Ana Menü (Fihrist)

Sayfayı Yeni Pencerede Aç

18 Haziran 2022

Meral Akşener’in övdüğü “Medenî Bilgiler” kitabı

İslam’a hakaret ve iftiralarla dolu

Dr. C. Ahmet Akışık   - c.ahmetakisik@gmail.com

“Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabı, 1931 yılında iki cilt halinde yayımlanmıştır. Kitabın ikinci cildi CHP Genel Sekreteri Recep Peker tarafından hazırlanmıştır.

Kitapla ilgili Prof. Dr. Hasan Ünder şöyle der: “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında dönemin aydınlarının bizzat yazdığı kısımlar bulunmaktadır. Bunlar, “Türkiye’de Cumhuriyet Nasıl Oldu?” başlıklı bir bölümde Tevfik Bıyıklıoğlu; “Askerlik Vazifesi” adlı bölümde İsmet İnönü ile Fevzi Çakmak’ın bazı cümle veya paragrafların sahibi olduğuna ilişkindir. Kitapta İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Bakan Cemal Hüsnü Taray’ın askerlikle ilgili görüşleri de yer almıştır. Afet İnan’ın kaynaklar arasında adını belirtmediği, bir ansiklopediden ve “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler”den önce ortaokullarda hemen hemen tek ders kitabı olarak okutulan Mehmet Emin Erişirgil’in Yurt Bilgisi adlı kitabından yararlanılmıştır. Goltz’un Milleti Müsellaha adlı kitabı, Vatandaş İçin Medeni Bilgiler’in başka bir kaynağını oluşturmaktadır (Hasan Ünder, “Milleti Müsellaha ve Medeni Bilgiler”, Tarih ve Toplum, Sayı 192, Aralık 1999, Ankara s. 49-56.).

Kitabın yazarı Afet İnan’dır. Kitap, 1969, 1988 ve 1998 yıllarında Medeni Bilgiler adıyla basılmıştır. Maarif Vekaleti bu kitabı, 1933’de basmıştır.

“Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabı, şu başlıklar altında ele alınarak değerlendirilebilir:

 

1. İnsanı “Tabiat” Yarattı

Doğanın (tabiatın), her şeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça doğanın çocuğu olan insan kendinin de büyüklüğünü ve onurunu anlamaya başladı.

İşte, insanlar, bu anlayış derecesine yükseldikten sonradır ki “doğanın (tabiatın), insanda yarattığı bütün yetenekler, çalışmalarını serbest olarak yapmayı ve serbest olarak geliştirmeyi gerekli kılar; bu gereklilik doğaldır; doğanın verdiği haktır”, düşüncesine ulaştılar (Medeni Bilgiler, Liseler için, 1931, s. 80-81).

Yukarıdaki ifadeler, yüce Allah için kullanılan “ekber/en büyük” karşılığında “tabiat” için kullanılmıştır:

İnsan da tabiatın çocuğudur. O, yaratmıştır. Aynı şekilde bütün yeteneklerini yaratan da tabiat olmuştur.

Bu görüş, Materyalizm, Pozitivizm ve “Aydınlanma” çağının dine ve evrendeki olaylara bakışına dayanmaktadır: Allah yok, din yok, maneviyat yok ve her şey, maddeden, görünenden ibarettir. Onun adı da “Tabiat”tır. Yaratan “tabiat”tır.

 

2. “Toplum” da Yaratıcıdır

Ahlak, kutsaldır; çünkü en büyük ahlaki gerçeklik sahibi bir “yapan”a dayanır. O yapan, yalnız ve ancak “toplum”dur. Ondan başka bir yapan (yaratıcı) yoktur. Allah dışında düşünce sahibi olanlar için, örnek bir şekilde düşünülmüş toplum dahi, sadece bilinçte vardır. Çünkü vicdanlarımız üzerinde etkili olan ruhsal hayat, toplumun bireyleri arasındaki eylem ve tepkilerden oluşur. Gerçekte “toplum”, yoğun bir düşünce ve ahlaki çalışma odağıdır (Medeni Bilgiler, s.43-44).

Burada ahlâk, dinî kaynaklardan (âyet ve hadislerden) koparılarak dünyevileştirilir, daha sonra ise millîleştirilir. Söz konusu millîleştirme işleminde ahlâk, “seküler bir kutsallık”la buluşturulur. Başka bir anlatımla “millî his”, “dinî his”in yerine geçen bir “karşı kutsallık” alanı oluşturur (Doç. Dr. Fatma Gürses “Kemalizm’in Model Ders Kitabı: Vatandaş İçin Medeni Bilgiler”, s. 9/Akademik Bakış - C.4, S.7, Kış 2010).

“Toplum” kavramı da “ondan başka bir yapan (yaratıcı) yoktur” denilerek, “yaratıcı Allah” yerinde kullanılır.

 

3. Muhammed’in Kurduğu Din

Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, milliyetlerin fevkinde (üstünde) şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu (sürüklüyordu). Açık ifadeyle:

Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, milliyetlerin üstünde kapsamlı bir Arap milliyeti siyasetine götürüyordu (Medeni Bilgiler, s. 364-365).

Cümle temelde yanlış kurulmuştur. Peygamberler din kurucuları değildirler. Hazret-i Muhammed “aleyhisselâm” da din kurmamış, yüce Allah tarafından peygamber seçilmiş ve kendisine indirilen âyetleri, İslam dinini insanlara tebliğ etmiştir. Peygamberlerin bir görevi de tebliğdir. Tebliğ, gelen vahyi, insanlara bildirmektir.

İslam’ın gayesi, “Arap milliyetçiliğine götürmesidir” ifadesi, İslam’ı hiç bilmeyenlerin veya ancak İslam düşmanlarının ortaya atabilecekleri bir yalan ve iftiradır. Hangi âyet ve hadiste bu bildirilmiştir? Aksine dine aykırı bir kavmiyetçilik, yerilmiş, kötülenmiştir. İslam’da kardeşlik ve takva esas alınmıştır (Hucurat, 13). İslam’ın temel kaynaklarında olmayan bir şeyin, dine mâl edilmesi kadar kötü ve âdi bir isnad olabilir mi?

 

4. Arapların Dini

Türk’ler, Arap'ların dinini (İslam’ı) kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türk'lerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir şekilde tesir etmedi. Bilâkis, Türk milletinin milli rabıta (bağ)larını gevşetti, milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu (Medeni Bilgiler, s. 364).

“İslam” karşılığında kullanılan “Arap'ların dini” kavramı, “bilim”e de, halk arasında kullanım şekline de tamamen aykırıdır. İslam, Arapların dini değildir. O dönemde Arapların dini, putperestlik idi. Peygamber efendimiz elbette o toplumdandır ve putperestliğe karşı savaş açmıştır.

Hazret-i Peygamber’in İslam da’vetine icabet eden Araplar, İslam potasında eriyerek birbirlerini kardeş bilen Eshâb-ı Kiram olmuşlardır. Artık toplum hayatında, insan ilişkilerinde, iman, ibadet ve ahlâk konularında dinin koyduğu ölçüler ön plandadır. Zaman zaman kavmiyetçilik fikrini andıran davranışlar ortaya çıkınca, Resûlüllah, Mü’minleri en şiddetli şekilde ikazda bulunmuş, uyarmıştır.

Türkler de toplum hayatında, insan ilişkilerinde ve dini yaşayışta, aynen Eshâb-ı Kiram’ı örnek alarak davranışta bulunmuşlardır.

Türkler, Müslüman olduktan sonra Arap, Acem ve Mısırlılar ile ırk esasına dayanan bir millet olmak için gayret sarfetmemişlerdir. Çünkü İslam dininin böyle bir hedef ve gayesi yoktur. Müslümanlar, Türkistan illerinde, Acem topraklarında ve Afrika kıtasında ilerlerken, hiçbir zaman halkı Arap yapmak için ırklarını öne sürmemişlerdir.

Aynı şekilde Alparslan Anadolu diyarına girerken ve Fatih İstanbul’u fethederken, halkı Türkleştirmek için değil, insanlara dünya ve Ahiret saadetini, adaleti, temizliği, çalışkanlığı, gerçek manada insanlığı sunan İslam’ı duyurmak ve onlara tanıtmak için gelmişlerdir. İddia edildiği gibi İslam:

“Türk milletinin milli rabıta (bağ)larını gevşetti, milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu.” suçlaması, tarihî gerçeklere tamamen aykırıdır.

Bugün bile ırkçılık, bütün dünyada yasaklanmıştır. Irkçılık ile İslam çerçevesindeki milî his ve ruhu, ecdada saygı ve hürmeti, aile ve akraba önceliğini birbirine karıştırmamak lâzımdır.

İslam’ı anlamayanlar ya da İslam’a inanmayanlar, hiçbir zaman Müslüman’ı ve İslam’daki fetih ruhunu kavrayamamışlardır.

 

5. “Ümmet” Kavramına Tepki

Bu Arap fikri, “ümmet” kelimesi ile ifade olundu (Medeni Bilgiler, s. 365).

Ümmet kavramının Arap fikriyle hiçbir ilgisi yoktur. Herhâlde bu, İslam’a ve Müslümanlara duyulan tepkiden ileri gelmektedir. Ümmet mefhumu, âyet ve hadislerde geçmektedir.

Hak dine de (Enbiyâ, 92), bâtıl dine de inananlara (Zuhruf, 22) ümmet denilmiştir. İnsanlar başlangıçta bir tek ümmet idi, yani tevhid dini üzere idiler. Sonradan ihtilâfa düşerek şirk ve küfre karışmışlardır (Yûnus, 19). Yüce Allah, isteseydi insanlar tek bir ümmet, yani tek din, tevhid dini İslâm üzere olurlardı. Fakat onlara irade hürriyeti vererek, iman ve küfrü seçmede, onları serbest bırakmıştır (Hûd, 118; İnsan, 3).

Anlam olarak ümmet, bir peygambere inananlar ve semâvî dinlere mensup kavimler topluluğu; Kur'ân-ı Kerim’de de, genel olarak din, müddet, zaman (Hûd, 8), rehber (Nahl, 120) ve topluluk (Kasas, 23) anlamlarında kullanıldığı görülmektedir.

 

6. Müslümanlarla İlgili Doğru Tespit

Muhammed'in dinini kabul eden (Mü’min)ler, kendilerini unutmağa, hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine (i’lâ-i kelimetüllah’a) hasr etmeğe (adamaya) mecburdular (Medeni Bilgiler, s. 365).

Bu cümle ve tespit, çok doğrudur. Keşke her Mü’min bu düşüncede ve idealde olsa, bu durumda dünyamız daha güzel, ma’mur ve insanlar, daha müreffeh olurlar.

Ecdadımız Selçuklu ve Osmanlılar, i’lâ-i kelimetüllah’a (“hakk”ı duyurmaya) inanmasalar ve bu uğurda çalışmasalardı, şimdi bizim millet olarak Müslüman varlığımız, söz konusu olamazdı.

 

7. İbadetler, Türkçe Yapılmalı

Bununla beraber, Allah'a kendi lisanında (Türkçe) değil, Allah'ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitap (Kur’an)la ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe Allah'a ne dediğini bilmeyecekti (Medeni Bilgiler, s. 365).

Bu, son derece yanlış bir itikat ve düşüncedir. Çünkü din, insan ürünü ve yapısı bir kurum değildir ki, ona istenilen şekil verilebilsin. Din, yüce Allah’ın peygamber vasıtasıyla insanlara gönderdiği emir, yasak, kasas, diğer dünya ve âhiret bilgilerini içinde bulunduran ilâhî bir düsturdur. Din, nasıl emredilmişse, o şekilde uygulanır. Dini değiştirmeye, peygamber de yetkili değildir. Kur’an-ı Kerim, Arapça indirilmiştir. Namaz, Ezan, Oruç, Zekât, nasıl bildirilmişse, o şekilde inanılacak ve tatbik edilecektir. Mutlak kudret ve irade sahibi, hâkim Allah’tır. O, böyle dilemiştir. İnsanın burada fikir ve kanaat belirtmesi, söz konusu değildir. Zaten dinde zorlama da yoktur. Allah’a ve gönderdiği kitaba inanan, Mü’mindir. İslam’a göre inanmayan kâfirdir. Konu bu kadar basittir. Fakat milyarlarca Müslüman’ın inandığı bir din, değiştirilmeye kalkılırsa, elbette imanlarının gereği Müslümanlar, buna itiraz edecekler ve tepki göstereceklerdir. Bugünkü seküler hukuk ve kanunlarımız da bunu onaylamaktadır. Kimse, başkasının dinini, inancını tahkir, tezyif ve tebdile yeltenme hakkına sahip değildir.

 

8. Beyni Sulanmış Hafızlar

Türk Milleti asırlarca ne yaptığını ve ne yapacağını bilmeden âdeta bir kelimesinin manasını bilmediği hâlde, Kur’an'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler (365-366).

Ecdadımız, ne yaptığını ve ne yapacağını çok iyi bilmiştir. Allah’a ve onun gönderdiği mübarek ve mukaddes Kitab’ına can-ı gönülden inanmış ve İslam’ın iman nûrunu taşıyan Mü’minler olmuşlardır. Hepsi, gökteki yıldızlar misali, yeryüzünü aydınlatmıştır. Bir Mü’min’in iman “nûr”u, güneşi ve ayı sönük hâle getirmiştir. Hele onu ezberleyen hâfızlar, “beyni sulanmış” değil, beyni, kalbi ve bütün hücreleri nurlanmıştır.

Fakat bazıları, “nûr”u, zulmet/karanlık olarak görebilirler. Nitekim Ebû Cehil ve Ebû Leheb de “nûr”u zulmet olarak görmüşler ve ömürlerinin sonuna kadar İslam’a düşman kesilmişlerdir.

 

9. Artık Türk, cennet’e inanmıyor

Artık türk, cenneti değil, eski, hakiki büyük türk (şaman) cedlerinin mukaddes miraslarının, son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyor (Medeni Bilgiler, s.369).

Çok yanlış bir tespit. İslam’ı din olarak seçen bir Türk, Şamanizm ve Totemizm’de olduğu gibi ağaca, taşa, toprağa, yıldıza, aya ve güneşe tapmayı reddetmiş, bunları ve her şeyi yaratan, eşi, benzeri, ortağı olmayan ve yüceler yücesi kudret sahibi Allah’ın gönderdiği İslam’a iman etmiştir. Onun için onun Ahiret’te gideceği yer, sonsuz cennettir. Kâfirlerin gidecekleri yer de sonsuz cehennem ateşidir.

 

10. Hak, göklerde değil, yeryüzünde

Bireysel haklar görüşü, tabii hak düşüncesi, Allahlık sıfatı düşüncesi temelinden gökyüzünden koparılarak yeryüzüne indirildikten sonra, meydana çıkabilmiştir (Medeni Bilgiler, s. 81).

“Gökyüzünden koparılma”, Allah’a, Peygamber’e ve vahye inançsızlığın bir ifadesidir. “Allahlık sıfatı”, çok çirkin bir tanımlamadır. Bu cümlede yüce Allah’a başkaldırı, isyan ve meydan okuma görülmektedir. Adeta “sen yaratıcı olduğunu bildiriyorsun, ama ben seni tanımıyorum, güç ve kuvvet bendedir” şeklinde bir karşı koyma vardır.

Ancak insan, etrafına bakmıyor mu, insanlar yaşlanıyor, ne kadar güçlü, itibarlı, zengin, idareci ve makam sahibi olursa olsunlar, zamanı gelince, kendilerine verilen güç ve süre dolunca ölüyorlar. Doktorların elinde ölüyorlar. Doktorlar, Krallar, Nemrutlar ve Firavunlar da ölüyor. Kimse mani olamıyor. Dünyayı titretenler, “ben yarattım” diyenler de ölüyorlar. İnanmadıkları o asıl Yaratıcı, Azîz ve Kahhâr olan Allah, güçlerini ve itibarlarını sıfırlayınca, “ölüm” gerçeğiyle karşılaşınca bir itirazları olamıyor ve teslim olmak mecburiyetinde kalıyorlar. Bütün bu gerçekler karşısında yine de insan, birçok insan, düşünmüyor, düşünmedikleri için de halâ Allah’a isyana devam ediyor, yaratıcılık ve ilâhlık iddiasında bulunuyor.

***

Vatandaş İçin Medeni Bilgiler, 1930’dan 1939’a kadar ortaokullarda yurttaşlıkla ilgili tek ders kitabı olarak okutulmuş, ancak Atatürk’ün ölümünden sonra uzun süre ders kitabı olmadığı hâlde yeni basımları yapılıp genel okuyucu kitlesine de ulaştırılmamış, sadece bir kuşağın siyasal eğitiminin temel dayanağı olmuştur (Doç. Dr. Fatma Gürses “Kemalizm’in Model Ders Kitabı: Vatandaş İçin Medeni Bilgiler”, s. 16/Akademik Bakış - C.4, S.7, Kış 2010).

 

Sonuç

Vatandaş İçin Medeni Bilgiler ders kitabı’nda:

1. Batılı eğitim sistemine entegre olabilmek için Türklerin Müslüman Osmanlı kimliği arka plana alınarak, Türklerin Asyalı kökleri övülmektedir.

2. İslamî esas ve değerler, açık olarak inkâr edilmekte ve aşağılanmaktadır.

3. Eğitim sisteminde fertlerin/bireylerin farklı özellikleri dikkate alınmadan tek tip – inanç ve duygu bakımından – vatandaş yetiştirme hedeflenmektedir. Bu durumda bilim değil, ideoloji esas alınmaktadır.

4. Kitap içeriği, bugünkü mer’î hukuka ve insan haklarına aykırıdır.

5. Kitap içeriği, bugünkü demokrasi anlayışı ve uygulamasını yürürlükten kaldırmaktadır.

 

Kaynak:

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/dr-c-ahmet-akisik/628572.aspx

Ana Sayfa