CİLD       ALFABE       KONU       KABR-İ ŞERİFLER

1.   2.   3.   4.   5.   6.   7.   8.   9.   10.   11.   12.
     
 

REBÎ BİN HAYSEM

Tâbiîn devrinde Kûfe’de yetişen büyük âlim ve velîlerden. İsmî, Rebî bin Haysem bin Âiz’dir. “Ebû Yezîd” künyesi ile meşhur olmuştur. Kûfeli olduğu için, “el-Kûfî” denilmektedir. Doğum târihi, Kaynaklarda bildirilmemektedir. Emevî halîfelerinden Yezîd bin Muâviye’nin halîfeliği sırasında Tûs şehrinde vefât etmiştir. Vefât târihinin 687 (H.68) senesi olduğu zikredilmektedir. Mısır'da “Câmî’ul-Âtıka” mescidinde imamlık yapardı.

Hadîs ilminde yüksek bir âlimdir. Mürsel olarak Resûlullah efendimizden hadîs rivâyet etmiştir. Eshâb-ı kirâmın bir çoğu ile görüşmüş, onlardan ilim alıp hadîs-i şerîf rivâyetinde bulunmuştur. Abdullah ibni Mes’ud, Ebû Eyyûb el-Ensârî, Amr bin Meymûn el-Evdî, Abdurrahman bin Ebî Leylâ ve birçok Eshâb-ı kirâm’dan rivâyeti vardır. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn-i Mâce’de bulunmaktadır.

Kendisinden de oğlu Abdullah, Münzîr es-Sevrî, eş-Şa’bî, Hilâl bin Yesâf, İbrâhim Nehâî, Bekir bin Mâ’ız ve daha pek çok âlim hadîs-i şerîf rivâyetinde bulunmuştur.

Onun hadîs ilmindeki üstünlüğünü, sika, güvenilir ve sağlam bir râvi olduğunu birçok âlim haber vermiştir. Bunlardan Amr bin Mürre diyor ki: “Onun rivâyet ettiği hadîs-i şerîf sahihtir, doğrudur. Ebû Vaîl’e denildi ki; “Rebî ile aranızda ne fark vardır?” O da; “Ben, ondan yaş bakımından büyüğüm. O da, benden akıl ve ilim bakımından büyüktür.” dedi. İshak bin Mansûr; “Onun bir benzerini bilmiyorum” dedi. İbn-i Hibbân, es-Sikât’ında: “Onun zühd ve ibâdetindeki haberler pek meşhurdur” demektedir.

Zühd ve verâsını öven haberler çoktur. Senelerce yatsının abdesti ile sabah namazı kılmıştır. Yatsı namazından sonra konuşmazdı. Yirmi sene dünyâ kelâmı konuşmamıştır. Yanında kâğıt kalem bulundurup, gündüzleri konuştuklarını yazar, akşam olunca muhâsebesini yapardı. İçerisinde dünyâ kelâmı olup olmadığını araştırırdı.

Rebî bin Haysem kimseye bedduâ etmezdi. O, her şeyi Rabbinden bilir, O’ndan gelene sabr eder, tevekkülünü bozmazdı. Bir gün namaz kılarken, yirmi bin dirhem değerindeki atının çalındığını gördü. Fakat ne namazı bozdu, ne de üzüldü. Yanında bulunanlar: “Nasıl oldu bu iş, yazık oldu atına!” diye kendisini teselli ediyorlardı. O ise; “Atın yularını çözerken çalan adamı görmüştüm” dedi. Onların; “O halde niçin mâni olmadınız?” demeleri üzerine; “Atımdan daha sevimli olan bir şey ile, yâni namaz kılmakla meşguldüm. Onu kaçıramazdım.” dedi. Adamlar hırsıza bedduâ etmeye başlayınca, Rebî; “Hayır, bedduâ etmeyin. Ben atımı ona hediye ettim. Sadakam olsun” dedi.

Rebî bin Haysem, gözünü haramlardan o derece korur ve etrafına bakınmazdı ki, bazıları onu kör zannetmişlerdir. Yirmi sene Abdullah ibni Mes’ud ile berâber bulundu. Hatta İbn-i Mes’ud’un câriyesi onu görünce; “Âmâ dostun geliyor” derdi. İbn-i Mes’ud da onun bu sözüne gülerdi. Çünkü onu içeri almak için kapıyı açtığı zaman gözlerini kapamış ve başını yere eğmiş görürdü. İbn-i Mes’ud ona bakınca; Hac sûresinin “Tevâzu ile yalvaranları müjdele!” meâlindeki 34. âyetini okur. “Vallahi Peygamber efendimiz seni görseydi sevinirdi” buyururdu.

Kimseyle münakaşa etmez, kimseye kötü söylemezdi. Bir gün kendisine biri kötü sözler söyleyince, ona; “Söylediklerini Allahü teâlâ duyuyor. Şâyet ben, Cennet ile aramdaki güçlükleri aşıp Cennet’e girersem, senin sözlerinin bana zararı yoktur. Sırat köprüsünden geçemezsem, anlarım ki; söylediklerinden de kötü bir insanım” buyurdu.

Rebî bin Haysem’e “Nasıl sabahladın?” diye sorulduğunda, “Zayıf ve günahkâr olduğumuz halde sabahladık. Rızkımızı yiyor ve ecelimizi bekliyoruz” derdi.

Rebî bin Haysem, Allahü teâlânın verdiği nîmetlerin şükrünü îfâ edebilmek ve ömür sermâyesini kullanarak âhiret için dünyâdan azık toplamak lâzım olduğunu bilir ve bu yollardan, Rabbini tanıyıp ona kavuşmaya çalışırdı. Hatta evinde bir mezar kazdı. O mezarda yatar uyurdu ve Mü’minûn sûresinin “Ey Rabbim! Beni dünyâya gönder de, iyi amelde bulunayım” meâlindeki 99. âyetini okur, sonra kalkar ve kendi kendine; “Ey Rebî! İstediğin reddedilip geri dönemeyeceğin gün gelmeden, fırsatı ganîmet bilerek Rabbine ibâdet eyle” derdi.

Hikmetli sözleri çoktur. Kalblere tesir eden sözlerinden bâzıları şunlardır:

“Bir âlim, nasıl olur da ilmine riyâ, gösteriş karıştırabilir? Çünkü o, Allah’ın rızâsı olmaksızın elde edilen ilmin, başından bozuk olduğunu bilir. O halde bozuk, bâtıl olan bir şeyle insanlara nasıl gösterişte bulunabilir?”

“İnsan ölüm zamanından önce nasıl yaşarsa, rûhunu o hâl üzere teslim eder. Ben mala, paraya karşı çok ihtirâslı ve insanları çok çekiştiren bir adamı hastalandığında ziyâret etmiştim. Son anlarını yaşıyordu. Yanında otururken, onun duyup okuması için “Lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhîdini okuyordum. O ise, her defasında para saymakla meşgul oluyordu.”

“Bâzan kendi kendine şöyle derdi: “Ey Rebî! Dağlar ve yeryüzü müthiş bir sarsıntı ile sarsılıp parça parça dağılarak kıyâmet koptuğu zaman, senin hâlin nice olur?”

“Dünyâ ehlinden bir kimsenin hüznü, müslümanın hüznünden daha fazla olamaz. Çünkü mümin, hayatta lâzım olacak nafakasını kazanmak hususunda, dünyâ ehlinin çektiği hüzün ve meşakkatlara katlanmaktadır. Bir de onun, dünyâ ehlinden fazla olarak âhiretini kazanmak hüzün ve kederi vardır.”

Bir arkadaşına yazdığı bir mektubunda şöyle diyordu: “Ey kardeşim! Kendine nasihat eden yine kendin olsun. Bir noksanın olduğu zaman, kardeşlerinin seni uyarmalarını bekleme! Bu güzel haslet, artık kendisine vedâ edilen bir şey oldu. Vesselâm.”

“Bir kimsenin, dîninde sağlam bir bilgisi olmadan, müslümanlardan uzakta kalması hiç doğru değildir. Dînî bilgileri öğren sonra uzlet et!”

“İnsanın beklediklerinde, ölümden daha hayırlısı yoktur.”

“Bir mezarlığa uğrayıp da, oradakilere duâ etmeyen ve kendini düşünmeyen kimse, hem kendine, hem de kabirdekilere ihânet etmiş sayılır.”

“Bütün namazlarımda, okuduğumdan başka bir şey düşünmem!”

“İnsanlar iki sınıftır: Bir kısmı mümindir. Ona eziyet etme! Bir kısmı da câhildir. Onu hiç karşına alma!”

 

KERÂMET ve MENKÎBELERİ

ALLAH’TAN BÖYLE KORKULUR

Bir gün Rebî bin Haysem İbn-i Mes'ud ile demirciler çarşısına gitti. Orada körüklerin üfürülüp ateşlerin alevlendiğini görünce, Cehennem ateşini hatırlayarak düşüp bayıldı. İbn-i Mes'ud, namaz vaktine kadar başı ucunda beklediyse de, ayılmadığını görünce, onu arkasına alarak evine getirdi ve tam 24 saat baygın kaldı. Bu sebepten beş vakit namazını kılamadı. Başından ayrılmayan İbn-i Mes’ud; “İşte Allah’tan böyle korkulur!” demiştir.

 

BEYİTLER

ALLAH'TAN ÇOK KORKARDI

Rebî ibni Haysem ki, Tâbiîn-i izâmdan,

İlmiyle âmil olan, ulemâ-i kirâmdan.

 

Zühd ile takvâsını, çoktur haber verenler,

“Ömründe lüzûmsuz şey, konuşmadı” dediler.

 

Yatsı namazı için, aldığı abdest ile,

Sabah namazını da, kıldı umûmiyetle.

 

Yanında kâğıt kalem, bulundurur her sefer,

Gündüz ne konuşursa, yazardı birer birer.

 

Gece dahî onların, okuyordu hepsini,

Lüzûmsuz söz var ise, yapardı tövbesini.

 

Bir gün namaz kılarken, hırsız çaldı atını,

Anladı, lâkin yine, bozmadı namazını.

 

Buyurdu: “Anlamıştım, alırken onu hırsız.”

Dediler: “Bile bile, ne için çaldırdınız?”

 

Buyurdu ki: “O kimse, atımı çaldığında,

Rabbimin huzûrunda, bulunurdum o anda.”

 

Bedduâ eylediler, hırsıza onlar hemen,

Buyurdu: “Hayır hayır, helâl ettim ona ben.”

 

Öyle korur idi ki, haramlardan kendini,

Sokakta bu korkuyla, kapardı gözlerini.

 

Abdullah bin Mes’ûd’un, geldiğinde evine,

Ya gözlerini kapar, ya bakardı önüne.

 

İbn-i Mes’ûd derdi ki: “Ey Rebî, Resûlullah,

Seni görmüş olsaydı, çok sevinirdi vallah.”

 

Bir gün İbn-i Mes’ûd’la, çıkarak dışarıya,

Vardı demircilerin, bulunduğu çarşıya.

 

Gördü bir demircinin, ocak ve körüğünü,

Demirleri ateşte, kızdırıp döğdüğünü.

 

Durakladı, sarardı, korku sardı içini,

Zîrâ hâtırlamıştı, Cehennem ateşini.

 

O anda bir “Âh!” deyip, yığıldı bayılarak,

Ve yerde saatlerce, kaldı baygın olarak.

 

İbn-i Mes’ûd başında, bulunurdu o zaman,

Buyurdu ki: Allah'tan, böyle korkar müslüman

 

Kendisine kötü söz, söyliyen olsa bile,

Karşılık verir idi, yine güzel söz ile.

 

Hakaret eylemişti, kendine bir gün biri,

Buyurdu ki: “Rabbimiz, duyuyor bu sözleri.

 

Şâyet ben bu dünyadan, gidersem îmân ile,

Bu sözler zarar vermez, bana bir zerre bile.

 

Ve lâkin Cehennem'e, düşer isem kayarak,

Senin dediğinden de, olurum daha alçak.”

 

Bir gün yine Kur’ân-ı kerîmden okuyordu,

Şu âyete gelince, bir “Âh!” dedi ve durdu.

 

“Ey Rabbim, beni tekrar, dünyaya döndür geri,

Yapayım ben bu sefer, emrettiğin işleri.”

 

Sonra kalktı ayağa ve dedi ki o zaman:

“Ey Rebî, şunu bil ki, dönüş yoktur oradan.”

 

Derdi: “İnsan dünyâda, nasıl yaşarsa eğer,

Son nefesinde dahî, o hâlde vefât eder.

 

Zîrâ ben gitmiş idim, bir ölüm hastasına,

O da çok düşkün idi, bu “dünyâ parası”na.

 

“Kelime-i tevhîd”i, telkîn ettim kendine,

Baktım hep “parasını, sayıklardı” o yine.”

 

Bir gün kendi kendine, diyordu ki: “Yâ Rabbî,

Sen merhamet etmezsen, mahvolur kulun Rebî.”

 

İlâhî, bu mübârek, velînin hürmetine

Mazhar eyle bizleri, sonsuz merhametine.

 

KAYNAKLAR

1) Tezkiret-ül-Huffâz; c.1, s.57

2) Tehzîb-üt-Tehzîb; c.3, s.242

3) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.28

4) Eshâb-ı Kirâm; (8. Baskı) s.85, 389

5) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye, (49. Baskı); s.1135

6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.11