Ana Menü (Fihrist)

Sayfayı Yeni Pencerede Aç

19 Kasım 2022

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN

PEYGAMBER OLARAK 11. - 13. YILLARI‎

c.ahmetakisik@gmail.com

Mekkeli müşrikler, Peygamber aleyhisselâm’ın, dünya şartları içinde hâmisi olan Ebû Tâlib’in vefatından sonra, işkence ve saldırılarını artırmışlardı. Ancak İslam, dalga dalga bütün şiddetiyle yayılıyor ve Müslümanlar çoğalıyordu. Hazret-i Peygamber de toplantılar, Kâ’be ziyaretleri ve hac mevsimi gibi her fırsatı değerlendirerek, insanları dünya ve âhiret saadetine çağırıyordu.

 

11. YIL: AKABE ÖNCESİ

Peygamber aleyhisselâm, nübüvvetin/peygamberliğin 11. yılında hac mevsiminde Medine’den gelen 6 Hazrecli ile Akabe mevkiinde görüştü. Onlara Kur’an okudu, İslam’ı anlattı ve onları dine da’vet etti.

Evs ve Hazrecliler, putperest idiler. Komşuları olan Yahudilerle zaman zaman çarpışıyorlardı. Onlardan yakında bir peygamber geleceğini duymuşlardı. Onun için Hazret-i Peygamber’in teklifini hemen kabul ederek Müslüman oldular. Bu dinin esaslarını kabilelerine anlatacaklarına, onları yeni dine da’vet edeceklerine, şayet Peygamber Medine’ye gelirse, ona yardım edeceklerine ve gelecek yıl yine hacca geleceklerine söz verdiler.

Söz verdikleri gibi, bütün kabile üyelerine Hazret-i Peybambar’in bir Resûl olduğunu duyurdular ve İslamiyet’i anlattılar. Bu arada Zekvan b. Abdi Kays, Mekke’ye giderek Müslüman oldu.

 

12. YIL: İSR ve Mİ’RÂC

İsrâ ve Mi’râc, bi’set’in/peygamberliğin 12. yılında gerçekleşti. Kelime manası olarak Mi’rac, yükseliş aracı, İsrâ da gece yolculuğu demektir. Peygamber aleyhisselâm’ın Mekke-i Mükerreme’den Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksâ’ya gidişine, İsrâ; Mescid-i Aksâ’dan sidretü’l-müntehâ ve daha ileri makamlara yükselişine de Mi’râc denir. İsrâ, âyet-i kerime, Mi’râc da hadislerle sabittir. Ancak mi’râc’ın âyetlerle delâleti de bulunmaktadır (Necm,7-18).

İsrâ

Ayet-i kerime’de buyruluyor:

Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Peygamberim Muhammed'i) bir gece Mescid-i Haram'dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah, her türlü noksanlıktan münezzehtir (uzaktır ve şanı yücedir). Hiç şüphesiz O (Allah), her şeyi işitendir, (gizli açık) her şeyi görendir (İsrâ,1).

Peygamber efendimiz bu yolculuğunu Cebrâil aleyhisselâm’ın rehberliğinde “burak” isimli bir binek (cennet vasıtası) üzerinde yaptı.

Resûlüllah, Mescid-i Aksa’da bazı Peygamberlere - Hazret-i Adem, Nuh ve İbrahim aleyhimü’s-selâm’a – imam olup iki rek’at namaz kıldırdı.

Mi’râc

Sonra Hazret-i Cibrîl ile birlikte yedi kat semaya yükseldi. Semaların her birinde sırasıyla 1.de Hazret-i Âdem, 2.de Îsâ ve Yahya, 3.de Yûsuf, 4.de İdrîs, 5.de Hârûn ve 6.de Mûsâ peygamberlerle görüştü. Sonunda Beytü’l-ma‘mûr’un bulunduğu 7. semada Hazret-i İbrâhim’le buluştu. Sidretü’l-müntehâ denilen makama vardıklarında Cebrâil aleyhisselâm’ın rehberliği sona erdi. Bundan sonra Resûlüllah, refref adında bir – cennet yaygısı, vasıtası - ile zaman, mekân, suret ve cihetten münezzeh olan yüce Allah’ın huzuruna vardı ve konuştu. Cenneti, cehennemi ve sayısız makamları gördü ve çeşitli nimetlere kavuştu.

Resûlüllah, dönüşte Hazret-i Mûsa’ya uğradı. Namazın tahfifi/50 vakitten 5 vakte indirilmesi konusunda onun tavsiyeleri yerine getirildi.

Sonra bir anda Kudüs’e, oradan Mekke-i Mükerreme’ye ve Ümm-i Hânî’nin evine geldi. Daha abdest aldığı suyun hareketi durmamıştı.

Değerlendirme

Ehl-i sünnet âlimleri, İsrâ ve Mi’râc mu’cizesini şöyle açıklamışlardır:

1) İsrâ ve Mi’râc mu’cizesi, uykuda ve rüyada değil, beden ruh birlikte, gece, uyanık olarak gerçekleşmiştir (Akâd-i Nesefiyye Şerhi, Taftazânî/ö.792/1389).

2) İsrâ ve Mi’râc mu’cizesi öncesi, “benim (Resûlüllah’ın) yanına iki adam (melek) geldi, göğsümü yardılar, zemzem suyu ile yıkadılar, sonra hikmet ve iman ile doldurdular.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6).

Buna göre, Resûlüllah’ın bedeni, Ahiret âlemi şartlarına göre hazırlanmıştır. Ahiret âleminde sebepler yoktur. Her şey, sebebe bağlı kalmadan yüce Allah’ın emriyle olmakta ve yaratılmaktadır. Cennet’teki köşklerin yapılması, meyvelerin yetişmesi ve olgunlaşması için – dünyada olduğu gibi - zamana, çalışmaya, hazırlığa, toprağa ve güneşe ihtiyaç yoktur.

3) Yüce Allah, bu mu’cize’de zaman içinde zaman yaratmıştır. Zaten Mu’cizeler, dünya şartlarına, olaylarına ve sebeplerine aykırı gerçeklerdir. Adı üzerinde onlar, insanı acze düşüren olaylardır. Onun için peygamberin mu’cizesine inanan, Mü’min olmaktadır.

4) Son peygamber Muhammad aleyhisselâm, daha dünyada iken âhiret âlemine âit cennet ve cehennem gibi yerleri görmüştür (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6).

5) Mi’râc’da beş vakit namaz farz kılınmıştır (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6).

6) Bi’set’in 12. yılında beş vakit namaza ilâve olarak Vitir namazı meşrû kılınmıştır (Ahmed Müsned, H.No. 23851; 24009/10). Hanefîlerde vâcib, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelîlerde sünnet-i müekkededir.

7) Beş vakitten önce Mü’minler, sabah ve akşam olmak üzere iki vakitte namaz kılıyorlardı. Ancak teheccüd kılmaları üzerlerine farzdı (Müzzemmil,2-4). Fakat 5 vakit namaz farz olunca, teheccüd’ün farziyeti nafileye dönüşmüştür (Celâleyn, Müzzembil, 20).

8) Her semavî/ilâhî dinde namaz ibadeti vardı (İbrahim,37-40; Enbiya,73; Hûd,87; Tâhâ,14; Mâide,12; Lokman,17; Âl-i İmrân,39; Meryem,31).

9) Bütün Ehl-i Sünnet Mü’minleri, İsrâ ve Mi’râc’ın âyet ve hadislerce beden ruh birlikte, gece, uyanık olarak gerçeleştiğine inanırlar. Bu mu’cizeye inanmayanların bid’at ve dalâlet ehli olarak Eshab-ı Kiram’ın yolundan ayrıldıklarına hükmederler.

Mi’râc Münkirleri

Buhârî ve Müslim başta olmak üzere diğer “Hadis Musannıfları”nca 32 sahâbe-i kiram tarafından İsrâ ve Mi’râc mu’cizesi nakledilmiştir. Ehl-i Sünnet câmiasının bu nakillerden çıkardığı netice, İsrâ ve Mi’râc’ın rüya ve uykuda değil, beden ruh birlikte, gece, uyanık olarak gerçekleştiği şeklinde olmuştur.  (M.A.Köksal, İslam Tarihi).

Mi’râc’ı inkâr edenler arasında kâfirler, münafıklar olduğu gibi, Müslüman etiketli İlahiyatçı ve batı patentli modernist İslamcılar da bulunmaktadır. Bu konuda şu gruplandırma yapılabilir:

1) İsrâ ve Mi’râc’a, Mekke kâfirleri inanmamışlardır. “Kendini peygamber ilân eden bu adam, yaklaşık iki aylık bir mesafeye bir gecede gittiğini söylüyor ve tamamen saçmalıyor.” demişler ve Mescid-i Aksa ile ilgili Resûlüllah’ı sorguya çekmişlerdir.

2) Zamanımızda Misyonerler, Oryantalistler, Yahudiler, Hristiyanlar ile Müslüman etiketli Tarihselciler (Fazlurrahman gibi), Dinî Çoğulcular, Münafıklar (Hamidullah gibi), Hadis Münkiri İlahiyatçılar (İsrafil Balcı, Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan gibi), Mi’râc’a inanmazlar.

3) Ehl-i Bid’at, Mi’râc’ın uykuda/rüyada veya ruhen olduğunu iddia ederler. DİA’da (Diyanet İslam Ansiklopedisi) Mi’r’ac maddesinde “ruhen” olduğu görüşüne ağırlık verilmiştir. Oryantalist temsilcisi, M. Hamidullah da “ruhen” dediği gibi, âyetle sabit Mescid-i Aksâ’nın da göklerde olduğu iddiasında bulunmuştur.

Birinci Akabe bey’ati

Nübüvvet’in/peygamberliğin 11. yılında Ensar’dan altı kişi, Akabe'de Peygamberimiz aleyhisselâmla buluşup Müslüman olmuş ve gelecek yıl tekrar gelmek üzere Peygamber Efendimiz’e söz vermişlerdi.

Bi’set’in/peygamberliğin 12. Yılında hac mevsiminde - Ensar’dan bir önceki yıl Müslüman olan 6 kişiden 5’inin de hazır bulunduğu - 12 kişilik bir topluluk, 1. Akabe'de Peygamberimiz aleyhisselâmla geceleyin buluştular.

Eshâb-ı Kiram’dan Ubâde b. Sâmit anlatıyor:

Ben 1. Akabe Bey'atı’nda bulunmuş olan kişilerden ve kabile temsilcilerindendim. Resûlüllah aleyhisselâm bize şöyle buyurdu:

1) Geliniz! Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak,

2) Birşey çalmamak (hırsızlık yapmamak),

3) (Hangi sebeple olursa olsun) çocuklarınızı (özellikle kız çocuklarınızı) öldürmemek,

4) Ellerinizle ayaklarınız arasıyla ilgili iftira uydurmamak (zina iftirasında bulunmamak),

5) Mârufta (dinin iyi gördüğü konularında) bana isyan ve itâatsizlik etmemek,

Üzere bana bey'at ediniz (söz veriniz)!

6) Ahdinize vefâ gösterirseniz (sâdık kalırsanız), (yüce Allah’ın va’dettiği) Cennet’i kazanırsınız!

7) İçinizden kim de haddi mûcib (dinin açıkça yasakladığı) birşey yapar da kendisine had (cezası) uygulanırsa, bu, onun (günahının) keffâreti olur.

8) Allah kimin suçunu örterse, onun işi de Allah'a kalır.

9) Allah dilerse, onu azaba uğratır, dilerse af eder, buyurdu.

Biz de hepimiz söylenenlere riâyet edeceğimize söz verdik (M.A. Köksal, İslam Tarihi).

Medine’de İslamiyet yayılıyor

Evs ve Hazrec kabilesi Müslümanlarının ileri gelenleri, Peygamberimize bir mektup göndererek İslamiyeti ve Kur’an’ı öğretecek bir “Mukri”nin/Muallim’in Medine’ye gönderilmesini talep ettiler:

Talepleri şöyle idi:

Medine’de İslâmiyet açıklandı ve yayılmaya başladı. Halkı Allah'ın Kitabı’na da’vet edecek, Kur'ân-ı Kerîm’i okuyacak ve öğretecek, İslâm dinini anlatacak, İslâm sünnet ve şeri’atını aramızda ikame edecek, namazlarımızda bize imamlık yapacak bir mukri/muallim gönder! "

Bunun üzerine, Peygamberimiz aleyhisselâm, Mus'ab b. Umeyr'i gönderip, onlara Kur’an okumasını ve İslâmiyet’i öğretmesini buyurdu.

Mus'ab b. Umeyr ile birlikte, İbn Ümmi Mektum da Medine'deki Müslümanlara Kur'ân-ı Kerîm okumak üzere Medine'ye gitmişti.

 

13. YIL: İKİNCİ AKABE BEY’ATİ

Ensar’dan Cabir b. Abdullah anlatıyor:

Resûlüllah aleyhisselâm hac mevsimlerinde halkın Ukâz, Mecenne ve Mina'daki konak yerlerine varıp:

“Rabbimin peygamberlik vazifesini yerine getirinceye kadar, beni barındıracak kim var? Bana yardım edecek kim var ki, kendisine Cennet verilsin?” diye seslenirdi.

Resûlüllah’ın bu çağrısına, Yesrib/Medineliler cevap verdiler.

Nübüvvetin 13. yılı (622) hac mevsiminde Hazret-i Peygamber’i Medine’ye davet etmeye karar veren, si kadın, 73 veya 75 Medineli, asıl niyetlerini gizli tutarak, hac için Mekke’ye giden müşrik Medineliler’le birlikte yola çıktılar. Mekke’ye varınca, Peygamber aleyhisselâm ile gizlice haberleşerek, hac vazifesinin ifasından sonra bir gece Akabe’de buluşmayı kararlaştırdılar. O gece Akabe’ye herkesten önce gelen Hazret-i Peygamber’in yanında sadece amcası Hazret-i Abbas b. Abdülmuttalib vardı. Hazret-i Abbas etkili bir konuşma yaptı.

Yeğeninin Medineliler’in da’vetini kabul ederek, oraya hicret etme arzusunda olduğunu söyledi. Ancak başlarına çeşitli sıkıntılar gelebileceğine, bütün Arap kabilelerinin kendilerine düşman olacağına dikkatlerini çekti.

Medineliler söylenenleri kabul ettiler ve Peygamber aleyhisselâm’a istediği şartlarda bey’ate hazır olduklarını belirttiler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, bir konuşma yaptı, Kur’an okudu, onları İslâm’a daha kuvvetle bağlanmaya teşvik etti.

Akabe Metni

Resûlüllah, hicret ettiği takdirde:

1) Kendisini; canlarını, mallarını, çocuklarını ve kadınlarını korudukları gibi koruyacaklarına,

2) Rahat günlerde de sıkıntılı anlarda da ona itâat edeceklerine,

3) Bollukta da darlıkta da gerekli malî yardımda bulunacaklarına,

4) İyiliği emredip kötülüğe engel olacaklarına,

5) Hiç kimseden çekinmeden hak üzere (İslam’ın emrettiği şekilde) olacaklarına,

Yemin edip bey’at etmeye da’vet etti.

Orada bulunan Medineliler’in hepsi, bu şartlarla ona bey’at ettiler.

Sözleşmeden sonra Medineli Müslümanlar, konak yerlerine, ağırlıklarının yanına dönüp, sabaha kadar istirahate çekildiler.

Mekke müşrikleri, bey’at haberini alınca, Medinelilerin yanına geldiler ve böyle bir sözleşmenin olup olmadığını sordular. Bey’at’ten haberi olmayan bazı müşrik Medineliler, yemin vererek, bir sözleşme olmadığını söylediler. Gerçekten onların Akabe bey’atı’ndan haberleri yoktu. Ancak müşrikler, yakaladıkları Müslümanları Mekke’ye götürüp feci şekilde dövdüler.

O dönemde Mekkeli ve diğer illerdeki müşrikler de hac mevsiminde Kâ’be’ye gelip ziyarette bulunuyorlardı. Onun için o mevsimde Mekke çok kalabalık oluyordu. Müslümanlar da kendilerini kolayca gizleyebiliyorlardı.

Bundan sonra Resûlüllah’ın emri üzerine, Peygamber ile aralarındaki irtibatı sağlayacak 12 nakîb/temsilci seçtiler.

Bu anlaşmadan sonra Peygamber aleyhisselâm, Eshâb-ı Kiram’ına Medine’ye hicret etmeleri için izin verdi.

Mekkeli Sahâbîlerin Hicreti

Resûlüllah aleyhisselâmla Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer nasıl Mekkeli müşrikler yüzünden Medine'ye hicret ederek, Muhacirlerden oldularsa, Ensar’dan olanlar da, şirk yurdu olan Medine'den Akabe gecesinde Resûlüllah aleyhisselâm’ın yanına gelmekle, Muhacirlerden sayılmışlardır.

İlk Hicret eden sahâbîler arasında şunlar bulunmaktadır:

1) Âmir b. Rebî’a ile zevcesi Leylâ Hatun,

2) Ganm b. Dudan/Cahş oğullarının bütün erkek ve kadınları (22 erkek ve 8 kadın). Bunların hepsi Kuba köyünde Mübeşşir b. Abdulmünzir'e misafir oldular.

3) Hazret-i Ömer ve arkadaşları (20 kişi. Kuba köyünde Rifâa b. Abdulmünzir'e misafir oldular). Radıyallahü anhüm.

Bütün hicret edenler, Mekke’den gizli çıkmışlardır. Ancak Hazret-i Ömer b. Hattab, kılıcını kuşanmış, oklarını takmış ve savaş hazırlığı içinde, önce Kâ’be'ye gitmiş, onu yedi kere tavaf ettikten sonra, orada bulunan Müşriklerin ileri gelenlerine şöyle demiştir:

“Anasını ağlatmak, yahut çocuğunu yetim veya karısını dul bırakmak isteyen varsa, şu vâdinin arkasında gelip benimle karşılaşsın! Hicret ediyorum.”

Fakat hiçbir kimse, ardına düşüp onu takip edememiştir.

Muhacirleri misafir edenler

1) Kuba’da Mübeşşir b. Abdulmünzir (30 kişi).

2) Kuba’da Rifâa b. Abdulmünzir (Hazret-i Ömerle birlikte 20 kişi).

3) Kuba’da Külsûm b. Hidm (Hazret-i Hamza ve Enes b. Mâlik ile birlikte 5 kişi).

4) Kuba’da Bel'aclanların kardeşi Abdullah b. Seleme (7 kişi).

5) Münzir b. Muhammed b. Ukbe (Zübeyr b. Avvam ve arkadaşı).

6) Hassan b. Sâbit'in kardeşi Evs b. Sâbit (Hazret-i Osman ve diğerleri). Radıyallahü anhüm.

Kuba köyünde, içlerinde Hazret-i Ömer ve Ebû Seleme'nin de bulunduğu Muhâcir cemâatine, Sâlim Mevlâ Ebi Huzeyfe imamlık etmiş, namazlarını kıldırmıştır.

Mekke'de kalan diğer Müslümanlar da, bölük bölük birbiri ardınca, gizlice Medine'ye hicret etmişlerdir.

Resûlüllah’ın Hicreti Başlıyor

Mekkeli kâfirler, çok sıkı tedbirler almalarına rağmen, hicret devam ediyordu. Yakaladıkları Müslümanları, dövüyor ve onlara şiddetli işkenceler uyguluyorlardı.

Müşriklerin ileri gelenleri, Dâru’n-Nedve’de toplandılar, bu işi kökünden hâlletmeye ve Peygamberi tutuklamak veya öldürmek ya da sürgüne göndermek konusunda teklifler ortaya atıldı. En sonunda Ebû Cehil’in teklifiyle “öldürme”ye karar verildi. Bu durum, rahmet Peygamberi’ne vahiy ile bildirildi:

Hani o kâfirler, seni bağlayıp hapsetmeleri, ya öldürmeleri, veya (Mekke’den) çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar bu hileyi kurarlarken, Allah, hilelerini başlarına yıkıveriyordu (hilelerinden seni kurtarmış bulunuyordu). Allah, hilekârlara ceza verenlerin en hayırlısıdır (Enfâl,30).

Peygamber aleyhisselâm, doğduğu, büyüdüğü ve çok sevdiği vatanı Mekke’den Allah’ın izniyle ayrılıyordu. Arkadaşlarının en sâdığı “sıddîk” Ebû Bekir’e hicret haberini verdi. Ancak evi ve her tarafı kâfirlerce kuşatılmıştı.

Fakat onlar, yüce Allah’ın sonsuz kudret ve rahmetine sığınarak suikast timinin arasından korkusuzca ve selametle geçtiler. Gözlere görme özelliğini veren Allah, suikastçıların görme hassalarını, yüzlerine doğru serpilen bir avuç toprak alıvermişti. İmansız kalplerin bunu anlamaları elbette mümkün değildir. Zaten kâfirler ve onlara inananlar, her şeyi maddi ve zahir/görünen çerçevede düşündüklerinden, onun arka planını göremediklerinden, ya da ona inanmadıklarından kaybediyor, imana nâil olamıyorlar.

Sevr dağı ve mağarasındaki mu’cizeyi de kâfirlerin anlamaları ve kavramaları da imkânsız gibidir. Rahmet Peygamberi ve sâdık arkadaşı, mağaraya girer girmez, bir ağacın bitmesi, mağaranın girişini dallarıyla kapatması, hemen bir örümceğin ağ örmesi ve iki güvercinin yuva yapması, tamamen Allah’ın ilim, irade, kudret ve yaratmasıyla ilgilidir. Kâinatta/evrende her şeyi sevk ve idare eden ve yaratan Allah’a inanan bir Mü’min’in bu konuda zerre şüphesi olmaz. Kâfir zannediyor ki, yerden bitki, kendiliğinden çıkıyor; ağaçlar, kendiliğinden yeşeriyor, soluyor; kuşlar, kendiliğinden yuva yapıyor; annenin karnındaki çocuğa kendiliğinden göz, kulak, kol, bacak, beyin ve sinir sistemi veriliyor.

Mu’cizeye inanmayan Materyalist ilahiyatçıların, hakiki imana kavuşamamaları da Allah’a, şeriatın açıkladığı şekilde iman etmemelerinden ileri gelmektedir. Şeriatin emrinde olmayan bir akıl, şüphesiz insanı tâgut’un/şeytan’ın inkâr yoluna götürür (Nisâ,60).

Mekke Dönemi değerlendirmesi

Mekke Dönemi’nde İslam dini ve bu dini tebliğ eden Peygamber aleyhisselâm’ın uyguladığı da’vet tekniği ve stratejisi, kısaca şöyle özetlenebilir:

1) Gizli da’vet ile tebliğe başlanıyor.

2) Önce yakın akraba da’vet ediliyor.

3) Hakkı/İslam’ı duyuran kişilerin alay, istihza, saldırı, işkence ve çeşitli zorluklarla karşılaşacakları bildiriliyor.

4) Hakkı ikame edebilmek için, sabır, metanet ve mücadelenin gerekli olduğu gösteriliyor.

5) Emir’e itâat ve bağlılığın şart olduğu isteniyor.

6) Stratejik toplantı ve kararların, mutlaka gizlilik içinde alınması ve yürütülmesinin başarıda önemli bir kural olduğu anlaşılıyor.

 

Kaynak:

https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/dr-c-ahmet-akisik/hazret-i-peygamberin-peygamber-olarak-11-13-yillari-634602

Ana Sayfa