CİLD       ALFABE       KONU       KABR-İ ŞERİFLER

1.   2.   3.   4.   5.   6.   7.   8.   9.   10.   11.   12.
     
 

HIFNÎ (Hafnâvî)

Mısır'ın meşhûr velîlerinden. İsmi Muhammed bin Sâlim bin Ahmed Hıfnî (Hafnâvî)'dir. Lakabı Şemseddîn Ebü'l-Mekârim Halvetî el-Mısrî eş-Şâfiî'dir. 1690 (H.1101) senesinde Mısır'da Belbîs beldesinin Hıfne kasabasında doğdu. Doğduğu yere Hafnâ da denilmiştir. 1767 (H.1181)de Kâhire'de vefât etti.Asrının ilmiyle amel eden büyük âlimi ve meşhûr bir velîsi idi. İlim tahsîline başlayacak çağa gelince, önce Kur'ân-ı kerîmi ve bâzı ana metinleri ezberledi. Sonra babası onu Kâhire'ye gönderdi. Orada on dört sene ilim tahsîli yaptı. Zamânının en meşhur âlimlerinden ders aldı. Ders aldığı hocaları ona ders ve fetvâ vermesi husûsunda icâzet verdiler. Tefsîr, hadîs, fıkıh ve diğer ilimlerde zamânının seçkin âlimlerinden oldu. Kendilerinden ilim öğrendiği ve icâzet aldığı hocaları; Şeyh Ahmed Halyîfî, Şeyh Muhammed Dîrbî, Abdurraûf Bişbîşî, Şeyh Ahmed el-Melvî, Şeyh Muhammed Sagîr'dir. En meşhur hocası ise; Şeyh Muhammed Bedîrî Dimyâtî olup, bu hocasından tefsîr, hadîs ilimlerine dâir ders aldı. Ondan İmâm-ı Gazâlî'nin İhyâu Ulûmiddîn adlı kıymetli eserini, Sahîh-i Buhârî'yi, Sahîh-i Müslim'i, Sünen-i Ebû Dâvûd'u, Sünen-i Nesâî'yi, Sünen-i İbn-i Mâce'yi, İmâm-ı Mâlik'in Muvattâ adlı hadîs kitabını, İmâm-ı Şâfiî'nin Müsned'ini, Taberânî'nin Mu'cem-il-Kebîr adlı eserini, yine Mu'cem-ül-Evsat ve Mu'cem-üs-Sagîr'ini okudu. İbn-i Hibbân'ın Sahîh'ini, Hâkim'in Müstedrek'ini, Ebû Nuaym'ın Hilye'sini ve diğer eserleri de okudu. İlimde emsâllerini çok geçip, yüksek seviyelere ulaştı. Ders vermeye, ilim öğretmeye başlayınca en seçkin talebeler onun derslerinde toplandı. Pekçok kimse ondan ilim öğrenip icâzet aldı.

Otuz yaşından sonra tasavvuf yoluna girdi.Mukri' lakabıyla bilinen Şeyh Ahmed Şâzilî Magribî'den ilim ve edeb öğrendi. Hocasının verdiği günlük vazîfeleri yerine getirdi.Tasavvufta en meşhur hocası 1721 senesinde Şam'dan Mısır'a gelen Seyyid Mustafa Bekrî ile görüştü. Tanışmasına onun talebelerinden Seyyid AbdullahSelfîtî vesîle oldu. Huzûruna varınca selâm verip edeple oturdu. Seyyid Bekrî de ona dikkatlice nazar etti. Konuşma olmadan bir müddet bakıştılar. Aralarında bir muhabbet bağı meydâna geldi. Kalpleri birbirine bağlandı. SeyyidBekrî, kendisine bir talebe geldiğinde önce ona istihâre yapmasını emrederdi. Muhammed Hıfnî'ye bir şey buyurmadı. Bu hâli onu sevdiğine, onu talebe olarak kabûl ettiğine ve kalblerinin birbirlerine iyice bağlandığına alâmet idi. Daha sonra Seyyid Bekrî'nin sohbetlerinde yetişti. Verdiği dersleri yaptı. Nefsiyle mücâdele etti. Onun ıslâhına çalıştı. Bir gece rüyâsında Seyyid Bekrî ile Şeyh Ahmed Şâzilî'yi birlikte gördü. Birbirleriyle kendisi hakkında konuşuyorlardı. Daha sonra bu rüyâsını SeyyidBekrî'ye anlattı. O da; "Bu senin bize bağlanmana alâmettir. Bu bâtınî bir yakınlıktır. Nasıl ki Selmân-ı Fârisî ve Süheyb-i Rûmî ehl-i beytten sayıldılar. Sizin de bizimle yakınlığınız buna benzer." buyurdu.

Muhammed Hıfnî, Seyyid Mustafa Bekrî'nin en üstün talebelerinden oldu. Zamânının büyükleri arasına girdi. Çok kerâmetleri görüldü. Talebelerinden Allâme Şeyh Hasan Şemmet Mısrî, onun kerâmetlerini ihtivâ eden bir eser yazdı ve bunları kitabının altıncı bölümünde bildirdi. Üstün hâllerinden ve kerâmetlerinden bâzıları şunlardır:

"Hocam Muhammed Hıfnî gönülden geçen şeyleri bilirdi. Bir gün kalbimden bir şey geçirdim. Sonra da huzûruna vardım. Hocam bana içimden geçenleri söyleyiverdi. Yaptığım fakat kimsenin bilmediği işlerden de haber verirdi. Bir gün beni eve gönderdi ve; "Benden önce eve git." buyurdu. Giderken yolda arkadaşlarımla karşılaştım. Onlar bana; "Hazret-i Hüseyin'in kabrini ziyârete gidelim." dediler. Ben de hocamın sözünü söyledim. O zaman; "Hocan biraz gecikir. O eve gelmeden önce ziyâretimizi yapar döneriz." dediler. Onlara uyup Hüseynî Mescidine gittik. Orada ziyâretimizi yaptık. Sonra Hocamızın evine döndük. Onun henüz eve dönmediğini öğrenince sevindim. Bu sebepten de Allahü teâlâya hamd ettim. Daha sonra hocam eve geldi. Kapıyı açtım. Hocam neşeyle bana nazar ederek; "Nerede idin?" buyurdu. Ben de; "Burada idim efendim." dedim. O tekrar; "Doğruluk en güzelidir, nerede idin?" buyurdu. O zaman başımdan geçenleri anlattım. Bana; "Hocana karşı yalan söylemekten çok sakın!" buyurdu. O zamandan beri yalandan çok korkarım.

Bir gün huzûruna vardığımda çok sıkıntılı idi ve üzüntülü bir hâli vardı. Sebebini sorduğumda; "Hacıların şu anda büyük bir tehlike karşısında olduğunu hissediyorum. İçlerinde talebelerimden bâzıları da bulunuyor" dedi. Aradan bir zaman geçti. Biz o vakti tesbit ettik. Sonra hacılardan haber alınca, tam o günlerde bir tehlike ile karşılaştıklarını, fakat yollarını değiştirince, kurtulduklarını söylediler.

Muhammed Hıfnî, bir gün âlim bir zâtla yolda giderken, karşılarına kendisinin velî olduğunu iddiâ eden biri çıktı ve; "Siz ikiniz önümüzdeki Cumâ gününde vefât edersiniz." dedi. O zaman Hıfnî; "Yemin ederim ki sen yalancısın." buyurdu. Yanındaki âlim, o adamın sözleri tesirinde kalıp ölümden korktu ve; "Efendim ona yalancı demeyiniz, doğru olabilir." dedi. Hıfnî o zaman; "Bu Cumâ geçtiği gibi sonraki Cumâlar da geçecek. Hâlâ bu adamın söylediğine inanıyor musun?" dedi. Hakikaten Cumâlar gelip geçti. O zaman Hıfnî bu âlime; "Bu adam yalancının biridir. Sözümüze hâlâ inanmadın mı?" buyurdu. O âlim; "Şimdi inandım." dedi. Hıfnî; "O kendisinin velî olduğunu iddiâ eden, fakat aslında işleri eşkıyâlık olan biridir. Allahü teâlânın farz kıldıklarını yerine getirmez. Ne oruç tutar, ne namaz kılar. Sözleri dinden çıkmış bir zavallı olduğunu gösteriyor." buyurdu.

Şeyh Hasan Adevî dedi ki: Muhammed Hıfnî'nin aynı zamanda çeşitli yerlerde görüldüğünü çok kimseler bildirdi. Kim kendisini vesîle edip yardım istese, Allahü teâlânın izniyle hemen onun yardımına koşardı. Şeyh Hasan Sebînî ve talebeleri onun bu hâlinden haber verdiler.

Bir geminin yelkeni deniz ortasında yırtıldı. Gemi olduğu yerde dönmeye başladı. Gemidekiler bir gün bir gece böyle kaldılar. Çok sıkıntılı oldu. Tayfalardan birisi rüyâsında Hıfnî hazretlerini gördü. Ona; "Yırtık falan yerdedir." diyerek yerini târif etti. O zaman tayfa uyandı. Rüyâsını gidip kaptana anlattı. Berâberce gidip oraya baktılar. Buyurulduğu gibi idi. Orasını tâmir edince geminin dönmesi durdu. Bu defâ gemiyi sürükleyecek rüzgâr kesildi. Gemide, Hıfnî'yi sevenlerden birisi vardı. O gece rüyâda ona; "Sabahleyin inşâallah sefer müyesser olur. Rüzgâr eser." buyurdular. O kişi sabahleyin rüyâsını kaptana anlattı. Kaptan rüzgârın eseceğine pek ihtimâl vermedi. O da; "Sen hareket emri ver. Rüzgâr eser." dedi. Az sonra da Allahü teâlâ onlara çok tatlı, tam arzu ettikleri bir rüzgâr gönderdi.

Nil Nehrinin suları bâzı seneler azalırdı. İnsanlar bu sebebten kuraklık sıkıntısı çekerlerdi. Yine böyle bir senede, sevdikleri Muhammed Hıfnî'ye gelip durumu arzettiler. O da Fâtiha-i şerîfeyi okudu. O gece nehrin suları Allahü teâlânın izniyle çoğaldı. İnsanlar kuraklık sıkıntısından kurtuldular.

Muhammed Hıfnî, Seyyid Ahmed Bedevî için tertiplenen bir mevlid cemiyetinde idi. Sevenlerinden birisi, tam on sekiz senedir konuşamıyordu. Yakınları onu alıp Muhammed Hıfnî hazretlerine getirdiler. "Murâdımız bunun konuşması için himmetinizi istemektir." diyerek duâ talebinde bulundular. O da; "Bu öyle bir şeydir ki, ancak Allahü teâlânın kudretiyle olur." buyurdu. Onlar duâ istemekte ısrâr ettiler. Bunun üzerine; "O hâlde şimdi doğruca Seyyid Ahmed Bedevî'nin kabrine gidiniz. Gece orada kalsın ve uyusun. Sabahleyin bana getirin." buyurdu. Sabahleyin onu getirdiler. Konuşamayan kişiye; "Şimdi Lâ ilâhe illallah kelime-i tayyibesini söyle." diye üç defâ buyurdu. Allahü teâlânın izni ve keremi ile o kişi konuşmaya başladı.

Muhammed Hıfnî çok heybetli bir zât idi. İnsanların eziyet ve sıkıntılarına sabrederdi. Bâzan da sert olarak nazar ederdi. Böyle nazar ettiği kimselerin çeşitli cezâlara uğradıkları görüldü.

Şeyh Ahmed Fevî, rüyâsında Resûlullah'ı gördü. Resûlullah efendimiz kendisine; "Allahü teâlâ, Muhammed Hıfnî'ye zamânındaki sevdiklerine şefâat etme izni verdi." buyurdu.Hasan Şemme der ki: "Kâhire'ye geldiğimde bu menkıbeyi duydum. Bunu bir türlü kabûl edemiyordum. Hocası Seyyid Bekrî de onun asrında yaşamış idi. O gece bir rüyâ gördüm. Sanki kıyâmet kopmuş ve insanlar mahşer yerinde toplanmıştı ve insanlar hesaba çekiliyordu. Hocamın başında bir tâc vardı. Hocası Seyyid Bekrî ve sevdikleri de arkasında duruyordu. Sanki ondan şefâat bekliyorlardı. Koşarak ona gittim. Ellerine sarıldım. Bana; "Asrımda yaşamış sevdiklerimize bak. Şimdi git onları arkamda bir saf yap." buyurdu. Çok kalabalık idiler. Bir yardımcı ile buyurduğunu yaptım. Daha sonra günün korku ve telaşıyla huzûruna gittim ve ağlamaya başladım. Bana niçin ağladığımı sordu. Sonra beni göğsüne bastırdı ve yeşil cübbesiyle örttü. Sonra da; "Korkma, üzülme! Biz bu kapıdan gireriz." buyurup, Cennet kapısını işâret etti."

Muhammed Hıfnî hazretlerinin eserleri şunlardır: Es-Semerât-ül-Behiyye fî Esmâi Eshâb-ı Bedriyye, Hâşiyetün alâ Şerh-il-Eşmûnî, Enfesü Nefâîs-üd-Dürer, Hâşiyetün alâ Şerh-il-Hemziyye li İbn-i Hacer Heytemî, Hâşiyetün fi'l-Hisâb, Hâşiye alâ Şerh-i Risâlet-il-Adûd, Hâşiye alâ Câmî-is-Sagîr lis-Süyûtî, Risâle fi't-Taklîd fi'l-Füru'.

 

KERÂMET VE MENKÎBELERİ

NASIL KURTULDU?

Şeyh Ali Miyehî anlatır: "Seyyid Abdürrahmân Ayderûsî, Kâhire'ye geldiğinde, Muhammed Hıfnî'yi ziyâret etti. Aralarındaki muhabbet bağı çok kuvvetli idi. Ayderûsî'nin evime teşriflerini çok arzu ederdim. Fakat kendimi çok aşağı gördüğümden, benim gibi aşağı bir kimsenin evine böyle mübârek bir zâtı dâvet etmekten hayâ ediyordum. Nihâyet bu arzumu Hıfnî'ye arzettim. Buyurdu ki: "İnşâallah o sana gelecek. Arzu ederse fakirler yemeği olan serîd (tirid) den yer. Onu çağırma, kendine de fazla ikrâmda bulunma." dedi. Ben de sözüne uydum. Hicâz'a sefer arzumdan da vazgeçtim. Çok geçmeden Ayderûsî evimi teşrif etti. Ona; "Efendim size sâdece serîd (tirid) hazırlayacağım." dedim. "Olur." buyurup bizimle sohbete başladı. Üstâd Hıfnî'nin fazîletlerinden bahsetti. Ayderûsî bir ara; "Şimdi onun Malta adasındaki çok garip bir hâdisesini anlatayım." deyip şunları anlattı: "Malta'daki müslümanlardan bir esir orada bir mescide uğradı. İçerideki zikri işitip, onlara; "Hangi zâtın bildirdiği vazifeleri okuyorsunuz?" dedi. Onlar da; "Şeyh Muhammed Hıfnî'nin" dediler. O kişi o zaman; "Yâ Rabbî! Bu zât için senden istiyorum. Eğer bu zât evliyâ ise esirlikten kurtulmamı nasîb et." diye yalvardı. Akşam olduğunda esiri yine zindana kapadılar. Esir o gece bir rüyâ gördü. Rüyâsında bir zât kendisine eğerli ve sefere hazır bir at getirdi; "Buna bin ve sür." buyurdu. O da ona binip sürdü. Deniz kenarına kadar geldi. İskenderiye'ye gitmek üzere bir gemi bulup, atı ile birlikte ona bindi. Gemi, İskenderiyye limanına vardı. Adadaki esir zât karaya çıktı. O esnâda uykudan uyandı ve kendisini İskenderiyye'de buldu. Boynunda zindanda taktıkları zincir bukağı yoktu. Doğruca Şeyh Muhammed Hıfnî'nin huzûruna gidip, başından geçenleri haber verdi. O da tebessüm buyurdu."

 

YOLUNU NİÇİN KAYBETTİ?

Şeyh Muhammed Münîr anlatır: "Bir zaman Muhammed Hıfnî'yi ziyâret için Kâhire'ye gittim. Talebeleri beni huzûruna götürdüler. Sohbetlerini dinledim. Onun yanında kaldım. Nihâyet geri dönmek için izin istedim. İzin verince yanından ayrıldım. Bulak'a geldim. Sonra onun yanında bir şey unuttuğum hatırıma geldi. Bir talebemi ona gönderdim. Talebem oraya varınca Hıfnî onu kapıda karşılayıp niye geldiğini sormuş. O da unuttuğum eşyâyı söylemiş ve almış. Daha sonra Hıfnî ona oruçlu olup olmadığını sormuş. O da oruçlu olduğunu söyleyince, ona; "Yavrum bilhassa bu günlerde oruç sana meşakkatli olur. Üstelik sen misâfirsin. Orucun da nâfiledir. Sen iftâr et öyle git." demiş. Talebem onun sözüne ehemmiyet vermeden yola koyulmuş. Yolda hıyar satan birini görmüş. Ondan bir mikdâr hıyar almış. Oruçlu olduğunu unutup yolda giderken yemeğe başlamış. O esnâda kendisini çölde bulmuş. Şaşkınlıkla; "Sübhânallah, sanki Tih Çölündeyim, buralar da neresidir? Ben neredeyim? Bulak şehri nerede kaldı? diye hayretler içine düşmüş. Birisi ile karşılaşıp ona Bulak yolunu sormuş. O da böyle bir şehir bilmediğini söyleyince bir başkasına sormuş aynı cevâbı almış. Korkudan ve o yerlerin meşakkatinden bîtâb hâle düşmüş. Sonra bu hâlinin sebebi kendisi olduğunu anlayarak, Hıfnî hazretleri benim orucumu açarak gitmemi söylemişti. Onu dinlemedim. Emrine karşı geldim. Günah işledim. Ey Hıfnî hazretleri imdâdıma yetiş. Ben ne yaparım? diyerek ağlamaya başlamış. Kesin olarak söz verip; "Bundan sonra Allahü teâlânın sevgili kullarına muhâlefet etmeyeceğim." demiş. O anda kendini hıyar aldığı zâtın karşısında görmüş. Talebem sonra da Bulak şehrine geldi. Gecikme sebebini sorduğumda başından geçen hâdiseyi bana böylece bildirdi."

 

KAYNAKLAR

1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.208

2) El-A'lâm; c.6, s.134

3) Silk-üd-Dürer; c.4, s.49

4) Mu'cem-ül-Matbûât; s.781

5) Brockelman; Gal.2, s.323

6) Târihu Acâib-ül-Âsâr fî Terâcim-ül-Ahbâr (Cebertî), c.1, s.339

7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.17, s.94