BÂKILLÂNÎ

Kelâm âlimlerinin en meşhûrlarından, İsmi, Muhammed bin Tayyib bin Muhammed bin Ca’fer bin Kasım olup, künyesi Ebû Bekr, lakabı Bâkıllânî el-Eş’arî’dir. 950 (H. 338) senesinde Basra’da doğdu. 1013 (H. 403) senesinde Bağdâd’da vefat etti.

Ebû Bekr Bâkıllânî (r. aleyh), kelâm âlimleri arasında Kadı ünvanı, ile meşhûr oldu ve ilimdeki üstünlüğünden dolayı kendisine Lisân-ül-ümme (Ümmetin sözcüsü), Sârim-ül-İslâm (İslâm’ın keskin kılıcı) lakabları verildi.

Doğduğu yer olan Basra’da ilim tahsiline başlayan Bâkıllânî, burada meşhûr âlimlerde okudu. Kelâm ilmini, Ebü’l-Hâsen Eş’arî hazretlerinin meşhûr talebelerinden İbn-i Mücâhid Tâî’den tahsîl etti. Ayrıca Ebû İshak el-İsferâînî’den, Ebû Bekr bin Fûrek, Ebü’l-Hasen el-Bâhilî gibi âlimlerden ders aldı. Bâkıllânî, bu tahsîlden sonra Bağdâd’a giderek, hadîs âlimlerinin meşhûrlarından hadîs ilmini öğrendi. Ebû Bekr bin Mâlik Katîî, Ebû Muhammed bin Mâsî ve Ebû Ahmed Hüseyn bin Ali Nîşâbûrî; hadîs ilminde ders alıp, hadîs-i şerîf işittiği âlimlerden bâzılarıdır. Tahsilini tamamlayıp, kelâm ilminde çok iyi yetiştikten sonra, kıymetli eserler yazmaya ve Bağdâd’da Câmi-i Mensûr’da ders vermeye başladı. Bağdâd’daki ders halkası, Irak şehirlerinden ve İslâm dünyâsının her tarafından gelen talebeler ile git gide genişledi ve ilimdeki şöhreti yayılıp, hükümdar ve emîrler tarafından büyük îtıbâr gördü. Ayrıca râfizîlere, mutezileye, cehmiyyeye, haricîlere karşı reddiyeler yazdı ve her birinin sapık fikirlerini çürütüp, Ehl-i sünnet îtikâdının yayılmasına çok hizmet etti. Gecelerini ibadetle ve ilmî mes’eleler yazarak geçirir; sabahleyin, talebelerine yazdıklarını okuturdu.

İmâm-ı Eş’arî hazretlerinin talebelerinden olan Bâkıflânî, hocasının bildirdiği îtikâd bilgilerini, yazdığı kitaplarında genişçe îzâh ederek kelâm ilminde mühim bir yer tutmuştur. Onun hakkında Ebû Bekr Harezmî; “Bağdâd’da kitap yazan her zât, Bâkıllânî’nin eserlerinden nakiller yapmıştır. Çünkü o, herkesin kabul ettiği, pek çok ilimde büyük bir âlim idi” demiştir. Muhammed Harbî de; “Kadı Ebû Bekr Bâkıllânî, yazdığı eserlerini kısaltmak istedi. Fakat ilminin ve hafızasındaki mes’elelerin çokluğu sebebiyle bunu yapamadı” demiştir.

Ebû Abdullah Muhammed bin Abdullah Beydâvî şöyle anlattı:

“Bir rüya görmüştüm. Rüyamda ders verdiğim mescide girdim. Mihrâbda bir zât oturuyor, bir başka zât da ondan ders alıyor ve ona karşı Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Öylesine güzel okuyordu ki, okuyan ve okutanın kim olduğunu öğrenmek istedim. Bana; “Mihrâbda oturan, Resûlullah efendimiz, huzurunda okuyan da Bâkıllânî’dir. Resûlullah ona dînimizi öğretiyor...” denildi.

Bâkıllânî vefat edince, cenaze namazını oğlu Hasen kıldırdı ve Derb-ül-mecûs denilen yerde defnedildi. Daha sonra kabri, buradan Bâb-ı Harb kabristanına nakledildi.

Ubeydullah bin Ahmed bin Ali Mukrî şöyle anlatır: “Ebû Ali bin Şâzân ve Ebû Kasım Ubeydullah bin Ahmed bin Ahmeçl bin Osman Sayrafî ile birlikte, Ebû Bekr Bâkıllânî’nin kabrini ziyarete gitmiştik. Vefat edeli bir ay kadar olmuştu. Kabrine vardığımızda, bir Kür’ân-ı kerîm gördüm. Kur’ân-ı kerîmi elime alıp, yâ Rabbî! Ebû Bekr Bâkıllânî’nin hâli bu kabirde nasıldır? Şu Kur’ân-ı kerîmde bana beyân buyur diye dua ettim. Sonra Kur’ân-ı kerîmi açtım. Hüd sûresi 28. âyet-i kerîmesi çıktı. Bu âyet-i kerîmede, Nuh aleyhisselâmm, kavmine meâlen şöyle dediği bildirilmektedir: “Nuh onlara dedi ki: “Ey kavmim! Bana haber verin. Eğer ben Rabbim tarafından dâvamın doğru olduğuna açık hüccet ve delil üzere gelmiş isem; O, kendi katından bana nübüvvet, peygamberlik vermiş ise ve bütün bunlar da size gizlenmiş (sizde bunları görecek göz yok) ise, istemediğiniz hâlde onu size zorla mı kabul ettireceğiz!”

İ’câzü’l-Kur’ân, Temhîd-ül-evâil ve telhîs-üd-delâil, Menâkıb-ül-eimme belli başlı eserleridir. Bunlardan İ’câz-ül-Kur’ân’da; Kur’ân-ı kerîmin büyük bir mucize olduğu ve i’cazı hakkında bilgi vermiş, ayrıca; Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin, hulefâ-i râşidînin beliğ ve ifâde tarzı yüksek olan mektup ve hutbeleri ile, eski şâirlerin ve edîblerin meşhûr şiir ve hutbelerinden seçmeler yapmıştır. Eserin yazma ve basma nüshaları vardır.

MÜSLÜMAN YALNIZ HAKK’A EĞİLİR

Bâkıllânî Büveyhîler zamanında Şîrâz’da Adüdüddevle’nin huzurunda açılan münazaralarda Eshâb-ı kiram düşmantarına ve mutezileye karşı Ehl-i sünneti savunmak üzere çağrıldı. Yapılan münazarada muhaliflere karşı ziyâdesiyle, te’sirli oldu ve mûtezilî olan Adudüd’devle onu takdir ederek Bizans’a elçi gönderdi. Bizans hükümdarı, kendi sine meşhûr bir âlimin elçi olarak geldiğini duyunca, huzuruna çağırdı. Yalnız, kendisine, müslüman olmadığı için elçinin hürmet etmeyeceğini bildiğinden, bir hile düşündü. Gelen elçinin huzuruna girerken, kendi teb’asının yaptığı gibi yerlere kadar eğilerek, girmesini istiyordu, Bunun için, eğilerek geçilebilecek üstü kapalı bir yer yaptırdı.

Bâkıllânî’nin bu dehliz gibi yoldan makamına getirilmesini emr etti. Bâkıllânî’ye, hükümdar seni huzuruna çağırıyor diyerek, hazırlanan yerden geçirmek istediler. Bâkıllâni bu yeri görünce, hükümdarın odasına girerken eğildi ve arkası dönük olarak girdi. Girince doğrulup, yönünü hükümdara döndü. Hükümdar bu harekete şaşırıp, elçinin heybet ve vekân karşısında ezildi.

Bâkıllânî hazretleri bir gün, Bizans hükümdârının sarayında, imparator meclisinde papazlarla münazaraya oturmuştu. Papazlar, hazret-i Âişe ile ilgili olan Ifk hâdisesini konuşmaya baladılar. Bakıllanî, hazret-i Meryem’i ve hazret-i Âişe’yi kasdederek; Biri kocasız çocuklu, biri kocalı çocuksuz iki mübarek kadının temiz oldukları vahiy ile bildirilmiştir” diyerek karşılık verip papazları susturdu.