Ana Menü (Fihrist)

Sayfayı Yeni Pencerede Aç

14 Ocak 2023

Hak/Bâtıl ve İyi/Kötü Karşısında

Her An “Seçim”deyiz

c.ahmetakisik@gmail.com

İnsan, diğer varlıklardan farklı yaratılmıştır. Melekler, cismanî/nuranî mübarek varlıklardır. Fakat nefisleri yoktur. Onun için kötülük yapmak akıllarına gelmez. Hayvanlarda da akıl/muhakeme gücü ve irade mevcut değildir. İçgüdü sistemine göre hareket ederler. Nebatatta; dağ, taş, toprak; güneş ve ay gibi bütün gök cisimlerinde; denizlerde ve yerin derinliklerinde bulunan canlı ve cansız hiçbir varlıkta, akıl-irade-nefis üçlüsü birlikte yoktur.

Bu üçlü özellik, ancak insanda bulunur. Onun için âyette buyrulduğu şekilde (Ahzâb,72) emanet, ibadet ve tâat sorumluluğu, ona yüklenmiştir. Ancak yapıp yapmama özelliği olduğu hâlde, Allah’a karşı isyanı reddeden ve itâatkâr olan insan (İsrâ,70), Melekleri hayran bırakacak derecelere yükselir. Melekler arasında, insanın iyilik yapması (Tirmizî, Tefsir 3 [3256]), zafer kazanması için görev yapan (Âl-i İmrân,124-127) ve ona dua edenler (Mü’min,7-9) vardır. Nefsinin değil de ruhunun sesine göre hayatını sürdüren ve tamamlayan insan, Ahiret’te cennet’te Melekler tarafından “selâm” ile karşılanır (Zümer,73). Fakat üç düşman, onu son nefesine kadar takip eder.

Dünya hayatında insanın her adımı, her nefesi, her an bu düşmanlar tarafından izlenir. Bunlar, kötülüğü telkin eden ve Allah’ın düşmanı olan nefsi, Allah’ın rahmetinden kovulan şeytan ve kötü arkadaş başta olmak üzere İslam’a karşı bütün şer odaklarıdır. Bu düşmanların hile, yalan ve tuzakları, kısaca şöyle tanıtılabilir:

 

KÖTÜLÜK KAYNAĞI NEFİS

İslam âlimleri, nefsin yedi çaşit/derece olduğunu beyan ederler. Bunlar, 1) Emmâre (Yûsuf,53), 2) Levvâme (Kıyame,2), 3) Mülhime (Şems,7-8), 4) Mutmeınne (Fecr,27), 5) Râdıyye (Fecr,28), 6) Mardıyye (Fecr,28), 7) Zekiyye/kâmile’dir (A’lâ,14).

İnsanın bedeninde, maddî/nefsî ve manevî/ruhî olmak üzere birbirine zıt iki sistem bulunmaktadır. Bunlar, her an çatışma hâlindedir. Ayet-i kerime’de buyrulur:

Şüphesiz nefis, dâima kötülüğü emreder (Yûsuf,53). Bu, nefs-i emmâre’dir.

“Nefs”in gıdası, Şeytan’dan, “ruh”un gıdası, dinden, peygamberden ve meleklerdendir. İnsanda iki sistem olduğu gibi:

Âlem de iki sistem vardır: 1) Âlem-i halk ve 2) Âlem-i emr.

Arşın içinde bulunan herşey, canlılar, yer, gökler, Cennet, Cehennem, Melekler, tabîat kuvvetleri, hep âlem-i halk’tır. Bu âleme, âlem-i şehâdet ve âlem-i mülk de denir. Halk, ölçmek anlamına da gelir.

Âlem-i emr, “ol” emri ile, bir anda yaratılan, Arşın dışındaki şeylerdir ki, maddesiz, zamansız ve ölçüsüzdürler. Bu âleme, âlem-i melekût ve âlem-i ervâh da denir. Kalb ve ruh, âlem-i emir’dendir.” (A. Farukî, İ. Rabbanî, Mektubât, I/34. mek.)

İnsanın “ruh yapısı”nın yerleşim yeri “kalb”dir. Ancak bu, yürek değildir. Yürek, maddîdir, kalb ise manevîdir. Yüreğin gıdası, bilinen yiyecek ve içeceklerdir. “Kalb”in gıdası ise, kendisini yaratan “Allah’ı zikir”dir. Melekler, kalbe ilham verir. Hamd, şükür ve ibadetler, onu besler. Bunlardan yoksun bir kalb, harabolmuş bir bina gibidir. Kalb/ruh ile nefis, daima mücadele/savaş hâlindedir.

İmanın mekânı “kalb”dir. İman, Allah’tan bir “nur”dur. Mü’minin kalbi, yüce Allah’ın nazargâhıdır. Bir gün Peygamberimiz aleyhisselâm, Kâ’be’ye hitaben şöyle buyurmuştur:

(Ey Ka'be!) Sen ne güzelsin ve senin kokun ne güzeldir! Senin azametine ve senin hürmetinin azametine hayranım. Allah’a yemin ederim ki, Mü'min’in hürmeti (kalbindeki imanın kıymeti), Allah katında senin hürmetinden şüphesiz daha azametlidir/daha üstündür (İbn Mâce, Fiten 2).

Onun için kalp kırmak, son derece tehlikelidir. Ancak İslam’ı tebliğ etmek, farz ve haramları bildirmek, elbette Şeriat’in emridir. Bunun kalp kırmakla bir ilgisi yoktur.

İnsanlar arasında konuşulan “kalp ameliyatı” ve “kalp doktoru” gibi tabirler, bu durumda son derece yanlış ve bilime de aykırı olmaktadır. Doğrusu, “yürek ameliyatı”dır. Bu konuda verilen ilaçların hepsi, fabrikalarda üretilen ilâçlardır. Hâlbuki gerçek kalb uzmanları, Mutasavvıf erbabıdır. Hasan-ı Basrî, Cüneyd-i Bağdadî, Abdulkadir-i Geylânî ve İmam-ı Rabbanî “rahmetüllahi aleyhim” gibi zevât-ı kiram’dır. Bunların verdiği ilâçlar, su ile ağızdan alınmaz. Zaten fabrika ilâçları, kalbe tesir etmez. Kalbi hasta eden marazların başında gaflet - Allah’ı, dini, peygamberi, Ahiret’i unutma ve ibadetlerde tembellik – gelir. Gafleti gidermenin en keskin ilâcı, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin ifadesiyle yüce Allah’ın Evliyası’ndan birini sevmek ve ona teslim olmaktır. Bu ilâhî muhabbet, kalpteki dine karşı bütün kilitli kapıların açılmasına – bi-iznillah - sebep olacaktır. Elbette böyle bir nimete kavuşmak kolay değildir. Fakat rahmet-i ilâhî sağanak şeklinde yağmakta ve “kullarım, isteyiniz, vereyim/Mü’min,60” buyrulmaktadır.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, Ehl-i Sünnet âlimlerinin açıkladıkları akâid, fıkıh, ahlâk kaide ve esaslarına uygun bir tezkiye ve zikir rehberini bulmaktır.

İnsanın “ruh”u, eğer nefsinin esaretinde değilse, o, müstakil hareket eder. İyilik yapar ve bütün iyilikler de ona gelir. O insan, artık kolayca ibadet ve tâatte bulunur (Aynı eser, I/99. mek.).

Fakat bütün kötülüklerin kaynağı olan nefs – nefs-i emmâre - ruhu kuşatmış ve bedene hükmeder hâle gelmişse, artık o kişiden hiçbir hayır beklenemez. Allah’ı hatırlamaz, maddiyata yönelir, namaz kılmaz, Müslüman kardeşlerini ve âlimleri küçük görür, Allah’ın düşmanlarını dost edinir. Artık onun kalbine isyan ve itâatsizlik bileşenleri yerleşmiştir.

Bütün ilâhî dinler ve şeriatler, nefs-i emmâre’yi öldürmek için değil, etkisiz hâle getirmek ve “ruh”un bedene hâkim olmasını sağlamak için gelmiştir (Aynı eser, I/221. mek.).

 

ŞEYTAN’IN TELKİNLERİ

İnsanın ikinci düşmanı da ilâhî rahmetten kovulmuş Şeytan’dır. O, insana vesvese verir, telkinde bulunur. Daima, dinin ve peygamberin bildirdiklerinin aksini söyler. Şeytan, damarlarımızın içine kadar girme özelliğine sahiptir (Tirmizî, Radâ 17). İşi, insana küfür, dalâlet ve haram yollarını, iyi, güzel ve câzip göstermektir. İnsanın sağında solunda önünde arkasında bulunarak onu isyana teşvik eder (A’râf,16-17).

Şeytanın en büyük düşmanları, yüce Allah, peygamber, İslam dinine bağlı âlim, evliya ve Müslümanlardır.

Dostları, ruhunu esir alan nefs-i emmâre sahipleri ve her çeşit küfür ehlidir.

Bununla beraber, âyet-i kerime’de Şeytan’ın vesvese/telkin ve tuzaklarının zayıf olduğu bildirilmiştir (Nisâ,76). Ahiret’te kimse, suçu Şeytan’a atamıyacaktır. Çünkü onun Mü’minler üzerinde bir hakimiyeti yoktur (Nahl,99).

Hadiş-i şerif’te şöyle buyrulur:

İnsanoğluna Şeytan vesvese verdiği gibi, melek de ilhamda bulunur. Şeytan’ın vesvesesi, kötülüklere götürmek ve hakikatleri (Peygamberlerin bildirdiği iman, ibadet, haram ve diğer bilgileri) yalanlatmaktır. Meleğin ilhamı ise, hayırlara götürüp hakkı (İslam’ın bildirdiği her konuyu) doğrulatmaktır. Kim hayırlara (Peygamber’in getirdiği vahye) yönelmeyi ve hakkı (İslam’ı) doğrulamayı vicdanında bulursa, onun Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamd etsin. Kim de Şeytan’ın vesvesesini (ibadet yapmama, haram işleme, insanlara kötülük yapma gibi) vicdanında bulursa, ilâhî rahmetten kovulmuş Şeytan’dan Allah’a sığınsın (Müslim, K. Tefsiri 3).

Demek ki, imanlı imansız, herkese birbirine zıt fikirler, telkinler gelmektedir. Önemli olan bu gelen düşüncelerin Rahmanî veya Şeytanî olup olmadığını ayırmaktadır. Eğer kişi, hür iradesini iman, İslam ve tâatten yana kullanırsa, kazanır, yoksa kaybeder. Çünkü yüce Allah hiç kimseye zulmetmez (Kehf,49).

Ayet-i kerimelerde buyrulur:

Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri - helâl ve temiz olan (yiyecekler)i - yiyin ve (helâli bırakıp harama yönelerek) “şeytan”ın adımlarını izlemeyin. (Heva ve hevese uymada onun arkasına düşmeyin, sonra helâli haram, haramı da helâl sayarsınız.) Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır (Bakara,168 ve 208).

Şeytan, sizin için (Müslümanın imanını hedef alan) bir düşmandır. Siz de onu düşman edininiz. Şüphesiz o, kendine uyanları cehennem ashâbından olmaya çağırır (Fâtır,6).

 

KÖTÜLÜK ODAKLARI

Şer/Kötülük odakları, bir kötülük yumağıdır. Bunun içinde İslam’ın bâtıl, kötü ve yanlış olarak nitelendirdiği her türlü inanç, davranış ve düşünce bulunmaktadır. Kavram, toplum hayatında kişi, teşkilat ve sistem olarak kendini gösterdiği görülür.

Kötü arkadaş, akran grubu, aile, mezhep, tarikat, yönetim/rejim, eğitim/öğretim, okul/hoca, mahalle, bölge/toplum, sinema, tiyatro, internet, radyo/televizyon, TV dizileri, cep telefonu, kitap, gazete, roman, hikâye, moda, dünya ideoloji merkezleri ve benzerleri, insanı küfre, dalâlete ve kötülüğe sevkeden bir faktör/etken olabilir.

Şimdi bunlardan bazıları gruplandırılarak şöyle ele alınabilir:

1) Kötü arkadaş. İnsanı kötülüğe alıştıran ve yönlendiren kişidir. Yakınında olduğu için son derece etkili ve zararlıdır. Hadis-i şerif’te buyrulmuştur:

İyi arkadaş ile kötü arkadaşın misali, misk sahibi ile körük çeken gibidir. Misk dükkânından sana şu ikiden biri gelir: Ya sen ondan bir miktar satın alırsın yahut onun güzel kokusunu hissedersin. Körük çeken demircide ise, körüğe yaklaşınca, bedenini veya elbiseni yakarsın, yahut da ondan pis bir koku duyarsın (Buhârî, Buyû’ 38).

Bu hadis-i şerif’te Peygamberimiz aleyhisselâm, bir benzetme yaparak, kötü arkadaşın insanın dinine, diyanetine ve ahlâkına mutlaka zarar verebileceğine işaret etmiştir.

Başka bir hadisinde insanların inanç, davranış ve fikriyle ilgili çok genel bir ip ucu verilmiştir:

Kişinin dini (inanç ve fikrî yapısı), arkadaşının dini gibidir. Onun için kişinin kiminle arkadaşlık/dostluk yaptığına bakınız (Müstedrek, Hâkim en-Neysaburî/ö.405/1014, H.No.7319)

Bu hadis, sosyoloji bilimine katkı sağlama açısından çok önemlidir.

Buna göre, aynı türden hayvanlar, gruplaşarak birlikte hareket ettikleri gibi, aynı inanç ve fikirleri paylaşan insanlar da bir araya gelmekte, arkadaş ve dost olmaktadırlar.

2. Kötü ulemâ. Her ilim sahibi, insanı hakka, hidayete, yüce Allah’ın razı olduğu dine ulaştırmaz.

Dünya üzerinde birçok bâtıl dinler ve mezhepler vardır. Budizm, Hinduizm, Sihizm, Taoizm, Totemizm, Şamanizm ve Animizm gibi.

Tevhid asıllı olup sonradan bozulan ve değiştirilen dinler vardır. Yahudilik ve Hristiyanlık gibi.

Temelde İslam’a aykırı olan, fakat İslam’ın ismini kullanan batıl inanışlar vardır. Bahaîlik, Dürzîlik ve Ahmedîlik gibi.

İslam toplumunda Ehl-i Sünnet âlimlerinin akâid konusunda Eshab-ı Kiram ve Cumhur’dan ayrılan ve hadiste 72 fırka olarak nitelenen mezhep/fırkalar vardır. Mu’tezile, Şia, Havaric, Kaderiyye, Müşebbihe, Mücessime, Mürcie gibi.

Çağımızda özellikle İlahiyat, İslami İlimler Fakülteleri ile İmam Hatip Liselerinde çok telâffuz edilen ve bazı öğretim üyeleri tarafından şiddetle savunulan Batı patentli Dini Çoğulculuk, Kur’an’da Tarihsellik, Mealcilik, Kur’an Müslümanlığı, Hadis İnkârcılığı, Dinlerarası Diyalogçuluk ve Deizm gibi akımlar var.

Bu dinî akımların hepsi, halk tarafından değil, belli bilgi birikimine sahip kişiler tarafından temsil edilmekte ve savunulmaktadır.

SONUÇ

Dört Mezhebin müctehid ve âlimlerini içinde bulunduran Ehl-i Sünnet câmiası, Tefsir, Hadis, Akâid, Fıkıh, Siyer ve diğer ilim dallarında neyin doğru ve neyin yanlış olduğunu, yazdıkları kitap ve verdikleri fetvalar ile ortaya koymuşlardır

Bu esaslardan bazıları şunlardır:

1. Son ilâhî hak din, İslam’dır. İslam’ın dışında hiçbir dini inanış, insanı Ahiret’te kurtarmaz. Mahmut Aydın ve Ali Bardakoğlu’nun bu konudaki/dinî çoğulculuk iddiaları tamamen yanlıştır.

2. Kur’an-ı Kerim, lâfzan ve manen Allah kelâmıdır. Cibrîl-i Emin indirmiştir. İçinde ilâve olunan insan sözü yoktur. Fazlurrahman, M. Öztürk ve Ankara Okulu yazarlarının bu konudaki iddiaları tamamen yanlıştır.

3. Kütüb-i Sitte, Kütüb-i Tis’a ve hadis imamlarının kitaplarında uydurma bir söz yoktur. Mehmet Görmez ve ekip arkadaşları, hadis imamlarına iftira etmektedirler.

4. Ehl-i Sünnet Müslümanları, Dört Mezhebe göre ibadet ve tâatte bulunmaktadırlar. Hayrettin Karaman ve aynı zihniyette olanlar, Dört Mezhep imamına bağlılığı küçümserken, bir mason olan C. Afganî’yi, Abdüh ve R. Rıza’yı üstat kabul etmektedirler. Hiçbir dinde reforumcu, İbn Teymiyye, Afganî ve Abdüh’ü eleştirmez.

5. Ehl-i Sünnet Müslümanları, Eshab-ı Kiram arasında hiçbir ayırım yapmaz, hepsine derin saygı duyar. Şia Eshab arasında ayırım yapar. Hayrettin Karaman, “ben Muaviye’yi sevmiyorum” der. Hâlbuki o, vahiy kâtiplerindendir.

***

(Cennet ehli şöyle) derler: Allah’a hamd olsun ki, bizi, hidâyeti ile buna (cennet’e) kavuşturdu. Eğer Allah bize hidâyet vermeseydi, kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık. Hakikaten Rabbimizin peygamberleri (ve onlara tam tâbi olan âlimler), (bize) hakkı getirmişlerdir (A’râf,43).

 

Kaynak:

https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/dr-c-ahmet-akisik/hakbatil-ve-iyikotu-karsisinda-her-an-secimdeyiz-636093

Ana Sayfa