CİLD       ALFABE       KONU       KABR-İ ŞERİFLER

1.   2.   3.   4.   5.   6.   7.   8.   9.   10.   11.   12.
     
 

ŞEYH ABDURRAHMÂN EŞŞÂVİRÎ

Anadolu velîlerinden. 1899 (H.1317) senesinde Eruh’a bağlı Şavira köyünde doğdu. Hazret-i Ömer’in neslindendir. 1974 (H.1394) senesinde Siirt’e yaptığı bir ziyâret sırasında vefât etti. Kendi köyü Şavir’de defnedildi. Tahsil çağına gelince önce babasından okudu. Babası birinci dünyâ savaşından hemen önce vefât etti. Âilenin yaşça en büyüğü olduğundan âilesini geçindirmek için tahsili terketmek zorunda kaldı. Yirmi yaşında evlendi. Ancak tahsil yapamadığı için câhil kalmaktan çok üzgündü. Her şeye rağmen tahsile karar verdi. Bu durumu hanımına söyleyince, hanımı buna râzı olmadı. Bunun üzerine hanımından ayrıldı. Tahsile başladı. Önce Nivili’deki Molla Yahyâ’nın yanına gidip ondan ders aldı. Sonra Güveş’e gidip bir müddet de Molla Muhammed'den ders aldı. Ardından Fârikîn'de Tivanikli Molla Zâhir'e gitti. Bu zâttan ders aldığı sırada Molla Câmî kitabını okurken, dedesi Şeyh Abdullah'ı rüyâsında görürdü. Dedesi ona metin okurdu. Şerh-ül-Akâid kitabına kadar geldiğinde teberrük için iki veya üç dersi de, Feth-ül-Celîl Şerhu Mutavvel-il-Hıbrî Molla Halil kitabının müellifi küçük Molla Hasan'dan aldı.

Bu tahsilden sonra tasavvufta Nakşî yolu şeyhlerinden Şeyh İbrâhim Halebi hazretlerinin yanına gidip ona talebe oldu. Bu hocasından hem ilimde hem de tasavvufta icâzet aldı. Hocasının vefâtından sonra Van’da bulunan Şeyh Ramazan hazretlerine tâbi oldu.

Şeyh Ramazan Efendiye tâbi olmasının sebebi şöyledir: Şeyh Ramazan Efendi Siirt’te talebelerinden Hacı Receb’in evinde sohbet ediyordu. Sohbetinde sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı medhediyor ve medhini şiir şeklinde söylüyordu. Bu sohbette Şeyh Abdurrahmân da vardı. Bir ara Şeyh Ramazan Efendiye; “Resûlullah'ı öyle medhediyorsun ki sanki karşınızda görüyor gibisiniz.” dedi. “Evet Resûlullah’ı görüyorum.” deyince; "Biz bunca yıl ilim tahsili ile meşgul olduk göremedik. Siz nasıl görüyorsunuz.” dedi. “Resûlullah’ı görmek istiyor musunuz?” diye sordu. “Elbette görmek isterim.” dedi. Sohbet bitip cemâat dağıldıktan sonra gusül abdesti almasını söyledi. Sonra yanına oturup; “Gözlerini kapa." dedi. Anında kendini Medîne-i münevverede Şeyh Ramazan Efendi ile birlikte Resûlullah’ın huzûrunda buldu. Peygamber efendimiz Şeyh Abdurrahmân’a oturmasını Şeyh Ramazan’a da huzurda bulunanlara su dağıtmasını emir buyurdu.

Şeyh Ramazan Efendinin bu kerâmetini görünce; “Vallahi bütün insanlar benden yüz çevirse, ben Şeyh Ramazan hazretlerini terk etmem.” diyerek ona talebe oldu.

Talebelerinden Sûfi Nûreddîn şöyle anlatmıştır: “Şeyh Abdurrahmân hazretleri bir sene hacca gitti. Ben de kendisiyle gitmek istedim, fakat bana; “Bu sefer benimle gelme. Allahü teâlâ izin verirse gelecek sene gidersin. Tabi nasib olursa, nasib olmazsa o başka." buyurdu. Fakat nasib olmadı gidemedim. Üçüncü sene hocam Şeyh Abdurrahmân hazretleri gitmediği için bana yine nasib olmadı. Bu sefer bana buyurdu ki: “Benimle hacca gitmen nasib olmadı. Fakat inşâallah öyle birisiyle gideceksin ki kesinlikle derecesi bizden aşağı değildir.” Aradan yirmi seneye yakın zaman geçti. Siirt’ten zamânın meşhur zâtlarından Seyyid Tâhir'in kalabalık bir kâfile ile hacca gideceğini duydum. O sıralarda geceleri rüyâmda hep hocam Şeyh Abdurrahmân hazretlerini gördüm. Bana; “O vakit geldi!” buyurdu. Bunun üzerine derhal hazırlanıp Siirt’e gittim. Seyyid Tâhir hazretlerini ziyâret edip, kendileri ile birlikte hacca gitmek istediğimi söyledim. Bana hemen pasaportu hazırlamamı söyledi ve; “İnşâallahü teâlâ bizimle geleceksin.” dedi. Hazırlığımı tamamladım ve Seyyid Tâhir hazretleriyle birlikte hacca gittim.”

Bir talebesi de şöyle anlatmıştır: "Bir defâsında namaz kılmak için kalkmıştık. Namaza duracağımız sırada; “Herkes hocamın kerâmet sâhibi olduğunu söylüyor. Keşke ben de bir kerâmetini görseydim.” diye kalbimden geçirdim. Tam bu sırada bana dönüp; “Oğlum neden rahat durmuyorsun?” buyurdu. Böylece kalbimden geçeni okuyup kerâmetini gösterdi.”

Resûlullah’ın ahlâkı ile ahlâklanmıştı. İnsanlara iyi muâmele ederdi. Son derece mütevâzi idi. Evine gelen misâfirlerin ve talebelerinin hizmetini kendisi görür, devamlı tebessüm ederdi. Ömrünü ilim öğrenmek ve öğretmekle geçirdi.