Ana Menü (Fihrist)

Sayfayı Yeni Pencerede Aç

26 Mart 2023

Tek Parti Döneminde Dinde Reform

Tahribat ve İslâm’sız Nesil Yetiştirme - 1

c.ahmetakisik@gmail.com

Batı, 19. Yüzyılın sonlarında Osmanlı devletini içten çökertebilmek için ajanlar yetiştirmeye başladı. Bu ajanlarının ileri gelenleri ve öncülerini bizzat kendi mahfillerinde yazar, edebiyatçı, roman-hikâye-tiyatrocu, paşa, doktor, diplomat ve öğrenci statüsünde eğitti. Bunlar, memleketlerine dönünce, Osmanlı Toplumu’nda ilk yaptıkları, Osmanlıyı Osmanlı yapan İslam, Kur’an, Ulema, Örf ve Adetler gibi manevî yapıyı hedef almak ve bunları yıpratmak olmuştur. Tanzimat Fermanı’nın esas amacı, bu ortamı hazırlamaktı.

Meşrutiyet döneminde, Batı patentli İttihad ve Terakki, bu hedef ve gayeyi, resmen ve açıkça ilân eden bir şer oluşum oldu. Bu oluşum, Devlet kurumlarını, padişahı ve İslamî bütün değerleri, Batı’ya uyum ve çağdaşlık maskesi altında tahkir ve tezyif etmeye başladı.

Cumhuriyet döneminde İttihad ve Terakki zihniyeti, Tek Parti kadrolarıyla, her alanda, özellikle Batı’nın dine/İslam’a bakış kriterleri esas alınmak suretiyle, İslam ve kurumlarında radikal revizyon, reform veya ortadan kaldırma girişimlerinde bulundu.

İslam dini ve kurumlarınadaki bu değişiklikler, şu başlıklar altında verilebilir:

 

1. Yönetim sisteminin değiştirilmesi

Tek Parti Dönemi’nde ilk icraat, modern bir Anayasa yapmak olmuştur.

Buna göre, 1921 ve 1924 Anayasaları hazırlandı. 1 Kasım 1922'de Saltanat/Padişahlık yönetim sistemi ve 3 Mart 1924’de de Halifelik kaldırıldı.

18 Temmuz 1923 tarihinde Cumhuriyet tarihinin ilk Anayasası “Teşkilat-ı Esâsiye (1924)”nin taslak görüşmeleri yapılırken Tevfik Rüştü ve Milli Eğitim Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) tarafından “’Anayasa’ya dinimiz Hristiyanlıktır’ açıkça yazılmalıdır” teklifi yapıldı, fakat bu teklif, kabul edilmedi. Mahmut Esat, gerekçe olarak şunları söyledi: Evet Hristiyanlığı… Çünkü İslam ilerlememize engeldir. Bu dinle yürünmez, mahvoluruz. Ve dünyada bize kimse ehemmiyet vermez (Kazım Karabekir Paşa: 13-16 Kasım 1970 tarihli Yeni İstanbul Gazetesi).

1924 Anayasası’nda yer alan "Devletin dini, İslam dinidir" maddesi, 10 Nisan 1928'de kaldırıldı, böylece lâiklik kabul edilmiş oldu. Ancak laiklik kavramı Anayasa’ya 9 sene sonra 1937'de girdi.

Değerlendirme: Osmanlı devleti, dine dayanan bir devletti. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1924 Anayasası’nda Devletin dini, “İslam dinidir” demiş, fakat 1928’de bu hükmü kaldırarak, 1937’de resmen laikliğe geçmiştir.

 

2. Osmanlı Alfabesi’ne son verilmesi

1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı "Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun" ile Latin harflerini esas alan alfabe “Türk Alfabesi” olarak kabul edildi ve Osmanlı Alfabesi’nin kullanılmasına son verildi.

Değerlendirme: Osmanlı Alfabesi, Osmanlı, Selçuklu ve Müslüman Türk boyları tarafından 1000 yıldan fazla kullanılmıştır. Bu Alfabe ile dinî, tarihî, tıbbî, fennî, harsî ve örfî alanlarda yüz milyonlarca kitap, tarihe hapsedilmiş ve yeni nesillere yabancı kalmıştır. Bu devrim, böyle bir sonuç doğurmuştur. Bu durumda Ülkede okur-yazarlık, bir anda % 10,5’lere düşmüştür.

 

3. Din okullarının kapatılması

3 Mart 1924 tarihinde 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat kanunu çıkarıldı. Buna göre bütün medrese ve mektepler, Maarif Vekâleti’ne bağlandı. (Askerî okullar, 1925'te tekrar Millî Savunma Bakanlığı bünyesine alındı). Dönemin Milli Eğitim Bakanı Vasıf Çınar, 11 Mart 1924 tarihli bir genelge ile bütün medreseleri kapattı.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu (1924) 4. maddesi gereğince 29 merkezde ilkokula dayalı olarak 4 yıllık İmam-Hatip Mektepleri açıldı. Ancak bu Mektepler, 6 yıl sonra (1929-1930 öğretim yılında) kapatıldı (Muharrem Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, V, İst.1977).

1924’te, ilkokullara (birinci sınıf hariç) haftada 2 saat “Kuran-ı Kerim ve Din Dersi” konuldu. Bu ders, 1929’da 3. ve 5. sınıflarda haftada birer saate indirildi.

1930’da yalnızca 5. sınıf öğrencilerine (o da ebeveyni isterse), haftada yarım saat okutuldu. Sonra o da kaldırıldı.

Türkiye’deki bütün orta dereceli okullarda din dersleri, 1 Mart 1926’da programdan çıkarıldı.

1935-1948 arasında 13 sene okullarda din eğitimi yapılmadı (S. Kalkanoğlu, “İsmet İnönü: Din ve Laiklik”, Tekin Yayınevi, İst.1991).

1924’te Darulfünun/Üniversite bünyesinde kurulan İlâhiyat Fakültesi, 1933 yılına kadar 9 sene faaliyetine devam etti. 1933’te Darulfünun lağvedildi, ancak yerine kurulmuş olan İstanbul Üniversitesi’nde İlahiyat Fakültesine yer verilmedi. Sadece Edebiyat Fakültesi’ne bağlı “İslâmi Tetkikler Enstitüsü” kaldı. Bu da 1936 yılında kapatıldı.

Değerlendirme: Buradaki din, İslam’dır. Ecdadımız İslam dinini, yaklaşık 15 asırdan beri uygulamakta ve bu dine inanmaktadır. Dünyada inançsız bir toplumun, varlığını devam ettirdiği görülmemiştir. Türkler, seve seve İslam’ı kabul etmişlerdir. İslam ki, yeryüzünde en doğru, mükemmmel, ilâhî vahye dayanan ve kitabı Kur’an, tahrife uğramayan/bozulmayan bir dindir. Peygamberi Muhammed aleyhisselâm’dır. Koronavirüs pandemisinde, dünya, zorunlu olarak “el yıkama”yı kabul edip uygulamaya başladı. Halbuki Müslümanlar, onu, Peygamberin bir tavsiyesi ve sünneti olarak, 15 asırdan beri - bir şey yemeden önce - ellerini yıkıyorlardı. Bu, insan ve toplum sağlığı ile ilgili binlerce örnekten sadece biridir.

 

4. “Allah” demenin yasak edilmesi

İçişleri Bakanlığı 1 Aralık 1938’de bir yazı ile Arapça tekbir “Allahü Ekber” demenin yasak olduğunu bildirmiştir.

(Kaynak: Murat Bardakçı: “Tek Parti zamanında yasak olan sadece Arapça ezan değildi; hem Müslümanlar, hem de diğer dinlerin mensupları çok sıkı takip altındaydı!” başlıklı makalesi: Haber Türk/12.11.2018. M. Bardakçı, bu konuda orijinal iki belge de yayınlamıştır.)

30 Kasım 1925’de tekke, zâviye ve türbeler, kapatıldı.

1881 sayılı Matbuat Kanunu’nun 2657 sayılı kanunla değiştirilen 51. maddesine göre:

25.11.1944 tarihinde İcra Vekilleri Heyeti kararıyla Elif-ba, Mevlid-i Şerif, 54 Farz ve Namaz Hocası kitapları yasaklandı.

Değerlendirme: Bizi yaratan yüce Allah’tır. Onun kerim ve ekber ismini anmak, en büyük saadettir. Buna Müslüman, can-ı gönülden inanır. İslam ve onu öğrenmeye sebep olan kitaplar, mekânlar, zararlı değildir. Zararlı olan İslam’a karşı ve düşman olan zihniyettir.

 

5. Kur’an öğretimine izin verilmemesi

Türkiye’de Kur’an öğretimi ve öğrenimi, resmi olarak 24 yıl yapılamadı. Yasak, 3 Mart 1924 tarihinde 430 numaralı yasa “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ile başladı ve 1948 yılına kadar kesintisiz sürdü. Zamanla din öğretimi açığının giderek büyümesi üzerine ilk kez 15 Ocak 1949’da İmam Hatip Kursları açıldı.

Değerlendirme: Kur’an’a ve onun öğretilmesine karşı çıkmak, dini açıdan son derece tehlikelidir. Fir’avun da Hazret-i Mûsa’yı tanımayıp Tevrat’a karşı çıktı, ama sonu suda boğularak helâk oldu. Bazılarının helâkı ise, hikmet gereği Ahiret’e bırakılmaktadır.

 

6. Ezan ve Kâmet okuyana ceza verilmesi

30 Ocak 1932 tarihinde, ilk Türkçe ezan, Hafız Rıfat tarafından Fatih Camii'nde okundu. 3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi'nde de Ayasofya Camii'nde Türkçe Kuran, tekbir ve kamet okundu.

18 Temmuz 1932’de Diyanet İşleri Riyaseti, ezanın Türkçe okunmasına karar verdi.

Böylece Ezan, 18.7.1932’den 16 Haziran 1950'ye kadar bütün yurtta resmen 18 yıl aslına uygun okunmadı.

1941 yılında çıkarılan 4055 sayılı kanunla Türk Ceza Kanunu'nun 526. maddesine bir fıkra eklendi. Değişikliğe göre, Arapça ezan ve kamet okuyanlara, üç aya kadar hapis ve 10 liradan 200 liraya kadar para cezası getirildi.

 

7. Namaz’da Kur’an okumanın terk edilmesi

1932 yılı Ramazan ayında 22 Ocak günü Yerebatan camiinde ilk Türkçe Kur’an (!) okuyan Hafız Yaşar (Okur) oldu. Bu uygulama hızla diğer camilere yayıldı. 27 Ocak günü Süleymaniye camiinde, 29 Ocak günü de Sultanahmet camiinde gerçekleşti.

1926'da İstanbul Üsküdar Müftülüğü'ne bağlı Subaşı Camii'nde kadınlı-erkekli bir grubun karışık olarak Cuma namazı kılması, tepkilere yol açtı. Yine aynı yıl, aynı Müftülüğe bağlı Göztepe Camiinde Türkçe namaz kıldırmak isteyen cami imamı Cemalettin, cemaatin ve halkın itirazı ile karşılaştı.

Değerlendirme: Namazda veya namaz dışında Kur’an’ın meal ve tefsiri olsa dahi, âyetin aslî yapısını değiştiren Türkçe veya – Arapça bile olsa – başka dilde bir kelime, âyete dâhil edilirse, o âyeti, Allah kelâmı olmaktan çıkarır.

Onun için Allah kelâmı Kur’an, lâfız ve manasıyla bir bütündür. Ayetler, hangi kelimelerle ve ne şekilde indirilmişse, o kelimeler ve âyetler bütününe Kur’an denir.

Bu durumda Türkçe Kur’an veya İngilizce Kur’an ifadeleri, mutlak olarak yanlıştır. Meal ve tefsirler, Kur’an değildir. Kur’an-ı Kerim’i açıklayan metinlerdir.

“Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla. Hamd, alemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur” diyerek… Türkçe Kur’an (!) ile namaz kılan veya kıldıran, yüce Allah ile alay etmiş olur. İslam ile Allah ve peygamberle alay edenin gideceği yer, şüphesiz cehennem ateşidir (Nisâ,140).

 

8. Hutbe’nin Türkçeleştirilmesi

Padişah aleyhtarı, İngiliz sevdalı ve ihtilâlci Ali Suavi, 1870’te Ulum Gazetesi’nde yazdığı “Zemane Hutbesi” başlıklı bir makalesinde hutbenin Türkçe olmasını savundu.

Osmanlı Devletinde 1911 yılında Bursa'da ilk defa bir Cuma hutbesi Türkçe okundu. Hüdâvendigâr Camii'nde hatip önce hutbeyi Arapça olarak okumuş, daha sonra nasihat kısımlarını Türkçe olarak cemaate sunmuştu.

Bir Türkçe hutbe de 8 Eylül 1916’da Balıkesir’de İbrahim Bey Cami-i Şerifi’nde Hafız İsmail Efendi tarafından okundu.

Osmanlıda ilk Türkçe Hutbe kitabı, 1910 yılında basıldı.

23 Şubat 1925’te birçok milletvekili hutbenin Türkçe okunmasını ve aynı yılın sonbaharında hutbede geçen duaların hem Türkçe hem Arapça olarak okunmasını teklif etti. 1926 yılı Ramazan ayında İstanbul’da Göztepe Camii imamı Cemâleddin Hoca dua ve âyetlerle birlikte hutbenin tamamını Türkçe okudu.

Daha sonra oluşturulan komisyon 1926’da Diyanet İşleri Reisliği’ne yeni bir teklif sundu. Başkan Rifat Börekçi’nin imzasıyla yürürlüğe giren tâlimatta (1927) âyet ve hadis metinlerinin dışında kalan bölümlerin Türkçe okunması istendi.

1928 yılı Nisan ayının sonunda İstanbul müftüsü Fehmi Efendi, hutbeye Türkçe bir kısmın ekleneceğini bildirdi. 5 Şubat 1932 tarihinde İstanbul’da Süleymaniye Camii’nde tamamı Türkçe olan bir hutbe okunduysa da bu uygulama devam ettirilmedi. (DİA, Hutbe mad.) Arapça ve Türkçe birlikte okunmaya devam edildi.

Değerlendirme: İşin dine uygun şekli şöyledir ki, hutbe; namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerin bir parçası/bölümüdür. İbadetler, Peygamber aleyhisselâm’ın bildirdiği ve uyguladığı şekilde yapılır. Dinin bütün rükünleri/esasları vahyîdir. Vahye uymayan bir kişi, ibadet yapmış olmaz. Onun için ecdadımız Osmanlı, hutbe konusunu Cuma namazı’ndan önce yapılan vaazda Türkçe olarak açıklamış, fakat hutbeyi aslına uygun Arapça okumuştur.

Her Müslüman dua ve niyazını, Türkçe veya istediği bir dilde yapabilir. Fakat Namaz, Ezan, Kâmet ve Hutbe, bunların her biri, başlı başına bir ibadettir. İbadetler, vahyîdir. Yüce Allah, Peygamberlerini, iman ve küfrü, helal ve haramı, dolayısıyla dinini açıklamak için göndermiştir. Peygambere uyan, Allahü teâlâ’ya itâat etmiş olur. Bütün peygamberler, Allah’a nasıl ibadet edileceğini, bizzat kendileri uygulayarak göstermişlerdir.

 

9. Ayasofya’nın müze yapılması

Fatih Sultan Mehmed Han, hadis-i şerif’te medh edilen müjdeye nail olabilmek için Kostantıniyye’yi/İstanbul’u almaya karar verdi ve sonunda aldı. Zafer nişanesi olarak şehrin en büyük kilisesi Ayasofya’yı camiye çevirerek bir vakıf kurdu. Ayasofya, 1453’ten 1934’e kadar 481 yıl, cami olarak kullanıldı. Minarelerinde Ezan okundu, içinde namaz kılındı ve Kur’an-ı Kerim kıraat edildi.

Fakat Ayasofya Camii, 24 Kasım 1934 tarihinde Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrildi.

Değerlendirme: Ayasofya camiinin müzeye çevrilmesiyle hem Fatih, hem de Müslümanlar cezalandırılmış oldu. Bu mabet, 86 yıl Müslümanların gönlünde “mahzun ve mükedder” olarak ikinci bir Fatih’ini bekledi.

Nihayet 10 Temmuz 2020’de bir Cuma günü, “lehü’l-hamd” Allah’ın inayeti ve izniyle vakfiyesindeki şarta dönülerek tekrar “cami”ye çevrildi.

 

10. Cami ve Mescitlerin satılması

1940-1950 yıllarında çeşitli gerekçelerle 1000’e yakın cami ve mescid kapatıldı. Birçok cami de minareleri yıkılarak samanlık, depo, hatta hayvan barınağı haline getirildi.

Bazı camiler de satışa çıkarıldı. 23 Temmuz 1940 tarihli Yenigün gazetesi Hatay’da hangi caminin kaç liraya satışa çıkarıldığı ilanını yayınladı. Buna göre Halebi Osmaniye Camii’ne 400, Kurmalı Mescid’e 120, Kantara Camii’ne 50, Sadık Efendi Mescidi’ne ise 100 lira değer biçildi. (Türkiye Gazetesi, 14 Temmuz 2011)

Beyceyiz Mahallesi’nde yer alan Eftalzade Mescit, 17 Şubat 1931’de 698 liraya satıldı.

Hırka-i Şerif Mahallesi’nde yer alan Attar Evliya Çelebi mescidi, 13 Nisan 1939’da 283 liraya satıldı.

Haliç Havuzlar’da bulunan Hacı Sinan Camii, 29 Aralık 1937 yılında 800 liraya satıldı.

Çelebioğlu Alaattin civarında bulunan İzzet Mehmet Paşa Camii ve dükkanı 6 Şubat 1940’da 5 bin liraya satıldı.

Cumhurbaşkanımız R. Tayyip Erdoğan 24 Nisan 2012 günü (o tarihte Başbakan) partisinin TBMM Grup toplantısında 9 adet resmi belge ile Tek Parti Dönemi’nde satılan, kapatılan; müzeye, depoya çevrilen ve metruk halde bırakılan; yatakhane, ahır, hatta eğlence merkezi yapılan cami ve mescitler konusunda açıklama yapmıştır. Bu dönüşüme ve eyleme, 19 Kasım 1935'te çıkarılan bir yasayla başlandığını şöyle ifade etmiştir:

“Buna göre, 1926-1950 arasında 513 adedi cami olmak üzere, 3 bin 411 adet hayrat vakıf taşınmazı satılmıştır.

Sivas'taki Ulu Cami'nin, bakım ve onarım giderleri devlet bütçesinden ödenmek şartıyla, devlet müzesi yapılmak üzere Milli Eğitim Bakanlığı'na tahsis edilmiştir (9 Mart 1948).

Üsküdar'da Atik Valide Camii ve müştemilatından Atik Valide Tekkesi ile Çinili'deki Efgan Tekkesi, Vakıflar Müdürlüğü'ne haber verilmeksizin işgal edilmiş ve hayvan barınağı yapılmıştır.

Edremit'teki Yıldırım Camii, üzerine halkevi yapılmak üzere satılmıştır. Gaziantep'teki Selim Efendi Camii de satılan camiler arasında yer almıştır”.

 

Kaynak:

https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/dr-c-ahmet-akisik/tek-parti-doneminde-dinde-reform-tahribat-ve-islamsiz-nesil-yetistirme-1-637459

Ana Sayfa