CİLD       ALFABE       KONU       KABR-İ ŞERİFLER

1.   2.   3.   4.   5.   6.   7.   8.   9.   10.   11.   12.
     
 

ABDURRAHMÂN TAFSÛNCÎ

Meşhûr velîlerden. Künyesi Ebû Muhammed'dir. Tafsûnc veya Tagsûnc denilen yerde yerleştiği için Tafsuncî nisbesi ile meşhur oldu. Tafsûnc Bağdâd'a bağlı ve Dicle kıyısında bir beldenin adıdır. Doğumu ve nesebi hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin talebesidir. 1115 (H.550) senesinden önce hocası Abdülkâdir Geylânî'nin sağlığında vefât etti. Kabri Tafsûnc'da olup ziyâret yeridir.

Abdurrahmân Tafsûncî, evliyânın büyüklerinden olup, âriflerin gözbebeği, evliyânın baştâcı, yüksek ve kıymetli hâllerin sâhibi, kerâmetleri açık ve tasarrufu kuvvetli bir zâttı. Yüksekçe bir kürsînin üzerine çıkıp, din ve hakîkat ilimlerini anlatırdı. İslâmiyetin emir ve yasaklarını bildirir, evliyâlığın yüksek hâllerini haber verirdi. Onun meclisi, âlim ve velîler ile dolup taşardı. Kendisi, âlimlere hâs bir elbise giyerdi. Katıra binip belde, belde dolaşırdı. Tafsûnc'da bâzı sâlih kimseler, Resûlullah efendimizi rüyâlarında görüp, onun hâlinden suâl ettiklerinde; "O, mukaddes âlem hakkında haber verenlerdendir." buyurdu. Allahü teâlânın katındaki derecesi çok yüksek olan Abdurrahmân Tafsûncî, himmet ve yardımı ile tasarrufu kuvvetli olup, duâ ve murâdı çabuk hâsıl olanlardandı. Gâipten haber verdikleri mutlaka ortaya çıkardı. Gâibi, ileride olacakları ancak Allahü teâlâ bilir. Fakat Allahü teâlânın Peygamberlere mûcize, evliyâya da kerâmet olarak gâipten bildirdikleri aynen zuhûr etmiştir. Abdurrahmân Tafsûncî, böyle kerâmet sâhibi bir velîydi.

Bir gün bir adam ona gelip; "Ey efendi! Benim, on bir seneden beri meyve vermeyen hurmalarım ve üç seneden beri yavrulamayan ineklerim var. Bana duâ edin. Bunlardan başka hiç malım yok." dedi.

Ona duâ etti. O seneden sonra hurmalar meyve verdi. İnekler yavruladı. Hattâ o şahıs, insanlar içinde, hayvan sürüsü ve parası, incisi çok biri olarak tanındı. Hayvanları, dillere destân olacak şekilde çoğaldı.

Abdurrahmân Tafsûncî'nin talebelerinden biri anlatır:

Hocam Irak sahralarının birinde bulunuyordu. O esnâda; "Ey çöldeki vahşî hayvanların, inlerinde tesbîh ettiği Allah'ım! Seni, bütün noksan sıfatlardan tenzîh edip, uzak tutar, kemâl sıfatlarla tesbîh ederim!" buyurdu ve hemen ne kadar vahşî hayvan varsa, yanına geldi, birlikte kendi dilleriyle tesbîh etmeye başladılar. Hattâ öyle oldu ki, aslanlar, tavşanlarla ve ceylanlarla bir araya gelip karıştı. İçlerinden bâzısı, sürünerek onun ayaklarının dibine kadar geldi.

Sonra; "Ey yüce Allahım! Kuşların yuvalarında, seni tesbîh ettiği gibi, ben de seni tesbîh ediyor, bütün noksanlıklardan tenzîh ediyorum!" dedi. Başını yukarıya kaldırınca, her cinsten binlerce kuşun gelip başının üstünde gökyüzünü doldurduğunu gördüm. Her biri, kendince ötüşüyor, seslerini alçaltıp yükseltiyorlardı. Ona yaklaştılar ve sonunda başı üzerinde toplandılar.

Sonra; "Ey fırtınaların kendisini tesbîh ettiği Allahım! Ben de seni tesbîh ediyorum!" der demez, hemen dört bir taraftan, rüzgârlar esmeğe başladı. Ondan daha latîf esen bir rüzgâr görülmedi.

Sonra yine; "Ey Allahım! Şu kocaman ve yüksek dağların, seni tesbîh ettiği gibi, ben de seni tesbîh ediyorum!" dediğinde, o anda, üzerinde bulunduğu dağ sallandı ve ondan büyük kayalar, Allah'ı zikrederek düşmeye başladılar.

Oğlu, Şeyh Ebû Hafs Ömer anlatıyor:

Bir defasında, babam sefer niyeti ile evden dışarı çıktı. Ayağını bineğine koyduğunda bu isteğinden vazgeçip, eve girdi. Kendisine vazgeçmesinin sebebi sorulunca, buyurdu ki: "Ey oğlum! Yeryüzünde ayağımın sığacağı, yâni kalabileceğim daha hayırlı bir yer göremedim. Onun için böyle yapmaya mecbur kaldım." diye cevap verdi. Sonra, ölünceye kadar bir daha Tafsûnc'dan dışarı çıkmadı.

Bir gün adamın birisinin, ezân okunurken şiir söylediğini işitti. Hemen ona, bundan vazgeçmesini bildirdi. Fakat o kişi, söz tutmadı. Ona; "Sus, ancak benim emrimle konuşacaksın. Üç gün hiç konuşma! Sonra, bu yaptığına tövbe edip istigfâr et, yâni bunun günâhından bağışlanmanı Rabbinden iste!" dedi. O da hiç konuşamaz oldu. Üç gün sonra ona; "Abdest al!" deyince, o da abdest aldı, tövbe etti ve konuşmaya başladı.

Evliyânın büyüklerinden olan Abdurrahmân Tafsûncî; "Ben, evliyânın arasında turna kuşu gibiyim. O, kuşlar arasında boynu en uzun olanıdır. Hangi talebemin bir sıkıntısı olursa, yardımına uzanırım." buyururdu. Yüksek hâl sâhibi Şeyh Ebü'l-Hasan Ali el-Hînî, onun böyle söylediğini işittiğinde, bu sözünden pek hoşlanmadı. Elbisesini çıkarıp bâzı şeyler söyledi. Şeyh Abdurrahmân bir müddet sustu. Sonra talebelerine dönüp; "Bu kimse, Allahü teâlânın inâyetine kavuşmuştur. Bedenindeki kılları gibi, vücûdunun her zerresi, inâyet-i Rabbaniyeye erişmiş bir kuldur." dedi ve ona elbisesini giymesini söyledi. O da; "Ben, üzerimden çıkardığım şeyi bir daha giymem." dedi. Şeyh Abdurrahmân da bahçeye döndü ve hanımına hitâb ederek; "Ey Fâtıma! Bana giydiğim elbiseyi getir." diye seslendi. Hanımı, bu sesi işitti ve elbise getirirken yolda karşılaştılar. Hanımının getirdiği elbiseyi alıp ona verdi ve; "Senin şeyhin kimdir?" diye sordu. O da; "Benim şeyhim Abdülkâdir-i Geylânî'dir." diye cevap verdi. O ise; "Ben, onun ismini, ancak bu yerde işitiyorum. Halbuki ben, kırk seneden beri Hak kapısının eşiğini aşındırıyorum. Onu ne girerken, ne de çıkarken aslâ görmedim." dedi ve yanındaki talebelerinden bir grubuna dönüp buyurdu ki:

Bağdâd'a gidip, Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî'ye varınız ve kendisine selâmımı söyleyiniz! Ayrıca ona; "Şeyh Abdurrahmân, kırk senedir Hak kapısında imiş. Sizi girerken ve çıkarken orada görmemiş!" deyiniz.

Şeyh Abdurrahmân, bu sözleri söyleyip talebesini yola çıkarırken, Bağdâd'da Abdülkâdir-i Geylânî de, yanında bulunan Muzaffer-ül-Cemâl, Abdülhak el-Harîmî ve Osman es-Sarifînî'ye buyurdu ki:

Sizler, hemen yola çıkınız! Yolda Şeyh Abdurrahmân-ı Tafsûncî'nin talebelerine rastlayacaksınız. Karşılaştığınızda, onları geri çevirin ve berâberce, doğru Şeyh Abdurrahmân-ı Tafsûncî'ye varıp, ona şöyle deyiniz: "Şeyh Abdülkâdir'in size selâmı var. Hak kapısının derekelerinde, eşiklerinde olan kişi, Abdülkâdir'de olanı göremez deyin. Ben oraya sır kapısından girip çıktığım için, beni kimse görememektedir. Ben oraya, bâzı işâretlerle girip çıkarım. Filanca zamanda, filan elbiseyi giymiştin. Sana onu giydiren bendim. O elbise, Rızâ elbisesidir. Filanca gece de, bir işâretle teşrif çıkışı yapmıştın. İşte, fetih teşrifi olan o da benim elimden geçmiştir. Hak kapısının derekelerinde, on ikibin velînin huzûrunda İhlâs sûresi tarzında olan yeşil velâyet elbisesini sana giydirirlerken, söyle bakalım bu da benim elimden geçmemiş miydi?"

Onlar, bu emri alıp, yarı yolda karşılaştıkları talebeleri ile Şeyh Abdurrahmân'ın huzûruna gelerek, Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin sözlerini tam tamına anlattılar. O da;

Şeyh Abdülkâdir, doğru söylemiştir. Evliyâlıkta vaktin sultânı ve tasarruf sâhibi, şüphesiz odur! demek sûretiyle onun büyüklüğünü tasdîk etti ve ona bağlandı.

Bir gün Cumâ namazını kılmak için evinden çıkmıştı. Katırına binmek için ayağını üzengiye koydu. Sonra tekrar vazgeçti. Bir müddet bekleyip, bindi. Niçin böyle yaptığı kendisine sorulduğunda; "O anda, Bağdâd'da, Şeyh Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî de katırına binmek istiyordu. Ben, önce binerek onun önüne geçmek istemedim." cevâbını verdi.

Abdurrahmân Tafsûncî'nin vefâtı yaklaştığı zaman, oğlu, kendisine vasiyette bulunmasını istedi. O da; "Ey oğlum! Sana şöyle vasiyet ederim ki, Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî'ye her zaman saygı ve hürmetini muhafaza edip, emirleri üzere hareket et. Hizmetinden ayrılma!"

Babası vefât edince, oğlu, Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin yanına geldi. Şeyh hazretleri, ona ikrâmda bulunarak hırkasını giydirdi. Sonra da öz kızı ile onu evlendirdi. Artık o, hep âlimlere mahsus bu elbiseyi giyerdi.

Abdurrahmân Tafsûncî'nin (r.aleyh) her sözü hikmetlerle doludur. Okuyup dinleyene feyz ve ilâhî bolluk verir. Buyurdu ki:

"Nefsinin ayıplarını, kusurlarını görmeyen kimse, azıp doğru yoldan ayrılır."

"Dünyâda haram, günah olan işlerle meşgûl olan kimseler, herkesin yanında zelîl olur, aşağılanır."

"İlimlerin en faydalısı, kulluk vazîfesi ile ilgili hükümleri öğrenmektir. Ve yine ilimlerin en yükseği tevhîd ilmi olup, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit bilgileri öğrenmektir."

"Dinde farz ve vâcib olan emirler yerine getirilince, tevâzu sâhibi olmakla berâber, kahramanlık göstermenin bir zararı olmaz. Sünnet, nâfile olan bir amel ve taleb edilen bir ilim, kibir ile berâber hiçbir fayda vermez."

 

BEYİTLER

DAĞLARIN  TESBİHİ

Abdurrahmân Tafsuncî, evliyâdan, büyük zât,

Hazret-i Abdülkâdir Geylânî ders verdi ona bizzat.

 

Bir gün o havâlîde, bir sahrâya gitmişti,

Allahü teâlâyı, şöyle tesbîh etmişti:

 

"Ey vahşîlerin bile, tesbih ettiği Rabbim,

Bütün noksanlıklardan, seni tenzîh ederim."

 

O anda, her taraftan, cümle vahşî hayvanlar,

Grup grup gelerek, yanında toplandılar.

 

Arslan ile ceylânlar, geliyordu, yan yana

Hiç zarar vermiyordu, bir arslan, bir ceylâna,

 

Hepsi kendi diliyle, Hakk'ı zikrediyordu,

Öyle ki, âvâzları, göğe yükseliyordu.

 

Daha sonra dedi ki: "Yâ İlâhî, yâ Rabbî,

Seni, bütün kuşların, tesbîh ettiği gibi,

 

Ben dahi tesbîh eder ve seni zikrederim,

Bütün noksanlıklardan, seni tenzîh ederim."

 

Ve mübârek başını, kaldırınca yukarı,

Gördü kendine doğru, akın eden kuşları.

 

O civarda ne kadar kuş cinsi varsa eğer,

Gelip, başı üstünde, toplandı birer birer.

 

Hem de kısa zamanda, öyle çok toplandı ki,

Gökyüzünü tamâmen, örttüler bulut gibi.

 

Allah Alah dediler, hepsi kendi diliyle,

Öyle ki, o gün yer gök, inledi kuş sesiyle.

 

Sonra dedi:"Yâ Rabbî, rüzgârların tesbîhi,

Nasılsa, onlar gibi, zikrederim ben dahi."

 

O anda, dört bir yandan, serin, latîf rüzgârlar,

Tatlı nağmeler ile, esmeğe başladılar.

 

Önceden o beldede, rastlanmazken rüzgâra,

O gün esti ve sonra, esmez oldu bir daha

 

Sonra dedi:"Yâ Rabbî, şu dağlar, şu tepeler,

Muhakkak ki onlar da, seni tesbîh ederler,

 

Nasıl zikrede ise, onlar senin ismini,

Öyle tesbîh ederim, ben dahi şimdi seni."

 

O böyle söyleyince, etrafta olan dağlar,

Sallanıp, yüksek sesle, tesbîhe başladılar.

 

Bu zâtın hürmetine, affeyle yâ Rab bizi,

Onun sevgisi ile, tenvîr et kalbimizi.

 

KAYNAKLAR

1) Kalâid-ül-Cevâhir; s.104

2) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.146

3) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.56

4) Nefehât-ül-Üns; s.460

5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.5, s.375

6) Nesâim-ül-Mehabbe; s.347.