göre Arabların sözüne gelince, bundan muhtemelen kastedilen
şudur: "Ben onu yüzükoyun düşürdüm, o da kendisini yüzüstü yere attı!" Öyleyse
burada fiil iki mefulu de hazfedilmiş olduğu halde zikredilmiştir ki bu pek
nadir bir kullanış şekli değildir. Amr b. Ma'dıkerib'in sözüne gelince bundan
murad, "Bizim savaşmamızın, sizin korkaklar olmanızda bir etkisi olmadı." Ve
"Bizim sizi kınamamız, sizi susturmada hiç müessir olmadı" manasıdır. Diğer
ifadeler de bu manadadır. Bizim söylediğimiz bu görüş, hemzenin birden fazla
manaya gelmesini önlemek bakımından, daha uygundur.
Bu sabit olunca deriz ki:
(Allah onu idlal etti, saptırdı) sözümüzü iki
manaya hamledebiliriz. Birincisi, "Allah
onu sapık yaptı"; ikincisi, "Allah onu sapıtmış olarak buldu". "Allah onu sapık
yaptı" manasındaki birinci takdire gelince, ayetin lafzında,
Allahü teâlâ'nın onu bulunduğu halden
saptırıp sapık yaptığını gösteren bir karine yoktur.
Ayetin bu manaya hamledilmesinde iki
vecih vardır: .
1)
Allah onu dinden saptırdı.
2)
Allah onu cennetten saptırdı. "Allah'ın onu dinden saptırması" manasına olan
birinci şıkka gelince, lügatte, dinden saptırmanın ifade ettiği mana "Dini
terketmeye çağırma ve dini o kimseye çirkin göstermek"tir.
Allahü teâlâ'nın iblise nisbet ettiği idlâl
(saptırma), bu manaya olan saptırmadır.
Cenab-ı
Hak bu hususta şöyle buyurmuştur: "Hiç şüphesiz O
(iblis), apaçık, saptıran bir düşmandır"
(Kasas. 15); "Andolsun ki
(ben iblis), onları saptıracağım ve onları
olmayacak kuruntulara boğacağım"'(Nisa, 119)
"O kâfirler: "Ey Rabbimiz, cin ve
İnsanlardan bizi saptıranları göster bize de onları ayaklarımızın altına alalım
" derler"(Fussilet. 29)
"Şeytan onlara kötü amellerini güzel
gösterdi de onları yoldan saptirdı "(Neml, 24) .
"İş olup bitince şeytan der ki:
Şüphesiz Allah size hak vaadde bulundu. Ben de size vaa'dde bulundum, ancak
vaa'dimde durmadım. Benim sizin üzerinizde hiçbir hükmüm
(nüfuzum) yokhı. Ancak ben sizi çağırdım, siz de
davetime icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayınız kendinizi kınayiniz"(İbrahim.
22).
Cenâb-ı
Hak, bu tür saptırmayı Firavn'a da nisbet etmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Firavun kavmini saptırdı, onları
hidayete ulaştırmadı" (Taha, 79). Ümmet, bu
manada saptırmanın Allahü teâlâ hakkında
caiz olmadığı hususunda icma etmiştir. Çünkü Allahü
teâlâ, ne küfre davet etmiş, ne de küfrü hoş göstermiştir. Aksine O,
küfürden nehyetmiş, men etmiş ve küfre karşı büyük bir ceza tehdidinde
bulunmuştur.
İdlâl
(saptırma)'in lügavi, asli manası bu olunca ve bu mana da icma ile Allah
hakkında caiz olmayınca, bu kelimeyi zahiri manası ile anlamanın caiz
olamayacağı hususunda bir icma'ın meydana geldiği sabit olur. O zaman cebr ve
kader akidelerinden yana olanlar, bu kelimeyi te'vile ihtiyaç duymuşlardır.
Cebre inananlara gelince, onlar bu
lafzı, "Allahü teâlâ'nın insanlarda
sapıklık ve küfrü yarattığına, onları imandan alıkoyduğuna ve böylece onlar ile
iman arasına girmiş olduğu" anlamına almışlardır. Onlar, çoğu keı "Esasında bu
lafzın dildeki hakiki manası budur. Çünkü nasıl ki ihraç ve idhâl, bir şeyi
girdirmek ve çıkartmak manasına ise, idlâl de bir şeyi saptırmaktan ibarettir"
demişlerdir. Mutezile, bu te'vilin, ne kelimenin lügattaki hakiki manası itibari
ile, ne de akli deliller itibarı ile caiz olmadığını söylemiştir.
Kelimenin lügattaki hakiki manası
itibarıyla caiz olmamasına gelince, bunu birkaç yönden açıklayabiliriz:
1)
Lügat itibarı ile, başkasını bir yola girmekten zorla ve cebren men eden kimseye
"O onu idlâl etti" denilemez; aksine "O, onu o yoldan menetti ve ondan geri
çevirdi" denilir. Araplar, bir kimse, başkasına durumu karışık gösterip, onda
yolu bulmasını zorlaştıracak şüpheler uyandırdığı, o kişi de yolunu bulamadığı
zaman ancak "O onu yoldan idlâl etti (saptırdı)"
derler. .
2)
Allahü teâlâ, Firavun ve iblis, kendilerine
icabet edenlerin kalblerinde, ümmetin ittifakı ile, sapıklığı yaratmamış olmakla
beraber, onları saptırmış (mudil) kimseler
olarak vasfetmiştir. Cebriyye'nin görüşüne gelince, bunun sebebi, onlarca,
kulların birşey meydana getirmeye kadir olamamalarıdır. Kaderiye'nin görüşünün
sebebi ise, kulun bu tür bir yaratmaya kadir olamamasıdır. Bi'l-itifak
yaratıcılığı kuldan nefyetmekle beraber, "mudil"
(saptıran) ismi hakikaten bulununca anlıyoruz ki "mudil", lügatte
sapıklığı yaratanı ifade etmek için konulmamıştır.
3)
İdlâl, hidayetin karşılığı (zıddı)dır. "Ona
hidayet yollarını gösterdim, ama o hidayete ermedi" denilebildiği gibi, aynı
şekilde, "Onu saptırmaya çalıştım ama o sapmadı" da denilebilir. Bu böyle olunca
saptırmak (idlâl) kelimesini, "sapıklığı
yaratmak" manasına hamletmek imkansız olur.
Bu te'vilin akli deliller itibarıyla
caiz olmamasına gelince, bu da birkaç yöndendir:
1)
Eğer Cenâb-ı Allah kulda dalaleti yaratsa
sonra onu iman etmekle mükellef tutsa, şüphesiz ona iki zıd şeyi bir araya
getirmeyi emretmiş olurdu. Bu da sefeh (akılsızlık)
ve zulümdür. Halbuki Cenab-ı Hak: "Rabbin
kullarına zerrece zulmetmez "(Fussilet, 46)
"Allah hiç kimseyi gücü yetmeyeceği
şeyle mükellef (sorumlu) tutmaz "
(Bakara. 286) ve
"(Allah)
din (İşlerinde) üzerinize hiçbir güçlük
yüklemedi "(Hacc, 78) buyurmuştur.
2)
Eğer Allahü teâlâ cehaleti yaratsaydı ve
mükellefler için durumu karışık yapsaydı, kulunu mükellef tuttuğu şeyi açıklamış
olmazdı. Halbuki Ümmet-i Muhammed, Cenâb-ı Hakk'ın
açıklayıcı olduğunda ittifak etmişlerdir.
3)
Hak Teâla kullarında dalaleti yaratsa ve onları imandan alıkoysaydı, onlara
kitab indirmesinin ve peygamber göndermesinin bir faydası olmazdı. Çünkü elde
edilmesi mümkün olmayan birşeyi elde etmek için gayret göstermek, boşuna yorulma
ve akılsızlık olurdu.
4)
İdlâli, "dalaleti yaratma" manasına almak, birçok ayet-i kerime ile de tezad
teşkil eder: Mesela: "Onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar"(inşikâk,
20),
"Onlara ne oluyor da öğütten yüz
çeviriyorlar "(Müddessir, 49). "İnsanların,
kendilerine hidayet (rehberi) geldiği zaman,
iman etmelerine "Allah bir insanı mı peygamber olarak gönderdi?")demelerinden
başka bir şey maniolmadı" (isra, 94) ayetleri
.gibi. Böylece Cenâb-ı Hakk, onların iman
etmelerine kesinlikle bir maninin bulunmadığını açıklamış oldu.Onların imandan
yüz çevirmelerinin sebebi, Allah'ın insan peygamberler göndermiş olmasını inkâr
etmeleridir. Allahü teâlâ bu hususta:
"İnsanlara hidayet geldiği zaman
onların iman etmelerini ve Rablerinden mağfiret istemelerini...'den başka birşey
men etmedi "(Kehf, 55);
"Siz ölüler iken sizi dirilttiği halde
Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz "(Bakara, 28);
(Hak'dan)nasıl döndürülüyorsunuz?"'
(Yunus, 32) ve "Hak'dan nasıl çevriîiyorsunuz"
(Mümin, 62) buyurmuştur. Eğer
Cenâb-ı Allah onları dinden saptırmış ve
imandan çevirmiş olsaydı, bu ayetler batıl olurdu.
5)
Allahü teâlâ, iblisi, askerlerini
insanları dinden saptırma, hakdan yüz çevirtme hususunda onun yolunca gidenleri
kınamış ve kulları ile peygamberlerine şu ayetleri ile, şeytandan kendisine
sığınmalarını emretmiştir.
"De ki o vesvese veren şeytanın
şerrinden insanların Rabbi, Meliki ve Ma'budu (olan
Allah'a) sığımrım"(Nas, 14) "De ki:
Sabahın Rabbine sığınınm"(Felak, 1); "De ki:
Rabbim, şeytanların dürtüşdürmelerinden
(vesveselerinden) sana sığınırım "(Mü'minûn. 97);
"Kur'an okuduğun zaman, koğulmuş
şeytandan Allah'a sığın"(Nahl , 98)
Şayet Allah, kullarını şeytanın
saptırdığı gibi dinden saptırsaydı, şeytanın hakettiği gibi O da bir kınanmayı
hakeder, şeytandan isti'âzenin (sığınmanın)
gerektiği gibi Allah'dan da sığınmak gerekirdi ve Allah kullarının çoğunu
saptırmış olacağı için, O'nu düşman edinmek gerekirdi. Nitekim aynı sebebten
dolayı iblis düşman kabul edilmiştir. Bu durumda, Allah'ın payı daha çoktur.
Çünkü iblisin saptırmasının (idlâlinin),
dalaletin meydana gelmesi hususunda varlığı yokluğu birdir. Halbuki
Cenâb-ı Hakk'ın idlali böyle değildir. Çünkü
Allah dalaletin meydana gelmesinde bizzat müessirdir. Bu sebeble böyle bir
hükümden dolayı da iblisi bütün kötülüklerden münezzeh kabul edip, kötülüklerin
tamamını Allah'a vermek gerekir ki bu durumda kınama işi, iblis'ten tamamıyla
uzaklaşıp Allah'a dönmüş olurdu. Allah ise zalim kimselerin bu tür görüşlerinden
münezzehtir.
6)
Cenab-ı Hakk, dinden saptırmayı
kendisinden başkasına nisbet etmiş ve onları bundan dolayı kınayarak şöyle
demiştir:
"Firavun kavmini saptırdı ve onları
hidayete ulaştırmadı " (Taha, 79);
"Sâmiri onları saptırdı"(Taha.
85):
"Eğer yeryüzündekilerin çoğuna itaat
edersen, onlar seni Allah yolundan saptırırlar."(En'am,
115)
"Allah yolundan saptıranlara,
hesabgününü unuttukları için, pek çetin bir azab vardir"(sad,
26); İblis'ten naklederek;
"Onları mutlaka saptıracağım, onları
kuruntulara boğacağım ve onlara emredeceğim de... "(Nisa, 119)
İşte bunlar ya gerçekte dinden
başkalarını saptırmışlardır, veyahut Allah onları saptırmıştır. Veyahut da
itılâl (saptırma), müşterek olarak hem Allah,
hem de bu ayetlerde bahsedilenler vasıtasıyla meyd na gelmiştir. Bu durumda,
eğer onlar değil de, Cenab-ı Allah insanları saptırmış ise, Allah onlara iftira
etmiş olur. Çünkü kendi işini, iftira edip onlara yüklemiş ve onları
yapmadıkları işten dolayı ittiham edip kınamıştır. Halbuki Allah böyle yapmaktan
münezzehtir. Eğer Allah bu idlalde onlarla ortak ise, kendisinin ortak olduğu ve
onlarla eşit olduğu bir fiilden dolayı onları nasıl kınayabilir? Bu iki husus
yanlış olunca, idlâli yaratmanın Allah'a nisbet edilmemesinin doğru olduğu
anlaşılır.
7)
Aşağıda sayacağımız ayetlere göre, Cenâb-ı Allah,
sapıklıktan bahsettiği birçok ayette, sapıklığı
(idlâli) günahkârlara nisbet etmiştir.
"Onunla ancak fasık olanları saptırır
"(Bakara, 26); "Allah zalim olanları saptırır "(ibrahim,
27);
"Hiç şüphesiz Allah kâfirler gurubuna
hidayet etmez "(Maide, 67); "Allah, her haddi
aşan şüpheci kimseyi böyle şaşırtır"(Mümin. 34).
"Allah, her haddi aşan yalancı kimseyi
böyle şaşırtır "(Mümin, 28).
Şayet Cenab-ı Allah'a nisbet edilen
idlalden kasıt, o kimselerin üzerinde bulunduğu bu halleri yaratmak olsaydı, bu
zaten bulunanı yeniden meydana getirmek olurdu ki bu imkansızdır.
8)
Allahü teâlâ, hakka iletmediklerinden
dolayı, kâfirlerin taptıkları şeylerin uluhiyyetini nefyederek şöyle demiştir:
"O halde Hakk'a hidayet edecek olan mı
kendisine uyulmaya layıktır, yoksa hidayet verilmedikçe kendi kendine doğru yolu
bulamayan mı?"(Yûnus 35). Böylece
Cenâb-ı Hakk, hakka iletemedikleri için,
eşyanın rab olmasını nefyetmiş; Hakk'a ilettiği için kendisinin rubûbiyyetini
isbat etmiştir. Şayet Cenâb-ı Hak
Subhanehu, hakdan saptırmış olsaydı, bu durumda hem saptırmak hem de,
kendisinden ötürü putlara uymayı nehyettiği şey hususunda o putlarla müşterek
olmuş olurdu. Hatta, onları geçerdi bile, çünkü putlar hakkagötüremedikleri
gibi, saptıramazlarda; halbuki Cenâb-ı Hakk,
hakka ileten ilah olduğu gibi saptırabilir de...
9)
Allahü teâlâ, onların kötü fiillerine
karşılık onları cezalandırmak ve onlara azab etmek için bu "dalâl" den
bahsetmiştir. Eğer maksat, onların içinde bulundukları sapıklık, dalâl olsaydı,
bu da onların zaten kendisiyle içice oldukları ve kendisine yöneldikleri,
kendisiyle lezzet duyup sevinç hissettikleri bir şey dolayısı ile azab ve tehdid
olurdu.
Şayet böyle birşey caiz olsaydı, bu
durumda zinadan dolayı zina ile, içki içmekten dolayı içki ile azab etmek caiz
olurdu ki bu caiz değildir.
10)
Allah'ın:
"(Allah)
o (darb-ı mesel ile) fasıklardân başkasını
şaşırtmaz. O fasıklar ki Allah'ın ahdini onu te'kid de ettikden sonra bozarlar"(Bakara,
26-27) ayeti, Allah'ın bu fiili ancak, kulun kendi iradesi ile Allah'ın
ahdini bozan fasıklardân olmasından sonra, darb-ı mesel ile bu idlali meydana
getirdiğini açıkça göstermektedir. Böylece, bu, kulun fasık olmasından ve ahdi
bozmasından sonra meydana gelen idlalin, kulun fasıklığından ve ahdi bozmasından
başka birşey olduğunu göstermektedir.
11)
Allahü teâlâ, kitabında kendisine nisbet
edilen idlâli ya ibtila ve imtihan olarak veya ceza ve ukubet olarak tefsir
etmiştir. İbtila olan idlâl hakkında:
"Biz o cehennemin bekçiliklerine
meleklerden başkasını memur etmedik. Onların sayılarını da kâfirler için, başka
değil ancak bir fitne (yani imtihan vesilesi)
yaptık ki kendilerine kitab verilenler sağlam bilgi edinsinler, iman edenlerin
de imanları artsın. (Hulâsa) hem kendilerine
kitab verilen (ehl-i kitab), hem müminler
şüpheye düşmesinler. Kalblerinde hastalık bulunan
(münafiklar) ile kâfirlerde "Allah bu
(zebanilerin sayısı) ile misal olarak neyi kastetmiştir?" desinler. İşte
Allah kimi dilerse böylece şaşırtır, kimi de dilerse ona hidayet eder"
(Müddessir. 31) buyurarak, kulunu idlal
etmesinin, kulun hakiki maksadını bilemediği müteşabih bir ayet veya müteşabih
bir iş indirme şeklinde olduğunu beyan etmiştir. Bu müteşabih ile sapan kimse
ise, müteşabihden kastedilen şeye vakıf olmayan ve ondaki hikmetleri
düşünemeyen, aksine batıl mücmelin izahı hususunda şüphelere sarılıp kalan
kimsedir. Nitekim Allahü Teâlâ:
"Kalblerinde eğrilik bulunanlar sırf
fitne aramak (çıkarmak) ve
(arzusunca onu) tevil etmek için Kur'an'ın
müteşabih olan (ayetlerine) tabi olurlar"
(Âl-i İmran, 7) buyurmuştur.
Ukubet ve ceza olarak idlal etmesi
hakkında da Allahü teâlâ şöyle
buyurmuştur:
"Boyunlarında bukağılar, zincirler
bulunduğu zaman, onlar (bu vaziyette) sıcak
suyun içine sürüklenecekler, sonra ateşte yakılacaklar. Sonra onlara, "Allah'ı
bırakıp da O'na ortak koştuğunuz (putlar)
nerede?" denilecek. Onlarda "Bizden uzaklaşıp gittiler. Daha doğrusu biz, daha
evvel zaten hiçbir şeye tapmıyorduk" diyecekler. İşte Allah kâfirleri böyle
şaşırtır" (Mü'min, 71-74). Böylece
Cenâb-ı Allah idlâlinin bu iki şeklin dışında
olmayacağını açıklamıştır. İdlal bu iki vecihten biri ile açıklandığında,
müşterekliği gidermek için, başka şeyle açıklanmamalıdır. Buna göre idlâlin,
küfrü ve dalâleti yaratmaya hamledilemiyeceği sabit olmuştur.
Bunun böyle olduğu sabit olunca deriz
ki: Biz, idlâlin, Arapça'da "batıla çağırmak ve ona karşı teşvik etmek, batılın
çirkinliğini gizlemeye gayret etmek" manasına geldiğini açıklamıştık. Bu mana
ise Allah için caiz değildir. Bundan dolayı te'vile gitmek gerekir.
Cebriyye'nin te'vilinın batıl olduğunu
söylemiştik. Bu sebeble başka te'viller yapmak gerekir:
1)
İnsan, sapması hususunda herhangi bir tesiri olmayan birşey meydana geldiğinde,
kendi iradesi ile saptığında; o şey hakkında "O, onu saptırdı" denilir. Nitekim
Cenâb-ı Hakk putlar hakkında:
"Yâ Rabbi, o putlar, insanlardan
çoğunu idlâl ettiler (saptırdılar)"
(İbrahim, 36), yani "o insanlar, putlar
sebebiyle saptılar".
"Hele yeğüs, Ye'ûh ve Nesr
(putlarınızdan) vazgeçmeyin
(dediler). Hakikaten o putlarbirçok kimseyi
saptırdı"(Nun, 23-24); yani insanlardan çoğu, o
putlar sebebiyle kendileri saptılar.
"Sana Rabbinden indirilen
(ayetler) andolsun ki onlardan çoğunun azgınlık
ve küfrünü artırdı "(Maide, 68);
"Tebliğim onların sadece kaçışlarını
artırdı"(Nuh, 6); yani onlar, onları dine
davetim sebebi ile, ancak ondan firarlarını artırdılar.
"Siz onları eğlence edindiniz. Tâ ki
bu beni hatırlamayı size unutturdu" (Müminun, 110)
buyurmuştur. O alay ettikleri müslümanlar hakikatte onlara Allah'ı
unutulmamışlardı, fakat aksine onlar, kendilerine Allah'ı hatırlatmış ve onları
Allah'a çağırmışlardı. Ne varki kâfirlerin onlarla alay etmekle meşgul olmaları,
unutmalarına sebeb olduğu için, unutturma işi onlara nisbet edilmiştir.
Cenâb-ı Allah Berâe
(Tevbe) sûresinde de:
"Bir sûre indirildiği zaman içlerinden
bazıları, "Bu sûre hanginizin imanını artırdı?" der. İman etmiş olanlara gelince
(bu sûre) daima onların İmanını artırır ve onlar
birbiriyle müjdeleşirler. Fakat (o sûreler)
kalblerinde maraz bulunanların küfürlerine küfür kattı..."
(Tevbe, 124-125) buyurmuş ve böylece dini
hükümleri ihtiva eden bir sûre, onların durumlarını ortaya doyacak şekilde
indiğinde onlardan kimi ayetleri kabul edip ayetlerle imanı artan; kimi de
ayetleri kabul etmeyip bu sebeble küfrü artan olunca, iman ve küfrü artırma
sûreye nisbet edilmiştir. Çünkü onlar sûre indiği için iman ettiler veya kâfir
oldular. Aynen bunun gibi hidayet ve idlâl (saptırma)
de Allah'a nisbet edilmiştir. Çünkü bu hidayet ve dalaletin meydana gelmesi,
Allah'ın onlara mesel getirmesi esnasında olmuştur. Yine
Hak teâlâ Müddessir sûresinde;
"O
(Zebanilerin) sayılarını da kâfirler için başka değil ancak bir fitne
(yani imtihan vesilesi) yaptık ki ehl-i kitab sağlam bilgi
edinsinler ve mü'minlerin de imanları artsın"
(Müddessir, 31) buyurmuş ve böylece cehennem bekçisi olan meleklerin
sayısını zikretmesinin, inananlar şüphe edenlerden seçilsin diye, kullarını
imtihan için olduğunu bildirmiştir. Sonuç olarak mü'minter ayetleri kabul
etmişler, kâfirler ise kabul etmemişlerdir. Bundan dolayı
Allahü teâlâ, imanın artmasını ve küfrü
imtihan edilen kullara nisbet ederek ve buyurmuştur.Bu ayetin peşisıra
Cenâb-ı Hakk: "Allah bu
(misal) ile neyi kasdetmiştir. İşte Allah böyle
dilediğini saptırır, dilediğine de hidayet eder" buyurarak, kullara her iki şeyi
de nisbet ettikten sonra, burada da onları saptırma ve hidayet etmeyi kendisine
nibet etmiş, böylece idlâlin (saptırmanın) bu
imtihan le açıklandığını beyan etmiştir. Örfte şöyle denilir, "Aşk beni hasta
etti." "Falanca kadın, falan adamın ahlâkını bozdu." Halbuki o kadın bunun
'arkında değil. Şair de şöyle demiştir: "Beni kınamaktan vazgeç, çünkü kınamak
tahrik etmek demektir." Yani kınanan şahts nama sebebi ile tahrik edilmiş olur.
"Kâfirler imtihan unsuru taşıyan ayetler sebebi ile sapıttılar" manasında
idlâlin Allah'a nisbe edilmesi caizdir.
Bu ayette
(Bakara, 26) de, kâfirler, "Misal vermeye ne gerek var, bunun faydası
nedir?" dedikleri ve bu imtihan onlara ağtr geldiği için idlâlin Allah'a nisbeti
yerli yerinde olmuştur.
2)
İdlâl birisini dalaletle isimlendirmektir. Buna göre dendiğinde, "O, onu
sapık diye adlandırdı ve onun sapık olduğuna hükmetti" manası; dendiğinde de
"Falanca falancayı kâfir diye adlandırdı" manası artaşılır. Araplar Kümeyt'in şu
beytini çokça söylerler:
"Bir gurub sizi sevdiğimden dolayı
bana kâfir diyor. Bir diğer gurub da günahkâr ve kötüdür diyor." Tarafa da şöyle
demiştir:
"İçki içmeye devam ettim, öyleki
arkadaşım beni sapıtmış olarak niteledi ve hatta onlardan bir kısmı da beni
kötüledi." Yani şair bu beytte ifadesi ile. "Beni sapıtmış olarak isimlendirdi"
manasını kastetmiştir. İşte bu te'vil
(izah)
tarzını, Kutrub ve çoğu Mû'tezile kabul etmiştir. Dilcilerden bunu kabul etmeyip
"Birisini sapıtmış olarak
adlandırdığında, ancak dersin.
Ayı şekilde, bir kimseyi facir ve
fasık olarak nitelendirdiğinde " demişlerdir. Buna şu şekilde cevab verilir: Her
nezaman bir kimseyi sapıtmış kabul edersen, onun sapıtmış olduğuna hükmetmek
gerekir. Bu sebeple bu hüküm, zaten o kabulün ayrılmaz bir parçasıdır. "Melzûm"
un ismini "lazım"a vermek, meşhur bir mecazdır. Böyle bir kullanış mevcuttur da.
Çünkü bir adam bir başkası için, "falanca sapıktır" dediğinde, ama, "Onu niçin
sapık kabul ettin?" demek caiz olur ki, aunuı manası, "Onu niye bu şekilde
adlandırdın ve onun hakkında böyle kabul ettin?" demektir. İşte bu izah tarzına
göre, ulemâ "idlâl"i; hükmetme etme isimlendirme anlamına hamletmişlerdir.
3)
"İdlâl"in, serbest bırakma, cebirle ve zorla bir şeyden engellemeyi etmedir.
Buna göre, birisi birisini sapıkliğıyla başbaşa bıraktığında denilir. Yine ulemâ
şöyle demiştir: Bu sözün mecazi olarak kullanıldığı yerlerden birisi de,
Arabların, baba, oğlunun terbiyesini uhdesine almadığı zaman, "Falanca oğlunu
bozdu, onu helak etti ve onu mahvetti" demeleridir. 'Arcîi'nin şu sözü de, bunun
gibidir:
"Beni, ben tığ gibi yiğidi zayi
ettiler; istenmeyen bir gün ve bir gediği kapamak için" yine, kılıcını nemli
toprakta bırakan, böylece de kılıcı bozulan ve paslanan kimseye "Kılıcını bozdun
ve onu paslandırdın" derler.
4)
"Dalâl" ve "idlât", Cenâb-ı Hakk'ın :
"Şüphesiz günahkârlar bir sapıklık ve
çılgın ateşler içindedirler. O gün onlar, yüzleri üstü ateşte sürüklenirler.
Onlara: "Tadın cehennemin dokunuşunu!" denilir (Kamer,
47-46) ayetinin delaletiyle "azab" ve "azâb etmek" anlamlarına gelir.
Buna göre Allah onları, "kıyamet gününde bir sapıklık içinde bulunmak"la
vasfetmiştir ki, bu onlara azab etmek temektir. Yine
Cenâb-ı Hakk:
"Boyunlarında laleler ve zincirler
bulunduğu zaman ki, onlar kaynar sular içinde sürüklenecekler, sonra da ateşte
tutuşturulacaklar... Sonra onlara, "Allah'ı bırakıp da şirk koşageldiğiniz
şeyler nerede?" denilecek... Onlar da, "Bizden uzaklaşıp gittiler. Daha doğrusu,
biz bundan önce hiçbir şeye tapmazdık" diyecekler. İşte Allah, kâfirleri böyle
idlâl eder "(Mümin, 71-74) buyurmuştur. Bu
ayetteki dalâl, azâb ile tefsir edilmiştir.
5)
"İdlâl"in, helak etme ve geçersiz kılma (ibtal)
manalarına hamledilmesidir. Meselâ: "Allah, küfredip de Allah'ın yolundan yüz
çevirenlerin amellerini boşa çıkarmıştır"(Muhammed, 1 )
ayetinde olduğu gibi... Yani, amellerini ibtâl edip yok etti. Yine, bu kelimenin
mecazî olarak kullanıldığı yerlerden birisi de Arabların şöyle demesidir: Su,
süte iyice kaynaşıp, karıştığında, Su sütün içinde kayboldu" denilir. Yine,
birisine bir şey yaptığında, onu, helak ederek âdeta yok ettiğinde, dersin. Ayni
şekilde, insanlar ölüyü kabre koyup, onu artık görülmeyecek bir şekilde
gizlediklerinde yani "sahipleri ölülerini örttüler" denir.
"Çıkan suyu, gözeyi daha çok
genişletelim derken kaybettiler. Hazm ve Nail de,
(böylece) dolaşmaya terkedildi." Yine Cenâb-ı
Hak, şu ayetle kâfirlerin şöyle dediklerini bildirir:
"Biz toprakta çürüyüp kaybolduğumuzda
mu hakikaten biz mi yeniden "(Secde, 10), yani
biz, yere defnolunup da, bedenlerimiz iyice bolduğunda mı, yeniden
yaratılacağız?.. Bu manaya göre, seznün manası, Allah onu helak eder, yok eder,
demek olur. Buna göre izah tarzına göre "idlâl"i Allah'a nisbet etmek caiz olur.
"İdlâl"in, dinden saptırma manasına hamlettiğimizde, işte bu vecih söz
konusudur.
b)
"İdlâl"in, cennetten saptırma manasına alınmasıdır. Mu'tezile, hakikatte bu
bir te'vil olmayıp, lafzı zahirine hamletmektir. Çünkü ayet,
Cenâb-ı Allah'ın onları idlâl ettiğine
delalet etmekte, ama ayette Allah'ın onları herhangi şeyden idlâl ettiğine,
saptırdığına dair bir delalet bulunmamaktadır. bu sebebten dolayı biz ayeti,
Cenab-ı Allah'ın onları cennet yolundan saptırmış olduğuna hamlediyoruz" der..
Ve sonra, Kur'an-ı Kerim'de bu manadaki bütün ayetleri aynı anlama hamlederler
ki, bu Cubbâî'nin tercihidir.
Çünkü
Cenâb-ı Hak: .
"Şeytanın aleyhinde şu yazılmıştır:
Kim onu dost edinirse, şüphesiz şeytan onu saptırır ve onu ateşli bir azaba
götürür"(Hacc, 4), yani onu cennetten ve cennet
mükâfaatlarından saptırır. Bütün bunlar (......)
kelimesindeki "hemze"yi, fiili geçişli yapan hemze olarak düşünmemize göredir.
7)
"Hemze"yi 'ta'diye anlamında değil de, bu meselenin başında izahı geçtiği gibi,
"vicdan" (bulmak) manasına hamletmemizdir. Buna
göre şöyle "Falanca devesini yitik buldu" yani, devesi kayboldu... sebeple,
Allah'ın onları saptırması (idlâl) demek onları
sapmış olarak demektir.
8)
Cenâb-ı Allah'ın
(......) âyetinin, kâfirlerin sözünün olmasıdır. Buna göre kâfirler
"Allah, kendisinde ne fayda bulunduğunu açıklamadığı bu mesel ile, neyi
kastetmiştir?" demiş ve sonra "tehekküm'Vani alay yoluyla, " Bununla çoğu
kimseyi saptırır, çoğu kimseye de (güya) hidayet
eder!" diye İlâve etmişlerdir. İşte buna göre bu, kâfirlerin sözlerindendir.
Bunun peşi sıra Cenâb-ı Allah onlara cevap
olmak üzere,
"Allah bununla, ancak fasık olanlan
saptırır", yani bununla ancak fasık olan sapar... Mutezile'nin sözünün hepsi
budur.
Cebriyye ise şöyle demiştir: Sizin
sözünüzü dinledik, meseleyi güzel ortaya koyduğunuzu, tertibinizin güzelliğini
ve sözünüzün gücünü itiraf ediyoruz. Fakat biz ne yapalım, sizin bu güzel
açıklamalarınızı ve ince delillerinizi bozan üç düşmanınız bulunmaktadır.
1)
Bu, "yapmaya götüren sebep" (dâî) meselesidir.
Bu şu demektir: İlme ve cehle, hidayete ve saptırmaya kadir olan, niçin bunu
değil de şunu yapmaktadır?
2)
Cenâb-ı Hakk'ın
(Bakara, 7) âyetinin tefsirinde geçtiği gibi "ilim meselesi"dir. Bu iki
meseleye cevab verme hususunda, güçlü ve derde deva olacak bir çare bulacağınızı
sanmıyoruz.Biz şüphesiz olarak biliyoruz ki bunca zekanıza rağmen onların
cevabları karşısında zayıf kalacağınız size gizli değildir. Bizim insaf edip,
sözlerinizin güzel olduğunu itiraf ettiğimize göre siz de insaf edin ve bu iki
meseleye cevab veremeyip izah edemeyeceğinizi itiraf edin. Çünkü bunu görmemek
ve gafil davranmak akıllılara yakışmaz.
3)
Kulun fiili, şayet, kendi yaratması ile olsaydı, o zaman ancak kulun yaratmayı
istediği fiiller meydana gelirdi. Ne varki herkes ilim tahsil etmek ve doğruyu
bulmak ister; cahillik ve sapıklıktan tamamen kaçınır. Buna göre, maksadı sadece
ilim tahsili ve doğruyu bulmak olan kul için cahillik ve sapıklık nasıl meydana
geliyor? Eğer "Kul için, küfür ile iman, ifim ile cehalet karıştı da böylece
cehaleti ilim sanıp, onu meydana getirmeye niyetlendi, bu sebebten de onun için
cehalet meydana geldi" dersen, biz deriz ki, onun, cehaleti ilim sanması hatalı
bir zandır. Eğer o kul, onu ilk önce tercih etmiş isa, kendi için cehaleti ve
hatayı tercih etmiş demektir ki bu imkansızdır.
Eğer biz, "daha önceki bir başka zannı
sebebi ile karışıklık olmuş" dersek bu durumda, sonsuza kadar her zannın
dayandığı bir başka zannın bulunması gerekir ki bu da imkansızdır.
4)
Tasavvurat kesbi (kulun kendisinin kazandığı)
değildir. Bedihi olan tasdikat da kesbi değildir ve bütün tasdikatlar kesbi
değildir. İşte bunlar üç mukaddimedirler:
Birinci
Mukaddime: Tasavvuratın kesbi olmadığını izah hususundadır. Bu
böyledir. Çünkü tasavvuratı elde etmeye uğraşan ya onu tasavvur etmiştir veya
edememiştir. Eğer onu tasavvur ediyorsa, yeniden onun tasavvurunu meydana
getirmeyi istemesi imkansızdır. Çünkü hasılı tahsil imkansızdır. Eğer onu
tasavvur edemiyorsa, onun zihninin ondan haberi yok demektir. Birşeyden haberi
olmayanın, o şeyi arzu etmesi imkansızdır.
İkinci
Mukaddime: Bedihî olan tasdikatın kesbi olmadığını açıklama
Hakkındadır. Bu böyledir, çünkü tasdikin her iki tarafının meydana gelmesi, bu,
zihnin o tasdike kesinkes hükmetmesi hususunda ya yeterlidir veya yeterli
değildir. Eğer birincisi olursa, bu tasdik, bu iki tasavvurla birlikte, müsbet
veya menfi yönden vücub ifade eder. Böyle olan şey ise kulun kudreti dahilinde
değildir. Eğer ikincisi ise, tasdik bedihi olmaz, aksine bu hususta kesin hüküm
verilemez.
Üçüncü
Mukaddime: Bütün tasdikatın kesbi olmadığını açıklama hakkındadır. Bu
böyledir, çünkü bu nazari düşünceler, eğer kulun kudreti dahilinde olmayan şu
bedihi tasdikattan mecburen elde edilirlerse, bu nazari düşünceler de kulun
kudreti dahilinde olmazlar. Eğer bu nazari şeyler, şu Dedihi tasdikattan mecburi
olarak meydana gelmiyorlarsa, bu bedihi tasdikat nazari şeylere istidlal
edilemez. Böylece de, nazari şeyler hakkında -meydana gelen bu inançlar ilim
olmayıp, aksine mukallid için hasıl olan nançlar olur ki konumuz bu değildir.
Böylece hidayet ve dalaleti Allah'a isnad etmeme hususundaki sözünüzün, cevab
verilemeyecek bu kesin akli zahlarla çatıştığı ortaya çıkmış olur.
Şimdi ise onların yaptıkları te'viller
üzerinde konuşalım:
Birinci tevile gelince, bu te'vil
düşer. Çünkü müteşabih ayetlerin rdirilmesinin sebeblerin
(dailer) harekete geçirilmesinde bir etkisinin
olup olmadığını bilmek lazımdır. Eğer etkisi varsa, sizin sözünüze göre,
müteşabih ayetlerin indirilmesinin iki yönden takbih edilmesi
(çirkin olduğunun söylenilmesi) gerekir:
a)
Biz, (Bakara.7) âyetini tefsir ederken, bir
tercih meydana geldiği zaman, mutlaka bir vücûbun olması gerektiğini ve her iki
halin de olması ile (caiz olması ile) zıddına
mani olan vücub arasında bir orta noktanın olmadığına delil getirmiştik. Bu
müteşabih ayetlerin indirilmesi tercihte müessir olup, her nezaman bir tercih
meydana gelse mutlaka bir vücubun aduğu sabit olunca, cebr söz konusu olur. O
zaman da sizin dedikleriniz dairi olur.
b)
Farzet ki bu tesir vücub noktasına varmaz. Amma hiç değilse - elletin, önünden
özür ve illetlerin (engellerin) giderilmiş,
izale edilmiş olması gerekir. Bi' müteşabihatın, dalal tarafını hidayet tarafına
tercih etmesinde bir etkisi olmakla beraber mükellefe indirilmesi, onun taata
yönelmemesi hususunda bir özür gibi olur ki, o zaman da bunun Allah'tan
olmasının kabin görülmesi gerekir. Eğer mükellefin dalâl tarafını hidayet
tarafına tercihe yönelmesinde bu müteşabih ayetlerin bir tesiri yoksa, bu
müteşabih ayetlerin onların sapmalarındaki tesirinin oranı, kapının gıcırtısı ve
karganın gak! demesi kadar olur. Aynı şekilde, bu takdirde onların dalaletleri
bu yabancı şeylere nisbet edilemediği gibi, hiçbir surette müteşabihata da
nisbet edilemez.Bu durumda da, onların te'villeri geçersiz olur.
İkinci te'villerine gelince, -ki bu
idlâlin, "dalalet ismi verme ve dalalete hükmetme" şeklinde te'vilidir, - bu son
derece uzak olmakla beraber, kabulü halinde de beraberinde birçok müşkilleri
bulundurmaktadır. Çünkü Allah sapıtan kimseyi dalaletle adlandırmış ve onun
hakkında bununla hüküm vermiştir. Eğer mükellef onu yapmamış olsaydı,
Cenâb-ı Hakk'ın doğru olan haberi yalana;
ilmi ise cehle dönüşmüş olurdu.. Bütün bunlarsa muhaldir; muhale götüren şeyler
ise, muhaldir. Böylece, mükellefin onu yapamaması imkânsız, yapması ise vacib
olmuş olur. Bu ise, sizin kaçtığınız ve sonunda seksiz şüphesiz kendisiyle
yüzyüze geleceğiniz "cebr"in ta kendisidir. Burada konu, onların bu babta vermiş
oldukları meşhur iki cevaplarına varıp dayanır. Her akıllı olan kimse, aklının
bedahetiyle bunun kabul edilemeyeceğini bilir.
Üçüncü te'villerine gelince, ki bu
kişiyi kendi başına bırakıp engellememektir, bu da çocuğun babasına en uygun ve
güzel olan şeyin, oğlunu bundan men etmesi olduğu ama menetmediği zaman da buna
"idlâl" (saptırma) denmesidir. Ama çocuk babası
onu bundan menettiği zamanda, menetmediği zaman düştüğü bu ilk mefsedetten
(zarardan) daha büyük bir zarara düşebilir.
Halbuki buna rağmen, hiçkimse bu durumda "Babası çocuğunu saptırdı ve ifsad
etti" demez. Burada iş bunun hilafınadır. Çünkü Allah mükellefi zorla bu
mefsedetten menetmiş olsaydı, birincisinden daha büyük bir mefsedetin ortaya
çıkması gerekirdi. Bu durumda da "Cenab-ı Hak
onu sapıklıktan menetmedi " manasında olmak üzere, nasıl olur da "Allah,
mükellefi ifsad ve idlal etmiştir denilebilir?" Oysa ki Cenab-ı Allah, eğer onu
menetmiş olsaydı, bu mefsedet daha büyük olurdu.
Dördüncü te'villerine gelince, Kaffal
buna itiraz ederek şöyle demiştir: Dalaletin azab manasına geldiğini kabul
etmiyoruz.
"Mücrimler dalalet ve çılgın ateş
içindedirler "(Kamer, 47) ayetine gelince,
buradaki dalaletten muradın, dünyada iken haktan sapma; sü'ur'den muradın ise
ahirettekl cehennem azabında olmak şeklinde olması ve âyetinin de "sü'ur"un
sılası olması mümkündür. âyetinden (Mümin. 71)
ayetine kadar olan kısımdaki ibaresinin manası "Batıl oldular, yok oldular,
şefaatlarını umduğumuz bu günde kendilerinden istifade edilemedi" demektir.
Sonra âyeti, "Allah, onların amellerini böylece saptırır "yani" kıyamet günü
boşa çıkarır " manasınadır. Bunun manasının, "Allah onları bu dünyada yardımsız
bırakır ve onları hakkı kabul etmeye muvaffak kılmaz. Çünkü onlar batıla
yakınlık duymuş ve tefekkürden yüz çevirmişlerdir. Allah, onlardan yardımını
Kesip, onlar kıyamette geldiklerinde, dünyada kendisinden faydalanmayı
-oldukları amelleri boşa çıkar" şeklinde olması da muhtemeldir.
Beşinci tevillerine gelince ki bu
idlalin (saptırmanın) helak etmek manasına
alınmasıdır, bu buraya uygun değildir. Çünkü Cenab-ı Allah'ın "Bununla çoğu
kimseye hidayet eder" ifadesi, idlalî "helak etmek" manasına almaya manidir.
Altıncı tevillerine gelince ki bu,
idlâlin cennet yolundan saptırmak manasına alınmasıdır. Bu da zayıftır. Çünkü
Cenab-ı Allah yani "Bu ayetleri dinleme sebebi ile saptırır" buyurmuştur.
Halbuki cennetin yolundan saptırmak bu ayetleri dinleme sebebiyle değildir.
Aksine kulun -ötülükleri yapması sebebiyledir. O halde idlali, o manaya
hamletmek nasıl olur?
Yedinci te'villerine gelince ki bu
âyetteki (......) lafzını "onu sapıtmış olarak
buldu" manasına almaktır. Bu manada kullanılışın bir delili yoktur. "İdlâl"i
Allahü teâlâ "bâ" harf-i cerh ile
kullanmıştır. Halbuki, vicdan (bulmak) manasına
kullanılan idlal "bâ" harf-i cerri ile müteaddi olmaz.
Sekizinci tevillerine gelince bu, bu
ayette nazımda kopukluğu gerektirir. Çünkü (......)
âyetine kadar olan kısım kâfirlerin sözü, (......)
ise arada herhangi bir fasıla olmaksızın, aksine atıf harfi olan "vav" ile olan,
Cenâb-ı Hakk'a ait sözdür. Sonra farzet ki
bu burada sizin dediğiniz gibidir. Ancak Müddessir süresindeki:
"İşte böylece Allah dilediğini
saptırır, dilediğine hidayet eder " (Müddesir, 31)
ayeti ise, Cenab-ı Allah'a ait bir sözdür. İşte idlâl hakkında söylenecekler
bundan ibarettir.
Hidayet
Kavramı
"Hidayet'e gelince, bu birkaç manada
kullanılmıştır:
1)
Delalet (yol gösterme) ve beyan
(açıklama). Nitekim
Cenab-ı Hak.
"Bizim nicelerini helak etmemiz onlara
(birşeyler) açıklamadı mı?"
(Secde, 26) ve
"Eğer size benden bir açıklama gelirse
her kim benim açıklamama uyarsa... "(Bakara, 38)
buyurmuştur. Bu, ancak, hidayet açıklamadan ibaret olması halinde doğru olur.
Yine Cenab-ı Hak:
"Onlar sadece zanlarına ve
nefislerinin arzularına uyarlar. Halbuki yemin olsun, kendilerine Rablerinden o
açıklama (hidayet) gelmiştir"(Necm,
23);
Biz muhakkak ona yolu gösterdik. İster
şükredici olsun ister nankör (kâfir)"(Dehr,
3), yani ister şükreder, ister inkâr eder.Buna göre ona her iki halde de
hidayet gelmiştir;
"Semûd'a gelince, biz onlara yol
gösterdik (hidayet ettik), halbukionlar hidayete
körlüğü tercih ettiler"(Fussilet. 17) ve "Sonra
biz, Musa 'ya, ihsan sahibi olana bir nimeti tamamlamak herseyi açıklamak, bir
hidayet ve rahmet olmak üzere Kitab'ı verdik. Umulur ki onlar Rablerine
kavuşacaklarla inanırlar"(En'am, 154)
buyurmuştur. Bu mü'min hakkında söylenmez.
Yine
Cenab-ı Hak, Hazret-i Davud (aleyhisselâm)'a
gelen davacılardan naklederek:
“Aşırı gitme, bizi yolun ortasına
hidayet et"(Sad, 22) yani ilet.
"Hakikat, kendilerine hidayet besbelli
olduktan sonra arkalarına dönenler (irtidad edenler)
yok mu şeytan onları ütlemiştir, onlara zamanı uzun göstermiştir"
(Muhammed, 25),
"(O azab
günü), herkesin 'Allah'a itaat hususunda işlediğim kusurlardan dolayı
"Vay hasretime! Hakikaten ben (din ile)
eğlenenlerdendim" diyeceği, yahut "Hakikaten Allah bana hidayet verseydi
herhalde muttakilerden olurdum." diyeceği, yahut azabı görürken "Dünyaya bir
daha dönebilseydim de (o zaman), iyi hareket
edenlerden olsaydım" diyeceği (gündür). "Allah
tarafından ona şöyle buyrulur:" Hayır, sana ayetlerim gelmişti de sen onları
yalan saymış, (onlara karşı) kibirlenmeye
kalkmıştın, "(Zümer. 56-59) buyurmuş, böylece
gönderdiği ayetlerle kâfire de yol gösterdiğini haber vermiştir. Yine
Cenab-ı Hak:
"Yahut, "Bize de kitab indirilseydi
muhakkak onlardan daha fazla hidayete ererdik " dememeniz içindir. İşte size
Rabbinizden apaçık bir hüccet, bir hidayet ve birvahmet gelmiştir"(En'am,
157) buyurmuştur. Bu kâfirlere bir hitabdır.
2)
Alimler, Allah'ın "Hiç süphesiz sen sırat-ı müstakime hidayet edersin
(şûra, 52) ve "Her kavmin bir hidayet edeni
vardır. "(Rad, 7) ayetlerindeki nin davet
edersin"nin de "dalalete yahut hidayete çağıran bir davetci" manasına olduğunu
söylemişlerdir.
3)
Allah'ın imana bağlı lutuflara muvaffak kılmasıdır ki bu lutufları Allah,
mü'minlerin imanlarına karşı bir mükafaat ve imana bir destek olması ve
taatlarını artırmaları için verir. Bu müminlere verilen sevabtır. Bunun
karşısında da kâfirler için sevabın zıddı vardır. Bu da o kâfirlerden lutufları
çekip almaktır ki, buna göre o zaman Allah, onlara hidayet etmediği için onları
saptırmış olur. Bu izha delil Cenab-ı Hakk'ın
şu ayetleridir:
"Hidayete erenlerin Allah hidayetini
artırdı "(Muhammed, 17) "Allah hidayete
erenlerin hidayetini artırır"(Meryem, 76);
"Allah zalimler kavmine hidayet etmez "(Bakara, 258),
"Allah iman edenleri, dünya ve ahirette sağlam bir sözle güçlendirir. Allah
zalimleri ise saptırır"(İbrahim, 27); "İman
ettikten, Resulün hak olduğuna sahidlik ettikten ve kendilerine açıklamalar
geldikten sonra yeniden küfre dönen bir kavme Allah nasıl hidayet eder? Allah
zalimler kavmine hidayet etmez" (Al-i Imran, 86).
Allahü teâlâ kendilerine açıklamalar
geldiği halde o kâfirlere hidayet etmeyeceğini haber vermektedir. Buna göre
hidayet "beyan"dan (açıklamadan) başka
birşeydir. Yine Cenab-ı Hak şöyle
buyurmuştur: "Kim Allah'a iman ederse, Allah onun kalbini hidayete erdirir"
(Tegabun, 11) Ve: "İşte onların kalblerinde
(Allah) imanı yazmış ve onları kendisinden gelen
bir ruh ile desteklemiştir "(Mücadele, 22).
4)
Cennet yoluna iletmek. Cenâb-ı Allah şöyle
buyurmuştur:
"İşte Allah'a iman edip de O'na
sarılanlar (yok mu?) Allah onları kendisinden
bir rahmetin ve lütfün içine sokacak ve onları kendisine
(gelen) bir sırat-ı müstakime götürecektir"(Nisa,
175);
Muhakkak ki size Allah 'dan bir nur ve
apaçık bir kitab gelmiştir. Allah o kitabla, kendisinin rızasına tabi olanları
kurtuluş yollarına iletir, onları, izni île, karanlıklardan nura çıkarır ve
onlan müstakim olan bir yola hidayet eder (iletir)"(Maide,
15-16) ve:
"Allah yolunda öldürülenler
(yok mu?) Allah onların amellerini boşa
çıkarmayacaktır. Onlara hidayet edecek, durumlarını düzeltecek ve onları cennete
sokacaktır"(Muhammed, 4-6), Öldürüldükten
sonraki hidayet ancak cennete hidayet (itetme)dir.
Bir de Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur.
"İman edip salih ameller işleyenlere
muhakkak ki Rableri, imanları sebebi ile hidayet edecektir. Onların altlarından
ırmaklar akar"(Yunus, 9). Bu Cübbâî'nin
te'vilidir.
5)
Hidayetin, takdim etmek (öne geçirmek) manasına
alınmasıdır. Mesela Dir kimse birisini önüne geçirdi mi denilir, nin aslı,
(yol göstermek) ifadesinden alınmıştır. Çünkü
delil (yol gösteren), medlulden
(yol gösterilmeden) öncedir. Araplar Atların
başları zuhur etti) derler. Boyun için (......)
kelimesi de kullanılır. "Atların boyunları" demektir. Ona bu isim verilmiştir.
Çünkü, boyun atın ön tarafını teşkil eder.
6)
"hükmeder" manasına gelir. Çünkü müminin hidayete erdiğine ve onun bununla
isimlendirildiğine hükmedilmiştir. Zira, "O, ona hidayet etti" diyen kimsenin,
bu sözünün hakiki manası "Ona muhtedi - aayete ermiş) ismini verdi" dir.
"Hidayet" lafzı bazan hükmetmek ve isim vermek manasına da alınır. Nitekim
Cenab-ı Allah: Allah Bahire'yi meşru kılmadı"(Maide,
103)yani ne hükmetti ne meşru kıldı.";
"Hidayet ancak Allah'ın hidayetidir"(Ali
Imran, 73) yani "Hidayet, Allah'ın, hidayet olduğuna hükmettiği şeydir"
ve;"Allah kime hidayet etmiş ise hidayete ermiş olan odur"(Kehf.
17) yani "Allah'ın hidayete erdiğine hükmettiği kimse, muhtedi diye
adlandırılmaya müstehaktır" buyurmuştur. İşte bütün bunlar Mu'tezile'nin
zikrettiği görüşlerdir.
Biz, daha evvel geçen "idlâl" bahsinde
bu hususta fikir beyan etmiştik. Cebriyye burada bir başka izah tarzının
bulunduğunu söylemiştir. Bu da hidayetin, hidayeti ve ilmi yaratma manasına
alınmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Allah:
"Allah kurtuluş evine sizi çagımr ve
dilediğini dosdoğru yola iletir"(Yunus, 25)
buyurmuştur.
Kaderıyye
(Mu'tezile) ise birkaç sebebten ötürü, bunun caiz olamayacağını
söylemiştir.
a)
Arapça'da, zorla ve kerhen birisini bir yola sokmak isteyen kimse için "O, onu
oraya iletti" denilmesi yerinde olmaz. Ancak böyle yapan için "O, onu sırat-ı
müstakime zorladı, ona sevketti ve onu oraya çekti" denir. ta denilmez.
b)
Şayet hidayet Allah'ın yaratmasıyla meydana gelseydi, o zaman emir, nehiy, övgü,
yerme, sevab ve ıkab diye birşey olmazdı. Şayet, farzet ki, "Allah hidayeti
yarattı, kul da onu kesbetti" denilirse deriz ki bu kesb işi iki yönden
reddedilir:
1)
Kesbin meydana gelmesi ya Allah'ın yaratması iledir veya değildir. Eğer Allah'ın
yaratmasıyla ise, Allah onu yarattığı zaman, kulun onu yapmaması imkansızdır.
Allah o kesbi yaratmadığı zaman da kulun onu yapması mümkün olmaz. Bu durumda da
zikredilen bütün müşkiller ortaya çıkar. Eğer kesb, Allah'ın yaratmasıyla değil
de kulun yaratmasıyla olursa, işte bu zaten bizim (yani
Mu'tezile'nin) görüşüdür.
2)
Eğer bir fiil Allah'ın yaratması kulun da kesbi ise, şu üç ihtimalden biri
söz konusudur;
a)
Ya onu ilk önce Allah'ın yaratıp, sonra kulun kazanması
(kesbi),
b)
Veya kulun önce o fiili kesbetmesi, sonra Allah'ın onu yaratması;
c)
Veyahut da kesbin ve yaratmanın aynı anda olması. Eğer onu Allah önce
yaratmışsa, kul onu kesbetmeye mecbur olur. Böylece de ilzam
(cebr ve zorlama) meselesi geri gelir. Eğer kul.
o fiili Allah'ın yaratmasından önce kesbetmiş ise, Allah onu yaratmaya mecbur
demektir. Eğer kesb ve yaratma aynı anda olmuş ise, bu işin meydana gelmesi
ancak kul ile Allah'ın ittifakından sonra mümkündür. Fakat böyle bir ittifakı
bilemeyiz. Bu sebeple, böyle bir ittifakın bulunmaması gerekir. Yine bu
ittifakın, ancak başka bir ittifaka dayanması gerekmektedir. Çünkü bu kulun
kesbi, Allah'ın yaratması iledir. Bu ise sonsuz ittifaklara götürür ki
imkansızdır. Mu'tezile'nin bu husustaki sözü budur.
Cebriyye ise şöyle demiştir: Biz, bu
fiillerin dolaylı veya dolaysız yaratıcısının Allah olduğuna, herhangi bir
ihtimal ve te'vil götürmeyen, akli delillerle istidlal etmiştik. Sizin
sarıldığınız izah tarzlarınız ise, çeşitli ihtimalleri taşıyan nakli izahlardır.
Halbuki kesin olan bir şeye, muhtemel olan şey karşı koyamaz. Bu nedenle bizim
dediklerimizi kabul etmek gerekir. Muvaffakiyyet Allah'dandır.
Hidayette Olanlar Az Oldukları Halde Çok Diye
Nitelenmeleri
Birisi
şöyle diyebilir: Hidayete erenlerin sayısı az olduğu halde, Cenab-ı Allah onları
niçin "çok" olarak tavsif etmiştir? Çünkü Allah:
"Şükredici kullarım pek azdır.
(Sebe, 13) ve: "Onlar ne kadar azlar."
(Sa'd 24) buyurmuş, hadiste de İnsanlar yüz deve
gibidir ki, o yüz deve içinde binecek bir deve bulamazsın.
Müslim, Fedâilü's-sahabe. 232
(4/1973).
ve İnsanlar onların az olduklarım söylediler" hadisleri de bunu teyid eder.
Bunun cevabı şöyledir: Hidayete erric insanlar aslında çokturlar. Onların "az"
olarak nitelendirilmeleri, ancak dalalet ehline kıyasladır. Yine hidayete
erenler az da olsalar, hakikatte çok sayılırlar. Onlar görünüşte az olsalar
bile, hakikat itibarı ile "çok" olarak adlandırılmışlardır.
Fısk ve Fâsık
Ferra, "Fasık"kelimesinin aslının
"Taze hurma kabuğundan çıktı" ifadesinden alındığını söylemiştir. Buna göre
sanki fâsık taatten çıkan manasına gelir. Zarar vermek için deliğinden çıkan
fareye de denir. Ehl-i kıble, fâsığın mü'min mi kâfir mi olduğu hususunda
ihtilaf etmiştir. Bizim alimlerimize göre fâsık mü'mindir; Haricilere göre,
kâfirdir. Mutezile'ye göre ise ne mü'min ne kâfirdir. Mutezile Cenab-ı Allah'ın:
İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. "(Hucurat.11);
"Münafıklar, fasıkların ta kendisidir"(Tevbe, 67)
ve; Allah size imanı sevdirdi ve onunla kalblerinizi süsledi; size küfrü, fiskı
ve İsyanı kerih gösterdi"(Hucurat, 7) ayetleri
ile İstidlal etmişlerdir. Bu mesele uzun olup kelam kitaplarında yer almıştır.
27
O fasıklor,
Allah'a olan ahidlerini onu te'kid de ettîkden sonra-bozarlar, Allah'ın
birleştirilmesini emrettiği (sıla-i rahmi)
keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte onlar hüsrana
(maddi ve manevi en büyük zarara)
uğrayanların taa kendileridir
Ahdi Nakzetme
Alimler "O(fesıklar),
te'kid ettikten sonra Allah'ın vadini bozarlar"âyetinden ne murad edildiği
hususunda ihtilaf etmişler ve şu görüşleri belirtmişlerdir:
1)
Bu misaktan maksad, Allah'ın kullarına, kendisinin birliğini, peygamberinin
doğruluğunu gösteren delilleridir. Böylece bu, tevhide sarılma hususunda bir ahd
ve misak (söz) olmuş olur. Çünkü bu deliller ile
zikrettiğimiz tevhide ve Hazret-i Peygamberin
doğruluğuna sarılmak gibi şeyler demektir. İşte bundan ötürü de Cenab-ı Allah'ın
"Siz bana olan ahdinizi (sözünüzü) yerine
getirin ki ben de size olan ahdimi yerine getireyim" ayeti pek yerinde olmuştur.
2)
Bununla Cenâb-ı Hakk'ın, kendisine:
"Onlar, kendilerine azab ile korkutan bir peygamber gelirse, diğer ümmetlerin
herhangi birinden daha ziyade doğru yolu tutacaklarına, olanca yeminleri ile
Allah'a ahdetmişlerdi. Fakat onlara azab ile korkutan bir peygamber gelince, bu
onların, (hakdan) uzaklaşmadan başka
birşeylerini artirmadı. "(Fatır. 42) ayetiyle
işaret ettiği kimselerin kastolunmuş olması da muhtemeldir. O kimseler, yemin
edip söz verdikleri şeyi yapmayınca, Allahü teâlâ
onları "ahdini ve misakını bozanlar" diye nitelendirmiştir.
Birinci te'vilin her sapan ve inkar
eden hakkında umumi olması mümkündür.
İkinci te'vil ise ancak ayette
bahsedilen kimselere hastır, bunun böyle olduğu sabit olunca, birinci te'vilin
ikinci te'vilden, iki bakımdan üstün olduğu ortaya çıkar.
a)
Birinci te'vile göre ayeti, umumi manaya almak mümkündür, ikincisine göre
tahsis gerekir.
b)
Birinci takdire göre fasıkları kınamak gerekir. Çünkü onlar, Allah'ın, enfüste
ve âfakta (kendiferinde ve âlemde) açıkladığı,
netleştirdiği, tekrarladığı ve indirdiği tenzîlî delillerle de sağlamlaştırıp
muhkem kıldığı ahdi bozmuşlardır.
Bir de
Cenâb-ı Allah, bu delilleri onların akıllarına yerleştirmiş ve
bunları kuvvetlendirmek için peygamberler göndermiş, kitablar indirmiştir.
İkinci takdire göre de onları kınamak gerekir. Çünkü onlar, yapmaları
gerektiğine inandıkları şeyi yapmamışlardır.
Birincisine göre daha çok kınama gerekeceği malumdur.
c)
Kaffâl şöyle demiştir: Bu ayetle kastedilmiş olanların, peygamberlerine
indirilen kitablarda Hazret-i Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem)'i tasdik
etmelerine dair kendilerinden ahd ve misak alınan; kendilerine, gerek
Hazret-i Muhammed'in gerekse ümmetinin
durumu açıklanan Ehl-i kitabtan bir gurub olması muhtemeldir. Böylece bu gurub,
ahitlerini bozdular, ondan yüz çevirerek Hazret-i
Peygamberin nübüvvetini inkar ettiler.
d)
Alimlerden bir kısmı ise, bununla, insanlar zerreler şeklinde iken ve onları
böylece Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in
sulbünden çıkararak, insanlardan almış olduğu misak kastedilmiştir demişlerdir
ki, bu Cenâb-ı Hakk'ın:
"Onları kendilerine şahid tutarak,
"Ben, sizin Rabbiniz değil miytm"(dedl). Onlar
da, "evet Rabbimizsin" dediler"(A'raf, 172)
ayetinin manasıdır.
Kelamcilar bu görüşün değersiz
olduğunu söylemişlerdir; çünkü Cenab-ı Hakk'ın,
kullarını, unutma ve yanılma ile bilgisi kalblerinden kaybolup giden şeylerden
sorumlu tutmayacağı gibi, hatırlayamadıkları bir misak sebebiyle de kullarının
aleyhine ihticâcda bulunmaz. O halde, nasıl olur da, bu sebeple onları kınar?
e)
Cenâb-ı Hakk'ın yaratıklarına olan ahdi üç
tanedir:
1)
Birinci ahid: Hazret-i Adem'in bütün zürriyetinden aldığı ahittir ki,
bu O'nun bubiyyetini ikrardan ibarettir. Bu, Cenâb-ı
Hakk'ın, "Hani Rabbin almıştı..."(A'raf,
172) sözüyle anlatılmıştır.
2) İkinci
ahid: Peygamberlerine tahsis etmiş olduğu ahittir ki, bu ahde göre
peygamberler peygamberliklerini tebliğ, Allah'ın dinini ikame edecek ve onda
ayrılığa düşmeyeceklerdir. Bu da; "Hani Allah, peygamberlerden misaklarını
almıştı.."(Ahzâb, 7) ayetinde anlatılan
husustur.
Üçüncü
ahid: Alimlerden aldığı ahiddir. Bu da,
Cenâb-ı Hakk'ın "Hani Allah, onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız,
gizlemiyeceksiniz" diye, kendilerine kitab verilenlerden misak almıştır"
(Âl-i İmran, 187) ayetinde batottnûş olduğu
husustur. Keşşaf şöyle demiştir: Ayette geçen lafzındaki zamir, ahd"e racidir;
ahid de, Allah'ın ahdini kabul edeceklerine dair verdikleri kuvvetli sözdür. ve
lafızlarının manasına gelmesi gibi, lâfzının da anlamıma gelmesi caizdir.
Zamirin, onlardan âyetlerine, kitaplarına ve peygamberlerine dair ahid aldıktan
sonra Allah'a raci. olması da caizdir.
Allah'ın Vasedilmesini İstediği Şey
Cenâb-ı
Hakk'ın 'Allah'ın birleştirilmesini emrettiği
(sıla-i rahmi) keserler" sözünden, Allah'ın neyi
murad ettiği hususunda alimler ihtilaf ederek, bu hususta birkaç izah tarzı
zikretmişlerdir:
1)
Bununla, Cenâb-ı Hakk'ın
birleştirilmesini emrettiği yakınların hukukunu ve sıla-i rahmi gözetmeyen
kimseler murad edilmiştir. Bu.tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın:
"Demek, idareyi ele alsanız, hemen yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabalık
münasebetlerini keseceksiniz öyle mi?" (Muhammed.22)ayetinde
bahsettiği gibidir. Bu ayette (Bakara, 27),
müşriklerin, kendileriyle Hazret-i Peygamber
arasındaki akrabalık bağını kestiklerine işaret vardır. Bu açıklamaya göre, ayet
hususi, has olur.
2)
Cenab-ı Hakk'ın o müşriklere iplerini
mü'minlerin ipine bağlamalarını emretmiştir, ama onlar müminlerden ayrılmış,
kâfirlerle bütünleşmişlerdir. İşte Allah'ın buyruğundan maksadı budur.
3)
O müşrikler, nizalaşmaktan ve fitne çıkarmaktan nehyolunmuşlardı; halbuki onlar,
hep bununla meşgul olmuşlardır.
Yeryüzünde Çıkarılan Fesad
Cenâb-ı
Hakk'ın "Ve yeryüzünde fesat çıkarırlar" ayetinde apaçık olan şeyin,
burdaki fesad ile müşriklerle sınırlı kalmayıp başkalarına da geçen fesat murad
edilmiştir. Bundan da daha açık alan şey, Hazret-i
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e
itaat etmekten insanları alıkoymalarının kastedilmesidir. Çünkü yeryüzündeki
salah ve nizarpın tamamı ancak Allah ve peygamberine itaatla olur. Çünkü, İslâm
dininin bütün emir ve yasaklarıyla insan kendisine terettüp eden bütün şeyleri
yapar, başkasına sataşmayı terkeder. Karşılıklı zulmü ve haksızlıkları terketmek
de, bundandır. Zulmün ortadan kaldırılmasında ise, yerlerin ve göklerin
kendisiyle ayakta durduğu adalet bulunmaktadır. Nitekim
Cenâb-ı Hak, Firavun'dan bahsederek şöyle
demiştir.
"Ben, onun, sizin dininizi
değiştirmesinden veya yeryüzünde fesad çıkarmasından korkuyorum "(Mümin,
26).
Hüsrana Düşenler
Sonra Hak
teâlâ, bu işleri yapanların hüsrana uğrayacağını haber vererek
"İştebunlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir " buyurmuştur.
Buradaki hüsran hakkında birçok görüş
bulunmaktadır.
1)
Onların cennet nimetlerinden ümidi kesmiş olmalarıdır. Çünkü hiçbir fert yoktur
ki, onun cennette bir ehli ve bir evi bulunmasın!.. Kul eğer Allah'a taat
ederse, buna ulaşır; eğer Allah'a isyan ederse, buna müminler varis olurlar...
İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak;
"İşte bunlar, Firdevs cennetine varis
olan varislerin ta kendileridir; onlar orada ebedi kalıcıdırlar"(Muminun,
10-11) ve' Hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini hem de
teraftarlarını hüsrana uğratanlardır"'(şura, 45)
buyurmuştur.
2)
Onların, yapmış oldukları iyiliklerinden ümitlerini kesmiş olmalarıdır; Çünkü
onlar, küfürleri sebebiyle iyi amellerini ibtal etmiş ve onlara, bu amellerinden
herhargi bir hayır ve sevab ulaşmamıştır. Buna göre ayet yahudiler ve münafıklar
hakkındadır; zira yahudilerin kendi dinlerine göre yapmış oldukları iyi amelleri
vardır; münafıklar da, zahiren, inançlarında samimi olanların yapmış oldukları
amellerin aynısını yapmışlardır. Ne var ki bütün bunlar boşa çıkmıştır.
3)
Onların, dünyevi lezzetlerden mahrum kalma korkusundan dolayı, küfürlerinde
ısrar etmiş olmalarıdır. Sonra onların bu lezzetlerden mahrum kalmaları, ya
Hazret-i Peygambere onlarla cihada izin
verildiği zaman veya ölümleri esnasındadır...
Kaffâl
(radıyallahü anh) şöyle demiştir: Özet olarak diyebiliriz ki "hâsir", bir
iş yapıp da, yaptığı işinin mukabilini alamayan herkese itlak edilen umumi bir
isimdir. İşte bundan dolayı, böyle bir kimseye hâsir denmiştir. Mesela, bir işe
girişip ve onunla ilgili her şeyi yaptığı halde, ondan bir fayda temin edemeyen
bir kişi hakkında, "Kaybetti, hüsrana uğradı" denilir; çünkü o, bir şeyler
vermesine mukabil, ona karşılık onun yerine geçecek bir şeyler alamamıştır. İşte
buna göre, Allah'a isyan eden kâfirler hâsir diye adlandırılmışlardır.-Nitekim
Cenâb-ı Hak:
"İnsan, muhakkak ki bir hüsran
içindedir; iman edenler ve amel-i salih işleyenler hariç"(Asr,
2-3).
"De ki: Size amelce ençok hüsrana
uğrayanları bildireyim mi? Dünyadaki işleri boşa gidenler.. "(Kehf,
103-104) buyurmuştur. Allah en iyi bilendir.
28
"Allah'ı
nasıl inkar ediyorsunuz? Sizler ölüler idiniz de, o sizi diriltti: sonra sizi
öldürür, sonra da tekrar diriltir. Sonra Ona döndürüleceksiniz ".
Cenâb-ı
Hak Subhanehü, buraya kadar "tevhid, nübüvvet ve meâd'ın delilleri
hususunda konuşmuştur. Buradan O'nun: Ey İsralloğulları, sizlere vermiş olduğum
o nimetimi ayınız"(Bakara, 40) ayetine kadarki
kısımlarda da, Allah'ın bütün mükelleflere vermiş olduğu nimetler beyan
edilecektir. Bu nimetler dört edir.
1)
Diriltme nimetidir ki, Bu işte bu ayette bahsedilen husustur. Bil ki Ceıâb-ı
Hakk'ın (Allah'ı nasıl inkar edersiniz?)
ifadesi, her ne kadar bir haber sorma şeklinde ise de, bundan maksat susturmak
ve azarlamaktır. Çünkü, nimetin büyüklüğü, bu nimeti yerene isyanın da büyük
anasını gerektirir... Bu şöyle açıklanır: Babanın, onu terbiye edip, tahsilini
yaptırarak bir okul bitirtip, onu mal mülk sahibi yaparak güzel işlere koyması
suretiyle çocuğuna olan nimeti büyüdükçe, çocuğun böyle bir babaya isyan etmesi
de çok büyük bir kusur olur. Böylece Cenâb-ı Hak,
bununla onları dört elle sarıldıkları küfürden uzaklaştırmak ve imanı kazanmaya
teşvik etmek için kendilerine vermiş olduğu büyük nimetlerini hatırlatarak,
küfrün ne kadar büyük olduğunu beyan etmiştir.
Böylece
Allahü Teâlâ nimetleri içerisinde aslolan nimetinin "hayat vermek"
olduğunu hatırlatmıştır. İşte, esas maksat da budur.
Eğer, "Niçin birincisini
(......) ile diğerlerini ise
(......) ile atfetmiştir? " denilirse, deriz ki:
Çünkü, birinci diriltme hemen ölümü takib eden diriltmedir; ölüme gelince o,
ihyadan (yaşamadan) sonra gelir; aynı şekilde
eğer onunla neşr kastediliyorsa, ikinci diriltme de ölümden açık bir şekilde
sonradır. Burada birkaç mesele vardır:
Küfrün İzahı Hakkındaki Sünnî ve Mû'tezilî Anlayış
Mu'tezile şöyle demiştir: Bu ayet,
küfrün kullar tarafından olduğuna, birkaç bakımdan delalet etmektedir.
1)
Şayet Cenâb-ı Allah, o kullarda küfrü
yaratan olsaydı, onları kınamak "Allahı nasıl inkâr ediyorsunuz?" demesi caiz
olmazdı. O'nun "Niye siyahî oluyorsunuz?"'Niçin beyaz tenli oluyorsunuz? Üye
sıhhatli oluyorsunuz veya hasta oluyorsunuz?" demesi de caiz değildir. bütün
bunlar, Allah'ın kullarda yarattığı şeylerdir.
2)
Eğer Allah o kullarını taa başında şaki olarak ve cehennem için olsaydı;
onları yaratmaktan maksadı sadece inkâr etmeleri ve cehenneme düşmeleri olsaydı,
nasıl, onları kınayarak, derdi?
3)
Hakim olan Allah'dan, insanlarda küfrü yaratması halinde, onlara
(Allah'ı nasıl inkâr edersiniz?); Onları imandan
alı koyması halinde "İnsanları iman etmekten alıkoyan ancak... "(isra,
94) "Onlara ne oluyor da iman etmiyorlar"
(İnşikak, 20), onlarda yüz çevirme işini yarattığı halde
"Onlara ne oluyor da öğütten yüz
çeviriyorlar. "(Müddessir, 49); onlarda imandan
çevrilmeyi yarattığı halde "Nasıl döndürülüyorsunuz?" ve "Nasıl çevriliyorsunuz
"(Yunus 32) demesi nasıl caiz görülür.
Bu tür sözlerin, kullara delil
getirmesi babında yer almasından ise, bunlarla Allah'ın kâfirlerle alay etmiş
olduğunu söylemek daha evladır.
4)
Cenâb-ı Hak, kullarına dediği zaman, bu
sözü kullarına bir delil olarak sunmak ve onlardan bir cevab almak için mi
söylemiştir yoksa böyle değil midir?
Eğer Allah, bir cevab almak için
söylememiş ise, bunda bir fayda olmaz ve kullarına böyle hitab etmesi anlamsız
olur. Eğer Allahü teâlâ bunu kuluna karşı
bir hüccet yöneltmek için söylemiş ise kul şöyle diyebilir: Hakkımda küfrü
gerektirecek birçok şey meydana geldi:
Birincisi:"Sen benim kâfir olacağımı bildin. Küfrümü bilmen,
küfretmemi gerektirir."
İkincisi:
"Sen, benim kâfir olmamı murad ettin. Bu irade, inkâr etmeyi gerektirir."
Üçüncüsü:
"Sen, küfrü bende yarattın ve ben, senin yaptığını bertaraf etmeye kadir
değilim."
Dördüncüsü: "Sen, bende küfrü gerektiren kudreti yarattın."
Beşincisi: "Sen, bende küfrü gerektirecek iradeyi yarattın".
Altıncısı: "Sen, bende küfrü gerektirecek iradeyi gerektiren kudreti
yarattın."
Sonra küfrün hasıl olmasına sebeb olan
bu altı şey meydana gelince ve imanın meydana gelmesi bu sebeblerin iman
tarafında bulunmasına dayanınca ve iman tarafında hiçbiri bulunmayınca, imanın
meydana gelmemesi için, herbiri tek başına imana mani olabilen oniki sebeb
meydana çıkmış olur. Bütün bu sebebler varken, (Allah'ı
nasıl inkâr edersiniz?) denilmesini akıl nasıl kabul eder?
5)
Cenâb-ı Allah,
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'e "Onlara şöyle de: "Size, bu büyük nimeti
yani hayat nimetini veren Allah'ı nasıl inkar ediyorsunuz?" buyurmuştur.
Cebriyye'ye göre,
Cenâb-ı Allah'ın kâfire hiçbir nimeti yoktur. Çünkü, onlara
göre, Cenab-ı Allah'ın kâfirlere yaptığı herşey, o kâfiri küfürde derece derece
ilerletmek ve cehennemde onu yakmak içindir.
Bu şekilde Allah'ın kulun üstünde
hangi nimeti vardır? Bu, ancak, başkasına bir sahan zehirli helva sunan kimsenin
durumuna benzer. Zahiren o tatlı ise de ve nimet sayılsa da, onun içi
öldürücüdür. Bu bakımdan hiçkimse bunu bir nimet olarak kabul etmez. Devamlı
azabın bu zehirden daha zararlı olduğu herkesçe bilinir. Bu sebeble, Allah'ın
kâfir üzerinde herhangi bir nimeti yoktur. Hal böyle iken, peygamberine o
kâfirlere karşı "Bu büyük nimeti size veren Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz"
demesini nasıl emreder.?
Buna cevab şudur: Bütün bu vecihler
araştırıldığında, bu vecihlerin neticesi medh, zem, emir, nehiy, sevab ve ikab
yoluna sarılmaya, temessük etmeye varır. Yine biz bu vecihlere, bu şüphe
konusunda güvenilir bir sözle mukabele ederiz. Bu söz şudur: Şüphesiz
Cenâb-ı Hak, o şeyin olmayacağını bilmiştir;
Şayet o şey meydana gelirse, O'nun ilmi cehle dönüşmüş olur ki, imkansızdır.
İmkansızı gerektiren şey de imkansızdır. Bu sebeble
Cenâb-ı Hakk'ın;
"Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz?
Sizler ölüler idiniz de, o sizi diriltti" demesiyle birlikte, bu işin meydana
gelmesi imkansızdır. Aynı şekilde, küfre olan kudret iman etmeye de elverişli
ise, bu kudretin bir müreccih olmadan, sadece imanın kaynağı olması imkansızdır.
Eğer bu müreccih kul ise, soru aynen
geri dönmüş olur; Allah ise, bu Allah'dan meydana gelmediği sürece, küfrün
meydana gelmesi imkansız olur. Eğer böyle bir tercih Allah'tan meydana gelirse,
o zaman da küfrün meydana gelmesi kesin olur. Buna göre
Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'ı nasıl inkâr
ediyorsunuz" demesi nasıl düşünülebilir?
Mu'tezile, med ve zem hususunda sözü
uzatıp, açıklamalarını dallandırınca, sana, bu iki izah tarzıyla ona karşılık
vermen gerekir. Çünkü iki açıklama, Mutezile'nin bütün sözünü temelinden yıkar
ve onun bütün şüphelerini altüst eder. Muvaffakiyet Allah'dandır.
Doğmadan Önce Ölü Olmak Ne Demektir?
Alimler,
Allahü teâlâ'nın "Sizler ölüler idiniz" sözünden muradın, "Sizler
henüz toprak ve nutfeler halinde idiniz" olduğunda ittifak lerdir. Çünkü
Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in yaratılışının
başlangıcı topraktan; Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)
hariç, Hazret-i Adem (as.)'in zürriyetinin
yaratılışının başlangıcı nutfeden idi. Fakat alimler, "ölü" isminin cansızlara
hakiki manası ile veya mecazi olarak verilip verilemeyeceği hususunda ihtilaf
etmişlerdir. Çoğunluk bunun mecazi olduğunu, çünkü bütün cansızların ölüye
benzetildiğini, halbuki bu ikisinden birinin diğeri ile hiçbir alakası
olmadığını, zira ölünün kendisine ölüm gelen şey olduğunu, binaenaleyh, ölümün,
örfen, diri olması mümkün olan birşeyin sıfatı olması gerektiğini, bu sebeble de
etten bedeni olan ve (hayati) nam taşıyan
varlıklar için olabileceğini söylemişlerdir.
Diğerleri ise, cansızlara "ölü"
isminin verilmesinin hakiki manada olduğunu ve bunun Katade'den de rivayet
edildiğini söylemişlerdir. Katade şöyle demiştir: İnsanlar, babalarının sulbünde
ölüler idiler de Cenab-ı Allah onları diriltti. Sonra onları çıkardı, sonra da
kaçınılmaz olan ölümle onları öldürdü. Ölümden sonra onları yeniden diriltecek."
İşte iki ölüm ve iki hayattan maksad budur. Bu görüşte olanlar, görüşlerine
Allah'ın:
"Allah ölümü ve hayatı yarath"(Mülk,
2) ayetini delil getirmişlerdir. Çünkü insanın cansız olması demek olan
ölümün hayattan önce zikredilmiş olması, ölü isminin cansız nesnelere hakiki
manada verilmesinin mümkün olduğunu göstermektedir. Öncekilerin görüşü doğruya
daha yakındır. Çünkü cansız varlıklar hakkında, ölü olmadıkları halde, "ölüler"
denilmiştir. Dolayısı ile meyyit (ölü) ve mevat
(o cansız) isimlerinden herbiri diğeri yerinde
teşbihe benzer şekilde kullanılmıştır. Kaffâl şöyle der: Bu, tıpkı
Cenâb-ı Hakkın: "İnsanın üzerindene öyle uzun
bir zaman gelip geçti ki, o vakit insan anılmaya değer bir şey bile değildi "(Müminun,
1) ayeti gibidir. Böylece Cenab-ı Hak,
insanın anılmaya değer bir varlık olmadığını açıklamış, bunun üzerine de onu
canlandırmış ve onu duyup gören bir mahluk yapmıştır. Arapların "Falanın
ismi-sanı anılmaz oldu." "Bu ölü bir iştir. Bu ölü işe yaramaz, alıcısı olmayan
bir ticaret eşyasıdır" gibi sözleri de, bu kelimenin mecazi
kullanılışlarındandır. El-Muhabbal es-Sa'dİ şöyle demiştir:
"Sen benim adımı ihya ettin. Ben zaten
önemsiz biri değildim. Ama ne var ki bazı anmalar bazılarından daha çok dikkat
çekicidir." Bunun gibi, âyetinin manası da şudur: Yani sizler önemsiz varlıklar
idiniz, zikre değeı birşey değildiniz. Çünkü henüz birşey olmamıştınız. Derken
Allah sizi ihye etti yani gören duyan varlıklar haline getirdi.
Bu Âyet Kabir Azabının Olmadığına Delil Olamaz
Bazıları, bu ayeti, Kabir azabının
olmadığına delil getirerek, şöyle demişlerdir: "Çünkü
Cenâb-ı Hak, insanları bir kere dünyada, bir
kere de ahirette dirilteceğini beyan etmiş, kabir hayatından bahsetmemiştir.
Bunu;
"Sonra siz bunun peşisıra ölüler
(olacaksınız). Sonra siz kıyamet gününde
muhakkak diriltilip kaldırılacaksınız" (Muminûn, 15-16).
ayeti te'kid eder. Cenâb-ı Hak bu iki
durum arasında bulunan başka bir hayattan bahsetmemiştir." Yine bu kimseler
sözlerine devamla; "Hak teâlâ'nın: "Onlar,
"Ey Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün. İki defa da dirilttin." dediler"
(Mü'min, 11) ayetiyle istidlalin caiz
olmadığını, çünkü bunun kâfirlerden nakledilen bir söz olduğunu söylemişlerdir.
Bir de: İnsanlardan çoğu, Cenâb-ı Allah
onları çıkarıp, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?"(Araf,
172) dediğinde, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in
sulbünde âlem-izerr (Âlem-i Ervah)de hayata
mazhar oldukrarını kabul etmişlerdir. Bu takdire göre kabirde herhangi bir
hayatın olduğunu isbata ihtiyaç kalmaksızın, iki hayat ve iki ölüm meydana
gelmiş olur demişlerdir.
Buna şöyle cevab veririz: "Cenâb-ı
Allah'ın, kabir hayatından bu ayette sahsetmemesinden, onun olmaması
gerekmez."
Yine birisi şöyle diyebilir:
Cenâb-ı Allah bu ayette kabir hayatını
zikretmiştir. Çünkü O'nun "Sonra sizi diriltir" sözü devamlı olan bir hayatı
ifade etmez. Aksi halde Hak Teâia'nın "Sonra O'na döndürüleceksiniz" demesi caiz
olmazdı. Zira (......) lafzı, terâhî
(arada bir fasılanın olacağını) ifade eder.
Allah'a döndürülmek ise, bir terahi olmaksızın devamlı olan hayatın hemen
peşinden meydana gelmiş olur. Şayet bu ayeti, bu yönden, kabir hayatına delil
kabul edersek, daha isabetli olur.
Allah'ın Üç Kere Öldürdüğü Kimseler
Hasan Basri
(radıyallahü anh) âyeti ile, insanların tamamına yakın ekseriyetinin
kastedildiğini söylemiştir. İnsanların bir kısmını ise şu âyetlerde bildirildiği
üzere Allahü teâlâ üç defa öldürmüştür. Bu
meselâ:
"Yahud o kimse gibisini
(görmedin mi) ki binalarının çatılan çökmüş,
duvarları üstüne yıkılmış bir (harcb) kasabaya
uğramış; 'Allah burasını ölümden sonra acaba nasıl diriltecek ?' demiş. Allah
onu yüz yıl ölü bırakmış, sonra diriltmiş..."(Bakara.
259); "Memleketlerinden, Ölüm korkusu ile, binlerce kişi olarak çıkanları
görmedin mi? Allah onlara "Ölünüz" buyurup (onları
öldürdü) ve sonra diriltti"'(Bakara, 243);
"Gözünüz bakıp dururken o yıldırım
sizi çarpmıştı. Sonra ölümünüzün peşi sıra Allah sizi yeniden diriltti"
(Bakara, 55-56); "Biz, "ona
(ölüye) o (sığırın)
bir parçası ile vurun" dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir "(Bakara,
73); "Böylece kullarımızı, onların haline muttali kıldık ki, Allah'ın
vadinin hak olduğunu ve kıyametin (vaki olacağın)da
hiç bir şüphe bulunmadığını bilsinler"(Kehf, 21)
ve Hazret-i Eyyub (aleyhisselâm)'ün kıssasında:
"Biz ona hem ailesini, hem onlarla
beraber bir mislini daha verdik "(Enbiya. 84)
ayetlerinde anlatıldığı gibi. Çünkü Cenâb-ı Allah,
bu son ayette, Hazret-i Eyyub (aleyhisselâm)'ün
ailesini öldürdükten sonra, ona geri verdiğinden bahsetmiştir.
Ayetinde Mücessime'ye Delil Yoktur
Mücessime, Allah'ın "Sonra O'na
(Allah'a) döndürüleceksiniz " ayetini,
Cenâb-ı Hakk'ın bir mekanda bulunduğuna delil
getirmiştir. Halbuki bu ayetten Allahü teâlâ'nın
maksadı, insanların, O'nun hükmüne döndürülecekleridir. Çünkü
Cenâb-ı Hak, kabirdekileli diriltir, onları
mahşerde toplar. İşte Allah'a rücû (dönme, döndürülme)
budur. Allah, bunu bu ifade anlatmıştır. Çünkü bu, Allah'dan başkasının
hükmetmesini deruhte edemeyeceği bir yere dönüştür. Nitekim Araplarda, ondan
başkasının hüküm veremeyeceği bir yere döndüğü zaman, "Onun işi, Emire döndü"
derler.
Ayet-i Kerime'nin Delâlet Ettiği Muhtelif Hususlar
Bu ayet bazı hususlara delalet
etmektedir:
1)
Ayet, Allah'dan başka diriltmeye ve öldürmeye hiç kimsenin kadir olamayacağına
delalet etmektedir. Bu sebebten, bu ayetle, tabiatçıların, hayat ve ölümde
müessir olanın, şu şu felekler, yıldızlar, enâsır-ı erbaa
(dört asli unsur, su, hava, ateş ve toprak) ve
maddenin özellikleri olduğu görüşü geçersiz olmuştur. Nitekim
Cenâb-ı Allah bir topluluğun:
"Bu hayat, dünya hayatımızdan başka
birşey değildir. Ölüyoruz, yaşıyoruz. Bizi zamandan başka birşey helak etmez
(öldürmez) "(Câsiye,
24) Dediğini nakletmektedir.
2)
Ayet, haşr ve neşrin sıhhatine delalet etmekte ve haşre delalet eden delile de
dikkat çekmektedir. Çünkü Cenab-ı Hak,
birinci seferinde arlıklara ölümlerinden sonra hayat verdiğini beyan etmiştir.
Bu sebeple diriltmenin ikinci defada da vâki olması gerekir.
3)
Ayet, mükellefiyet, tergib (teşvik) ve
terhibe (korkutmaya) delalet eder.
4)
Ayet, yukarıda izahı geçtiği gibi hem cebre, hem de kadere delalet eder.
5)
Bu, dünyada zühdün gerektiğini gösterir. Çünkü Cenab-ı Allah "Derken sizi
diriltti, sonra öldürdü, sonra (yeniden)
tütecek" buyurarak, ölümün mutlaka olacağını beyan etmiştir. Sonra yine
insanları bu ölürr üzere bırakmayıp, mutlaka kendisine döndüreceğini de
belirtmiştir. Ölümün mutlaka olmasına gelince,
Cenâb-ı Hakk bu hususu şöyle beyan etmiştir: İnsan bir meni iken
Allah onu diriltmiş ve ona en güzel bir şekil vermiş ve onu her tarafı ölçülü
bir insan haline getirmiş, mükemmel bir akıl verip, çeşitli fayda ve zararları
görebilecek bir biçimde yaratmış. Onu, mallara, çocuklara, evlere ve köşklere
sahib kılmış, sonra onu öldürmek ve adeta hiçbirşeye malik olmamış gibi kılmak,
dünyada ne bir ismi ne bir yokmuş gibi kılmak suretiyle mal-ı mülkü ondan izale
etmiştir. Onu uzun müddet, Allahü teâlâ:
"Onların önlerinde bir engel vardır" (Mü'minûn, 100)
diye haber verdiği gibi, kendisine çağrıldığı halde cevab verememiş, konuşması
istendiği halde konulamamış, en yakın akrabaları bile onu ziyaret etmemiş,
aksine ailesi ve çoluk çocuğu kendisini unutmuş olduğu bir halde onu kabirde
bırakır. Nitekim Yahya b. Mu'az er-Râzî şöyle der:
"Akrabalarım kabrimin hizasından
geçerler. Sanki onlar beni tanımıyorlar." Yine kabirdeki insan adeta şöyle der:
Allah'ım, sanki ben tek başınaymışım gibi, onlar beni kabre yan üstü koydular.
Cenazemi getirenler geri gittiler. Garibler
(yabancılar) benim garibliğime ağladılar. Beni sevenler, kabrin
kenarından bana seslendiler. Ben feryadü figan ederken, kabrimi ziyaret edenler
bana acıdılar. Bana bakanlar, aciz kalışımı açıkça gördüler. Meleğimin şöyle
demesinden başka ümidim kalmadı: "Şu akrabaları kendisinden uzaklaşmış yalnız
adama bakın! Sevenleri kendisinden ayrılmış, tek kalmış adama bakın! O, dünyada
bana yakındı ama, kabirde yabancı oldu. O, dünyada beni çağırır ve bana uyardı.
Bu eve (kabre) girerken benim kendisine lütufta
bulunacağımı umuyordu. Ey ihsanı devamlı olan Allah'ım, burada ona ihsanda
bulun. Ey mağfireti bol olan Allah'ım, senden umduğumu gerçekleştir."
Kulun, Allah'a mutlaka döneceğine
gelince, bu husus böyledir. Çünkü Cenab-ı Hak,
şu ayetlerde sûra üfürülmesini emretmiştir:
"Artık Allah'ın diledikleri müstesna
olmak üzere, göklerde kim varsa, yerde kim varsa düşüp ölecektir. Sonra o
(sûra) bir daha üfürülecektir. O anda görürsün
ki (Ölüler) kalkmış bakınıp duruyorlar"
(Zümer, 68);
"Onlar sanki dikili bir şeye
(putlara v.s.) koşuyorlar gibi kabirlerinden
fırlaya fırlaya akarlar" (Mearic, 43) ve sonra,
nitekim:
"Rabbine saf saf arzolunurlar"
(Kehf, 48) ayetinde bildirildiği gibi
Cenâb-ı Allah'a takdim olunurlar. Böylece.
"Rahman
(Allah'ın heybeti)'nden dolayı sesler kısılmıştır"
(Taha, 108) ayetinde de bahsedildiği gibi onlar,
huşu ve huzû' içerisinde ayakta beklerler. Bir zat şöyle demiştir: "Allah'ım!
biz kabirlerimizin içinden başlarımız tozlu, korkunun şiddetinden yüzlerimiz
değişmiş, kıyametin dehşetinden başımız önümüze eğilmiş, kıyametin uzun
sürmesinden karınlarımız acıkmış, mahşerdekilere karşı edeb yerlerimiz açılmış,
günahlarımızın yükünden belimiz kırılmış olarak kalktığımızda ve günahlarımıza
pişman olmuş olarak ne yapacağımızı şaşırdığımızda, bizden yüz çevirerek
musibetleri artırma ve bize olan rahmetini ve bağışım genişlet. Ey rahmeti
büyük, mağfireti geniş Olan Allah'ım! "
29
Yeryüzünde
ne varsa hepsini siz (insanların faydasına)
yaratan, sonra göğe yönelip de onları yedi gök halinde düzenleyen O
(Allah)dır. O herşeyi
hakkıyla bilendir".
İşte bu, bütün mükelleflere şamil olan
ikinci nimettir. Cenab-ı Allah'ın gözettiği bu tertib ne güzeldir! Çünkü, yer
ile gökten fayadalanmak, ancak hayatın bulunmasından sonra olur. İşte bu
sebepten dolayı Cenâb-ı Hak ilk önce,
"hayat verme" işinden bahsetmiş, bunun peşinden gökleri ve yeri zikretmiştir.
Hak Teâla'nın
(......) sözüne gelince, bunun tefsiri: "Sizi yaratan Rabbinize ibadet
ediniz "(Bakara, 21) ayetinde geçmişti.
(......) sözüne gelince bu, lâzfından sonra
zikredilmiş şeylerin dinî ve dünyevî hususlarda, bizim faydalanmamız için
olduğuna delalet etmektedir.
Dünyevî hususlardaki faydasına
gelince, bu bedenlerimiz sağlıklı olsun, biz bir sebeple
Cenâb-ı Hakk'a itaat etmeye güç ve kuvvet
kazanalım diyedir.
Dini husustaki faydalanmamıza gelince,
bu şeylerle istidlal ve kıyasta bulunmaktır. Cenâb-ı
Hak sözü ile, bütün faydalan kastetmiştir. Bu faydalardan bir kısmı,
canlılar, bitkiler, madenler ve dağlarla ilgilidir. Bir kısmı da, insanların
"istinbât" ederek, elde ettikleri bütün meslek.geçim vasıtaları ve sanatlarla
ilgilidir. Cenab-ı Hak, bütün bunları
ancak kendilerinden istifade olunsun diye yaratmıştır. Nitekim:
"Ve, göklerdeki ve yerdeki şeyleri
sizin emrinize vermiştir"(Casiye, 13)
buyurmuştur. Böylece, sanki Cenâb-ı Hak,
"Siz ölülerken, sizi dirilten Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Yine, Allah
göklerde ve yerde bulunan herşeyi sizin için yarattığı halde, nasıl inkâra
sapabiliyorsunuz?" demiştir. Veyahutda, "Allah sizin ölümünüzden sonra sizi
dirilttiği halde, O'nun sizi yeniden yaratmaya (iade)
dair kudretini nasıl inkâr ediyorsunuz? Bir de O, yerde ne varsa hepsini sizin
için yaratmıştır; o halde sizi "iâde"den (yeniden
diriltmekten) nasıl aciz olur? Sonra Cenâb-ı
Hak bu faydaların tafsilatını, çeşitli sûrelerde söz konusu etmiştir
nitekim; "Biz şarıl şarıl su akıttık" (Abese. 25)
ve Nahl suresinin başlarında; "Davarları da sizin için yarattı."(Nahl,
5), buyurmuştur. Burada birkaç mesele vardır.
Allah'ın Muayyen Maksatlar Gözetip Gözetmemesi
1)
Alimlerimiz şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Hak
Subhânehu, herhangi bir maksattan dolayı bir iş yapmaz, çünkü böyle olsaydı, O
kendisini bu gaye ile tamamlamış olurdu. Başkasıyla tamamlanmak isteyen, zatı
itibariyle noksan demektir. Bu ise, Allah hakkında imkânsızdır. Şayet
Cenâb-ı Hakk'ın fiili, kendisine değil de
başkasına yönelik olan bir maksatla mu'allel (bağlı)
dir denilirse, biz deriz ki, bu maksadın başkasına raci olması, Allah için, bu
maksadın O'na raci olmasından daha evla mıdır, değil midir?
Eğer evla ise, bu durumda
Cenâb-ı Hak bu fiilden istifade etmiştir,
böylece de zikredilen mahzur yeniden avdet etmiş olur.
Eğer evla değilse, bu başkası için
olan mezkur maksadın elde edilmesi, Allah için gaye olamaz. Böylece de, Allah o
maksatta bir müessir olmaz,
2)
Bir maksada mebni olarak bir iş yapan kimse, o fiil vasıta olmaksızın, o maksadı
elde etmekten aciz olur. Allah için acizlik ise, imkansızdır.
3)
Şayet Cenâb-ı Hak, bir maksada binaen bir
iş yapmış olsaydı; bu maksat eğer kadim olursa, fiilin de "kıdem"i gerekir; eğer
"muhdes" olursa, bu maksatta yapılan fiil başka bir maksattan ötürü yapılmış
olur. Böylece de teselsül gerekir ki, bu da muhaldir.
4)
Cenâb-ı Hak, şayet bir maksattan dolayı
bir iş yapmışsa, bu maksat mükelleflerin maslahatlarını gözetmek amacı olur.
Allah'ın bu fiili işlemesi buna bağlı olmuş olsaydı, O, kullar hakkında mefsedet
olacak şeyi yapmazdı. Fakat, Cenâb-ı Hak,
iman etmeyeceğini bildiği kimseyi mükellef tutmasıyla bunu yapmıştır. Sonra
alimler Cenab-ı Hakk'ın âyetindeki 'Ancak
bana ibâdet etsinler diye" (zariyat. 56)
ayetindeki lâm hakkında konuşarak şöyle demişlerdir:
Allahü Teâlâ herhangi bir kimsenin yapması halinde maksat gözeteceği
bir işi yapınca sırf bu benzerlikten ötürü o işe "maksat" demiştir.
İbahiyye'nin İddiası
"İbahiyye"
Cenâb-ı Hakk'ın âyetini O'nun "küir'ü, "kûll" için yarattığına, bu
sebeple herhangi bir şeyin yalnız bir kimseye ait olmayacağına delil
getirmişlerdir. Bu zayıf bir görüştür. Çünkü Cenâb-ı
Hak, 'külle" (istifade edilen bütün şeyler)
"kûll" (bütün insanlar) ile mukabele etmiştir.
Bu, ferde ferd ile mukabele edilmesini gerektirir. "Ta'yin" yani
(istifade edilen şeylerin kimlere ait olacağını
bildirmek)ise, ayrı bir delil ile elde edilir.
Fakîhler
(radıyallahü anh) ise bu ayetle şuna delil getirmişlerdir: "Eşyada
aslolan ibahedir " (Mubah olmalarıdır ).Biz
bunu, usûl-i fıkıhta açıklamıştık.
Üçüncü Mesele
Denildi ki bu ayet, toprağı yemenin
haram olduğuna delalet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak,
yerin kendisini değil, yeryüzünde bulunanları bize yaratmıştır.
Birisi şöyle diyebilir: Kendisine,
"yerdedir" denilebilen herşey, "yer" ismine dahildir. Böylece bu, hem yeri, hem
de yerde olanları ifade etmektedir. Şüphe yok ki madenler de bu isme dahildir;
yine çorak tuzlu arazi ile, ona benzeyen her toprak parçası "yer"in bir
kısmıdır. Bir de, bir şeyi hassaten zikretmek, hükmü onun dışında bulunanlardan
kaldırmaya delalet etmez.
Dördüncü Mesele
Cenâb-ı
Hakk'ın âyeti, Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmamasını gerektirir.
Aksi halde, bütün bu şeyleri başkası için değil de, kendisi için yaratmış
olurdu.
Allahü Teâlâ'nın
Gökleri Yaratması
Cenâb-ı
Hakk'ın, "Sonra göğe yöneldi ayetine gelince bunda birkaç mesel
vardır:
İstiva
"İstiva", Arabça'da "ayağa kalktı,
dikeldi"anlamlarına gelir. Bunun zıddı ise, "eğrilmek, eğilmek"dir. Bu husus
cisimlerin sıfatlarında olduğu için, Allahü Teâlâ'nın
bundan, istivadan münezzeh olması gerekir.Bir de, ayette bunun yanlışlığına
delalet eden cihet vardır. Çünkü Allah'ın ifadesi, terahi
(geri kalma, sonralık)'yi gerektirir. Şayet
"istivâ"dan maksat, bir mekanda yükselmek olsaydı, önce bu yükseklik bulunurdu;
eğer önce, bu yükseklik bulunmuş olsaydı, o zaman bunun yerdekileri yaratmadan
sonra olmaması gerekirdi.
Ancak
Cenâb-ı Hakk'ın âyeti, sonralığı gerektirir. Bunun böyle olduğu sabit
olunca, te'vil etmek gerekir. Bu te'vilin izahı şöyledir: İstiva, dosdoğru olmak
demektir; sopa düz ve dosdoğru olduğu zaman denilir. Sonra, salıverilmiş ok
gibi, başka bir şeye iltifat etmeksizin birisi, bir şeye yönelip dosdoğru onu
kastettiği zaman, nür, İşte bu mânadan olmak üzere,
Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifâdesi
istiare olarak kullanılmıştır. Yani, "yerden sonra, semâyı yarattı; aralarına
bir zaman koymadı; yeri yarattıktan sonra, başka hiçbir şeye yönelmeyip,
doğrudan doğruya semaya yöneldi" demektir.
Göğün Ne Kadar Vakitte Yaratıldığı
Cenâb-ı
Hakk'ın, "yeryüzünde bulunan bütün şeyleri sizin için yaratan, sonra
da hemen semaya yönelen O'dur." ayeti, yine O'nun: De ki, gerçekten siz,
yeryüzünü iki günde yaratanı inkâr ediyor, Ona ortaklar mı koşuyorsunuz? O
alemlerin Rabbidir. Allah yeryüzünde, onun üzerinde kazık gibi dağlar yarattı.
Orada bereketler yarattı. Orada, isteyenler için dört günde müsavi gıdalar
takdir effi"(Fussilet, 9-10) ayetiyle tefsir
edilmiştir. Şu manada ki, yerin yaratılması iki günde, rızıkların takdir
edilmesi de diğer bir iki gündedir. Nitekim birisi, "Kûfe'den Medine'ye yirmi
gün, Mekke'ye ise otuz gündür" diyebilir; o, bu ifadesiyle, bu mesafelerin
toplamının "otuz gün" olduğunu kastetmiştir. Sonra
Cenâb-ı Hak, diğer iki günde semaya yönelmiştir. Bunun, toplamı"Allah
gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır "(Hüd, 7)
ayetinde buyurduğu gibi, altı gündür.
Yer ve Gökten Hangisinin Daha Önce Yaratıldığı
Tahiatçılardan bazıları, bu ayetin,
yerin yaratılmasının göğün yaratılmasından önce
"De ki, gerçekten, iki günde yeryüzünü
yaratanı inkâr ediyor, O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.
Allah yeryüzünde, onun üzerinde kazık gibi dağlar yarattı.
Orada bereketler var etti. Orada,
İsteyenler için, dört günde müsavi gıdalar takdir etti. Sonra semaya yöneli(Fussilet
9-11) ayetinin böyle olduğunu yine Cenâb-ı Hakk'ın,
Nâziat sûresinde: Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa semayı mı? Allah onu bina
etti. Onun tavanını yükseltti, derken onu iyice düzeltti. Gecesini kararttı,
gündüzünü çıkarttı. Bundan sonra da, yeryüzünü yaydı "(Nâziat,
27-30) beyan etmiştir.
Bu ayetler ise, yerin, semanın
yaratılmasından sonra yaratılmış olmasını gerektirir, demişlerdir. Alimler buna
cevaben bazı hususlar zikretmişlerdir:
1)
Cenâb-ı Hakk'ın, göğü yaratmadan önce yeri
yaratması caizdir. Ancak Allah, semayı yaratmadıkça, yeri yaymamıştır... Çünkü
(Naziat, 30) âyetinde geçen yeri yaymak
demektir. Birisi, bunun iki bakımdan
müşkil bir şey olduğunu söyleyebilir:
a-
Yeryüzü büyük bir cisimdir; bu sebeple onun yaratılmasının döşenmesinden ayrı
olması düşünülemez. Yeryüzünün yayılması göğün yaratılmasından sonra olunca,
yerin yaratılması da, şüphesiz semanın yaratılmasından somu olur.
b-
Cenab-ı Hakk'ın:
"Allah, yeryüzünde olan herşeyi sizin
için yarattı. Sonra semaya yöneldi" (Bakara, 29)
ayeti yeryüzünün ve yerdekilerin yaratılmasının, gökyüzünün yaratılmasından önce
olduğuna delalet eder. Yerdeki şeylerin yaratılması ise ancak, yeryüzünün
yayılmasından sonra mümkün olur. Buna göre, ayet, göğün yaratılmasından önce,
yeryüzünün yayılmış olmasını gerektirir. Bu durumda bir tenakuz ortaya çıkar.
Buna şöyle cevab veririz:
Allah'ın : 'Yeryüzünü bundan
sonrayaydı "(Naziat, 30) ayeti, göğün
yaratılışının, yeryüzünün yaratılışından önce olmasını gerektirir, ama göğün
düzenlenmesinin yeryüzünün yaratılmasından önce olmasını gerektirmez. Bu takdire
göre de böyle bir tenakuz kalmaz.
Birisi
şöyle diyebilir: Allah'ın: Sizi yaratmak mı daha güç yoksa göğü yaratmak mı? O,
göğün boyunu yükseltti, derken ona bir nizam verdi"
(Nazıat 27-28) ayeti, gökyüzünün yaratılıp düzene koyulmasının,
yeryüzünün döşenmesinden önce olduğunu gösterir. Ne var ki yerin döşenmesi,
yerin yaratılmasından ayrılmayan bir hususdur. Buna göre göğün yaratılıp
düzenlenmesi, yeryüzünden öncedir. Bu durumda da mesele geri gelir.
c)
En doğru cevab şudur: lafzı, bu ayette tertibi göstermez, sadece nimetleri
saymak için getirilmiştir.
Bunun misali:
Birisinin başkasına "Sana büyük nimetler
verip sonra senin kıymetini yüceltip, sonra düşmanlarını senden uzaklaştırmadım
mı?" demesi gibidir. Adamın daha sonra zikrettiği şeylerin, daha önce yapmış
olması muhtemeldir. En iyi Allah bilir.
Tebyinden Önce İbham
(Onları
düzenledi) zamir, müphem (kapalı) bir
zamirdir. "Yedi Gök" ifadesi onu tefsiretmektedir. (Onu
adam olarak yetiştirdi, onu adam etti) sözünde olduğu gibi. Zamiri müphem
getirip sonra tefsir etmeninfaydası, müphemin sonra açıklanmasının, önce
açıklanmasından daha kıymetli olmasıdır. Çünkü zamir müphem bırakıldığı zaman,
insanlar onun kim veya ne olduğunu öğrenme arzusu duyar. Bu müphemden sonra onu
açıklamada, nefislerin arzu duydukları şeyi tatmin vardır. Zamirin ya râcî
olabileceği de söylenmiştir. . cins ismi manasınadır.
(......) kelimesinin (......) kelimesinin
çoğulu olduğu da söylenmiştir. Arapça'ya uygun olan izah, birincisidir.
"Gökyüzünün düzenlenmesi" nin manası, onların yaratılışlarını nizama koymak,
onları eğrilik ve çatlaklıklardan azade kılmak ve yaratılışlarını tastamam
yapmaktır.
Yedi Gök
Kur'an bu ayette, "yedi gök"
bulunduğunu göstermiştir. Astronomiciler bize en yakın olansemanın, Ay küresi;
onun üzerindeki semânın Utarid küresi; sonra Zühre küresi; sonra Güneş küresi;
sonra Merih küresi, sonra Müşteri küresi, daha sonra da Zühal küresi olduğunu
söylemişlerdir. Onlar, sözlerine devamla şöyle demişlerdir: "Bu sırayı ancak iki
şekilde bilebiliriz. Birincisi: Setr
(yıldız tutulması) meselesidir. Çünkü aşağıda
olan yıldız, bizimle daha yukarıda olan bir yıldızın arasına girip, her İkisi
tek bir yıldız gibi olunca ve aşağıdaki yıldız (tutan),
tutulandan, -mesela Merih gezegeninin kırmızılığı, Utarid'in sarılığı, Zühre'nin
beyazlığı, Müşteri'nin maviliği ve Zuhal yıldızının bulanıklığı gibi-, bir
vasıfla daha ileri olur. Nitekim eskiler, Ayın altı yıldızı; Utarid'in Zühre'yi;
Zühre'nin Merih'i tuttuğunu (setrettiğini)
keşfetmişterdir Bu şekildeki tertîb, ay ile tutulduğu için güneş'in ayın üstünde
olduğunu gösterir. Ancak, güneşin diğer yıldızların altında mı üstünde mi
olduğunu göstermez. Çünkü güneş, doğarken diğer yıldızlar koybolduğu için,
bunlardan herhangi biri ile tutulmaz. Güneşin böyle oluşunda iki açıklamadan
bahsedilmiştir:
a)
Onlardan bazıları, Zühre yıldızını, güneş üzerinde bir leke gibi gördüklerini
söylemlerdir Bu görüş zayıftır. Çünkü onlardan diğer bazdan, ayın yüzünde
silikliğin oluşu gibi, güneşin yüzünde de lekelerin meydana geldiğini İddia
etmişlerdir.
b)
Görünümün değişikliği, Ay, Utarid ve Zühre yıldızlarında görülür, fakat Merih,
Müşteri ve Zuhal yıldızlarında görülmez. Bu durum güneşte ise gerçekten pek
azdır. Bu sebeble güneşin her iki kısım arasına girmiş olması gerekir. Bu ekseri
astronomilerin söylediği şeydir. Ancak Ebu Reyhan, El-Fergân'nîn Fusûl adlı
eserine yaptığı Telhis'te şöyle demiştir: Görünümün değişikliği sadece ayda
hissedilir. Böylece diğer vecihler geçersizdir güneşte bunun görülmesi ise
şüphelidir.
Bil ki rasathaneciler ve
astronomikler, feleklerin dokuz tane olduğunu iddia etmişlerdir. Buna göre,
dokuzun yedisi şu yukarıda saydıklarımızdır. Sekizincisi sabit yıldızların
bulunduğu felektir. Dokuzuncusu ise en büyük olanıdır ki bu yaklaşık hergûn ve
gecede bir devir yaparak hareket eder. Sekizinci feleği isbat için şu delili
getirmişlerdir. Sabit yıldızların çok yavaş hareket ettiklerini gördük.
Yıldızların hareketlerinin, içinde bulundukları feleklerinin bereketine bağh
olduğu sabittir. Bu gezegenleri taşıyan felekler çok hızlı hareket
etmektedirler. Bu sebebten, çok yavaş hareket eden ve sabit yıldızlan taşıyan
başka bir varlığın (feleğin) olması gerekir.
Bu delil birkaç bakımdan zayıftır:
1)
Başka bir cisimde yerleşmiş olmaksızın yıldızların kendi kendilerine hareket
ettiğini söylemek niçin caiz olmasın? Bu ihtimal ancak muhtar
(seçici) olanın bozması ile bozulur ki bu ise
çok zordur.
2)
Bunu kabul etsek de, "Bu yıldızlar gezegenler, gezegenler de hamillerinde
yerleşmiştir" denilmesi niçin caiz olmasın? Bu durumda sekizinci feleğin
isbatına ihtiyaç kalmaz.
3)
Bu feleğin, Kamer (ay) feleğinin altında
olması niçin caiz olmasın?
Böylece o, bütün gezegen kürelerinin
üstünde değil de altında dur. Şayet "Biz gezegenlerin, bu sabit yıldızlan
tuttuğunu görüyoruz. Tutan ise, şüphesiz tutulanın altındadır" denirse, biz
deriz ki: Bu gezegenler, ancak bölgesine yakın olan sabit yıldızları tutabilir
(setreder). Kutuplara yakın olan sabit
yıldızları ise tutamaz. Buna göre, "Bölgesine yakın olan sabit yıldız, Zühal
küresinin üstünde olan sekizinci felekte yer atmıştır. Gezegenlerle tutulması
mümkün olmayan kutuplara yakın sabit yıldızlar da kamer
(ay) küresinin altında olan bir başka kürede yeralmıştır. Bu ihtimale
mani olan birşey de yoktur" demek niçin caiz Olmasın?
Sonra biz deriz ki: "Farzedin ki siz
bu dokuz feleğin varlığını isbat ettiniz. Onuncu bir feleğin olmadığına ne
delalet ediyor?" Bu konuda söylenecek en son söz, "Rasat
(gözetleme) feleklerin dokuz tane olduğunu
göstermiştir. Ancak delilin olmaması medlulün yokluğunu göstermez" demektir.
Bunu ortaya koyan şey ise, bazı
muhakkik rasatçıların (gözlemcilerin) söylediği
şu sözdür: "Şimdiye kadar anladığım, sabit kürelerin, bir küre, bir kısmı bir
kısmının içinde olan birkaç küre olmasıdır." Ben derim ki Bu, mümkün olan bir
ihtimaldir. Çünkü sabit kürelerin tekliğine delil getirilen şey, sadece onların
hareketlerinin birbirine benzediğinin söylenmesidir. Durum böyle olduğu zaman,
bu küreler tek bir küre (felek) içinde yer almış
(merkûz) olur. Bu iki mukaddime de yakînî birer
mukaddime değiller.
Birincisinin
yakînî olmayışı şundandır: Bu kürenin hareketi her nekadar görünüşte tek ise de,
belki de hakikatte tek değildir. Çünkü, mesela o kürelerden birinin devrini
otuzaltıbin senede tamamladığını, bir diğerinin ise bu müddeti bir yıl eksiği
ile tamamladığını, bu bir senelik noksanı diğer senelere dağıtsak, bu tek bir
senenin hissesi, senenin 13/1200 kadar olur ki, bu hissedilebilecek bir fark
değildir. Hatta on, yüz, bin sene bile kesinlikle hissedilmez. Bu ihtimal
dahilinde olunca, sabit yıldızların müstevî hareketlerinin
(birbirine eşit) olduğuna kesin hükmedilemez.
İkincisinin
yakînî olmayışı işe şundandır: Sabit yıldızların harekette birbirlerine eşit
olmaları, farklı kürelerde (feleklerde) yer
almış olmaları ihtimalinden ötürü, her ne kadar hareketçe eşit olsalar da, bütün
bu yıldızların tek bir kürede olmalarını gerektirmez. Bu tıpkı onların,
yıldızların birçoğunun felekleri hakkında söyledikleri gibidir. Çünkü bunlar
hareketlerinde, sabit yıldızların feleğine eşittirler. Burada da böyledir.
Ben derim ki: Bu söylenen ihtimal,
sabit yıldızların bulunduğu feleğe has değildir. Belki de hergün hareket eden
kütleler tek bir kütle değil, birarada olan birçok kütledirler. Ya bu kütlelerin
hareketleri arasında o kadar az bir fark vardır ki onları anlamaya ne
ömürlerimiz ne de rasatlarımız kifayet eder. Ya da bunların hareketleri mutlak
manada birbirine eşittirler. Ancak, hareketteki eşitlikleri tek bir bütün
olmalarını gerektirmemektedir. Astronomicilerden, bu dokuz feleğin dışında başka
feleklerin de bulunduğunu kesin bir ifade ile söyleyenler vardır. Çünkü
insanlardan bazıları, sabit kürelerin üzerinde ve en büyük feleğin altında olan
başka kürelerin (feleklerin) olduğunu söylemiş
ve bu hususta birçok delil getirmişlerdir:
1)
En büyük meyli gözetleyenler, bu meylin mikdarını farklı farklı bulmuşlardır.
Gözetlemesi daha eskiye dayanan herkes, bu meylin mikdarını daha fazla
bulmuştur. Çünkü Batlamyus bu meyli (49) derece
olarak bulmuştur. Me'mun zamanında bu, (63)
derece olarak; Me'mun'dan sonra bundan bir dakika eksik olarak bulunmuştur. Bu,
iki mıntıkanın meylinin bazan arttığını bazan da eksildiğini gösterir. Bu ise
ancak, retu'l-Küll ile Küretu's-Sevabit'in (sabit
yıldızlar küresinin) arasında kutublar, Küretu'l-Küll'un iki kutbu
etrafında dönen bir başka küre (yıldız)
bulunduğundan ve Küretu's-Sevabit'in iki kutbunun da o kürenin iki kutbu
etrafında döndüğünde mümkün olur. Bundan dolayı, bu sabit yıldızların kutubları
bazan kuzeye doğru alçalır, bazan da güneye doğru yükselir. Böylece de
muaddelu'n-nehar'ın (gündüzün dönüşünün) burç
noktasına yani mıntıkatu'l-bürûca denk gelmesi ve bazan sabit yıldızların
feleklerinin kutubları güneye yükseldiği zaman, bu burçtan ayrılıp güneye
dönmesi bazan da kuzeye dönmesi gerekir. Nitekim şimdi de böyledir.
2)
Rasatçılar (gözlemciler), yıldızlardan
(astronomiden) bahseden kitablarda yazılanlara
göre, güneşin hareketinin mikdarını tesbit etme hususunda çok gayret
sarfettiler. Hatta Batlamyus, Ebrahis'den şunu nakletmiştir: O, bu dönüşün
birbirine eşit zamanlarda mı farklı zamanlarda mı olduğunda şüphe etmiş ve bir
görüşünde bunun farklı zamanlarda olduğunu, bir görüşünde ise bunun eşit
zamanlarda olduğunu söylemiştir. Sonra astronomiciler, güneşin farklı zamanlarda
dönüşünün sebebi hususunda iki görüş belirtmişlerdir:
a)
Güneşin, dünyadan en uzak olduğu noktayı hareketli kabul eden kimse bu cihetten
güneşin hareketinde bulunan farklılığın, güneşin dünyadan en uzak olduğu
noktadan uzaklığının değişmesinden ötürü i'tidâl noktasında meydana çıktığını
iddia etmiştir. İşte bu sebebten dolayı güneşin hareketinin mikdarının
farklılığı ortaya çıkmış olur.
b)
Bu, Hintliler, Çinliler, Babilliler ve Rum, Mısır, Şam'ın iler gelen
astronomicilerinin bir çoğunun görüşüdür ki, onlara göre bunun sebebi;
feleku'l-bürûcun (burçlar feleğinin) intikali ve
kutbunun alçafcp yükselmesidir.
Yine Ebrahis'in de bu görüşte olduğu
nakledilmiştir.
Bâryâi İskenderânî tılsım yapanların
(büyücülenn) da buna inanıp feleku'l-bürûç
noktasının yerinden sekiz derece ileri geri gidip geldiğine inandıklarını ve
hareketin başlangıcının balık burcundan koç burcuna kadar yirmiiki derece
olduğunu söylediklerini zikretmiştir.
Bu şaşkınlık, insan, aklının bu gibi
şeyleri anlayamayacağına ve ancak bunları yaratıcısının ve yoktan varedicisinin
ilminin kuşatacağına seni ikaz etmelidir. Bu sebeble bu konuda sem'i
(nakli) delillerle yetinmen gerekir.
Şayet, biri Kur'an'da göklerin
sayışının yedi olduğunu ifade eden bu naslar, daha fazla olmasını nefyeder mi'"
derse, deriz ki, gerçek olan şudur ki: Sayının zikredilmiş olması, fazlasının
olmayacağına delalet etmez.
İlm-i İlâhî (Allah'ın İlmi) Hakkındaki Görüşler
(Allah)
herşeyi bilir "ayeti, Cenab-ı Hakkın yeri,
yerdekileri, gökleri ve gökteki harikulade varlıkları yaratmasının ancak onları
bildiği ve cüzisi ile küllisi ile onları çepeçevre ilmiyle ihata etmesiyle
mirukün olabileceğini gösterir. Bu ise birçok şeye dcalet eder:
1)
Allah cüziyyatı bilemez diyen felsefecilerin görüşlerinin fasit;
kelamcıların görüşlerinin ise doğru olduğu manasına gelir. Çünkü kelamcılar,
Allahü teâlâ, bu alemi muhkem ve yerliyerinde
yaratmıştır. Bu şekilde vapan Yaratıcı'nın yaptığı şeyi mutlaka, bütün detayı
bilmesi gerekir' diyerek Allah'ın cüziyyatı bildiğine delil getirmişlerdir. İşte
bu delilin aynısını Cenab-ı Allah bu ayette zikretmiştir. Çünkü O, göklerin ve
yerin yaratılmasından bahsettikten sonra kendisinin alim olduğunu belirtmiştir.
Böylece bu konuda ve bu istidlal şeklinde, kelamcıların görüşünün Kur'an'a uygun
olduğu ortaya çıkmış olur.
2)
Bu, Mutezile'nin görüşünün fasit olduğuna delildir. Bu böyledir. Çünkü
Cenab-ı Hakk, birşeyi ölçüp biçip,
sınırlarını belirleyip yaratan kimsenin, o şeyi ve onun detayını bilmesinin
gerektiğini açıklamış? . Çünkü onu yaratan, şu kadarla değil de bu kadarla
sınırlandırarak yakmıştır. Belirli bir mikdar ile sınırlamanın, mutlaka bir
irade ile olması gerekir. Aksi halde mureccih bulunmaksızın bir üstünlük meydana
gelmiş olur. Birşeyi irade etmek, onu bilmeye bağlıdır. Bu sebeble birşeyi
yaratanın, mutlaka onu tafsilâtlı bir şekilde bilmesi gerekir. Şayet kul kendi
fiillerinin yaratıcısı olsaydı, hem o fiilini hem de fiilinin adedini,
kemiyetini ve keyfiyetini bilmiş olması gerekirdi. Kulun böyle bir ilmi
olmayınca anladık ki o, kendisinin yaratıcısı değildir.
3)
Mu'tezile şöyle demiştir: Bu ayetle;"Her bilenin üstünde daha iyi bir bilen
vardır" (Yusuf. 76) ayeti birarada mütalâa
olununca Cenab-ı Hakk'ın zatı gereği alim
olduğu ortaya çıkar." Buna cevabımız şudur: âyeti umumidir, "Allah o Kur'an'ı
ilmi ile indirdi"(Nisa, 166) ayeti ise hasdır.
Has olan ifade ise, umumi ifadeden daha önce gelir. En iyi Allah bilir.
Allahü teâlâ
nın İnsanı Halife Olarak Yaratması
|