İkili (Çift) Sayfaya Geçiş

Ana Menü (Fihrist)

Geri

 

 

ŞÂFİÎ

ÂYET

İleri

Sayfayı Yeni Pencerede Aç

Tek Sayfaya Geçiş

16

"O, sizi sallayıp çalkalar diye, yeryüzüne sabit ve muhkem dağlar, ırmaklar, yollar koydu. Ta ki, maksatlarınıza ulaşasınız. Daha nice alâmetler. Yıldızla da, onlar yollarını bulurlar".

Bil ki bu ayetin maksadı, Allahü teâlâ'nın yeryüzünde yarattığı bazı nimetleri dile getirmektir.

Birinci Nimet: "O, sizi sallayıp çalkalar diye, yeryüzüne sabit ve muhkem dağlar... koydu" ayetinin ifâde ettiği husustur. Bu ayetle ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayetteki (......) ifâdesinin takdiri Kûfefilere göre "sizi, sallayıp çalkalamasın diye"; Basralılara göre ise "sizi sallayıp çalkalamasını istemediği için" şeklindedir. Biz bu hususu, (Nisa, 176) ayetini tefsir ederken açıklamıştık. Meyd kelimesi hareket etmek, sağa sola yalpalamak anlamına gelir. Arapça'da bu manada, "Mâde-yemîdu-meyden" denilmektedir.

İkinci Mesele

Bu ayetin tefsiri hususunda cumhurdan gelen en meşhur görüş şudur: Gemi, suyun üzerine bırakıldığında, bir taraftan diğer tarafa meyleder ve yalpalar. Fakat o geminin içine, ağır bazı şeyler, eşya konulduğunda, gemi suyun yüzünde istikrar bulur ve dengelenir. İşte, tıpkı bunun gibi Allah da yeri suyun üzerinde yaratınca, bir tarafa meyletti ve yalpalamaya başladı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak yeryüzünde bu ağır dağları yarattı da, böylece, yer de, o dağların ağırlıkları sebebiyle suyun yüzünde karar kılmış oldu.

Bir kimse şöyle diyebilir: Bu, birkaç bakımdan problem arzeder:

Birinci Soru: Bu açıklama, ya yerin ve suyun, tabiatı gereği ağır olduklarını kabul etmekle yahut bu temel düsturu kabul etmeyip de, aksine bu maddelerin hareketlerinin tabiat ve karakterleri gereği olduğunu söylemekle, veyahut da bunların hareketlerinin tabiatları gereği olmayıp, tam aksine hür ve irâde sahibi- bir failin yaratmasıyla olduğunu kabul etmekle yapılabilir. Birinci takdirde, bu izah müşkildir. Çünkü bu temel kaideye göre, yerin sudan daha ağır olduğunda bir şüphe yoktur. Sudan daha ağır olan ise, suya batar, onun üzerinde kalmaz. O suyun yüzünde yüzmeyince de, onun, sağa sola meylettiği, yalpaladığı söylenemez. Ama gemi böyle değildir. Çünkü gemi, ağaçtan yapılmaktadır. Ağacın içinde ise, hava ile dolu boşluklar bulunmaktadır. İşte bundan dolayı o ağaç, suyun üzerinde kalır, bu durumda da suyun üzerinde sağa sola meyleder ve yalpalar. Fakat içine ağır cisimler konulduğunda ise, yalpalaması durur ve karar kılar. Böylece, bu ikisi arasındaki fark anlaşılmış olur.

İkinci durum ise şöyle denilmesidir: Yerin ve suyun ağırlığı veya batması gibi bir tabiatı yoktur. Amma yerin alta inmesinin sebebi, Allah'ın, âdetini böyle icra etmesidir. Keza suyun yeryüzünü kuşatması da, sadece âdetullahın böyle icra edilmesindendir. Yoksa ne yerin, ne de suyun, bu özellikleri gerektiren bir tabiatı söz konusu değildir." İşte bu durumda biz diyoruz ki: Yeryüzünün sakin olmasının sebebi, Allahü teâlâ'nın onda sükûneti; onun sağa sola hareket edip yalpalamasının sebebi de, yine Cenâb-ı Hakk'ın onda hareketi yaratmış olmasından ötürüdür. Böyle olması halinde, "yeryüzü sağa sola yalpalıyordu da, yalpalamasın, yerinde dursun diye, Allahü teâlâ dağları yarattı ve o dağları yere perçinledi" şeklindeki görüş yanlış olur. Çünkü bu görüş ancak, yerin karakterinin, sağa sola yalpalamayı; dağın karakterinin ise, sağlamlaştırma ve sabit kalmayı gerektirdiğinde doğru olur. Halbuki biz şu anda, tütün bunları gerektiren bir karakterlerinin bulunmadığını farzederek konuşmaktayız. Binâenaleyh, böyle bir açıklamanın (talîl), bütün takdirlere göre müşkil olduğu sabit olmuş olur.

İkinci Soru: Yerin dağlarla perçinlenmesi ancak yerin, su üzerinde bir taraftan diğer tarafa meyletmeksizin durması için düşünülebilir. Bu da ancak, su, yerin üzerinde duracak bir biçimde olduğunda düşünülebilir. Buna göre biz diyoruz ki: O suyun, kendi belli bölgesinde, alanında durmasını ve sükûnet halinde olmasını gerektiren nedir? Şayet sen, "Onun, o muayyen bölge ve alanda durmasını gerektiren şeyin, "onun hususî karakteri onun o belli bölgede durmasını gerektirmiştir" dersen, aynısını yer için niye söylemiyorsun? Ki bu da, yerin kendi hususî karakterinin, o belli bölgede durmasını gerektirdiğinin söylenmesidir. Bu da, "Yer, ancak Allahü teâlâ'nın o yeri dağlarla perçinlemesi sebebiyle durmuştur" demeyi ifâde eder. Şayet sen, suyun o belli alanda durmasını gerektiren şey, "Allah'ın kendi kudretiyle o suyu bulunduğu mekânda durdurmasıdır" dersen; "O halde, arzın yerleşmesi hakkında niçin aynı şeyi söylemiyorsun?" denilebilir. Bu durumda bu açıklama da fasit, yanlış olur.

Üçüncü Soru: Yerin tamamı, büyük bir kütledir. Onun tamamı okyanus gibi bir su üzerinde, sağa sola meyledip yalpalasa bile bu durum insanlar tarafından sezilemez... Şayet denilirse ki: Zelzele sırasında, yeri, içinde toplanmış olan buharlar, gazlar hareket ettirmiyor mu? Halbuki bu hareket insanlar tarafından seziliyor. O halde, daha ne diye, "Şayet dağlar olmasaydı, yeryüzü sağa sola hareket eder, yalpalardı. Ne var ki, Allahü teâlâ'nın yeryüzünü ağır dağlarla perçinlemekle rüzgarların onu sağa sola hareket ettirmesini önlemiştir" diyenlerin görüşünü kabul etmiyorsun?" denilirse, biz deriz ki: O buharlar ancak, yeryüzünün küçük bir kısmında toplanmışlardır. Binâenaleyh, o küçük bölgede hareket meydana gelince, o hareket insanlar tarafından sezilmektedir. Bu görüşü belirtenler ise, şöyle demektedir: "O yeryüzünün o muayyen mıntıkasında hareketin meydana gelmesi, tıpkı insanın, belli bir uzvunda meydana gelen depreşme gibidir." Ama, yerin tamamı hareket ederse, o hareket insanlar tarafından sezilemez. Baksana, gemide oturanlar, geminin hareketinin tamamını, o çok süratli hareket etse bile sezemezler. İşte burada da böyledir. İşte bu mevzûdaki ince ve derin meseleler bunlardır.

Bana göre bu müşkil mesele hakkında şöyle denilebilir: Yerin, küre şeklinde olduğu kesin ve yakînî delillerle sabittir; dağların da, o kürenin yüzeyinde, onun üzerinde bulunan birtakım çıkıntılar mesabesinde olduğu da sabittir. Bunun böyle olduğu sabit olunca da, biz diyoruz ki: Biz, o çıkıntıların mevcut olmadığını, aksine yerin, bu çıkıntılardan ve dişlerden uzak, pürüzsüz, tam ve hakîki bir küre olduğunu farzedersek, o zaman yer, en ufacık bir sebeple dahi, dairesel olarak hareket ederd!. Çünkü, basit ve yuvarlak bir kütlenin, dairesel olarak hareket etmesi, ya kendiliğinden dolayı olur, yahut da aklen bu bunu gerektirmese bile, ancak ne var ki o, en ufak bir sebepten dolayı bu şekilde böyle hareket eder. Ama, yerkürenin dış yüzeyinde bu dağlar meydana gelip, ve bunlar, kürenin yüzeyinde meydana gelmiş olan çıkıntılar gibi olunca, bu dağlardan herbiri, kendi karakteri sebebiyle dünyanın merkezine doğru yönelmiştir. Dağların, o büyük ağırlıkları ve alabildiğince de kuvvetleri sebebiyle, dünyanın merkezine doğru yönelmeleri, tıpkı, yerkürenin dairesel olarak dönmesine mani olan kazıklar gibi olurlar. Böylece, dağların yeryüzünde yaratılması, o yerküreye batırılmış ve onun dairesel dönmesini engelleyen kazıklar gibi olmuş olur. Böylece de bunlar, yerin dairesel hareketine mani olmaları manasında, yerin sağa sola meyledip yalpalamasına mani olmuş olurlar. Bu konuda benim araştırmamın ulaştığı netice budur. Allah, ne murad ettiğini en iyi bilendir.

Nehirlerdeki Nimet

Allahü teâlâ'nın yeryüzünde izhar ettiği nimetlerin ikincisi de, O'nun, yeryüzünde nehirler akıtmasıdır. Bil ki, burada da şöyle iki bahis bulunmaktadır:

Birinci Bahis: Ayetteki "enhâren" (nehirler) kelimesi revâsiye kelimesine atfedilmiş olup, ifâdenin takdiri, "Sabit, muhkem dağlar ve ırmaklar koydu" şeklinde olur. "Nehirlerin yaratılması"nın "ilkâ-atmak" kelimesiyle ifâde edilmesinde tuhaflık yoktur. Buna göre, tıpkı, "Allah, yeryüzüne sabit ve muhkem dağlar attı" dediği gibi, yine, "Allah yeryüzüne nehirler attı"da denilir, O halde "likanın manası, yaratmak, kılmak, var etmek demektir. Baksana, Cenâb-ı Hak bir başka ayetinde de, " (Allah) arzın üstünden perçinler yaptı" (Fussilet, 10) buyurmuştur. "İlkâ", yaklaşık manada "indirmek" demektir. Çünkü, "İlkâ", bir şeyin yukardan aşağıya sıklığı hissini ve manasını verir. Ancak ne var ki, buradaki "İlkâ"dan maksat, "kılmak ve yaratmak" manasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sana karşı kendimden bir sevgi bırakmıştım " (Tâha, 39) buyurmuştur.

İkinci Bahis: Akli ilimlerde, çayların ve nehirlerin ekserisinin dağlardan fışkırıp kaynadığı hususu yer almaktadır. İşte bu sebepten dolayı, Allahü teâlâ da dağlardan bahsedince, bunun peşinden nehirlerin ve gözelerin fışkırması, akıtılması meselesini zikretmiştir.

Üçüncü Nimet: Ayetteki (......) buyruğunun ifade ettiği husustur. Bu da, revâsiye kelimesine affedilmiş olup, (......) ifâdenin takdiri, "Allah yeryüzüne yollar attı" şeklindedir ve mânası, "Allahü teâlâ, sayelerinde, seferlerinizde yollarınızı bulasınız diye, onları ortaya koydu ve apaçık belirtti" şeklindedir. Bunun bir benzeri "Orada sizin için yollar açtı" (Tâha, 53) ayetidir. Cenâb-ı Hak'ın (......) ifâdesi, "yollarınızı bulmanız için" manasındadır.

Bil ki, Allahü teâlâ, yerde muayyen yollar var ettiğini zikredince, sayelerinde mükellefler istidlal edebilsinler, ve onlar vasıtasıyla maksatlarına ulaşsınlar diye o yeryüzünde hususî birtakım alâmetler de var ettiğini beyan ederek, "Daha nice alametler" buyurumuştur ki bu da, revâsiye kelimesine atfedilmiş olup, ifadenin takdiri, "Allah yeryüzüne sabit muhkem dağlar attı. Allah yeryüzüne nehirler yollar attı. Allah yeryüzüne alâmetler attı" şeklinde olur. "Alâmetler" ifâdesinden maksat, yol işaretleri olup, bunlar da sayesinde yolların bulunduğu şeylerdir. Bu alametler de, dağlar ve rüzgarlardır. Ben, birtakım kimselerin toprağı kokladıklarını ve bu koklama sayesinde yollarını bulduklarını gördüm.

Kılavuz Yıldızlar

Ahfeş, cümlenin "alâmât" kelimesinde tamamlandığını ve, "Yıldızlarla da onlar yollarım bulurlar" cümlesinin ise, daha önceki ifadelerden ayrı, yeni bir cümle olduğunu, buradaki "necm" (yıldız) kelimesinin başındaki elif-lam'ın "cins" manasını ifade ettiğini, bunun tıpkı, "İnsanların ellerinde dirhem (para) çok" sözündeki "dirhem" gibi olduğunu söylemiştir. Süddî "Ayetteki "necm"den maksad Süreyya yıldızı, "Ferkedân, Benât-ı Na'ş" ve Oğlak burcudur" demiştir. Hasan el-Basrî bu kelimeyi, iki zamme ile nücum ve bir zamme bir sukün ile nücm şeklinde okumuştur ki, bu "necm" kelimesinin çoğuludur. Meselâ "Rehn" "ruhun" ve "rühn" (rehinler) kelimelerinde olduğu gibi... Sükunlu okunuş, kolaylık içindir. "Necm" kelimesinin cemisindeki "nucûm"un vavının hazfedilip, "nücum" şeklinde oluşunun da, kolaylık sebebiyle olduğu ileri sürülmüştür.

Buna göre şayet "Ayetteki, Sizi sallayıp çalkalar diye" ifadesi muhataplara (mevcut) olanlara); "Yıldızlarla da, onlar yollarını bulurlar" ifâdesi ise, gaiblere (mevcut olmayanlara) bir hitabtır. Binâenaleyh bunun sebebi nedir?" denilirse biz deriz ki: Kureyşliler genelde, para kazanmak için sefere çıkardı. Çokça yolculuğa çıkan kimselerin, yıldızlardan istifade ederek yol bulamadaki faydaları bilmeleri daha çok ve daha fazla olur. Binâenaleyh ayetteki, "Yıldızlarla da, onlar yollarını bulurlar" cümlesi, bahsettiğimiz bu sebebten ötürü, Kureyşlilere işaret etmektedir. Allah en iyi bilendir.

Müfessirler, yıldızlarla yol bulma konusunda ihtilaf ederek, bazıları bunun deniz yolculuğuna mahsus olduğunu, çünkü Allahü teâlâ'nın denizden ve denizin faydalarından bahsettiğinde, onda yolculuk edenlerin, yollarını yıldızlara bakarak bulduklarını beyân ettiğini söylemişlerdir. Bazıları da: "Hayır, bu, hem kara, hem de deniz yolculuğunun dahil olduğu mutlak (genel) bir ifadedir" demişlerdir ki bu görüş daha isabetlidir. Çünkü bu, nimet olma bakımından daha geneldir. Bir de, yıldızlara bakıp yol bulma işi, her iki tür yolculuk esnasında da söz konusudur. Bazı fakihler bunu, bir yolcunun kıbleyi şaşırdığında, yıldızlara ve yerdeki dağlar ve rüzgarlar gibi alametlere bakarak, istidlal etmesi, (kıbleyi tayine çalışması gerektiği)ne delil getirmişlerdir ki, bu doğrudur. Çünkü yolları bulma hususunda bu alâmetlere bakıp bilmek mümkün olduğu gibi, kıbbleyi bulma hususunda da bunlardan istifade edilebilir.

Bil ki kıbleyi karıştırmak, ya apaçık alâmetler mevcud olmasına rağmen olur. Yahut da alametler olmadığı için olur. Eğer alâmetler mevcud olur ise, insanın içtihâd etmesi ve zann-ı galibine göre kıble olduğuna kânî olduğu yöne doğru yönetip namazını kılması gerekir. Eğer daha sonra hata ettiğini anlarsa, bu namazını iade etmesi gerekir. Çünkü o, yapması gereken görev hususunda kusurlu davranmıştır. Yok eğer ortada kıbleyi gösterecek hiçbir alamet ve ipucu yoksa, bu durumda şu iki yol takib edilebilir.

Birinci Yol: O insan, namazını, istediği herhangi bir yöne doğru kılmakta serbesttir. Çünkü bütün yönler eşit olup, tercih etme imkânı olmayınca, geriye ancak muhayyerlik (istediğini seçme) kalır.

İkinci Yol: O insanın, bütün (dört) yöne doğru ayrı ayrı namaz kılmasıdır. Bu durumda, o kimse namaz borcunu yerine getirdiğine kesinkes kânî olur. Bu tıpkı, fakihlerin, bir vakit namaz kılmayı unutmuş, ama onun hangi vakit olduğunu bilemeyen kimse hakkında, "O kimsenin üzerine farz olan namazı kaza ettiğini yakinen bilebilmesi için, beş vakit namazı kaza etmesi gerekir" demeleri gibidir. Bazıları, "Ona, bu beş vakitten sadece birisini kaza etmesi gerekir" demişlerdir, ama bu görüş yanlıştır. Çünkü o şahsa küll'ü (bütünü) yapmak gerekince, bütünü de farz hale gelir, isterse bütün namazların farz olmasının sebebi bir tek vakti kaçırması olsun. Allah en iyi bilendir.

Yaratmayan Tanrı Olamaz

16 ﴿