1. DECCAL VE KIYAMETLE İLGİLİ
HADİSLER
1809. Nevvâs İbn Sem’ân
radıyallahu anh şöyle dedi:
Bir sabah
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem
deccâlden uzun uzun bahsetti. Sonunda yorulup sesini alçalttı,
sonra tekrar yüksek sesle konuştu. Biz onun anlatışına bakarak
deccâlin Medine civarındaki hurmalıklara gelip dayandığını
zannettik. Tekrar yanına gittiğimiz zaman üzüntümüzü anladı ve:
- “Hayrola, bu
ne hal?” dedi. Biz de:
- Yâ
Resûlallah! Sabahleyin deccâlden bahsettin. Kâh alçak sesle kâh
yüksek sesle konuştuğun için, biz onun hurmalıklara gelip
dayandığını sandık, dedik. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
- “Sizin
adınıza deccâlden başka şeylerden daha çok korkuyorum. Şayet
deccâl ben aranızdayken çıkarsa, onun oyununu bozar, delillerini
çürütürüm.
Eğer ben
aranızdan ayrıldıktan sonra çıkarsa, artık herkes kendini ona
karşı savunup korumalıdır. Zaten Allahü teâlâ mü’minleri onun
kötülüklerinden koruyacaktır. Deccâl kıvırcık saçlı, patlak gözlü,
(Câhiliye devrinde ölen) Abdüluzzâ İbn Katan’a benzeyen bir
gençtir. Sizden onu gören Kehf sûresinin baş (ve son) tarafından
onar âyet okusun. O Şam ile Irak arasındaki bir yerden çıkacak.
Sağa sola her yana kötülüğünü yayacaktır. Ey Allah’ın kulları,
imanınızı koruyup direnin!”
- Yâ
Resûlallah! Deccâlin yeryüzünde kalma süresi ne kadardır? diye
sorduk. Şöyle buyurdu:
- “Kırk gündür.
Bir günü bir yıl kadar, bir başka günü bir ay kadar, bir diğer
günü de bir hafta kadardır; geri kalan günleri ise sizin
bildiğiniz günler gibidir.” Biz:
- Yâ
Resûlallah! Bir yıl kadar olan günde, kılacağımız bir günlük namaz
kâfi gelecek mi? dedik.
- “Hayır, siz
namaz vakitlerini ona göre takdir ve hesap ediniz” buyurdu. Biz:
- Yâ
Resûlallah! Onun yeryüzündeki sürati ne kadardır? diye sorduk.
Şöyle buyurdu:
- “Rüzgârın
sürüklediği bulut gibi insanların yanından geçer, ilâh olduğunu
söyleyerek kendisine iman etmelerini ister, onlar da iman ederler.
Göğe yağmur yağdırmasını emreder, yağmur yağar; yere bitki
bitirmesini emreder, otlar, çayırlar biter; insanların yayılmaya
gönderdikleri hayvanları daha gösterişli ve semiz, sütleri daha
bol olarak döner. Daha sonra başka insanların yanına gelerek
onları kendine inanmaya davet eder; fakat onlar kendisine
inanmayıp teklifini geri çevirirler; deccâl de yanlarından ayrılıp
gider; lakin sabahleyin suları çekilip çayır çimenleri kurur,
hayvanları da helâk olur.
Deccâl bir
örene uğrayıp ‘Definelerini ortaya çıkar!’ der, o harâbedeki
defineler arıbeyinin peşinden giden arılar gibi deccâlin
arkasından gider. Sonra deccâl babayiğit bir genci yanına çağırıp
onu kılıcıyla ikiye biçer; vücudunun her parçası bir yana düşer;
ardından ona seslenir. Delikanlı gülümseyen bir çehreyle ona doğru
gelir. Deccâl böyle işler yaparken Allahü teâlâ Mesîh İbn Meryem
sallallahu aleyhi ve sellem’i
gönderir. Mesîh, boyanmış iki elbise içinde, ellerini iki meleğin
kanatları üzerine koyarak Dımaşk’ın doğusundaki Akminare’nin
yanına iner. Mesih parıldayan yüzüyle başını yere eğince
saçlarından terler damlar, başını kaldırınca inci gibi nûrânî
damlalar dökülür. Onun nefesini koklayan kâfir derhal ölür. Nefesi
baktığı yere ânında ulaşır. Mesih deccâlin peşine düşer, onu
(Kudüs yakınındaki) Bâbülüd’de yakalayıp öldürür. Sonra Îsâ
sallallahu aleyhi ve sellem, Allahü teâlâ’nın kendilerini deccâlin şerrinden koruduğu
birtakım insanların yanına gelir, onların yüzlerini okşayarak
deccâl fitnesinin sona erdiğini söyler ve kendilerine cennetteki
yüksek derecelerini haber verir. Bu sırada Allahü teâlâ Îsâ
sallallahu aleyhi ve sellem’e
vahyederek “Kimsenin öldüremeyeceği kullar yarattım; diğer
kullarımı toplayıp Tûr’a götür” buyurur. Allahü teâlâ Ye’cûc ve
Me’cûc’ü yeryüzüne gönderir. Onlar tepelerden süratle inip
giderler; öncüleri Taberiye gölüne varıp gölün bütün suyunu içer.
Arkadan
gelenler oraya vardıklarında, “Bir zamanlar burada çok su varmış”
derler. Îsâ sallallahu aleyhi ve sellem
ile yanında bulunan mü’minler Tûr dağında mahsur kalırlar.
Onlardan her biri için bir öküz başı, sizin bugünkü paranızla yüz
altından daha kıymetli olur. Îsâ
sallallahu aleyhi ve sellem ile yanındaki mü’minler bu
belâdan kendilerini kurtarması için Allahü teâlâ’ya yalvarırlar.
Allahü teâlâ da Ye’cûc ve Me’cûc’ün enselerine kurtçuklar musallat
eder; hepsi bir anda ölüp gider. Ardından Îsâ
sallallahu aleyhi ve sellem ile
mü’minler Tûr dağından inerler. Ye’cûc ve Me’cûc’ün kokmuş
cesetlerinin olmadığı bir karış yer bulamazlar. Îsâ
sallallahu aleyhi ve sellem ile
yanındaki mü’minler bu belâdan da kendilerini kurtarması için
Allahü teâlâ’ya yalvarırlar.
Allahü teâlâ
deve boyunları gibi iri kuşlar gönderir; bu kuşlar onların kokmuş
cesetlerini alarak Cenâb-ı Hakk’ın dilediği yere götürüp atarlar.
Sonra Allahü teâlâ hiçbir evin ve çadırın engel olamayacağı bol
bir yağmur gönderir; bu yağmur yeryüzünü ayna gibi pırıl pırıl
temizler. Daha sonra yeryüzüne “Meyveni bitir, bereketini getir”
diye emredilir. O gün bir grup insan tek bir nar ile doyar,
kabuğuyla da gölgelenirler.
Yaylıma
gönderilen hayvanların sütü de bereketlenir, bir devenin sütü
kalabalık bir grubu, bir ineğin sütü bir kabileyi, bir koyunun
sütü bir cemaati doyurur. Onlar böyle yaşayıp giderken Allahü
teâlâ tatlı bir rüzgâr gönderir; bu rüzgâr onları koltuk
altlarından sarmalayıp her mü’minin ve müslimin rûhunu alıp
götürür. Yeryüzünde insanların en fenaları kalır; onlar eşekler
gibi birbiriyle tepişip herkesin gözü önünde cinsel ilişkide
bulunurlar ve kıyamet onların üzerine kopuverir.”
Müslim, Fiten 110. Ayrıca bk.
Tirmizî, Fiten 59;
İbn Mâce, Fiten 33 |
١- باب أحاديث الدّجال وأشراط الساعة وغيرها
١٨٠٩-
عن النواس بن سمعان رَضِيَ اللّه عَنْهُ
قال : ذَكَرَ رَسُولُ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم الدَّجَّالَ ذَاتَ غَدَاةٍ ، فَخَفَّضَ
فِيهِ وَرَفَّعَ حَتَّى ظَنَنَّاهُ في طَائِفَةِ النَّخْلِ .
فَلَمَّا رُحْنَا إلَيْهِ ، عَرَفَ ذلِكَ فِينَا ،
فَقالَ :
( مَا شَأنُكُمْ ؟ ) قُلْنَا : يا
رَسُولَ اللّه ، ذَكَرْتَ الدَّجَّالَ الغَدَاةَ ، فَخَفَّضْتَ فِيهِ
وَرَفَّعْتَ ، حَتَّى ظَنَنَّاهُ فِي طَائِفَةِ النَّخْلِ ،
فقالَ :
( غَيْرُ الدَّجَّالِ أَخْوَفنِي
عَلَيْكُمْ ، إنْ يَخْرُجْ وَأنَا فِيكُمْ ، فَأنَا حَجِيجُهُ
دُونَكُمْ ؛ وَإنْ يَخْرُجْ وَلَسْتُ فِيكُمْ ، فَامْرُؤٌ حَجيجُ
نَفْسِهِ ، واللّه خَلِيفَتي عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ
. إنَّهُ شَابٌّ قَطَطٌ عَيْنُهُ طَافِيَةٌ ، كَأنّي
أُشَبِّهُهُ بعَبْدِ العُزَّى بنِ قَطَنٍ ، فَمَنْ أدْرَكَهُ
مِنْكُمْ ، فَلْيَقْرَأ عَلَيْهِ فَواتِحَ سُورَةِ الكَهْفِ ؛ إنَّهُ
خَارِجٌ خَلَّةً بَيْنَ الشَّامِ وَالعِرَاقِ ، فَعَاثَ يَمِيناً
وَعَاثَ شِمالاً ، يَا عِبَادَ اللّه فَاثْبُتُوا ) قُلْنَا : يَا
رسُولَ اللّه ، وَمَا لُبْثُهُ في الأرْضِ ؟ قال :
( أرْبَعُونَ يَوماً : يَوْمٌ كَسَنَةٍ ،
وَيَوْمٌ كَشَهْرٍ ، وَيَوْمٌ كَجُمْعَةٍ ، وَسَائِرُ أيَّامِهِ
كَأَيَّامِكُمْ ) قُلْنَا : يَا رَسُولَ اللّه ، فَذلكَ
اليَوْمُ الَّذِي كَسَنَةٍ أتَكْفِينَا فِيهِ صَلاَةُ يَوْمٍ ؟ قَال
: ( لا ، اقْدُرُوا لَهُ قَدْرَهُ )
.
قُلْنَا : يا رسولَ اللّه ، وَمَا إسْراعُهُ في الأرْضِ ؟
قال : ( كَالغَيْثِ اسْتَدْبَرَتْهُ
الرِّيحُ ، فَيَأتِي عَلَى القَوْمِ ، فَيدْعُوهُم فَيُؤمِنُونَ بِهِ
وَيَسْتَجِيبُونَ لَهُ ، فَيَأمُرُ السَّمَاءَ فَتُمْطِرُ ،
وَالأرْضَ فَتُنْبِتُ ، فَتَرُوحُ عَلَيْهِمْ سَارِحَتُهُمْ أطْوَلَ
مَا كَانَتْ ذُرىً وَأسْبَغَهُ ضُرُوعاً ، وأمَدَّهُ خَوَاصِرَ ،
ثُمَّ يَأتِي القَوْمَ فَيَدْعُوهُمْ ، فَيَرُدُّونَ عَلَيْهِ
قَولَهُ ، فَيَنْصَرفُ عَنْهُمْ ، فَيُصْبِحُونَ مُمْحِلِينَ لَيْسَ
بِأيْدِيهِمْ شَيْءٌ مِنْ أمْوَالِهِمْ ، وَيَمُرُّ بِالخَرِبَةِ
فَيَقُولُ لَهَا : أخْرِجِي كُنُوزَكِ ، فَتَتْبَعُهُ كُنُوزُهَا
كَيَعَاسِيبِ النَّحْلِ، ثُمَّ يَدْعُو رَجُلاً مُمْتَلِئاً شَبَاباً
فَيَضْرِبُهُ بِالسَّيْفِ، فَيَقْطَعُهُ جِزْلَتَيْنِ رَمْيَةَ
الغَرَضِ، ثُمَّ يَدْعُوهُ ، فَيُقْبِلُ ، وَيَتَهَلَّلُ وَجْهُهُ
يَضْحَكُ ، فَبَيْنَمَا هُوَ كَذلِكَ إذْ بَعَثَ اللّه تَعَالَى
المَسيحَ ابْنَ مَرْيَمَ صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَيَنْزِلُ
عِنْدَ المَنَارَةِ البَيْضَاءِ شَرْقِيَّ دِمَشقَ بَيْنَ
مَهْرُودَتَيْنِ ، وَاضِعاً كَفَّيْهِ عَلَى أَجْنِحَةِ مَلَكَيْنِ ،
إذا طَأطَأَ رَأسَهُ قَطَرَ ، وَإِذَا رَفَعَهُ تَحَدَّرَ مِنهُ
جُمَانٌ كَاللُّؤْلُؤ ، فَلاَ يَحِلُّ لِكَافِرٍ يَجِدُ رِيحَ
نَفَسِهِ إلاَّ مَاتَ ، وَنَفَسُهُ يَنْتَهِي إلى حَيثُ يَنْتَهِي
طَرْفُهُ ، فَيَطْلُبُهُ حَتَّى يُدْرِكَهُ بِبَابِ لُدٍّ
فَيَقْتُلُهُ ، ثُمَّ يَأتِي عِيسَى صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ، قَوماً قَدْ عَصَمَهُمُ اللّه مِنهُ
، فَيَمْسَحُ عَنْ وُجُوهِهِمْ وَيُحَدِّثُهُمْ بِدَرَجَاتِهِمْ فِي
الجَنَّةِ ، فَبَيْنَمَا هُوَ كَذلِكَ إذْ أوْحَى اللّه تَعَالَى إلى
عِيسَى صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
: أنِّي قَدْ أخْرَجْتُ عِبَاداً لي لا يَدَانِ لأَحَدٍ
بِقِتَالِهِمْ ، فَحَرِّزْ عِبَادِي إلى الطُّورِ . وَيَبْعَثُ اللّه
يَأجُوجَ وَمَأجُوجَ وَهُمْ مِنْ كُلِّ حَدَبٍ يَنْسِلُونَ ،
فَيَمُرُّ أوائِلُهُمْ عَلَى بُحيرَةِ طَبَريَّةَ فَيَشْرَبُونَ مَا
فِيهَا ، وَيَمُرُّ آخِرُهُمْ فَيَقُولُونَ : لَقَدْ كَانَ بهذِهِ
مَرَّةً ماءٌ ، وَيُحْصَرُ نَبيُّ اللّه عِيسَى
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
وأصْحَابُهُ حَتَّى يَكُونَ رَأْسُ الثَّوْرِ لأَحَدِهِمْ خَيْراً
مِنْ مِئَةِ دينَارٍ لأَحَدِكُمُ اليَوْمَ ، فَيَرْغَبُ نَبِيُّ
اللّه عِيسَى صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
وأصْحَابُهُ رضي اللّه عَنْهمْ إلى اللّه تَعَالَى ، فَيُرْسِلُ
اللّه تَعَالَى عَلَيْهِمُ النَّغَفَ في رِقَابِهِمْ، فَيُصْبِحُونَ
فَرْسَى كَمَوْتِ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ، ثُمَّ يَهْبِطُ نَبِيُّ اللّه
عِيسَى صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
، وأصْحَابُهُ رضي اللّه عَنْهمْ إلى الأرْضِ ، فَلاَ يَجِدُونَ في
الأرْضِ مَوْضِعَ شِبْرٍ إلاَّ مَلأَهُ زَهَمُهُمْ وَنَتَنُهُمْ ،
فَيَرْغَبُ نَبِيُّ اللّه عِيسَى صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم وَأصْحَابُهُ رضي اللّه عَنْهمْ إلى
اللّه تَعَالَى ، فَيُرْسِلُ اللّه تَعَالَى طَيْراً كَأَعْنَاقِ
البُخْتِ ، فَتَحْمِلُهُمْ ، فَتَطْرَحُهُمْ حَيثُ شَاءَ اللّه ،
ثُمَّ يُرْسِلُ اللّه عزَّ وجَلَّ مَطَراً لاَ يُكِنُّ مِنهُ بَيْتُ
مَدَرٍ وَلاَ وَبَرٍ ، فَيَغْسِلُ الأرْضَ حَتَّى يَتْرُكَهَا
كَالزَّلَقَةِ ، ثُمَّ يُقَالُ للأرْضِ : أنْبِتي ثَمَرتكِ ،
وَرُدِّي بَرَكَتَكِ ، فَيَوْمَئِذٍ تَأكُلُ العِصَابَةُ مِنَ
الرُّمَّانَةِ ، وَيَسْتَظِلُّونَ بِقَحْفِهَا ، وَيُبَارَكُ فِي
الرِّسْلِ حَتَّى أنَّ اللّقْحَةَ مِنَ الإِبِلِ لَتَكْفِي الفِئَامَ
مِنَ النَّاسِ ؛ وَاللِّقْحَةَ مِنَ البَقَرِ لَتَكْفِي القَبِيلَةَ
مِنَ النَّاسِ ، وَاللِّقْحَةَ مِنَ الغَنَمِ لَتَكْفِي الفَخِذَ
مِنَ النَّاسِ ؛ فَبَيْنَمَا هُمْ كَذَلِكَ إذْ بَعَثَ اللّه
تَعَالَى ريحاً طَيِّبَةً فَتَأخُذُهُمْ تَحْتَ آبَاطِهِمْ
فَتَقْبِضُ رُوحَ كُلِّ مُؤْمِنٍ وَكُلِّ
مُسْلِمٍ ؛ وَيَبْقَى
شِرَارُ النَّاسِ يَتَهَارَجُونَ فِيها تَهَارُجَ الحُمُرِ ،
فَعَلَيْهِمْ تَقُومُ السَّاعَةُ ) . رواه
مسلم .
قولهُ :
( خَلَّةً بَينَ الشَّامِ والعِراَقِ )
: أي طَرِيقاً بَيْنَهُمَا .
وقولُهُ :
( عَاثَ ) بالعين المهملة والثاء المثلثة ، وَالعَيْثُ :
أَشَدُّ الفَسَاد . ( وَالذُّرَى )
: بضم الذال المعجمة وهو أعالي الأسْنِمَةِ وهوَ جَمعُ ذِروةٍ بضمِ
الذالِ وكَسْرها ( وَاليَعَاسِيبُ )
: ذُكُورُ النَّحْلِ . ( وَجِزْلَتَيْنِ )
: أيْ قِطْعَتَيْنِ ، ( وَالغَرَضُ )
: الهَدَفُ الَّذي يُرْمَى إلَيْهِ بالنَّشَّابِ ، أيْ : يَرْمِيهِ
رَمْيَةً كَرَمْيَةِ النَّشَّابِ إلى الهَدَفِ.
( وَالمَهْرُودَةُ ) بالدال المهملة
والمعجمة ، وهي : الثَّوْبُ المَصْبُوغُ.
قَولُهُ : ( لاَ يَدَانِ ) :
أيْ لاَ طَاقَةَ. ( وَالنَّغَفُ ) :
دُودٌ . ( وَفَرْسَى ) : جَمْعُ
فَرِيسٍ، وَهُوَ القَتِيلُ . وَ(
الزَّلَقَةُ ) : بفتح الزاي واللام وبالقاف، وَرُوي:
الزُّلْفَةُ بضم الزاي وإسكان اللام وبالفاء وهي المِرْآةُ.
( وَالعِصَابَةُ ): الجَمَاعَةُ .
( وَالرِّسْلُ ) بكسرِ الراء :
اللَّبَنُ . ( وَاللِّقْحَةُ ) :
اللَّبُونُ . ( وَالفِئَامُ ) بكسر
الفاء وبعدها همزة ممدودة : الجماعةُ . (
وَالفَخِذُ ) مِنَ النَّاسِ : دُونَ القَبِيلَة . |
|
1810. Rib’î İbn Hırâş şöyle
dedi:
Ebû Mes’ûd el-Ensârî
ile birlikte Huzeyfe İbn Yemân’ın yanına gittim. Ebû Mes’ûd ona:
-
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’den
deccâl hakkında duyduklarını söyle, dedi. Huzeyfe de şunları
söyledi:
- “Deccâl, yanında bir su ve bir de ateş
olduğu halde ortaya çıkacak. Bazılarının onun yanında gördüğü su
gerçekte su olmayıp yakıcı ateştir. Bazılarının onun yanında
gördüğü ateş de gerçekte ateş olmayıp soğuk, tatlı bir sudur.
Sizden deccâle kim yetişirse, ateş olarak gördüğü tarafta
bulunsun. Zira o, tatlı, içimi güzel bir sudur.”
Ebû Mes’ûd el-Ensârî,
Huzeyfe’nin böyle söylediğini ben de duydum, dedi.
Buhârî, Enbiyâ 50, Fiten 26;
Müslim, Fiten 105, 108 |
١٨١٠-
وعن رِبعِيِّ بنِ حِرَاشٍ ، قال : انطلقت مع أبي مسعود الأنصاري إلى
حُذَيفَةَ بن اليمان رضي اللّه عَنْهمْ ، فقال له أبو مسعود :
حَدِّثْنِي ما سَمِعْتَ مِنْ رَسُولِ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ، في الدَّجَّالِ ، قال :
( إنَّ الدَّجَّالَ يَخْرُجُ ، وإنَّ مَعَهُ مَاءً وَنَاراً ،
فَأَمَّا الَّذِي يَرَاهُ النَّاسُ مَاءً فَنَارٌ تُحْرِقُ، وأمَّا
الَّذِي يَرَاهُ النَّاسُ نَاراً ، فَمَاءٌ بَارِدٌ عَذْبٌ . فَمَنْ
أدْرَكَهُ مِنْكُمْ ، فَلْيَقَعْ فِي الَّذي يَراهُ نَاراً، فَإنَّهُ
مَاءٌ عَذْبٌ طَيِّبٌ )
فقال أبو مسعود: وَأنَا قَدْ سَمِعْتُهُ .
متفق عليه . |
|
1811. Abdullah İbn Amr İbn Âs
radıyallahu anhümâ’dan rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Ümmetimin
hayatta bulunduğu bir zamanda deccâl çıkar ve kırk, bu kadar zaman
kalır. (Râvi, Hazret-i Peygamber’in
kırk gün mü, kırk ay mı, yoksa kırk yıl mı buyurduğunu
bilemediğini söylemektedir.) Bunun üzerine Allahü teâlâ Îsâ İbn
Meryem’i yeryüzüne gönderir; o da deccâli bularak ortadan
kaldırır. Sonra insanlar, aralarında hiçbir düşmanlık bulunmadan
yedi yıl yaşarlar. Sonra Allahü teâlâ Şam taraflarından soğuk bir
rüzgâr gönderir ve bu rüzgâr kalbinde zerre kadar hayır -veya
iman- bulunan yeryüzündeki bütün insanların ruhunu kabzeder. Şayet
biriniz dağın içine bile girse, bu rüzgâr onu mutlaka bulup canını
alır. İşte o zaman yeryüzünde kötülüklere bir kuş hafifliğiyle
dalan, yırtıcı hayvan atılganlığıyla şuursuzca saldıran kimseler
kalır. Bunlar ne bir iyilik tanırlar ne de bir kötülüğü
yadırgarlar. Şeytan bir insan kılığına girerek onlara görünür ve:
- Dediğimi
yapmayacak mısınız? diye sorar. Onlar da:
- Ne yapmamızı
emredersin? derler.
Şeytan da
onlara putlara tapmalarını emreder. Onlar her türlü ahlâksızlığı
yapıp putlara taparken rızıkları bollaşır, hayat tarzları
iyileşir. Daha sonra sûra üflenir. Onun sesini duyan herkes dehşet
ve şaşkınlık içinde yıkılır kalır. Sûrun sesini ilk duyup can
veren adam, devesinin havuzunu tamir eden bir kimsedir. Onunla
birlikte yanındakiler de kendilerini yere atıp can verirler. Sonra
Allahü teâlâ çiğ gibi -veya gölge gibi- bir yağmur yağdırır.
İnsanların çürüyüp gitmiş cesetleri bununla yeniden hayat bulur.
Ardından sûra bir kere daha üflenir; herkes yerinden fırlayıp
kendilerine verilecek emri beklemeye başlar. Daha sonra:
- Haydi,
Rabbinize gelin! denir. Meleklere de:
- Onları
alıkoyun; çünkü onlar sorguya çekilecektir, denir. Daha sonra yine
meleklere:
-
Cehennemlikleri ayırın! buyurulur. Onlar da:
- Kaçta kaçını
ayıralım? diye sorarlar.
- 1000 kişiden
999’unu, denir. İşte o gün, dehşeti yüzünden çocukların
ihtiyarladığı bir gün olacaktır. O gün her şeyin ortaya çıktığı
korkunç bir gündür.”
Müslim, Fiten 116 |
١٨١١-
وعن عبد اللّه بن عمرو بن العاص رضي اللّه
عنهما ، قال : قال رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم :
( يَخْرُجُ الدَّجَّالُ في أُمَّتِي فَيَمْكُثُ أرْبَعِينَ ، لاَ
أدْرِي أرْبَعِينَ يَوماً أو أرْبَعِينَ شَهْراً ، أو أرْبَعِينَ
عَاماً ، فَيَبْعَثُ اللّه تَعالَى عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَيَطْلُبُهُ فَيُهْلِكُهُ ، ثُمَّ
يَمْكُثُ النَّاسُ سَبْعَ سِنِينَ لَيسَ بَينَ اثْنَينِ عَدَاوةٌ ،
ثُمَّ يُرْسِلُ اللّه عزَّ وجَلَّ ، ريحاً بَارِدَةً مِنْ قِبَلِ
الشَّامِ ، فَلاَ يَبْقَى عَلَى وَجْهِ الأَرْضِ أَحَدٌ فِي قَلْبِهِ
مِثْقَالُ ذَرَّةٍ مِنْ خَيرٍ أو إيمَانٍ إلاَّ قَبَضَتْهُ ، حَتَّى
لو أنَّ أَحَدَكُمْ دَخَلَ فِي كَبِدِ جَبَلٍ ، لَدَخَلَتْهُ عَلَيهِ
حَتَّى تَقْبِضَهُ ، فَيَبْقَى شِرَارُ النَّاسِ في خِفَّةِ
الطَّيْرِ ، وأحْلامِ السِّبَاعِ ، لاَ يَعْرِفُونَ مَعْرُوفاً ، ولا
يُنْكِرُونَ مُنْكَراً ، فَيَتَمَثَّلُ لَهُمُ الشَّيْطَانُ ،
فيَقُولُ : ألاَ تَسْتَجِيبُونَ ؟ فَيَقُولُونَ : فَمَا تأمُرُنَا ؟
فَيَأمُرُهُمْ بِعِبَادَةِ الأوْثَانِ ، وَهُمْ في ذلِكَ دَارٌّ
رِزْقُهُمْ ، حَسَنٌ عَيشُهُمْ ، ثُمَّ يُنْفَخُ في الصُّورِ ، فَلاَ
يَسْمَعُهُ أحَدٌ إلاَّ أصْغَى لِيتاً وَرَفَعَ لِيتاً ، وَأوَّلُ
مَنْ يَسْمَعُهُ رَجُلٌ يَلُوطُ
حَوْضَ إبِلِهِ فَيُصْعَقُ ويُصْعَقُ النَّاسُ حولهُ ، ثُمَّ
يُرْسِلُ اللّه -أو قالَ: يُنْزِلُ اللّه - مَطَراً كَأَنَّهُ
الطَّلُّ أو الظِّلُّ ، فَتَنْبُتُ مِنهُ أجْسَادُ النَّاسِ ، ثُمَّ
يُنْفَخُ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ ، ثُمَّ
يُقالُ : يا أَيُّهَا النَّاسُ هَلُمَّ إلَى رَبِّكُمْ ، وَقِفُوهُمْ
إنَّهُمْ مَسْئُولُونَ ، ثُمَّ يُقَالُ : أخْرِجُوا بَعْثَ النَّارِ
فَيُقَالُ : مِنْ كَمْ ؟ فَيُقَالُ : مِنْ كُلِّ ألْفٍ تِسْعَمِئَةٍ
وَتِسْعَةً وتِسْعِينَ ؛ فَذَلِكَ يَومٌ يَجْعَلُ الوِلْدَانَ شِيباً
، وَذَلِكَ يَومَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ ) . رواه
مسلم .
( اللِّيتُ )
: صَفْحَةُ العُنُقِ . وَمَعْنَاهُ يَضَعُ صَفْحَةَ عُنُقِهِ
وَيَرْفَعُ صَفْحَتَهُ الأُخْرَى . |
|
1812. Enes
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Mekke ile Medine dışında, deccâlin ayak
basmadığı bir yer kalmaz. Mekke ile Medine’nin bütün yollarında
saf tutmuş melekler bu iki şehri korur. Deccâl kumlu, çorak bir
yere iner. Ardından Medine üç defa sarsılır; Allahü teâlâ orada
bulunan kâfir ve münafıkları dışarı çıkarır.”
Müslim, Fiten 123. Ayrıca bk.
Buhârî, Fezâilü’l-Medîne, 9,
26, 27, Tevhîd 31; İbn Mâce,
Fiten 33 |
١٨١٢-
وعن أنس رَضِيَ اللّه عَنْهُ قال :
قال رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم :
( لَيسَ مِنْ بَلَدٍ إلاَّ سَيَطَؤُهُ الدَّجَّالُ إلاَّ مَكَّةَ
وَالمَدِينَةَ ؛ وَلَيْسَ نَقْبٌ مِنْ أنْقَابِهِمَا إلاَّ عَلَيْهِ
المَلاَئِكَةُ صَافِّينَ تَحْرُسُهُمَا ، فَيَنْزِلُ بالسَّبَخَةِ
، فَتَرْجُفُ المَدِينَةُ ثَلاَثَ رَجَفَاتٍ ، يُخْرِجُ اللّه
مِنْهَا كُلَّ كافِرٍ وَمُنَافِقٍ ) . رواه
مسلم . |
|
1813. Yine Enes
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“İsfahan yahudilerinden taylasanlı
yetmiş bin kişi deccâlin ardından gider.”
Müslim, Fiten 124 |
١٨١٣-
وعنه رَضِيَ اللّه عَنْهُ : أنَّ
رسُولَ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
قال : ( يَتْبَعُ الدَّجَّالَ مِنْ يَهُودِ
أَصْبَهَانَ سَبْعُونَ ألْفاً عَلَيْهِم الطَّيَالِسَةُ ) .
رواه مسلم . |
|
1814. Ümmü Şerîk
radıyallahu anhâ
Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem’in
şöyle buyurduğunu dinledi:
“İnsanlar deccâlden kaçıp dağlara
sığınırlar.”
Müslim, Fiten 125. Ayrıca bk.
Tirmizî, Menâkıb 69;
İbn Mâce, Fiten 33 |
١٨١٤-
وعن أم شريكٍ رضي اللّه عنها : أنها
سَمِعَتِ النَّبيّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم ، يقولُ : ( لينْفِرَنَّ
النَّاسُ مِنَ الدَّجَّالِ فِي الجِبَالِ ) . رواه
مسلم . |
|
1815. İmrân İbn Husayn
radıyallahu anh
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’i
şöyle buyururken işittim dedi:
“Hazret-i Âdem’in yaratıldığı zamandan
kıyametin kopacağı ana kadar deccâlden daha büyük bir fitne
yoktur.”
Müslim, Fiten 126. Ayrıca bk.
Ahmed İbn Hanbel,
Müsned, IV, 19-21 |
١٨١٥-
وعن عمران بن حُصينٍ رضي اللّه عنهما،
قال : سمعتُ رسولَ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم يقولُ : ( مَا
بَيْنَ خَلْقِ آدَمَ إلى قِيَامِ السَّاعَةِ أَمْرٌ أكْبَرُ مِنَ
الدَّجَّالِ ) . رواه مسلم
. |
|
1816. Ebû Saîd el-Hudrî
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Deccâl ortaya
çıkınca, mü’minlerden biri onun bulunduğu tarafa doğru gider.
Deccâlin silâhlı adamları onun önüne çıkarak:
- Nereye gitmek
istiyorsun? diye sorarlar.
- Şu ortaya
çıkan adamın yanına, der. Deccâlin adamları:
- Sen bizim
Rabbimize inanmıyor musun? diye sorarlar. O da:
- Bizim
Rabbimizin gizli bir yanı yok ki onu bırakıp başkasına inanalım,
der. Deccâlin bazı adamları:
- Öldürün şunu,
derler. Bir kısmı ise:
- Tanrınız,
haberi olmadan bir kimseyi öldürmeyi yasaklamadı mı! derler ve o
mü’mini deccâlin yanına götürürler. O mü’min deccâli görünce diğer
mü’minlere:
- Ey mü’minler!
Bu adam Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
kendisinden bahsettiği deccâldir, diye seslenir. O zaman deccâl
adamlarına:
- Bunu iyice
bir dövün, der. Onu dövmek üzere tutarlar. Deccâl tekrar,
“Yakalayın şunu, yarın kafasını”, der. Onun sırtını, karnını
dayaktan geçirirler. Bu defa deccâl, “Bana iman etmiyor musun?”
diye sorar. O mü’min:
- Sen yalancı
Mesîh’sin, der.
Deccâlin emri
üzerine onu testereyle baştan aşağı ikiye biçerler. Deccâl o zâtın
ikiye bölünen cesedinin arasından yürüyüp geçtikten sonra ona:
- Ayağa kalk!
der. O da doğrulup kalkar. Deccâl tekrar:
- Bana iman
ediyor musun? diye sorar. O da:
- Senin
hakkındaki kanaatim iyice pekişti, dedikten sonra halka dönerek,
‘Ey insanlar! O benden sonra artık kimseyi öldürüp diriltemez’,
der. Deccâl onu kesmek için yakalar. Fakat Allahü teâlâ o mü’minin
boynundan köprücük kemiğine kadar olan kısmı bakır haline
dönüştürür; bu sebeple deccâl ona bir şey yapamaz. Bunun üzerine
deccâl onun ellerinden ve ayaklarından tutup fırlatır. Halk onu
cehenneme attığını zanneder. Halbuki o cennete atılmıştır.”
Resûlüllah sözünü şöyle
tamamladı:
“İşte bu mü’min,
âlemlerin Rabbine göre insanların en büyük şehididir.”
Müslim, Fiten 113. Ayrıca bk.
Buhârî, Fiten 27 |
١٨١٦-
وعن أبي سعيدٍ الخدري رَضِيَ اللّه عَنْهُ
، عن النبيّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
قال :
( يَخْرُجُ الدَّجَّالُ فَيَتَوجَّهُ قِبَلَهُ رَجُلٌ مِنَ
المُؤمِنِينَ فَيَتَلَقَّاهُ المَسَالِحُ : مَسَالِحُ الدَّجَّال .
فَيقُولُونَ لَهُ : إلى أيْنَ تَعْمِدُ فَيَقُولُ : أعْمِدُ إلى هذَا
الَّذِي خَرَجَ . فَيَقُولُونَ لَهُ : أوَمَا تُؤْمِنُ بِرَبِّنَا ؟
فَيقُولُ : مَا بِرَبِّنَا خَفَاءٌ ! فَيَقُولُونَ : اقْتُلُوهُ .
فَيقُولُ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ : ألَيْسَ قَدْ نَهَاكُمْ رَبُّكُمْ
أنْ تَقْتُلُوا أحَداً دُونَهُ ، فَيَنْطَلِقُونَ بِهِ إلى
الدَّجَّالِ ، فَإذَا رَآهُ المُؤْمِنُ قالَ : يا أيُّهَا النَّاسُ ،
إنَّ هذَا الدَّجَّال الَّذي ذَكَرَ رَسُولُ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم ؛ فَيَأمُرُ الدَّجَّالُ بِهِ فَيُشَبَّحُ ؛
فَيَقُولُ : خُذُوهُ وَشُجُّوهُ . فَيُوسَعُ ظَهْرُهُ وَبَطْنُهُ
ضَرْباً ، فَيقُولُ : أَوَمَا تُؤْمِنُ بِي ؟ فَيَقُولُ : أَنْتَ
المَسِيحُ الكَذَّابُ ! فَيُؤْمَرُ بِهِ ، فَيُؤْشَرُ بِالمنْشَارِ
مِنْ مَفْرِقِهِ حَتَّى يُفَرِّقَ بَيْنَ رِجْلَيْهِ . ثُمَّ يَمْشِي
الدَّجَّالُ بَيْنَ القِطْعَتَيْنِ ثُمَّ يَقُولُ لَهُ : قُمْ ،
فَيَسْتَوِي قَائِماً . ثُمَّ يَقُولُ لَهُ : أَتُؤْمِنُ بِي ؟
فَيَقُولُ : ما ازْدَدْتُ فِيكَ إلاَّ بَصِيرَةً . ثُمَّ يَقُولُ :
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إنَّهُ لاَ يَفْعَلُ بَعْدِي بِأَحَدٍ مِنَ
النَّاسِ ؛ فَيَأخُذُهُ الدَّجَّالُ لِيَذْبَحَهُ ، فَيَجْعَلُ اللّه
مِا بَيْنَ رَقَبَتِهِ إلَى تَرْقُوَتِهِ نُحَاساً، فَلاَ
يَسْتَطِيعُ إلَيهِ سَبيلاً، فَيَأخُذُهُ بِيَدَيْهِ وَرِجْلَيْهِ
فَيَقْذِفُ بِهِ ، فَيَحْسَبُ النَّاسُ أَنَّهُ قَذَفَهُ إلَى
النَّارِ ، وَإنَّمَا أُلْقِيَ فِي الجَنَّةِ )
. فَقَالَ رَسُول اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم : ( هذا أعْظَمُ
النَّاس شَهَادَةً عِندَ رَبِّ العَالَمِينَ ) . رواه
مسلم . وروى
البخاري بعضه بمعناه .
( المسالِح )
: هُمُ الخُفَرَاءُ والطَّلائِعُ . |
|
1817. Mugîre İbn Şu‘be
radıyallahu anh şöyle dedi:
Hiç kimse
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’e
deccâl hakkında benden fazla soru sormadı.
Resûl-i Ekrem bana:
-
“O sana zarar vermeyecek”
buyurdu. Ben:
- Bazı kimseler
deccâlin yanında dağ kadar ekmek, bir nehir kadar içme suyu
bulunduğunu söylüyorlar, deyince:
-
“Allah
yanında
o,
bu
söylediklerinden daha
değersizdir”
buyurdu.
Buhârî,
Fiten 26;
Müslim, Âdâb 32, Fiten
114, 115.
Ayrıca bk.
İbn Mâce, Fiten 33 |
١٨١٧-
وعن المغيرة بن شعبة رَضِيَ اللّه عَنْهُ
قال : ما سألَ أَحَدٌ رسولَ اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم عَن الدَّجَّالِ أَكْثَرَ مِمَّا
سَألْتُهُ ؛ وإنَّهُ قَالَ لِي : ( مَا
يَضُرُّكَ ) قُلْتُ : إنَّهُمْ يَقُولُونَ : إنَّ مَعَهُ
جَبَلَ خُبْزٍ وَنَهَرَ مَاءٍ . قالَ : (
هُوَ أهْوَنُ عَلَى اللّه مِنْ ذَلكَ ) .
متفق عليه . |
|
1818. Enes
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Bütün peygamberler ümmetlerini yalancı
kör deccâlin tehlikesine karşı uyarmışlardır. Şunu bilin ki, onun
bir gözü kördür; ama sizin azîz ve celîl olan Rabbiniz tek gözlü
değildir. Deccâlin iki gözünün arasına kâfir (ke-fe-re)
diye yazılmıştır.”
Buhârî, Fiten 26, Tevhîd 17;
Müslim, Fiten 101, 102. Ayrıca
bk. Ebû Dâvûd, Melâhim 14,
Sünnet 25-26; Tirmizî, Fiten
56, 62; İbn Mâce, Fiten 33 |
١٨١٨-
وعن أنس رَضِيَ اللّه عَنْهُ قال :
قال رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم :
( مَا مِنْ نَبِيٍّ إلاَّ وَقَدْ أَنْذَرَ أُمَّتَهُ الأَعْوَرَ
الكَذَّابَ ، ألاَ إنَّهُ أعْوَرُ ، وإنَّ رَبَّكُمْ عزَّ وجَلَّ
لَيْسَ بِأَعْوَرَ ، مَكْتُوبٌ بَيْنَ عَيْنَيْهِ ك ف ر
) . متفق عليه . |
|
1819. Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Hiçbir peygamberin ümmetine deccâl
hakkında söylemediği bir şeyi size haber vereyim mi? Onun bir gözü
kördür. Yanında cennete ve cehenneme benzeyen bir şey olacaktır.
Onun cennet dediği şey, cennet değil cehennemdir.”
Buhârî, Enbiyâ 3; Fiten 26;
Müslim, Fiten 109 |
١٨١٩-
وَعَن أبي هريرةَ رَضِيَ اللّه عَنْهُ
قال : قالَ رسولُ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم : ( ألا
أُحدِّثُكمْ حديثاً عن الدجالِ ما حدَّثَ بهِ نبيٌّ قَومَهُ ! إنَّهُ
أعورُ ، وَإنَّهُ يجيءُ مَعَهُ بِمِثالِ الجنَّةِ والنَّارِ ، فالتي
يقولُ إنَّها الجَنَّةُ هي النَّار ) .
متفقٌ عليهِ . |
|
1820. İbn Ömer
radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem
herkesin yanında deccâlden söz ederek şöyle buyurdu:
“Allahü teâlâ tek gözlü değildir. Şunu
unutmayın ki, deccâlin sağ gözü kördür. Onun bu gözü üzüm
salkımından dışarı fırlamış üzüm tanesi gibidir.”
Buhârî, Fiten 26, Tevhîd 17;
Müslim, Îmân 274. Ayrıca bk.
Tirmizî, Fiten 60 |
١٨٢٠-
وعن ابن عمر رضي اللّه عنهما : أنَّ
رسولَ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
ذَكَرَ الدَّجَّالَ بَيْنَ ظَهْرَانَي النَّاسِ ،
فَقَالَ :
( إنَّ اللّه لَيْسَ بِأعْوَرَ ، ألاَ إنَّ
المَسِيحَ الدَّجَّالَ أَعْوَرُ العَيْنِ اليُمْنَى ، كَأنَّ
عَيْنَهُ عِنَبَةٌ طَافِيَةٌ ) .
متفق عليه . |
|
1821. Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Müslümanlarla yahudiler çarpışmadıkça
kıyamet kopmayacaktır. Yahudi taşın, ağacın arkasına saklanacak,
bunun üzerine o taş, o ağaç yahudiyi kovalayan kimseye, ‘Ey
müslüman! Arkamda bir yahudi var, gel onu öldür!’ diyecek. Yalnız
garkad ağacı bir şey söylemeyecek; çünkü o yahudilerin
ağaçlarındandır.”
Buhârî, Cihâd 94, Menâkıb 25;
Müslim, Fiten 82 |
١٨٢١-
وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّه عَنْهُ : أنَّ رسولَ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم قال :
( لاَ تَقُومُ السَّاعَةُ حَـتَّى يُقَاتِلَ المُسْلِمُونَ اليَهُودَ
، حَتَّى يَخْتَبِئَ اليَهُودِيُّ مِنْ وَرَاء الحَجَرِ وَالشَّجَرِ
. فَيَقُولُ الحَجَرُ وَالشَّجَرُ : يَا مُسْلِمُ
هذَا يَهُودِيٌّ خَلْفِي تَعَالَ فَاقْتُلْهُ ؛ إلاَّ الغَرْقَدَ
فإنَّهُ مِنْ شَجَرِ اليَهُودِ ) .
متفق عليه . |
|
1822. Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Canımı kudretiyle elinde tutan Allah’a
yemin ederim ki, bir adam bir kabrin yanından geçerken kendini o
kabrin üzerine atıp, ‘Âh! Keşke şu kabirde yatanın yerinde ben
olsaydım’ diye kendini yerden yere vurmadıkça dünya hayatı son
bulmayacaktır. O kimse dindarlığı sebebiyle değil, başına gelen
belâlar yüzünden böyle
davranacaktır.”
Buhârî, Fiten 22;
Müslim, Fiten 54 |
١٨٢٢-
وعنه رَضِيَ اللّه عَنْهُ قال :
قالَ رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( والَّذِي نَفْسِي
بِيَدِهِ لاَ تَذْهَبُ الدُّنْيَا حَتَّى يَمُرَّ الرجُلُ على
القَبْرِ ، فَيَتَمَرَّغَ عَلَيْهِ وَيَقُولُ : يَالَيْتَنِي كُنْتُ
مَكَانَ صَاحِبِ هذَا القَبْرِ ، وَلَيْسَ بِهِ الدِّينُ ، ما بِهِ
إلاَّ البَلاَءُ ) . متفق عليه
. |
|
1823. Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Fırat nehrinin suyu çekilip, aktığı
yatakta bulunan bir altın dağı meydana çıkmadıkça ve kurtulup
kazanan ben olayım diye birbiriyle çarpışan her yüz kişiden doksan
dokuzu ölmedikçe kıyamet kopmaz.”
Buhârî, Fiten 24;
Müslim, Fiten 29. Ayrıca bk.
İbn Mâce, Fiten 25
Diğer bir
rivayet ise şöyledir: “Pek yakında
Fırat nehrinin suyu çekilerek aktığı yatakta bir altın hazinesi
meydana çıkacaktır. O günü gören kimse, o hazineden kesinlikle bir
şey almasın.”
Buhârî, Fiten 24;
Müslim, Fiten 29-32. Ayrıca bk.
Ebû Dâvûd, Melâhim 13;
Tirmizî, Sıfatü’l-cenne 26 |
١٨٢٣-
وعنهُ رَضِيَ اللّه عَنْهُ قال :
قال رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( لاَ تَقُومُ السَّاعَةُ
حَتَّى يَحْسِرَ الفُرَاتُ عَنْ جَبَلٍ مِنْ ذَهَبٍ يُقْتَتَلُ
عَلَيْهِ ، فَيُقْتَلُ مِنْ كُلِّ مِئَةٍ تِسْعَةٌ وَتِسْعُونَ ،
فَيَقُولُ كُلُّ رجُلٍ مِنْهُمْ : لَعَلِّي أنْ أكُونَ أنَا أنْجُو )
.
وَفي رواية : ( يُوشِكُ أنْ يَحْسِرَ
الفُرَاتُ عَنْ كَنْزٍ مِنْ ذَهَبٍ ، فَمَنْ حَضَرَهُ فَلاَ يَأخُذْ
مِنْهُ شَيْئاً ) . متفق عليه
. |
|
1824. Ebû Hüreyre
radıyallahu anh
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’i
şöyle buyururken işittim dedi:
“Bir gün gelecek, insanlar Medine’yi
bütün hayır ve güzellikleriyle terkedip gidecekler; orada sadece
vahşi hayvanlar ve kuşlar kalacaktır. Medine’ye son olarak
koyunlarına seslenip duran Müzeyne kabilesinden iki çoban girecek
ve orayı ıpıssız, vahşi hayvanlarla dolu bulacaklar. Onlar da Vedâ
Tepesi’ne gelince yüzüstü düşüp öleceklerdir.”
Buhârî, Fezâilü’l-Medîne 5;
Müslim, Hac 498, 499 |
١٨٢٤-
وعنهُ ، قال : سمعتُ رسولَ اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم يقولُ : (
يَتْرُكُونَ المَدِينَةَ عَلَى خَيْرِ مَا كَانَتْ ، لاَ يَغْشَاهَا
إلاَّ العَوَافِي يُريد - عَوَافِي السِّبَاعِ والطَّيرِ - وَآخِرُ
مَنْ يُحْشَرُ رَاعِيَانِ مِنْ مُزَيْنَةَ يُرِيدَانِ المَدِينَةَ
يَنْعِقَانِ بِغَنَمِهِمَا فَيَجِدَانِهَا وُحُوشاً ، حَتَّى إذَا
بَلَغَا ثَنِيَّةَ الودَاعِ خَرَّا عَلَى وُجُوهِهمَا ) .
متفق عليه . |
|
1825. Ebû Saîd el-Hudrî
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Dünyanın son günlerinde,
halifelerinizden biri, malı saymaya bile gerek duymadan avuç avuç
dağıtacaktır.”
Müslim, Fiten 68, 69. Ayrıca
bk. Ahmed İbn Hanbel,
Müsned, III, 317 |
١٨٢٥-
وعن أبي سعيد الخدري رَضِيَ اللّه عَنْهُ
: أنَّ النبيَّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم قال : ( يكُونُ خَلِيفَةٌ
مِنْ خُلَفَائِكُمْ فِي آخِرِ الزَّمَانِ يَحْثُو المَالَ وَلاَ
يَعُدُّهُ ) . رواه مسلم
. |
|
1826. Ebû Mûsâ el-Eş’arî
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“İnsanlar öyle bir zaman görecektir ki,
bir kimse eline altın alıp onu sadaka olarak vereceği bir kimse
arayacak, fakat bulamayacaktır. Erkeklerin azlığı, kadınların
çokluğu sebebiyle, kırk kadının bir erkeğin himayesine sığındığı
görülecektir.”
Müslim, Zekât 59. Ayrıca bk.
Buhârî, Zekât 9 |
١٨٢٦-
وعن أبي موسى الأشعريِّ رَضِيَ اللّه
عَنْهُ : أنَّ النبيَّ صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم قال : (
لَيَأتِيَنَّ عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَطُوفُ الرَّجُلُ فِيهِ
بالصَّدَقَةِ مِنَ الذَّهَبِ فَلاَ يَجِدُ أَحَداً يَأخُذُهَا مِنهُ
، وَيُرَى الرَّجُلُ الوَاحِدُ يَتْبَعُهُ أرْبَعُونَ امْرَأَةً
يَلُذْنَ بِهِ مِنْ قِلَّةِ الرِّجَالِ وَكَثْرَةِ النِّسَاءِ
) . رواه مسلم . |
|
1827. Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Vaktiyle bir adam bir başkasından bir
arsa satın aldı. Arsayı alan adam orada altınla dolu bir çanak
buldu. Arsayı satan adama:
- Altınını al! Zira ben senden altın
değil arazi satın aldım, dedi. Arsanın ilk sahibi de:
- Ben sana o arsayı içindekilerle
beraber sattım, dedi.
Anlaşmazlıklarını halletmesi için bir
adama başvurdular. Hakem olan bu adam:
- Çocuklarınız var mı? diye sordu. Biri:
- Benim bir oğlum var, dedi. Diğeri de:
- Benim de bir kızım var, dedi. Hakem:
- Oğlanla kızı evlendirin. O altınların
bir kısmını onlara verin, bir kısmını da siz harcayın, dedi”.
Buhârî, Enbiyâ 54;
Müslim, Akdıye 21. Ayrıca bk.
İbn Mâce, Lukata 4 |
١٨٢٧-
وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّه عَنْهُ ، عن النبيِّ صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ، قال : (
اشْتَرَى رَجُلٌ مِنْ رَجُلٍ عَقَاراً ، فَوَجَدَ الَّذِي اشْتَرَى
العَقَارَ فِي عَقَارِهِ جَرَّةً فِيهَا ذَهَبٌ ، فَقَالَ لَهُ
الَّذِي اشْتَرَى العَقَارَ : خُذْ ذَهَبَكَ ، إنَّمَا اشْتَرَيْتُ
مِنْكَ الأَرْضَ وَلَمْ أشْتَرِ الذَّهَبَ ، وَقَالَ الَّذِي لَهُ
الأَرْضُ : إنَّمَا بِعْتُكَ الأَرْضَ وَمَا فِيهَا ، فَتَحَاكَمَا
إلَى رَجُلٍ ، فَقَالَ الَّذِي تَحَاكَمَا إلَيْهِ : أَلَكُمَا
وَلَدٌ ؟ قالَ أحَدُهُما : لِي غُلاَمٌ ، وقالَ الآخَرُ : لِي
جَارِيَةٌ قال : أنْكِحَا الغُلاَمَ الجَارِيَةَ ، وأنْفِقَا عَلَى
أنْفُسِهمَا مِنْهُ وَتَصَدَّقَا ) .
متفق عليه . |
|
1828. Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’i
şöyle buyururken dinledi:
“Vaktiyle iki kadın yanlarında
çocuklarıyla giderken bir kurt gelip onlardan birinin çocuğunu
kapıp götürdü. Kadınlardan biri arkadaşına:
- Kurt senin çocuğunu götürdü, dedi. O
da:
- Hayır, senin çocuğunu götürdü, dedi.
Kadınlar dâvalarını halletmek üzere
Dâvûd sallallahu aleyhi ve sellem’e başvurdular. O da yaşlı kadını
haklı görerek çocuğu ona verdi. Kadınlar oradan ayrıldıktan sonra
Hazret-i Dâvûd’un oğlu Süleyman sallallahu aleyhi ve sellem’e
giderek, meseleyi ona da anlattılar. Hazret-i Süleyman:
- Bana bıçağı getirin de çocuğu ikiye
bölerek aralarında paylaştırayım, dedi. O zaman genç kadın:
- Allah sana rahmet etsin, öyle yapma!
Çocuk onundur, dedi.
Hazret-i Süleyman da çocuğun genç kadına
ait olduğunu belirtti.
Buhârî, Enbiyâ 40, Ferâiz 30;
Müslim, Akdıye 20. Ayrıca bk.
Nesâî, Âdâbü’l-kudât 14 |
١٨٢٨-
وعنهُ رَضِيَ اللّه عَنْهُ : أنَّه
سمعَ رسُول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم يقولُ : ( كانت
امْرَأَتَانِ مَعَهُمَا ابْنَاهُمَا ، جَاءَ الذِّئْبُ فَذَهَبَ
بابْنِ إحْدَاهُمَا . فَقَالَتْ لِصَاحِبَتِهَا : إنَّمَا ذَهَبَ
بِابْنِكِ ، وقالتِ الأخرَى : إنَّمَا ذَهَبَ بِابْنِكِ ،
فَتَحَاكَمَا إلى دَاوُدَ صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم فَقَضَى بِهِ
لِلْكُبْرَى ، فَخَرَجَتَا عَلَى سُلَيْمَانَ بْنِ دَاوُد صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم فَأَخْبَرَتَاهُ .
فَقالَ : ائْتُونِي بِالسِّكِّينِ أشُقُّهُ بَيْنَهُمَا . فَقَالَتِ
الصُّغْرَى : لاَ تَفْعَلْ ! رَحِمَكَ اللّه ، هُوَ ابْنُهَا .
فَقَضَى بِهِ للصُّغْرَى )
. متفق عليه . |
|
1829. Mirdâs el-Eslemî
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Allah’ın sâlih kulları birbiri ardından
âhirete göçer; geride arpa ve hurmanın döküntüleri gibi değersiz
kimseler kalır. Allahü teâlâ da onlara hiçbir önem vermez.”
Buhârî, Rikâk 9. Ayrıca bk.
Dârimî, Rikâk 11 |
١٨٢٩-
وعن مِرداس الأسلمي رَضِيَ اللّه عَنْهُ
قال : قال النبيُّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( يَذْهَبُ الصَّالِحُونَ
الأَوَّلُ فَالأَوَّلُ ، وَيَبْقَى حُثَالَةٌ كَحُثَالَةِ
الشَّعِيرِ أوِ التَّمْرِ لاَ يُبَالِيهُمُ اللّه بَالَةً ) . رواه
البخاري . |
|
1830. Rifâa İbn Râfi’ ez-Zürakî
radıyallahu anh şöyle dedi:
Cebrâil
aleyhisselâm
Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem’e
gelerek:
- İçinizdeki
Bedir gazilerine nasıl bir önem veriyorsunuz? diye sordu.
Peygamber
aleyhisselâm da:
-
“Onları müslümanların en faziletlisi
kabul ederiz” buyurdu veya buna benzer bir söz söyledi.
Cebrâil aleyhisselâm:
- Biz de
meleklerden Bedir Gazvesi’ne katılanları meleklerin en faziletlisi
sayarız, dedi.
Buhârî, Megâzî 11. Ayrıca bk.
İbn Mâce, Mukaddime 11 |
١٨٣٠-
وعن رفاعة بن رافع الزُّرَقِيِّ رَضِيَ
اللّه عَنْهُ قال : جاء جبريل إلى النبيّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم قال :
مَا تَعُدُّونَ أهْلَ بَدْرٍ فِيكُمْ ؟ قال :
( مِنْ أفْضَلِ المُسْلِمِينَ ) أوْ
كَلِمَةً نَحْوَهَا . قال : وَكَذلِكَ مَنْ شَهِدَ بَدْراً مِنَ
المَلائِكَةِ . رواه البخاري . |
|
1831. İbn Ömer
radıyallahu anhümâ’dan rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Allahü teâlâ bir kavme azâb gönderdiği
zaman, o azâb orada bulunanların hepsine erişir. Sonra da herkes
amellerine göre yeniden diriltilir.”
Buhârî, Fiten 19;
Müslim, Cennet 84 |
١٨٣١-
وعن ابن عمر رضي اللّه عنهما ، قال
: قال رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( إذَا أنْزَلَ اللّه
تَعَالَى بِقَومٍ عَذَاباً ، أصَابَ العَذَابُ مَنْ كَانَ فِيهِمْ ،
ثُمَّ بُعِثُوا عَلَى أَعْمَالِهِمْ ) .
متفق عليه . |
|
1832. Câbir
radıyallahu anh şöyle dedi:
Mescid-i
Nebevî’de Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem’in
hutbe okurken dayandığı bir kütük vardı. Mescide minber konulduğu
(artık Resûlüllah
hutbesini orada okumaya başladığı) zaman bu kütüğün, doğumu
yaklaşmış deve gibi inlediğini duyduk. Bunun üzerine
Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem
minberden indi, elini kütüğün üzerine koyunca sesi kesildi.
Buhârî, Menâkıb 25
Bir başka
rivayet şöyledir: Cuma günü gelip de
Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem
minberin üzerine oturunca, yanında
Resûlüllah’ın hutbe okuduğu hurma kütüğü ikiye
bölünüyormuş gibi haykırdı.
Buhârî, Buyû‘ 32
Bir başka
rivayet şöyledir: Kütük çocuk gibi bağırdı. Bunun üzerine
Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem aşağı
inerek onu tutup kucakladı. Kütük de teskin edilmeye çalışılan bir
çocuk gibi yavaş yavaş sükûnet buldu. Hazret-i
Peygamber:
“Dinlediği zikirden mahrum kaldığı için
ağladı” buyurdu.
Buhârî, Menâkıb 25 |
١٨٣٢-
وعن جابر رَضِيَ اللّه عَنْهُ قال :
كَانَ جِذْعٌ يَقُومُ إلَيْهِ النَّبيُّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم -
يَعْنِي فِي الخُطْبَةِ - فَلَمَّا وُضِعَ المِنْبَرُ
سَمِعْنَا لِلجِذْعِ مِثْلَ صَوْتِ العِشَارِ ، حَتَّى نَزَلَ
النَّبِيُّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
، فَوضَعَ يَدَهُ عَلَيهِ فَسَكَنَ .
وَفِي روايةٍ : فَلَمَّا كَانَ يَومُ الجُمُعَةِ قَعَدَ النَّبيُّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم عَلَى
المِنْبَرِ ، فَصَاحَتِ النَّخْلَةُ الَّتِي كَانَ يَخْطُبُ
عِنْدَهَا حَتَّى كَادَتْ أنْ تَنْشَقَّ .
وفي رواية : فصَاحَتْ صِيَاحَ الصَّبيِّ، فَنَزَلَ النَّبيُّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ،
حَتَّى أَخَذَهَا فَضَمَّهَا إلَيهِ ، فَجَعَلَتْ تَئِنُّ أَنِينَ
الصَّبي الَّذِي يُسَكَّتُ حَتَّى اسْتَقَرَّتْ ، قال :
( بَكَتْ عَلَى مَا كَانَتْ تَسْمَعُ مِنَ
الذَّكْرِ ) . رواه البخاري
. |
|
1833. Ebû Sa’lebe el-Huşenî
Cürsûm İbn Nâşir radıyallahu anh’ın
rivayet ettiğine göre
Resûlüllah
sallallahu
aleyhi
ve sellem
şöyle buyurdu:
“Allahü teâlâ bazı şeyleri farz kıldı,
onları ihmal etmeyin. Bazı günahlara yaklaşılmaması için sınırlar
koydu, o sınırları aşmayın. Bazı şeyleri haram kıldı, o haramları
çiğnemeyin. Bazı şeyleri de unuttuğu için değil size olan
merhameti sebebiyle dile getirmedi, onları da araştırıp
kurcalamayın.”
Dârekutnî,
es-Sünen, IV, 184. Ayrıca bk.
Hâkim,
el-Müstedrek, IV, 115 |
١٨٣٣-
وعن أبي ثعلبة الخُشَنِيِّ جُرثومِ بنِ ناشر
رَضِيَ اللّه عَنْهُ ، عن رسول
اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
قال :
( إنَّ اللّه تَعَالَى فَرَضَ فَرَائِضَ فَلاَ تُضَيِّعُوهَا ،
وَحَدَّ حُدُوداً فَلاَ تَعْتَدُوهَا ، وَحَرَّمَ أَشْيَاءَ فَلاَ
تَنْتَهِكُوهَا ، وَسَكَتَ عَنْ أشْيَاءَ رَحْمَةً لَكُمْ غَيْرَ
نِسْيَانٍ فَلاَ تَبْحَثُوا عَنْهَا )
حديث حسن . رواه الدارقطني وغيره . |
|
1834. Abdullah İbn Ebû Evfâ
radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem ile
beraber yedi gazâ yaptık. O gazvelerde çekirge yedik.
Diğer
bir rivayete göre,
Resûl-i
Ekrem
ile
beraber
çekirge yedik,
dedi.
Buhârî, Zebâih ve’s-sayd 13;
Müslim, Sayd ve’z-zebâih 52.
Ayrıca bk. Tirmizî, Et’ime 22;
Nesâî, Sayd ve’z-zebâih 37 |
١٨٣٤-
وعن عبد اللّه بن أبي أَوْفَى رَضِيَ اللّه
عَنهما ، قالَ : غَزَوْنَا مَعَ رَسولِ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
سَبْعَ غَزَوَاتٍ نَأكُلُ الجَرَادَ .
وَفِي رِوَايةٍ : نَأكُلُ مَعَهُ الجَرَادَ .
متفق عليه . |
|
1835. Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Mü’min bir yılan deliğinden iki defa
ısırılmaz.”
Buhârî, Edeb 83;
Müslim Zühd 63. Ayrıca bk.
Ebû Dâvûd, Edeb 29;
İbn Mâce, Fiten 13 |
١٨٣٥-
وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّه عَنْهُ : أنَّ النبيَّ صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم قال : ( لاَ
يُلْدَغُ المُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ وَاحِدٍ مَرَّتَيْنِ ) .
متفق عليه . |
|
1836. Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Allahü teâlâ kıyamet gününde üç kişiyle
konuşmaz, yüzlerine bakmaz ve kendilerini temize çıkarmaz; onlar
için acıklı azâb vardır:
Biri, yolculuk sırasında ihtiyacından
fazla suyu olup da onu öteki yolculardan esirgeyen kimse.
Diğeri, ticaret malını ikindiden sonra
satarken, onu şu kadar fiyata aldım diye yemin eden, gerçek hiç de
öyle olmadığı halde müşteri kendine inanan kimse.
Öteki de, bir devlet başkanına dünyalık
hatırına biat sözü veren, kendisine para pul verirse sözünde
duran, vermezse sözünden cayan kimsedir.”
Buhârî, Müsâkât 10, Şehâdât
22, Ahkâm 48, Tevhîd 24; Müslim,
Îmân 171-173. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd,
Buyû‘ 60; Tirmizî, Siyer 35;
Nesâî, Buyû‘ 6;
İbn Mâce, Ticârât 30, Cihâd 42 |
١٨٣٦-
وعنه، قال : قال رسول اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم : ( ثَلاَثَةٌ لاَ
يُكَلِّمُهُمُ اللّه يَومَ القِيَامَةِ، وَلاَ يَنْظُرُ إلَيْهِمْ ،
وَلاَ يُزَكِّيهِمْ ، وَلَهُمْ عَذَابٌ ألِيمٌ : رَجُلٌ عَلَى فَضْلِ
مَاءٍ بِالفَلاَةِ يَمْنَعُهُ مِنِ ابْنِ السَّبِيلِ ، وَرَجُلٌ
بَايَعَ رَجُلاً سِلْعَةً بَعْدَ العَصْرِ فَحَلَفَ بِاللّه
لأَخَذَهَا بِكذَا وَكَذَا فَصَدَّقَهُ وَهُوَ عَلَى غَيْرِ ذلِكَ ،
وَرَجُلٌ بَايَعَ إمَاماً لاَ يُبَايِعُهُ إلاَّ لِدُنْيَا فَإنْ
أَعْطَاهُ مِنْهَا وَفَى وَإنْ لَمْ يُعْطِهِ مِنْهَا لَمْ يَفِ ) .
متفق عليه . |
|
1837. Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Sûra iki üfleme arasında kırk vardır.”
Ashâb-ı kirâm:
- Ebû Hüreyre!
Kırk gün mü? diye sordular.
- Bir şey
diyemem, dedi. Sahâbîler:
- Kırk yıl mı?
diye sordular.
- Bir şey
diyemem, dedi.
- Kırk ay mı?
diye sordular.
- Bir şey
diyemem, dedi. (Sonra hadisi şöyle tamamladı)
“Kuyruk sokumu (acbü’z-zeneb) dışında
insanın bütün bedeni çürüyüp yok olur. Yeniden yaratılma işi
kuyruk sokumundan başlar. Sonra Allahü teâlâ gökten bir su
indirir, herkes bitkiler gibi yeniden canlanır.”
Buhârî, Tefsîru sûre (39), 3,
(78), 1; Müslim, Fiten 28 |
١٨٣٧-
وعنه ، عن النبيّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم قال : ( بَيْنَ
النَّفْخَتَيْنِ أرْبَعُونَ )
قالوا :
يَا أبَا هُرَيْرَةَ أرْبَعُونَ يَوْماً ؟ قالَ : أبَيْتُ ،
قَالُوا :
أرْبَعُونَ سَنَةً ؟ قال : أبَيْتُ .
قالُوا :
أرْبَعُونَ شَهْراً ؟ قالَ : أبَيْتُ . (
وَيَبْلَى كُلُّ شَيْءٍ مِنَ الإنْسَانٍ إلاَّ عَجْبَ الذَّنَبِ
، فِيهِ يُرَكَّبُ الخَلْقُ ، ثُمَّ يُنَزِّلُ اللّه مِنَ السَّمَاءِ
مَاءً فَيَنْبُتُونَ كَمَا يَنْبُتُ البَقْلُ ) .
متفق عليه . |
|
1838. Yine Ebû Hüreyre şöyle
dedi:
Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem bir
yerde sahâbîlerle konuşurken bir bedevî çıkageldi ve:
- Kıyamet ne
zaman kopacak? diye sordu.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem sözünü
kesmeden konuşmasına devam etti. Bunun üzerine sahâbîlerden biri:
- Bedevînin
sorusunu duydu, fakat soruyu beğenmedi, dedi. Bir başkası da:
- Hayır, soruyu
duymadı, dedi.
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem
konuşmasını bitirince:
-
“Kıyamet hakkında soru soran nerede?”
buyurdu. Bedevî:
- Buradayım, Yâ
Resûlallah! dedi.
-
“Emanet zâyi edildiği zaman kıyameti
bekle!” buyurdu. Bedevî:
- Emanet nasıl
zâyi olacak? diye sordu. Resûl-i
Ekrem de:
-
“Emanet ehil olmayan kimseye verildiği
zaman kıyameti bekle!” buyurdu.
Buhârî, İlim 2, Rikak 35.
Ayrıca bk. Ahmed İbn Hanbel,
Müsned, II, 361 |
١٨٣٨-
وعنه ، قال : بَيْنَمَا النَّبِيُّ صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم في مَجْلِسٍ يُحَدِّثُ القَومَ ،
جَاءَ أَعْرَابِيٌّ
فَقَالَ :
مَتَى السَّاعَةُ ؟ فَمَضَى رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم يُحَدِّثُ ، فَقالَ بَعْضُ
القَومِ : سَمِعَ مَا قَالَ فَكَرِهَ مَا قَالَ ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ
: بَلْ لَمْ يَسْمَعْ ، حَتَّى إذَا قَضَى حَدِيثَهُ قالَ : أيْنَ
السَّائِلُ عَنِ السَّاعَةِ ؟ ) قال : هَا أنا يَا رسُولَ اللّه .
قال : ( إذَا ضُيِّعَتِ الأَمَانَةُ
فَانْتَظِرِ السَّاعَةَ ) قال : كَيفَ إضَاعَتُهَا ؟ قال :
( إذَا وُسِّدَ الأَمْرُ إلى غَيْرِ
أَهْلِهِ فَانْتَظِرِ السَّاعَةَ ) . رواه
البخاري . |
|
1839. Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“İmamlar sizin için namaz kılarlar; eğer
eksiksiz kıldırırlarsa hem size hem de onlara sevabı vardır; şayet
hata ederlerse, size sevap, onlara da ceza vardır.”
Buhârî, Ezân 55. Ayrıca bk.
Ahmed İbn Hanbel,
Müsned, II, 355, 537 |
١٨٣٩-
وعنه : أنَّ رسُولَ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم قال : (
يُصَلُّونَ لَكُمْ، فَإنْ أصَابُوا فَلَكُمْ ، وإنْ أَخْطَئُوا
فَلَكُمْ وَعَلَيْهِمْ ) . رواه
البخاري . |
|
1840. Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh:
“Siz insanların iyiliği için ortaya
çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” âyetini okudu ve onu
şöyle açıkladı:
İnsanların
diğer kimselere en hayırlı ve faydalı olanları, bazı şahısları
boyunlarından zincire vurulmuş olarak (İslâm toplumuna) getiren
kimselerdir. Sonra o getirdikleri esirler İslâmiyet’i kabul
ederler.
Buhârî, Tefsîru sûre (3), 7 |
١٨٤٠-
وعنه رَضِيَ اللّه عَنْهُ :
{ كُنْتُمْ خَيْرَ أمَّةٍ أُخْرِجَتْ
لِلنَّاسِ }
[ البقرة : ١١٠ ]
قالَ : خَيْرُ النَّاسِ للنَّاسِ يَأتُونَ بِهِمْ في السَّلاسِلِ فِي
أعْنَاقِهِمْ حَتَّى يَدْخُلُوا فِي الإسْلاَمِ . |
|
1841. Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Allahü teâlâ, boyunlarından zincire
vurulmuş olarak cennete götürülen kimselerden hoşnut olur.”
Buhârî, Cihâd 144. Ayrıca bk.
Ebû Dâvûd, Cihâd 114 |
١٨٤١-
وعنه ، عن النبيّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم قال : ( عَجِبَ اللّه عزَّ
وجَلَّ مِنْ قَومٍ يَدْخُلُونَ الجَنَّةَ فِي السَّلاسِلِ )
رواهما البخاري .
معناه : يُؤْسَرُونَ وَيُقَيَّدُونَ ثُمَّ يُسْلِمُونَ فَيَدْخُلُونَ
الجَنَّةَ . |
|
1842. Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Allahü teâlâ’nın bir beldede en
beğendiği yer oranın mescitleri, bir beldede en sevmediği yer de
oranın çarşı-pazarıdır.”
Müslim, Mesâcid 288 |
١٨٤٢-
وعنه ، عن النبيّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم قال : ( أَحَبُّ البِلادِ
إلَى اللّه مَسَاجِدُهَا ، وَأبْغَضُ البِلاَدِ إلَى اللّه
أسْوَاقُهَا ) . رواه مسلم
. |
|
1843. Selmân-ı Fârisî
radıyallahu anh şöyle dedi:
Şayet
yapabiliyorsan, çarşı-pazara ilk giren ve oradan en son çıkan
kimse sen olma! Çünkü orası şeytanın savaş alanı olup bayrağını
oraya diker.
Müslim, Fezâilü's-sahâbe 100
Berkânî
Sahîh’inde bu hadisi şöyle rivayet
etmiştir:
Selmân
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Çarşı-pazara ilk giren ve oradan en son
çıkan sen olma! Şeytan orada yumurtlar ve orada yavru çıkarır.” |
١٨٤٣-
وعن سلمان الفارسي رَضِيَ اللّه عَنْهُ
من قولهِ قال : لاَ تَكُونَنَّ إن اسْتَطَعْتَ أوَّلَ مَنْ يَدْخُلُ
السُّوقَ ، وَلاَ آخِرَ مَنْ يَخْرُجُ مِنْهَا ، فَإنَّهَا
مَعْرَكَةُ الشَّيْطَانِ ، وَبِهَا يَنْصبُ رَايَتَهُ . رواه
مسلم هكذا .
ورواه البرقاني في صحيحهِ عن سلمان ، قال : قال رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم :
( لاَ تَكُنْ أَوَّلَ مَنْ يَدْخُلُ
السُّوقَ ، وَلاَ آخِرَ مَنْ يَخْرُجُ مِنْهَا . فِيهَا بَاضَ
الشَّيْطَانُ وَفَرَّخَ ) . |
|
1844. Âsım el-Ahvel’den
rivayet edildiğine göre Abdullah İbn Sercis
radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’e:
- Yâ
Resûlallah! Allah seni bağışlasın, dedim. O da:
-
“Seni de bağışlasın” buyurdu.
Âsım el-Ahvel
dedi ki, Abdullah İbn Sercis’e:
-
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem senin
için böyle mağfiret diledi mi? diye sordum.
- Evet,
senin için
de mağfiret diledi, dedi ve şu âyet-i kerîmeyi okudu:
“(Habîbim!)
Hem kendinin hem de mü’min erkeklerin ve
mü’min kadınların günahlarının bağışlanmasını dile!”
Müslim, Fezâil 112 |
١٨٤٤-
وعن عاصمٍ الأحوَلِ ، عن عبدِ اللّه بن سَرْجِسَ
رَضِيَ اللّه عَنْهُ قال : قلتُ
لِرسولِ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : يا رسولَ اللّه ، غَفَرَ اللّه لَكَ ، قال :
( وَلَكَ ) . قال عاصمٌ : فَقُلْتُ
لَهُ : أسْتَغْفرَ لَكَ رسُولُ اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ؟ قال : نَعَمْ وَلَكَ ، ثُمَّ تَلاَ
هذِهِ الآية : { وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ
وَلِلمُؤْمِنِينَ وَالمُؤْمِنَاتِ }
[ محمد : ١٩ ]
. رواه مسلم . |
|
1845. Ebû Mes’ûd el-Ensârî
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“İlk peygamberlerden itibaren halkın
hatırında kalan bir söz vardır: Utanmadıktan sonra dilediğini
yap!”
Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78.
Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 6;
İbn Mâce, Zühd 17 |
١٨٤٥-
وعن أبي مسعودٍ الأنصاري رَضِيَ اللّه
عَنْهُ قال : قال النبيّ صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم : ( إنَّ
مِمَّا أَدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلاَمِ النُّبُوَّةِ الأولَى : إذَا
لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ ) . رواه
البخاري . |
|
1846. İbn Mes’ûd
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Kıyamet gününde insanlar arasında ilk
görülecek hesap, kan dâvalarıdır.”
Buhârî, Diyât 1, Rikak 48;
Müslim, Kasâme 28. Ayrıca bk.
Tirmizî, Diyât 8;
Nesâî, Tahrîmü’d-dem 2;
İbn Mâce, Diyât 1 |
١٨٤٦-
وعن ابن مسعودٍ رَضِيَ اللّه عَنْهُ
قال : قالَ رسُولُ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم : ( أوَّلُ مَا
يُقْضَى بَيْنَ النَّاسِ يَوْمَ القِيَامَةِ فِي الدِّمَاء )
. متفق عليه . |
|
1847. Âişe
radıyallahu anhâ’dan rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Melekler nûrdan, cinler kızıl ateşten,
Âdem de size bildirilen şeyden (topraktan)
yaratılmıştır.”
Müslim, Zühd 60. Ayrıca bk.
Ahmed İbn Hanbel,
Müsned, VI, 153, 168 |
١٨٤٧-
وعن عائشة رضي اللّه عنها ،
قالت :
قال رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( خُلِقَتِ المَلاَئِكَةُ
مِنْ نُورٍ ، وَخُلِقَ الجَانُّ مِنْ مَارِجٍ من نَارٍ،
وَخُلِقَ آدَمُ مِمَّا وُصِفَ لَكُمْ ) . رواه
مسلم . |
|
1848. Âişe
radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Nebiyy-i
Muhterem sallallahu
aleyhi ve sellem’in ahlâkı Kur’an idi.
Müslim, Müsâfirîn 139. Ayrıca
bk. Nesâî, Kıyâmü’l-leyl 2 |
١٨٤٨-
وعنها رضي اللّه عنها ،
قالت :
كان خُلُقُ نَبِيِّ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم القُرْآن . رواهُ
مسلم في جملة حديث طويل . |
|
1849. Âişe
radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem:
“Kim Allah’a kavuşmak isterse, Allah da
ona kavuşmak ister. Kim Allah’a kavuşmak istemezse, Allah da ona
kavuşmayı arzu etmez” buyurdu.
Bunun üzerine ben:
- Yâ
Resûlallah! Ölümü sevmediği için mi (kavuşmak istemez)? Öyleyse
hepimiz ölümü sevmeyiz, dedim.
-
“Hayır, öyle değil. Mü’mine Allah’ın
rahmeti, rızâsı ve cenneti müjdelendiği zaman Allahü teâlâ’ya
kavuşmak ister; işte o zaman Allah da ona kavuşmayı arzu eder.
Kâfire Allah’ın azâbı, gazabı haber verildiği zaman Allah’a
kavuşmaktan hoşlanmaz; Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz”
buyurdu.
Müslim, Zikir 14-17. Ayrıca
bk. Buhârî, Rikak 41;
Tirmizî, Cenâiz 67, Zühd 6;
Nesâî, Cenâiz 10;
İbn Mâce, Zühd 31 |
١٨٤٩-
وعنها ،
قالت :
قال رسُولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( مَنْ أحَبَّ لِقَاءَ
اللّه أحَبَّ اللّه لِقَاءهُ ، وَمَنْ كَرِهَ لِقَاءَ اللّه كَرِهَ
اللّه لِقَاءهُ ) فقلتُ : يا رسولَ اللّه ، أكَراهِيَةُ
المَوتِ ، فَكُلُّنَا نَكْرَهُ المَوتَ ؟ قال :
( لَيْسَ كَذَلِكَ ، ولكِنَّ المُؤْمِنَ
إذَا بُشِّرَ بِرَحْمَةِ اللّه وَرِضْوَانِهِ وَجَنَّتِهِ أحَبَّ
لِقَاءَ اللّه فَأَحَبَّ اللّه لِقَاءهُ ، وإنَّ الكَافِرَ إذَا
بُشِّرَ بِعَذابِ اللّه وَسَخَطهِ كَرِهَ لِقَاءَ اللّه وكَرِهَ
اللّه لِقَاءهُ ) . رواه مسلم
. |
|
1850. Mü’minlerin annesi
Safiyye Binti Huyey radıyallahu anhâ
şöyle dedi:
Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem
itikâfa girmişti. Bir gece onu ziyarete gidip konuştum. Sonra eve
dönmek üzere kalktığım zaman o da beni evime götürmek üzere
kalktı.
Bu sırada
ensardan iki kişi -Allah onlardan razı
olsun- bizimle karşılaştı.
Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem’i görünce oradan çabucak uzaklaşmak istediler.
Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem:
-
“Biraz yavaş olun. Yanımdaki Safiyye
Binti Huyey’dir” dedi. Onlar:
- Elçisinin
uygunsuz bir davranışta bulunmasından Allah’ı tenzih ederiz, Yâ
Resûlallah! deyince de:
-
“Şeytan insanın vücudunda kan gibi
dolaşır, Onun sizin kalbinize bir kötülük - veya bir şüphe-
atmasından korktum” buyurdu.
Buhârî, İ’tikâf 11, Bed’ü’l-halk
11, Ahkâm 21; Müslim, Selâm
23-25. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd,
Savm 79, Edeb 81; İbn Mâce,
Sıyâm 65 |
١٨٥٠-
وَعَنْ أُمِّ المُؤْمِنِينَ صَفِيَّةَ بنتِ حُيَيٍّ
رَضيَ اللّه عَنها ،
قالتْ :
كان النبيُّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
مُعْتَكِفاً ، فَأَتَيْتُهُ أزُورُهُ لَيْلاً ، فَحَدَّثْتُهُ ثُمَّ
قُمْتُ لأَنْقَلِبَ فَقَامَ مَعِي لِيَقْلِبَنِي ، فَمَرَّ رَجُلاَنِ
مِنَ الأنْصَارِ رضيَ اللّه عَنهُما
، فَلَمَّا رَأَيَا النَّبيَّ صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم أسْرَعَا . فقال
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم : (
عَلَى رِسْلِكُمَا ، إنَّهَا صَفِيَّةُ بِنْتُ حُيَيٍّ )
فَقَالاَ : سُبْحانَ اللّه يَا رسولَ اللّه ،
فقالَ :
( إنَّ الشَّيْطَانَ يَجْرِي مِنَ ابْنِ
آدَمَ مَجْرَى الدَّمِ ، وَإنِّي خَشِيْتُ أَنْ يَقْذِفَ فِي
قُلُوبِكُمَا شَرّاً - أَوْ
قَالَ : شَيْئاً - )
. متفق عليه . |
|
1851. Ebü’l-Fazl Abbâs İbn
Abdülmuttalib radıyallahu anh
şöyle dedi:
Huneyn
Gazvesi’nde Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem ile
beraber bulundum. Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem
(Düldül adındaki) beyaz katırın üzerinde otururken,
Abdülmuttalib’in torunu Ebû Süfyân İbn Hâris ile ben
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
yanından hiç ayrılmadık. Müslümanlarla müşrikler birbirine
girince müslümanlar gerilemeye başladı. Bu sırada
Resûlüllah Düldül’ü
durmadan kâfirlerin üzerine sürüyordu. Ben Düldül’ün geminden
tutmuş savaş alanına girmesine engel olmaya çalışıyordum. Ebû
Süfyân ise Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’in
katırının özengisine yapışmıştı. Bu sırada
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem:
-
“Ey Abbâs! Bey‘atürrıdvân’da bulunanlara
seslen!” buyurdu.
Gür sesli bir
zât olan Abbas sözüne şöyle devam etti:
Var gücümle
“Bey‘atürrıdvân’da bulunan sahâbîler! Neredesiniz?” diye bağırdım.
Vallahi onların sesimi duydukları zaman Hazret-i
Peygamber’e doğru dönüp
gelişleri, bir ineğin yavrusuna doğru şefkatle gelişi gibiydi.
“Lebbeyk! Lebbeyk! (Emret! Emret!)” diyerek kâfirlerle vuruştular.
Ensarı savaşa çağırırken “Ey ensar topluluğu! Ey ensar topluluğu!”
diye sesleniyorlardı. Daha sonra da sadece Hâris İbn
Hazrecoğullarından yardım istendi. Bu sırada
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem
Düldül’ün üzerinde ileri doğru uzanmış vaziyette onların
çarpışmalarına bakarken “İşte tandırın
kızıştığı zaman!” buyurdu. Sonra
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem yerden
birkaç çakıl taşı alıp kâfirlerin yüzüne doğru fırlattı. Ardından
da: “Muhammed’in Rabbine yemin ederim
ki, bozguna uğradılar” dedi.
Ben savaşanlara
bakmaya gittim. Gördüğüm kadarıyla savaş başladığı gibi devam
ediyordu. Vallahi Hazret-i
Peygamber’in, kâfirlere taşları fırlatmasından sonra,
güçlerinin gittikçe zayıfladığını ve işlerinin tersine döndüğünü
gördüm.
Müslim, Cihâd 76 |
١٨٥١-
وعن أبي الفضل العباس بن عبد المطلب رَضِيَ
اللّه عَنْهُ قال : شَهِدْتُ مَعَ رَسُولِ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم يَومَ
حُنَيْن ، فَلَزِمْتُ أنا وأبو سُفْيَانَ بن الحارثِ بن عبد المطلب
رَسُول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
، فَلَمْ نُفَارِقْهُ ، وَرسُولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ، عَلَى بَغْلَةٍ لَهُ
بَيْضَاءَ ، فَلَمَّا التَقَى المُسْلِمُونَ
وَالمُشْرِكُونَ ، وَلَّى المُسْلِمُونَ
مُدْبِريِنَ ، فَطَفِقَ رَسُولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ، يَرْكُضُ بَغْلَتَهُ قِبلَ
الكُفَّارِ ، وأنا آخِذٌ بِلِجَامِ بَغْلَةِ رَسُولِ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ،
أكُفُّهَا إرَادَةَ أنْ لاَ تُسْرِعَ ، وأبُو سُفْيَانَ آخِذٌ
بِرِكَابِ رَسُولِ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم ، فقالَ رَسُولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم :
( أيْ عَبَّاسُ ، نَادِ أصْحَابَ
السَّمُرَةِ ) . قالَ العَبَّاسُ - وَكَانَ رَجُلاً صَيِّتاً
- فَقُلْتُ بِأَعْلَى صَوْتِي : أيْنَ أصْحَابُ السَّمُرَةِ ،
فَوَاللّه لَكَأنَّ عَطْفَتَهُمْ حِينَ سَمِعُوا صَوْتِي عَطْفَةُ
البَقَرِ عَلَى أَوْلاَدِهَا ، فقالوا :
يَا لَبَّيْكَ يَا لَبَّيْكَ ، فَاقْتَتَلُوا هُمْ وَالكُفَّارُ ،
وَالدَّعْوَةُ في الأنْصَارِ يَقُولُونَ : يَا مَعْشَرَ الأَنْصَارِ
، يَا مَعْشَرَ الأنْصَارِ ، ثُمَّ قَصُرَتِ الدَّعْوَةُ عَلَى بَنِي
الحَارِثِ بْنِ الخَزْرَجِ ، فَنَظَرَ رَسُولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ،
وَهُوَ عَلَى بَغْلَتِهِ كَالمُتَطَاوِلِ عَلَيْهَا إلَى قِتَالِهِمْ
،
فَقَالَ :
( هَذَا حِينَ حَمِيَ الوَطِيسُ ) ،
ثُمَّ أَخَذَ رَسُولُ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم ، حَصَيَاتٍ فَرَمَى بِهِنَّ وُجُوهَ
الكُفَّارِ ، ثُمَّ
قَالَ :
( انْهَزَمُوا وَرَبِّ مُحَمَّدٍ )
، فَذَهَبْتُ أنْظُرُ فَإذَا القِتَالُ عَلَى هَيْئَتِهِ فِيما أرَى
، فَواللّه مَا هُوَ إلاَّ أنْ رَمَاهُمْ بِحَصَيَاتِهِ ، فَمَا
زِلْتُ أرَى حَدَّهُمْ كَلِيلاً وَأَمْرَهُمْ مُدْبِراً . رواه
مسلم .
( الوَطِيسُ )
التَّنُّورُ ، ومعناهُ : اشْتَدَّتِ الحَرْبُ . وقوله
: ( حَدَّهُمْ ) هو بالحاء
المهملة : أيْ بَأْسَهُمْ . |
|
1852. Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Allahü teâlâ temizdir; sadece temiz
olanları kabul eder. Allahü teâlâ peygamberlerine neyi emrettiyse
mü’minlere de onu emretmiştir. Cenâb-ı Hak
Peygamberlere:
‘Ey peygamberler! Temiz ve helâl olan
şeylerden yiyin, iyi ve faydalı işler yapın!’ buyurmuştur.
Mü’minlere de:
‘Ey iman edenler! Size verdiğimiz
rızıkların temiz olanlarından yiyin’ buyurmuştur.”
Resûl-i Ekrem daha sonra
şunları söyledi:
“Bir kimse Allah yolunda uzun seferler
yapar. Saçı başı dağınık, toza toprağa bulanmış vaziyette ellerini
gökyüzüne açarak: Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!
diye dua eder. Halbuki onun yediği haram, içtiği haram, gıdası
haramdır. Böyle birinin duası nasıl kabul edilir!”
Müslim, Zekât 65. Ayrıca bk.
Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 3 |
١٨٥٢-
وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّه عَنْهُ قال : قال رسولُ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم :
( أيُّهَا النَّاسُ ، إنَّ اللّه طَيِّبٌ
لاَ يَقْبَلُ إلاَّ طَيِّباً ، وإنَّ اللّه أَمَرَ المُؤمِنِينَ
بِمَا أَمَرَ بِهِ المُرْسَلِينَ .
فقالَ تعالى
: { يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ
الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحاً }
[ المؤمنون : ٥١ ]
،
وقال تعالى :
{ يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُلُوا
مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ }
[ البقرة : ١٧٢ ]
. ثُمَّ ذَكَرَ الرَّجُلَ يُطِيلُ السَّفَرَ أشْعثَ أغْبَرَ يَمُدُّ
يَدَيْهِ إلَى السَّمَاءِ : يَا رَبِّ يَا رَبِّ ، وَمَطْعَمُهُ
حَرَامٌ، وَمَشْرَبُهُ حَرَامٌ، ومَلبسُهُ حرامٌ ، وَغُذِّيَ
بالْحَرَامِ ، فَأَنَّى يُسْتَجَابُ لِذَلِكَ ؟ رواه
مسلم . |
|
1853. Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Allahü teâlâ kıyamet gününde üç kişiyle
konuşmaz, onları temize çıkarmaz, suratlarına bile bakmaz; onlar
için acıklı azâb vardır:
Bunlar zina eden ihtiyar, yalan söyleyen
hükümdar, kibirlenen fakirdir.”
Müslim, Îmân 172. Ayrıca bk.
Tirmizî, Cennet 25;
Nesâî, Zekât 75,77 |
١٨٥٣-
وعنه رَضِيَ اللّه عَنْهُ ، قال :
قال رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( ثَلاَثَةٌ لاَ
يُكَلِّمُهُمُ اللّه يَوْمَ القِيَامَةِ ، وَلاَ يُزَكِّيهِمْ ،
وَلاَ يَنْظُرُ إلَيْهِمْ ، وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ : شَيْخٌ زَانٍ
، وَمَلِكٌ كَذَّابٌ ، وَعَائِلٌ مُسْتَكْبِرٌ ) . رواه
مسلم .
( العَائِلُ )
: الفَقِيرُ . |
|
1854. Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil, bunların
hepsi cennet nehirlerindendir.”
Müslim, Cennet 26. Ayrıca bk.
Ahmed İbn Hanbel,
Müsned, II, 261, 289, 440 |
١٨٥٤-
وعنهُ رَضِيَ اللّه عَنْهُ قال :
قال رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( سَيْحَانُ وَجَيْحَانُ
وَالفُرَاتُ وَالنِّيلُ كُلٌّ مِنْ أَنْهَارِ الجَنَّةِ ) . رواه
مسلم . |
|
1855. Ebû Hüreyre şöyle dedi:
Bir gün
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem elimi
tutarak şöyle buyurdu:
“Allah, toprağı cumartesi günü yarattı.
Oradaki dağları pazar günü, ağaçları pazartesi günü, sevilmeyen
şeyleri salı günü, nûru çarşamba günü yarattı. Hayvanları
yeryüzüne perşembe günü yayıp dağıttı. Âdem’i yaratılanların
sonuncusu olarak cuma gününün son saatlerinde, ikindiyle akşam
arasında yarattı.”
Müslim, Münâfıkîn 27. Ayrıca
bk. Ahmed İbn Hanbel,
Müsned, II, 327 |
١٨٥٥-
وعنه ، قال : أخَذَ رسُولُ اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم بِيَدِي
فَقَالَ :
( خَلَقَ اللّه التُّرْبَةَ يَومَ
السَّبْتِ ، وَخَلَقَ فيها الجِبَالَ يَومَ الأحَدِ ، وَخَلَقَ
الشَّجَرَ يَومَ الإثْنَينِ ، وَخَلَقَ المَكْرُوهَ يَومَ
الثُّلاَثَاءِ ، وَخَلَقَ النُّورَ يَوْمَ الأربِعَاءِ ، وَبَثَّ
فِيهَا الدَّوابَّ يَومَ الخَمِيسِ ، وَخَلَقَ آدَمَ صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم ، بَعْدَ العَصْرِ مِنْ يَومِ الجُمُعَةِ في آخِرِ
الخَلْقِ فِي آخِرِ سَاعَةٍ مِنَ النَّهَارِ فِيمَا بَيْنَ العَصْرِ
إِلَى اللَّيْلِ ) . رواه مسلم
. |
|
1856. Ebû Süleymân Hâlid İbn
Velîd radıyallahu anh şöyle dedi:
Mûte Savaşı’nın
yapıldığı gün elimde dokuz kılıç kırıldı. Elimde sadece Yemen
yapısı enli bir kılıç kaldı.
Buhârî, Meğâzî 44 |
١٨٥٦-
وعن أَبي سليمان خالد بن الوليد رَضِيَ
اللّه عَنْهُ
قَالَ :
لَقَدِ انْقَطَعتْ في يَدِي يَوْمَ مُؤْتَةَ تِسْعَةُ أسْيَافٍ ،
فَمَا بَقِيَ فِي يَدِي إِلاَّ صَفِيحَةٌ يَمَانِيَّةٌ . رواه
البخاري . |
|
1857. Amr İbn Âs
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’i
şöyle buyururken dinledi:
“Hâkim, hüküm verirken ictihadda bulunur
da isabetli hüküm verirse, iki sevap kazanır. Yine hüküm verirken
ictihadda bulunur da yanılırsa, bir sevap kazanır.”
Buhârî, İ’tisâm 21;
Müslim, Akdıye 15. Ayrıca bk.
Ebû Dâvûd, Akdıye 2;
Tirmizî, Ahkâm 2;
Nesâî, Âdâbü’l-kudât 3;
İbn Mâce, Ahkâm 3 |
١٨٥٧-
وعن عمرو بن العاص رَضِيَ اللّه عَنْهُ
: أنَّه سَمِعَ رسولَ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم ، يقولُ : ( إِذَا
حَكَمَ الحَاكِمُ فَاجْتَهَدَ ، ثُمَّ أصَابَ ، فَلَهُ أجْرَانِ ،
وَإِذَا حَكَمَ وَاجْتَهَدَ ، فَأَخْطَأَ ، فَلَهُ أَجْرٌ )
متفق عَلَيْهِ . |
|
1858. Âişe
radıyallahu anhâ’dan rivayet
edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Sıtma, cehennem ateşindendir. Onu su
ile serinletiniz.”
Buhârî, Bed'ü'l-halk 10, Tıb,
28; Müslim, Selâm 78-84. Ayrıca
bk. Tirmizî, Tıb 25;
İbn Mâce, Tıb 19 |
١٨٥٨-
وعن عائشة رَضِيَ اللّه عنها : أنَّ
النبيَّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
،
قَالَ :
( الحُمَّى مِنْ فَيْحِ جَهَنَّمَ
فَأَبْرِدُوهَا بِالمَاءِ ) متفق
عَلَيْهِ . |
|
1859. Yine Âişe
radıyallahu anhâ’dan rivayet
edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Bir kimse, oruç borcuyla ölürse, yakını
onun yerine orucunu tutar.”
Buhârî,
Savm 42;
Müslim, Sıyâm 153.
Ayrıca bk.
Ebû Dâvûd, Savm 40, Eymân 21 |
١٨٥٩-
وعنها رَضِيَ اللّه عنها، عن
النبيِّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
،
قَالَ :
( مَنْ مَاتَ وَعَلَيْهِ صَومٌ، صَامَ
عَنْهُ وَلِيُّهُ ) متفق
عَلَيْهِ .
وَالمُخْتَارُ جَوَازُ الصَّومِ عَمَّنْ مَاتَ وَعَلَيْهِ صَوْمٌ
لِهَذَا الحَدِيثِ ، وَالمُرادُ بالوَلِيِّ : القَرِيبُ وَارِثاً
كَانَ أَوْ غَيْرَ وَارِثٍ . |
|
1860. Avf İbn Mâlik İbn
Tufeyl’den rivayet edildiğine göre, bir kimse Âişe
radıyallahu anhâ’ya gelerek,
sattığı veya bağışladığı bir şey hususunda (yeğeni) Abdullah İbn
Zübeyr’in, “Vallahi Âişe ya bu işten vazgeçer veya ben onun böyle
davranmasına engel olurum” dediğini haber vermişti. Âişe bu haberi
getiren adama:
- O böyle mi
dedi? diye sordu. Oradakiler de:
- Evet, böyle
söyledi, dediler. Bunun üzerine Âişe:
- Abdullah İbn
Zübeyr ile eğer ölünceye kadar bir daha konuşursam, Allah’a adağım
olsun, dedi.
Hazret-i
Âişe’nin dargınlığı epeyce uzayınca, İbnü’z-Zübeyr araya
şefaatçiler koyarak teyzesinin kendini bağışlamasını istedi. Fakat
Âişe:
- Vallahi ben
onun hakkında kimsenin aracılığını kabul etmem, adağımı da bozmam,
dedi. Bu dargınlığın hayli uzadığını gören Abdullah İbn Zübeyr,
Misver İbn Mahreme ile Abdurrahman İbn Esved İbn Abdiyegûs’a
konuyu açarak:
- Allah aşkına
beni (teyzem) Âişe’nin yanına götürüp barıştırın. Benimle ilgiyi
kesip konuşmamak üzere adak adaması helâl değildir, dedi.
Misver ile
Abdurrahman bu teklifi kabul edip Hazret-i Âişe’nin evine geldiler
ve:
- Allah’ın
selâmı ve bereketleri sana olsun, girebilir miyiz? diye içeri
girmek üzere izin istediler. Hazret-i Âişe de:
- Girin, dedi.
- Hepimiz mi
girelim? diye sordular. Yanlarında İbnü’z-Zübeyr’in olduğunu
bilmediği için o da:
- Evet, hepiniz
girin, dedi. İbnü’z-Zübeyr de onlarla birlikte içeri girdi;
perdenin arkasına geçerek teyzesinin boynuna sarıldı ve kendisini
bağışlamasını isteyerek ağladı. Misver ile Abdurrahman da, Allah
aşkına onu bağışla, diye yalvardılar ve:
-
Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem de,
pek iyi bildiğin gibi, küs durmayı yasaklamıştır. Bir müslümanın
din kardeşiyle üç günden fazla dargın durması helâl değildir,
diyerek onunla barışmasını istediler. Suç bağışlamanın önemi,
akraba ile ilgiyi kesmenin kötülüğü konusunda o kadar çok şey
söylediler ki, nihayet Hazret-i Âişe onlara adağından söz ederek
ağlamaya başladı:
- Ben
konuşmamak üzere adak adadım; adağı bozmak günahtır, dedi. Mahreme
ile Abdurrahman onun gönlünü yapmak üzere o kadar çok şey
söylediler ki, sonunda Hazret-i Âişe İbnü’z-Zübeyr ile konuştu.
Adağını bozduğu için de kırk köleyi âzad etti. Hazret-i Âişe
sonraki günlerde bu adağını sık sık anıp ağlar, gözlerinden akan
yaşlar baş örtüsünü ıslatırdı.
Buhârî, Edeb 62 |
١٨٦٠-
وعن عوف بن مالِك بن الطُّفَيْلِ : أنَّ عائشة
رَضِيَ اللّه عنها ، حُدِّثَتْ أنَّ
عبدَ اللّه بن الزبير رضي اللّه عنهما
، قَالَ في بَيْعٍ أَوْ عَطَاءٍ
أعْطَتْهُ عَائِشَةُ رَضِيَ اللّه تَعَالَى عنها: واللّه
لَتَنْتَهِيَنَّ عَائِشَةُ أَوْ
لأَحْجُرَنَّ عَلَيْهَا،
قالَتْ :
أَهُوَ قَالَ هَذَا !
قالوا :
نَعَمْ .
قَالَتْ :
هُوَ للّه عَلَيَّ نَذْرٌ أنْ لا أُكَلِّمَ ابْنَ الزُّبَيْرِ
أَبَداً ، فَاسْتَشْفَعَ ابْنُ الزُّبَيْرِ إِلَيْهَا حِيْنَ طَالَتِ
الهِجْرَةُ . فَ
قَالَتْ :
لاَ ، واللّه لاَ أشْفَعُ فِيهِ أبداً ، وَلاَ أَتَحَنَّثُ إِلَى
نَذْرِي . فَلَمَّا طَالَ ذَلِكَ عَلَى ابْنِ الزُّبَيرِ كَلَّمَ
المِسْوَرَ بْنَ مَخْرَمَةَ ، وَعبدَ الرحْمَانِ ابْنَ الأسْوَدِ
بْنِ عَبْدِ يَغُوثَ وقَالَ لَهُمَا : أنْشُدُكُمَا اللّه لَمَا
أدْخَلْتُمَانِي عَلَى عَائِشَةَ رَضِيَ
اللّه عنها ، فَإنَّهَا لاَ يَحِلُّ لَهَا أنْ تَنْذِرَ
قَطِيعَتِي ، فَأقْبَلَ بِهِ المِسْوَرُ ، وَعَبدُ الرحْمَانِ حَتَّى
اسْتَأذَنَا عَلَى عَائِشَةَ فَقَالاَ : السَّلاَمُ عَلَيْكِ
وَرَحْمَةُ اللّه وَبَرَكَاتُهُ ، أنَدْخُلُ ؟ قالت عَائِشَةُ :
ادْخُلُوا .
قالوا :
كُلُّنَا ؟
قالتْ :
نَعَمْ ادْخُلُوا كُلُّكُمْ ، وَلاَ تَعْلَمُ أَنَّ معَهُمَا ابْنَ
الزُّبَيرِ ، فَلَمَّا دَخَلُوا دَخَلَ ابْنُ الزُّبَيرِ الحِجَابَ
فَاعْتَنَقَ عَائِشَةَ رَضِيَ اللّه عنها
، وَطَفِقَ يُنَاشِدُهَا وَيَبْكِي ، وَطَفِقَ المِسْوَرُ ، وَعَبدُ
الرَّحْمَانِ يُنَاشِدَانِهَا إِلاَّ كَلَّمَتْهُ وَقَبِلَتْ مِنْهُ
، وَيَقُولانِ : إنَّ النَّبِيَّ صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم نَهَى عَمَّا قَدْ عَلِمْتِ مِنَ
الهِجْرَةِ ؛ وَلاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ
أنْ يَهْجُرَ أَخَاهُ فَوقَ ثَلاَثِ لَيَالٍ ، فَلَمَّا أَكْثَرُوا
عَلَى عَائِشَة مِنَ التَّذْكِرَةِ وَالتَّحْرِيجِ ، طَفِقَتْ
تُذَكرُهُمَا وَتَبْكِي ، وَتَقُولُ : إنِّي نَذَرْتُ وَالنَّذْرُ
شَدِيدٌ ، فَلَمْ يَزَالاَ بِهَا حَتَّى كَلَّمَتِ ابْنَ الزُّبَيرِ
، وأعْتَقَتْ فِي نَذْرِهَا ذَلِكَ أرْبَعِينَ رَقَبَةً ، وَكَانَتْ
تَذْكُرُ نَذْرَهَا بَعدَ ذَلِكَ فَتَبكِي حَتَّى تَبِلَّ دُمُوعُهَا
خِمَارَهَا . رواه البخاري . |
|
1861. Ukbe İbn Âmir
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem,
aradan sekiz yıl geçtikten sonra bir gün Uhud şehidlerini ziyarete
gitti. Yaşayanlara ve ölenlere vedâ eder gibi onlara dua etti.
Sonra (konuşmak üzere) minbere çıktı ve şunları söyledi:
“Ben âhirete sizden önce gideceğim ve
sizin için hazırlık yapacağım; sizin Allah yolundaki
hizmetlerinize şâhitlik edeceğim. Buluşma yerimiz Kevser havuzunun
yanıdır. Ben şu bulunduğum yerden Kevser havuzunu görmekteyim. Ben
sizin Allah’a şirk koşmanızdan korkmuyorum. Ama dünya hırsıyla
birbirinizle didişip çekişmenizden korkuyorum.”
Ukbe sözüne
şöyle devam etti: Bu benim
Resûlüllah’ı son görüşüm oldu.
Buhârî, Megâzî 17;
Müslim, Fezâil 31. Ayrıca bk.
Ebû Dâvûd, Cenâiz 68-70;
Nesâî, Cenâiz 61
Diğer bir
rivayete göre Resûl-i Ekrem
şöyle buyurdu:
“Ben sizin dünya hırsıyla birbirinizle
kapışmanızdan, birbirinizi katletmenizden ve sizden öncekiler gibi
helâk olup gitmenizden korkuyorum.”
Ukbe şöyle
dedi: Bu benim Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’i
minberde son görüşüm oldu.
Müslim, Fezâil 31
Diğer bir
rivayete göre Resûl-i Ekrem
şöyle buyurdu:
“İçinizde Kevser havuzuna ilk ulaşan ben
olacağım ve sizin Allah yolundaki hizmetlerinize şâhitlik
edeceğim. Vallahi şu anda havuzum gözümün önündedir. Yeryüzü
hazinelerinin anahtarları (veya yeryüzünün anahtarları) bana
verildi. Vallahi sizin benden sonra tekrar şirke dönmenizden hiç
korkum yok. Ben asıl sizin dünyayı elde etmek için birbirinizle
kapışıp kavga etmenizden korkuyorum.”
Buhârî, Cenâiz 71, Menâkıb 25,
Megâzî 27, Rikâk 7, 53; Müslim,
Fezâil 30 |
١٨٦١-
وعن عُقْبَةَ بن عامِرٍ رَضِيَ اللّه
عَنْهُ : أنَّ رَسُولَ اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم خَرَجَ إِلَى قَتْلَى أُحُدٍ ،
فَصَلَّى عَلَيْهِمْ بَعْدَ ثَمَانِ سِنينَ كَالمُوَدِّعِ
لِلأَحْيَاءِ وَالأَمْوَاتِ ، ثُمَّ طَلَعَ إِلَى المِنْبَرِ،
فَقَالَ :
( إنِّي بَيْنَ أيْدِيكُمْ فَرَطٌ وَأَنَا
شَهِيدٌ عَلَيْكُمْ وإنَّ مَوْعِدَكُمُ الحَوْضُ ، وإنِّي لأَنْظُرُ
إِلَيْهِ مِنْ مَقَامِي هَذَا ، أَلاَ وإنِّي لَسْتُ أَخْشَى
عَلَيْكُمْ أنْ تُشْرِكُوا ، وَلَكِنْ أخْشَى عَلَيْكُمُ الدُّنْيَا
أنْ تَنَافَسُوهَا )
قَالَ :
فَكَانَتْ آخِرَ نَظْرَةٍ نَظَرْتُهَا إِلَى رَسُولِ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم .
متفق عَلَيْهِ .
وفي رواية : ( وَلَكِنِّي أَخْشَى
عَلَيْكُمُ الدُّنْيَا أنْ تَنَافَسُوا فِيهَا ، وَتَقْتَتِلُوا
فَتَهْلِكُوا كما هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ ) . قَالَ
عُقْبَةُ : فكانَ آخِرَ مَا رَأيْتُ رَسُولَ اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم عَلَى
المِنْبَرِ .
وفي روايةٍ
قَالَ :
( إنِّي فَرَطٌ لَكُمْ وَأنَا شَهِيدٌ
عَلَيْكُمْ وإنِّي واللّه لأَنْظُرُ إِلَى حَوْضِي الآنَ، وإنِّي
أُعْطِيتُ مَفَاتِيحَ خَزَائِنِ الأَرْضِ، أَوْ مَفَاتِيحَ الأرْضِ،
وإنِّي واللّه مَا أخَافُ عَلَيْكُمْ أنْ تُشْرِكُوا بَعْدِي،
وَلَكِنْ أَخَافُ عَلَيْكُمْ أَنْ تَنَافَسُوا فِيهَا ) .
وَالمُرَادُ بِالصَّلاَةِ عَلَى قَتْلَى أُحُدٍ : الدُّعَاءُ لَهُمْ
، لاَ الصَّلاَةُ المَعْرُوفَةُ . |
|
1862. Ebû Zeyd Amr İbn Ahtab
el-Ensârî radıyallahu anh şöyle
dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem bize
sabah namazını kıldırdıktan sonra minbere çıktı, öğle namazına
kadar konuştu. Aşağı inip namazı kıldırdı, tekrar minbere çıktı ve
ikindi namazına kadar konuştu. Minberden inip ikindi namazını
kıldırdıktan sonra yine minbere çıktı ve güneş batıncaya kadar
konuştu. Artık bize olmuş ve olacak her şeyi haber verdi. Bunları
en iyi bilenimiz, hâfızası en sağlam olanımızdır.
Müslim, Fiten 25. Ayrıca bk.
Ahmed İbn Hanbel,
Müsned, V, 341 |
١٨٦٢-
وعن أَبي زيد عمرِو بن أخْطَبَ الأنصاريِّ
رَضِيَ اللّه عَنْهُ
قَالَ :
صلَّى بِنَا رَسُولُ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم الفَجْرَ ، وَصَعِدَ المِنْبَرَ ،
فَخَطَبَنَا حَتَّى حَضَرَتِ الظُّهْرُ ، فَنَزَلَ فَصَلَّى ، ثُمَّ
صَعِدَ المِنْبَرَ فَخَطَبَنَا حَتَّى حَضَرَتِ العَصْرُ ، ثُمَّ
نَزَلَ فَصَلَّى ، ثُمَّ صَعِدَ المِنْبَرَ فَخَطَبَنَا حَتَّى
غَرَبَتِ الشَّمْسُ ، فَأَخْبَرَنَا بِمَا كَانَ وَبِمَا هُوَ
كَائِنٌ ، فَأَعْلَمُنَا أَحْفَظُنَا . رواه
مسلم . |
|
1863. Âişe
radıyallahu anhâ’dan rivayet
edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Allah’a itaat etmeyi adayan kimse
(adağını yaparak) O’na
itaat etsin. Allah’a isyan etmeyi adayan da (adağından
vazgeçsin ve) O’na karşı gelmesin.”
Buhârî, Eymân 28, 31. Ayrıca
bk. Ebû Dâvûd, Eymân 19;
Tirmizî, Nüzûr ve’l-eymân 2;
Nesâî, Eymân 27, 28;
İbn Mâce, Keffârât 16 |
١٨٦٣-
وعن عائشة رَضِيَ اللّه عنها ،
قالت :
قَالَ النَّبيُّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم :
( مَنْ نَذَرَ أنْ يُطِيعَ اللّه فَلْيُطِعْهُ ، وَمَنْ نَذَرَ أَنْ
يَعْصِيَ اللّه فَلاَ يَعْصِهِ )
. رواه البخاري . |
|
1864. Ümmü Şerîk
radıyallahu anhâ’dan rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem ona
zehirli iri keleri öldürmeyi emretti ve:
“O, İbrâhim aleyhisselâm’a ateş üflerdi”
buyurdu.
Buhârî, Enbiyâ 17, Bed'ü'l-halk
15; Müslim, Selâm 142. Ayrıca
bk. Nesâî, Menâsik 115;
İbn Mâce, Sayd 12 |
١٨٦٤-
وعن أمِّ شَرِيكٍ رَضِيَ اللّه عنها
: أنَّ رسولَ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم أمرها بِقَتْلِ الأَوْزَاغِ
وقال : ( كَانَ يَنْفُخُ عَلَى
إبْرَاهِيمَ ) متفق عَلَيْهِ
. |
|
1865. Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Zehirli iri keleri ilk vuruşta kim
öldürürse ona şu kadar iyilik sevabı vardır. Onu ikinci vuruşta
kim öldürürse, birincisinden daha az olmak üzere ona da şu kadar
iyilik sevabı vardır. Eğer bir kimse onu üçüncü vuruşta öldürürse
ona da şu kadar iyilik sevabı vardır.”
Müslim, Selâm 146. Ayrıca bk.
Ebû Dâvûd, Edeb 162-163;
Tirmizî, Sayd 14;
İbn Mâce, Sayd 12
Bir başka
rivayete göre de şöyle buyurdu:
“Kim zehirli iri keleri ilk vuruşta
öldürürse ona yüz iyilik sevabı yazılır. İkinci vuruşta öldürene
bundan daha az sevap verilir. Üçüncü vuruşta öldürene de daha az
sevap verilir.”
Müslim, Selâm 147 |
١٨٦٥-
وعن أَبي هريرة رَضِيَ اللّه عَنْهُ
قَالَ :
قَالَ رسولُ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم :
( مَنْ قَتَلَ وَزَغَةً فِي أَوَّلِ ضَرْبَةٍ فَلَهُ كَذَا وَكَذَا
حَسَنَةً ، وَمَنْ قَتَلَهَا في الضَّرْبَةِ الثَّانِيَةِ فَلَهُ
كَذَا وَكَذَا حَسَنَةً دُونَ الأولَى ، وَإنْ قَتَلَهَا فِي
الضَّرْبَةِ الثَّالِثَةِ فَلَهُ كَذَا وَكَذَا حَسَنَةً )
.
وفي رواية : ( مَنْ قَتَلَ وَزَغَاً في
أَوَّلِ ضَرْبَةٍ كُتِبَ لَهُ مِئَةُ حَسَنَةٍ ، وفي الثَّانِيَةِ
دُونَ ذَلِكَ ، وفي الثَّالِثَةِ دُونَ ذَلِكَ ) . رواه
مسلم .
قَالَ أهلُ اللُّغة : ( الوَزَغُ )
العِظَامُ مِنْ سَامَّ أَبْرَصَ . |
|
1866. Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“(Vaktiyle)
bir adam:
- Ben mutlaka bir sadaka vereceğim,
dedi. Geceleyin evinden sadakasını alıp çıktı ve onu bilmeden
bir hırsızın eline tutuşturdu. Ertesi
gün halk:
- Hayret! Bu gece bir hırsıza sadaka
verilmiş! diye konuşmaya başladı. Adam:
- Allahım! Sana hamdolsun. Ben mutlaka
bir sadaka daha vereceğim, dedi. Sadakasını alarak evinden çıktı
ve onu bir fâhişenin eline tutuşturdu. Ertesi gün halk:
- Olur şey değil! Bu gece bir fâhişeye
sadaka verilmiş! diye dedikoduya başladı. Adam:
- Allahım! Bir fâhişeye sadaka verdiğim
için sana hamdolsun. Ben mutlaka bir sadaka vereceğim, dedi.
Sadakasını alıp evinden çıktı ve onu bir zenginin eline koydu.
Ertesi gün halk:
- Bu ne iştir! Bu gece bir zengine
sadaka verilmiş! diye söylenmeye başladı. Adam:
- Allahım! Hırsıza, fâhişeye ve zengine
sadaka verdiğim için sana hamdolsun, dedi.
Uykusunda o adama şöyle denildi:
- Hırsıza verdiğin sadaka, belki onu
yaptığı hırsızlıktan utandırıp vazgeçirecektir. Fâhişe belki
yaptığından vazgeçip iffetli bir kadın olacaktır. Zengin de belki
bundan ibret alıp Allah’ın kendisine verdiği maldan muhtaçlara
dağıtacaktır.”
Buhârî, Zekât 14;
Müslim, Zekât 78. Ayrıca bk.
Nesâî, Zekât 47 |
١٨٦٦-
وعن أَبي هريرة رَضِيَ اللّه عَنْهُ
أنَّ رَسُول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم
قَالَ :
( قَالَ رَجُلٌ لأَتَصَدَّقَنَّ بِصَدَقَةٍ
، فَخَرَجَ بِصَدَقَتِهِ فَوَضَعَهَا فِي يَدِ سَارِقٍ ،
فَأَصْبَحُوا يَتَحَدَّثُونَ : تُصُدِّقَ عَلَى سَارِقٍ !
فَقَالَ : اللّهمَّ لَكَ الحَمْدُ لأتَصَدَّقَنَّ بِصَدَقَةٍ ،
فَخَرَجَ بِصَدَقَتِهِ فَوَضَعَهَا في يَدِ زَانِيَةٍ ؛ فَأصْبَحُوا
يَتَحَدَّثُونَ : تُصُدِّقَ اللَّيْلَةَ عَلَى زَانِيَةٍ !
فَقَالَ : اللّهمَّ لَكَ الحَمْدُ عَلَى زَانِيَةٍ ! لأتَصَدَّقَنَّ
بِصَدَقَةٍ ، فَخَرَجَ بِصَدَقَتِهِ فوَضَعَهَا في يَدِ غَنِيٍّ ،
فَأَصْبَحُوا يَتَحَدَّثُونَ : تُصُدِّقَ عَلَى غَنِيٍّ ؟
فَقَالَ : اللّهمَّ لَكَ الحَمْدُ عَلَى سَارِقٍ وَعَلَى زَانِيَةٍ
وعلى غَنِيٍّ ! فَأُتِيَ فقيل لَهُ : أمَّا صَدَقَتُكَ عَلَى سارقٍ
فَلَعَلَّهُ أنْ يَسْتَعِفَّ عَنْ سَرِقَتِهِ ، وأمَّا الزَّانِيَةُ
فَلَعَلَّهَا تَسْتَعِفُّ عَنْ زِنَاهَا ، وأمَّا الغَنِيُّ
فَلَعَلَّهُ أَنْ يَعْتَبِرَ فَيُنْفِقَ مِمَّا أَعْطَاهُ اللّه )
. رواه البخاري بلفظه ومسلم
بمعناه . |
|
1867. Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh şöyle dedi:
Bir yemek
dâvetinde Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem ile
beraber bulunuyorduk. Kendisine etin kol tarafı ikram edildi.
Resûl-i Ekrem etin kol
tarafını severdi. Ondan bir lokma kopardıktan sonra şöyle buyurdu:
“Kıyamet
gününde insanların efendisi benim. Bu da neden biliyor musunuz?
Allahü teâlâ gelmiş gelecek bütün insanları düz bir yere
toplayacak. Orası, insanlara bakan kimsenin hepsini görebileceği,
onlara çağıranın hepsine sesini duyurabileceği bir yerdir. Güneş
onlara yaklaşacak, insanlar sıkıntıdan ve kederden artık
dayanamayacak hale gelince birbirlerine:
- İçinde
bulunduğunuz sıkıntıyı, başınıza gelen hali görmüyor musunuz?
Halinizi Rabbinize arzederek size şefaat edecek birini bulmayı
düşünmüyor musunuz? diyecekler. Bazıları ötekilerine:
- Babanız
Âdem’e gidiniz, diyecekler. Âdeme gelip:
- Ey Âdem! Sen
insanların babasısın. Seni Allah kudret eliyle yarattı. Sana kendi
rûhundan üfledi. Meleklere sana secde etmelerini emretti, onlar da
secde ettiler. Seni cennete yerleştirdi. Rabbine varıp bizim için
şefaat et. İçinde bulunduğumuz hali, başımıza gelen derdi görmüyor
musun? diyecekler. O da:
- Bugün Rabbim
çok gazaplı. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra
böyle gazaplanır. Rabbim o ağaca yaklaşmamı yasakladı, ama ben
O’nu dinlemedim. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır;
benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Nûh’a gidin,
diyecek. Onlar da Nûh’a gelerek:
- Ey Nûh! Sen
yeryüzü halkına gönderilen resûllerin ilkisin. Allahü teâlâ sana
“çok şükreden kul” demişti. İçinde bulunduğumuz perişan hali
görmüyor musun? Başımıza gelenleri görmüyor musun? Rabbinin
huzurunda bize şefaat etmeyecek misin? diyecekler. O da:
- Bugün Rabbim
benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine
gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Benim bir duam
vardı; onu da kavmimin aleyhine kullandım. Asıl benim nefsim
şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz
başkasına gidin. İbrâhim’e gidin, diye karşılık verecek. Onlar da
İbrâhim’e gelerek:
- Sen Allah’ın
peygamberisin, yeryüzü halkı içinde Allah’ın dostu sensin.
Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan
hali görmüyor musun? diyecekler. O da şunları söyleyecek:
- Bugün Rabbim
benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine
gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Ben vaktiyle üç
yalan söylemiştim. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır;
benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Mûsâ’ya gidin.
Onlar da Mûsâ’ya gelerek şöyle diyecekler:
- Ey Mûsâ! Sen
Allah'ın Resûlüsün. Allah sana peygamberlik vermek ve seninle
konuşmak suretiyle seni diğer insanlardan üstün kılmıştır.
Rabbinin huzurunda bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz hali
görmüyor musun? O da:
- Bugün Rabbim
benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine
gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Ben öldürülmesine
dair emir almadığım bir adamı öldürdüm. Asıl benim nefsim şefaat
edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına
gidin; Îsâ’ya gidin, diyecek. Onlar da Îsâ’ya gelerek:
- Ey Îsâ! Sen
Allah’ın Resûlü, O’nun Meryem’e yönelttiği kelimesi ve O’nun
yarattığı bir ruhsun. Sen daha beşikte iken insanlarla konuştun.
Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan
hali görmüyor musun? diyecekler. Îsâ da:
- Bugün Rabbim
benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine
gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır, diyecek, ama bir
günah zikretmeyecek. Sonra da, asıl benim nefsim şefaat edilmeye
muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin;
Muhammed’e gidin, diyecek.
Başka bir
rivayete göre Resûl-i Ekrem
şöyle buyurdu: Onlar da bana gelerek:
- Yâ Muhammed!
Sen Allah’ın Resûlü ve son peygambersin. Allahü teâlâ senin gelmiş
geçmiş bütün günahlarını bağışlamıştır. Rabbinin huzurunda bize
şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun?
diyecekler. Ben de yürüyüp Arş’ın altına geleceğim, Rabbime
secdeye kapanacağım. Sonra Allahü teâlâ daha önce kimseye
öğretmediği en güzel hamdü senâyı bana ilham edecek. Sonra bana
hitaben:
- Yâ Muhammed!
Secdeden başını kaldır! İste! İstediğin sana verilecek. Şefaat et,
şefaatin kabul edilecek, buyuracak. Ben de başımı secdeden
kaldıracağım ve:
- Yâ Rabbî!
Ümmetimi bana bağışla! Yâ Rabbî! Ümmetimi kurtar! Yâ Rabbî!
Ümmetimi bağışla! diye yalvaracağım. O zaman bana:
- Yâ Muhammed!
Ümmetinden hesaba çekilmeyecek olanları cennet kapılarının en
sağındaki Bâbü’l-eymen’den içeri al! Onlar başkalarıyla beraber
cennetin diğer kapılarından da gireceklerdir, buyurulacak. Sonra
Resûl-i Ekrem sözüne
şöyle devam etti: Canımı kudretiyle yaşatan Allah’a yemin ederim
ki, cennet kapılarının iki kanadı arasındaki mesafe, Mekke ile
(Bahreyn’deki) Hecer veya Mekke ile (Suriye’deki) Busrâ arasındaki
mesafe kadar geniştir.”
Buhârî, Enbiyâ 3, 9, Tefsîru
sûre (17), 5; Müslim, Îmân 327,
328. Ayrıca bk. Tirmizî,
Kıyâmet 10 |
١٨٦٧-
وعنه ،
قَالَ :
كنَّا مَعَ رَسُولِ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم في دَعْوَةٍ ، فَرُفِعَ إِلَيْهِ الذِّرَاعُ
، وَكَانَتْ تُعْجِبُهُ ، فَنَهَسَ مِنْهَا نَهْسَةً
وقال :
( أنا سَيِّدُ النَّاسِ يَوْمَ القِيَامَةِ ، هَلْ تَدْرُونَ مِمَّ
ذَاكَ ؟ يَجْمَعُ اللّه الأوَّلِينَ وَالآخِرِينَ في صَعِيدٍ
وَاحِدٍ، فَيُبْصِرُهُمُ النَّاظِرُ، وَيُسْمِعُهُمُ الدَّاعِي ،
وَتَدْنُو مِنْهُمُ الشَّمْسُ ، فَيَبْلُغُ النَّاس مِنَ الغَمِّ
وَالكَرْبِ مَا لاَ يُطِيقُونَ وَلاَ يَحْتَمِلُونَ ، فَيقُولُ
النَّاسُ : أَلاَّ تَرَوْنَ مَا أنْتُمْ فِيهِ إِلَى مَا بَلَغَكُمْ
، ألاَ تَنْظُرُونَ مَنْ يَشْفَعُ لَكُمْ إِلَى رَبِّكُمْ ؟ فَيقُولُ
بَعْضُ النَّاسِ لِبَعْضٍ : أبُوكُمْ آدَمُ ، فَيَأتُونَهُ
فَيقُولُونَ : يَا آدَمُ أنْتَ أَبُو البَشَرِ، خَلَقَكَ اللّه
بِيَدِهِ، وَنَفَخَ فِيكَ مِنْ رُوحِهِ، وأمَرَ المَلاَئِكَةَ
فَسَجَدُوا لَكَ ، وأسْكَنَكَ الجَنَّةَ ، ألاَ تَشْفَعُ لَنَا إِلَى
رَبِّكَ ؟ ألاَ تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ وَمَا بَلَغْنَا ؟
فَقَالَ : إنَّ رَبِّي غَضِبَ اليَوْمَ غَضَباً لَمْ يَغْضَبْ
قَبْلَهُ مِثْلَهُ ، وَلا يَغْضَبُ بَعْدَهُ مِثْلَهُ ، وَإنَّهُ
نَهَانِي عَنِ الشَّجَرَةِ فَعَصَيْتُ ، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي ،
اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي ، اذْهَبُوا إِلَى نُوحٍ ، فَيَأتُونَ نوحاً
فَيَقُولُونَ : يَا نُوحُ ، أنْتَ أوَّلُ الرُّسُلِ إِلَى أهلِ
الأرْضِ ، وَقَدْ سَمَّاكَ اللّه عَبْداً شَكُوراً ، ألاَ تَرَى
إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ ، ألاَ تَرَى إِلَى مَا بَلَغْنَا ، ألاَ
تَشْفَعُ لَنَا إِلَى رَبِّكَ ؟ فَيقُولُ : إنَّ رَبِّي غَضِبَ
اليَوْمَ غَضَباً لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ ، وَلَنْ يَغْضَبَ
بَعْدَهُ مِثْلَهُ ، وَإنَّهُ قَدْ كَانَتْ لِي دَعْوَةٌ دَعَوْتُ
بِهَا عَلَى قَوْمِي، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي ، اذْهَبُوا إِلَى
غَيْرِي ، اذْهَبُوا إِلَى إبْرَاهِيمَ ، فَيَأتُونَ إبْرَاهِيمَ
فَيقُولُونَ : يَا إبْرَاهِيمُ ، أنْتَ نَبِيُّ اللّه وَخَلِيلُهُ
مِنْ أهْلِ الأرْضِ ، اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ، ألاَ تَرَى إِلَى
مَا نَحْنُ فِيهِ ؟ فَيقُولُ لَهُمْ : إنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ
اليَوْمَ غَضَباً لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ ، وَلَنْ يَغْضَبَ
بَعْدَهُ مِثْلَهُ ، وَإنَّي كُنْتُ كَذَبْتُ ثَلاثَ
كَذبَاتٍ ؛ نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي ، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي ،
اذْهَبُوا إِلَى مُوسَى ، فَيَأتُونَ مُوسَى فَيقُولُونَ : يَا
مُوسَى أنَتَ رَسُولُ اللّه ، فَضَّلَكَ اللّه بِرسَالاَتِهِ
وَبِكَلاَمِهِ عَلَى النَّاسِ ، اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ ، ألاَ
تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ ؟ فيقُولُ : إنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ
اليَوْمَ غَضَباً لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ ، وَلَنْ يَغْضَبَ
بَعْدَهُ مِثْلَهُ ، وَإنَّي قَدْ قَتَلْتُ نَفْساً لَمْ أُومَرْ
بِقَتْلِهَا ، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي ، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي ؛
اذْهَبُوا إِلَى عِيسَى . فَيَأتُونَ عِيسَى فَيَقُولُونَ : يَا
عِيسَى ، أنْتَ رَسُولُ اللّه وَكَلِمَتُهُ ألْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ
وَرُوحٌ مِنْهُ ، وَكَلَّمْتَ النَّاسَ في المَهْدِ ، اشْفَعْ لَنَا
إِلَى رَبِّكَ ، ألاَ تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ ؟ فيَقُولُ
عِيسَى: إنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ اليَوْمَ غَضَباً لَمْ يَغْضَبْ
قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ، وَلَمْ
يَذْكُرْ ذَنْباً، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي ، اذْهَبُوا إِلَى
غَيْرِي ، اذْهَبُوا إِلَى مُحَمَّدٍ صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ) .
وفي روايةٍ : ( فَيَأتُونِي فَيَقُولُونَ :
يَا مُحَمَّدُ أنتَ رَسُولُ اللّه وخَاتَمُ الأنْبِياءِ ، وَقَدْ
غَفَرَ اللّه لَكَ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ ،
اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ ، ألاَ تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ ؟
فَأنْطَلِقُ فَآتِي تَحْتَ العَرْشِ فَأَقَعُ سَاجِداً لِرَبِّي ،
ثُمَّ يَفْتَحُ اللّه عَلَيَّ مِنْ مَحَامِدِهِ ، وَحُسْنِ
الثَّنَاءِ عَلَيْهِ شَيْئاً لَمْ يَفْتَحْهُ عَلَى أحَدٍ قَبْلِي ،
ثُمَّ يُقَالُ : يَا مُحَمَّدُ ارْفَعْ رَأسَكَ ، سَلْ تُعْطَهُ ،
وَاشْفَعْ تُشَفَّعْ ، فَأرْفَعُ رَأْسِي ، فَأقُولُ : أُمَّتِي يَا
رَبِّ ، أُمَّتِي يَا رَبِّ ، أُمَّتِي يَا رَبِّ ، فَيُقَالُ : يَا
مُحَمَّدُ أدْخِلْ مِنْ أُمَّتِكَ مَنْ لاَ حِسَابَ عَلَيْهِمْ مِنَ
البَابِ الأيْمَنِ مِنْ أَبْوَابِ الجَنَّةِ ، وَهُمْ شُرَكَاءُ
النَّاسِ فِيمَا سِوَى ذَلِكَ مِنَ الأبْوَابِ ) . ثُمَّ
قَالَ :
( وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ ، إنَّ مَا
بَيْنَ المِصْرَاعَيْنِ مِنْ مَصَارِيعِ الجَنَّةِ كَمَا بَيْنَ
مَكَّةَ وَهَجَرَ ، أَوْ كَمَا بَيْنَ مَكَّةَ وَبُصْرَى ) .
متفق عَلَيْهِ . |
|
1868. İbn Abbas
radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
İbrâhim
sallallahu aleyhi ve sellem,
İsmâil’in annesi (Hâcer) ile henüz memedeki oğlu İsmâil’i alıp
Mekke’ye getirdi. Onları Kâbe’nin üst tarafında ve zemzemin
yukarısındaki büyük bir ağacın altına bıraktı. O vakitler Mekke’de
kimse bulunmadığı gibi içecek su da yoktu. İşte İbrâhim, karısı
ile oğlunu oraya bıraktı. Yanlarına da bir dağarcık hurma ve bir
kırba su koydu. Sonra İbrahim arkasını dönüp gitmeye başladı.
Hâcer onun peşini bırakmadı:
- İbrâhim! Bizi
konuşup görüşecek bir kimsenin, yiyip içecek bir şeyin bulunmadığı
bu vadide tek başına bırakıp da nereye gidiyorsun? diye sordu. Bu
soruyu birkaç defa tekrarladı. İbrâhim dönüp bakmadı bile. Sonunda
Hâcer: Bunu böyle yapmanı sana Allah mı emretti? deyince İbrâhim:
- Evet, Allah
emretti, diye cevap verdi. Hâcer:
- Öyleyse Allah
bizi korur, dedi.
Hâcer geri
döndü; İbrâhim sallallahu aleyhi ve
sellem de yürüyüp gitti. Kimsenin kendisini göremediği
Seniyye mevkiine varınca, yüzünü Kâbe tarafına çevirdi; sonra
ellerini kaldırarak şöyle dua etti:
“Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları
için ben, neslimden bir kısmını, senin saygı duyulması gereken
Mukaddes Mâbed’inin
yanında, ekin bitmez bir vâdiye yerleştirdim. Artık sen de
insanlardan bir kısmının gönüllerine onlara karşı muhabbet koy ve
kendilerine bazı meyvelerden rızık ver. Umarım ki nimetlerine
şükrederler” [İbrâhim sûresi (14), 37].
Hâcer İsmâil’i
emziriyor ve kırbadaki sudan içiyordu. Nihayet kırbadaki su
tükendi. Hem kendi hem oğlu susadı. Çocuk susuzluktan yerde
sızlanıp yuvarlanmaya başlayınca, Hâcer onun bu halini görmemek
için oraya en yakın tepe olan Safâ’ya gitti ve tepenin üstüne
çıktı. Sonra acaba birini görebilir miyim diye vâdiye bakındı;
fakat kimseyi göremedi. Safâ tepesinden inip vâdiye gelince,
koşmasına engel olmasın diye elbisesinin eteğini topladı. Sonra da
çok zor durumda kalmış bir insanın son gayretiyle koşmaya başladı;
vâdiyi geçip Merve’ye geldi. Tepenin üstüne çıkıp acaba birini
görebilir miyim diye bakındı; fakat kimseyi göremedi. İki tepe
arasında böyle yedi defa gidip geldi.
İbn Abbas
radıyallahu anhümâ sözünün
burasında şöyle dedi: Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem:
“İşte bundan dolayı insanlar Safâ ile
Merve arasında sa‘yeder” buyurdu. Sonra da sözüne şöyle
devam etti:
Hâcer Merve
tepesine çıkınca bir ses duydu. Kendi kendine “Sus! Dinle!” dedi.
Sonra iyice kulak verdi, aynı sesi bir daha duydu.
- Tamam, sesini
duyurdun. Yapabiliyorsan bize yardım et! diye seslendi. Bir de
baktı ki, zemzemin olduğu yerde bir melek, topuğuyla -veya
kanadıyla- yeri kazmakta! Nihayet su göründü. Hâcer, akıp gitmesin
diye suyun etrafını eliyle şöyle çevirmeye, suyu avuçlayıp
kırbasını doldurmaya başladı. Hâcer suyu avuçladıkça, bir rivayete
göre avuçladığı kadar, yerden kaynıyordu.
İbn Abbas
radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem:
“Allah İsmâil’in annesine rahmet etsin. Zemzemi kendi haline
bıraksaydı -veya suyu avuçlamasaydı- zemzem akarsu olurdu”
buyurdu. İbn Abbas sözüne şöyle devam etti:
Hâcer sudan
içti ve yavrusunu emzirdi. Melek ona:
- Bize bir
zarar gelir diye korkma! İşte şurası Beytullah’ın yeridir. Onu şu
çocukla babası yapacaktır. Allah, o işi yapacak kimsenin yok olup
gitmesine izin vermez, dedi. Beytullah’ın yeri zeminden yüksekçe
idi. Seller oranın sağını solunu yalayıp aşındırmıştı. Onlar bu
şekilde yaşayıp giderken nihayet bir gün Cürhümlüler’den bir grup
insan veya onlardan bir aile Kedâ yolundan gelerek Mekke’nin alt
tarafına indiler. O sırada bir kuşun gelip gittiğini gördüler. Bu
kuş mutlaka suyun etrafında dönüp duruyor. Halbuki biz bu vadide
su bulunmadığını biliyorduk, diyerek ayağına çevik bir veya iki
kişiyi oraya gönderdiler. Gidenler orada su bulunduğunu görünce
geri dönüp durumu haber verdiler. Suyun yanına geldiklerinde
Hâcer’i gördüler:
- Bizim buraya
yerleşmemize izin verir misin? diye sordular. O da:
- Evet, ama su
üzerinde bir hak iddia edemezsiniz, dedi. Onlar da:
- Peki, kabul,
dediler.
İbn Abbas
rivayetine şöyle devam etti:
İnsanlarla bir
arada olmaya ihtiyaç duyduğu sırada onların çıka gelmesi Hâcer’i
sevindirdi. Cürhümlüler oraya yerleştikleri gibi akrabalarına
haber saldılar, onlar da gelip yerleştiler. Böylece Mekke civarı
yerleşik bir alan haline geldi.
O zaman çocuk
olan İsmâil nihayet büyüyüp gelişti. Cürhümlüler’den Arapça’yı
öğrendi. Delikanlılık çağına
geldiği zaman,
Cürhümlüler’in en fazla beğenip takdir ettikleri bir kimse oldu.
Erginlik çağına gelince, onu kendilerinden bir kızla
evlendirdiler. Günün birinde Hâcer vefat etti. İsmâil’in
evlenmesinden sonraki bir tarihte, Hazret-i İbrâhim, Hâcer ile
oğlunun durumunu öğrenmek üzere Mekke’ye geldi. Fakat İsmâil’i
evde bulamadı. Karısına:
- İsmâil nerede
diye sordu. Kadın:
- Rızkımızı
temin etmeye, başka bir rivayete göre, avlanmaya gitti, dedi.
İbrâhim aleyhisselâm ona
geçimlerinin ve durumlarının nasıl olduğunu sordu. O da:
- Çok kötü
durumdayız. Büyük bir sıkıntı ve darlık içindeyiz, diye
hallerinden şikâyet etti. İbrâhim de:
- Kocan gelince
ona selâmımı söyle; kendisine hatırlat da kapısının eşiğini
değiştirsin, dedi.
İsmâil eve
gelince, orada bir şeyler olduğunu sezdi ve karısına:
- Ben yokken
eve biri geldi mi? diye sordu. O da:
- Evet, yaşlı
bir adam geldi, diyerek onu tarif etmeye çalıştı. Seni sordu, ben
de söyledim. Nasıl geçindiğimizi öğrenmek istedi. Ben de büyük bir
geçim sıkıntısı çektiğimizi anlattım, dedi. İsmâil:
- Peki, sana
bir şey tavsiye etti mi? diye sordu. O da şunları söyledi:
- Evet, sana
selâm söyledi ve kapısının eşiğini
değiştirsin dedi. İsmâil:
- O gelen benim
babamdır. Bana senden boşanmamı
emretmiş. Haydi ailenin yanına dönebilirsin, dedi. O
kadını boşayıp Cürhümlüler’den bir başka kadınla evlendi.
Allah’ın
dilediği kadar bir zaman geçtikten sonra İbrâhim tekrar oğlunun
evine geldi. Fakat İsmâil’i bulamadı. İçeri girip İsmâil’i sordu.
Karısı:
- Rızkımızı
temin etmeye gitti, dedi. İbrâhim:
- Geçiminiz,
haliniz nasıl? diye sordu. Kadın:
- Çok iyi
durumdayız. Rahat ve bolluk içindeyiz, diyerek Allah’a hamdü senâ
etti. Konuşma şöyle devam etti:
- Ne
yiyorsunuz?
- Et yiyoruz.
- Ne
içiyorsunuz?
- Su.
O
zaman İbrâhim,
‘Allahım,
etlerine sularına bereket
ver’, diye dua etti.
Sözün burasında
Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“O zamanlar Mekke’de ekin yoktu. Eğer
olsaydı tahılın bereketlenmesi için de dua ederdi.”
İbn Abbas dedi
ki: İbrahim’in duası sayesinde et ile su, başka yerde yaşayanlarla
kıyaslanmayacak şekilde, Mekkeliler’in sağlığına elverişli
olmuştur.
Bir başka
rivayete göre İbrâhim aleyhisselâm
oraya gelince:
- İsmâil
nerede? diye sordu. Karısı:
- Avlanmaya
gitti, dedi. Sonra da: Bir şeyler yemek ve içmek üzere buyurmaz
mısınız? dedi. İbrâhim:
- Ne yiyor ne
içiyorsunuz? diye sordu. Kadın:
- Yediğimiz et,
içtiğimiz su, dedi. İşte o zaman İbrâhim
aleyhisselâm:
- Allahım!
Onların yiyeceklerine, içeceklerine bereket ver! diye dua etti.
İbn Abbas
sözüne şöyle devam etti: Ebü’l-Kâsım
sallallahu aleyhi ve sellem: “İşte bu, İbrâhim’in duasının
bereketidir” buyurdu.
İbrâhim
gelinine şöyle dedi:
- Kocan eve
gelince ona benim selâmımı söyle ve kendisine hatırlat da,
kapısının eşiğine sahip olsun,
dedi.
İsmâil eve
gelince:
- Eve gelen
oldu mu? diye sordu, Karısı:
- Evet, güzel
görünümlü bir ihtiyar geldi, diyerek onun hakkında güzel şeyler
söyledi. Sözüne devamla, bana seni sordu, ben de anlattım;
geçimimizi öğrenmek istedi, ben de çok iyi olduğunu belirttim,
dedi. İsmâil:
- Sana bir
tavsiyede bulundu mu? diye sordu. O da:
- Evet, sana
selâm söyledi ve kapının eşiğine sahip olmanı emretti, dedi. O
zaman İsmâil:
- O benim
babamdır. Evin eşiği de sensin. Babam
seni hoş tutmamı, seninle iyi geçinmemi emretmiş, dedi.
Allah’ın
dilediği kadar bir zaman geçtikten sonra İbrâhim
aleyhisselâm bir daha geldi. O
sırada İsmâil zemzemin yakınındaki büyük bir ağacın altına oturmuş
ok yontuyordu. Babasını görünce ayağa kalktı. Uzun süre birbirini
görmeyen bir baba çocuğuna, bir çocuk da babasına sevgi ve
saygısını nasıl gösterirse, onlar da birbirlerine öyle yaptılar.
İbrahim
aleyhisselâm oğluyla konuşmaya
başladı:
- İsmâil! Allah
bana önemli bir görev verdi.
- Öyleyse
Rabbinin emrini yap, babacığım.
- Ama bana
yardım edeceksin.
- Sana elbette
yardım ederim.
İbrâhim oradaki
yüksekçe bir tepeyi gösterdi:
- Allah, işte
şuraya bir ev yapmamı emretti, dedi. İbrâhim oraya Kâbe’nin
temelini atıp yükseltti. İsmâil taş getiriyor, İbrâhim de duvar
örüyordu. Binanın duvarları yükselince, İsmâil şu (makâm-ı İbrâhim
diye bilinen) taşı getirip babasına verdi. O da bu taşın üstüne
çıkıp İsmâil’in getirdiği taşlarla inşaata devam etti. Onlar
beraberce binayı yaparken: “Rabbimiz!
Bizden bu hizmeti kabul buyur. Şüphesiz sen duamızı duyan,
niyetimizi bilensin” [Bakara sûresi (2), 127] diye dua
ediyorlardı.
Bir başka
rivayet ise şöyledir:
İbrâhim
aleyhisselâm İsmâil ile onun
annesini alıp yola çıktı. Yanlarında bir de su kırbası vardı.
İsmâil’in annesi susadıkça kırbadan içip oğlunu emziriyordu.
Nihayet Mekke’ye gelince, İbrâhim Hâcer’i büyük bir ağacın altına
bıraktı. Sonra geriye, ailesinin yanına dönmeye başladı. Bunun
üzerine Hâcer onun arkasına takıldı. Kedâ mevkiine gelince, Hâcer
onun arkasından:
- İbrâhim! Bizi
kime bırakıp gidiyorsun? diye seslendi. O da:
- Allah’a
bırakıyorum, dedi. Hâcer:
- Allah’ın
himâyesine razıyım, dedi. Sonra geri döndü. Kırbadaki sudan
içiyor, südü artıyor, o da çocuğunu emziriyordu. Sonunda su bitti.
Hâcer, gidip etrafa bakınayım, belki birini görürüm, dedi. Yürüyüp
gitti, Safâ tepesine çıktı. Birini görebilir miyim diye etrafına
bakındı, bakındı, fakat kimseyi göremedi. Vâdiye inince koşmaya
başladı. Merve’ye geldi. İki tepe arasında koşarak birkaç defa
gidip geldi. Sonra da gidip çocuğa bakayım, acaba ne yapıyor, diye
söylendi. Dönüp çocuğun yanına geldi; çocuk bıraktığı gibi bitkin
bir halde duruyordu. Orada öylece durmaya gönlü razı olmadı. Gidip
etrafa tekrar bakınayım, belki birini görürüm, dedi. Yürüdü gitti,
Safâ tepesine çıktı. Bir kimseyi görebilir miyim diye etrafına
bakındı, bakındı, fakat kimseyi göremedi. Böylece iki tepe
arasında yedi defa gidip geldi. Sonra tekrar kendi kendine, gidip
çocuğa bakayım, acaba ne yaptı, diye söylendi. O sırada bir ses
duydu. “Eğer bir iyilik yapabileceksen yardım et!” diye seslendi.
Bir de baktı ki Cebrâil aleyhisselâm,
topuğunu yere vurarak toprağı kazıyor. Derken su fışkırdı. Hâcer
hayretler içinde kaldı ve hemen kırbasına avuç avuç su doldurmaya
başladı. Sonra Buhârî hadisin
tamamını rivayet etti.
Buhârî, Enbiyâ 9 (Yukarıdaki
rivayetlerin hepsi Sahîh-i
Buhârî’dedir) |
١٨٦٨-
وعن ابن عباس رضي اللّه عنهما،
قَالَ: جَاءَ إبراهيم صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم بِأُمِّ إسْماعِيلَ وَبِابْنِهَا إسْمَاعِيل وَهِيَ
تُرْضِعُهُ ، حَتَّى وَضَعهَا عِنْدَ البَيْتِ ، عِنْدَ دَوْحَةٍ
فَوقَ زَمْزَمَ في أعْلَى المَسْجِدِ، وَلَيْسَ بِمَكَّةَ
يَوْمَئِذٍ أَحَدٌ ، وَلَيْسَ بِهَا مَاءٌ ، فَوَضَعَهُمَا هُنَاكَ ،
وَوَضَعَ عِنْدَهُمَا جِرَاباً فِيهِ تَمْرٌ ، وَسِقَاءً فِيهِ مَاءٌ
، ثُمَّ قَفَّى إبْرَاهِيمُ مُنْطَلِقاً ، فَتَبِعَتْهُ أمُّ
إسْمَاعِيلَ فَ
قَالَتْ :
يَا إبْرَاهِيمُ ، أَيْنَ تَذْهَبُ وَتَتْرُكُنَا بِهذَا الوَادِي
الَّذِي لَيْسَ فِيهِ أنِيسٌ وَلاَ شَيْءٌ ؟ فَقَالَتْ لَهُ ذَلِكَ
مِرَاراً ، وَجَعَلَ لاَ يَلْتَفِتُ إِلَيْهَا ، قَالَتْ لَهُ :
آللّه أَمَرَكَ بِهَذَا ؟
قَالَ :
نَعَمْ ،
قَالَتْ :
إذاً لاَ يُضَيِّعُنَا ؛ ثُمَّ رَجَعَتْ ، فَانْطَلَقَ إِبْرَاهِيمُ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ،
حَتَّى إِذَا كَانَ عِنْدَ الثَّنِيَّةِ حَيْثُ لاَ يَرُونَهُ ،
اسْتَقْبَلَ بِوَجْهِهِ البَيْتَ ، ثُمَّ دَعَا بِهؤُلاءِ
الدَّعَوَاتِ ، فَرَفَعَ يَدَيْهِ
فَقَالَ :
{ رَبِّ إنِّي أَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتِي
بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ } حَتَّى بَلَغَ
{ يَشْكُرُونَ }
[ إبراهيم : ٣٧ ]
. وَجَعَلَتْ أُمُّ إسْمَاعِيلَ تُرْضِعُ إسْمَاعِيلَ وَتَشْرَبُ
مِنْ ذَلِكَ المَاءِ ، حَتَّى إِذَا نَفِدَ مَا فِي السِّقَاءِ
عَطِشَتْ ، وَعَطِشَ ابْنُهَا ، وَجَعَلتْ تَنْظُرُ إِلَيْهِ
يَتَلَوَّى - أَوْ قَالَ
يَتَلَبَّطُ - فَانْطَلَقَتْ كَرَاهِيَةَ أنْ تَنْظُرَ إِلَيْهِ ،
فَوَجَدَتِ الصَّفَا أَقْرَبَ جَبَلٍ في الأرْضِ يَلِيهَا ،
فَقَامَتْ عَلَيْهِ ، ثُمَّ اسْتَقْبَلَتِ الوَادِي تَنْظُرُ هَلْ
تَرَى أحَداً ؟ فَلَمْ تَرَ أحَداً . فَهَبَطَتْ مِنَ الصَّفَا
حَتَّى إِذَا بَلَغَتِ الوَادِي ، رَفَعَت طَرفَ دِرْعِهَا ، ثُمَّ
سَعَتْ سَعْيَ الإنْسَانِ المَجْهُودِ حَتَّى جَاوَزَتِ الوَادِي ،
ثُمَّ أتَتِ المَرْوَةَ فَقَامَتْ عَلَيْهَا ، فَنَظَرَتْ هَلْ تَرَى
أحَداً ؟ فَلَمْ تَرَ أَحَداً ، فَفَعَلَتْ ذَلِكَ سَبْعَ مَرَّاتٍ .
قَالَ ابن عباس رضي اللّه عنهما :
قَالَ النبيُّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : ( فَلذَلِكَ سَعْيُ
النَّاسِ بَيْنَهُمَا ) ، فَلَمَّا أَشْرَفَتْ عَلَى
المَرْوَةِ سَمِعَتْ صَوْتاً ، فَ
قَالَتْ :
صَهْ - تُريدُ نَفْسَهَا - ثُمَّ تَسَمَّعَتْ ، فَسَمِعَتْ أَيضاً ،
فَ
قَالَتْ :
قَدْ أسْمَعْتَ إنْ كَانَ عِنْدَكَ غَوَاثٌ ، فَإذَا هِيَ بِالمَلَكِ
عِنْدَ مَوْضِعِ زَمْزَمَ ، فَبَحَثَ بِعَقِبِهِ -
أَوْ قَالَ بِجَنَاحِهِ - حَتَّى
ظَهَرَ المَاءُ ، فَجَعَلَتْ تُحَوِّضُهُ وَتَقُولُ بِيَدِهَا
هَكَذَا ، وَجَعَلَتْ تَغْرِفُ مِنَ المَاءِ في سِقَائِهَا وَهُوَ
يَفُورُ بَعْدَ مَا تَغْرِفُ .
وفي رواية : بِقَدَرِ مَا تَغْرِفُ . قَالَ ابن عباس
رضي اللّه عنهما : قَالَ النبيُّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم :
( رَحِمَ اللّه أُمَّ إسْمَاعِيلَ لَوْ
تَرَكَتْ زَمْزَمَ - أَوْ قَالَ لَوْ لَمْ تَغْرِفْ مِنَ المَاءِ -
لَكَانَتْ زَمْزَمُ عَيْناً مَعِيناً )
قَالَ :
فَشَرِبَتْ وَأرْضَعَتْ وَلَدَهَا ، فَقَالَ لَهَا المَلَكُ : لاَ
تَخَافُوا الضَّيْعَةَ فَإنَّ هاهُنَا بَيْتاً للّه يَبْنِيهِ هَذَا
الغُلاَمُ وَأَبُوهُ ، وإنَّ اللّه لاَ يُضَيِّعُ أهْلَهُ ، وكان
البَيْتُ مُرْتَفِعاً مِنَ الأرْضِ كَالرَّابِيَةِ ، تَأتِيهِ
السُّيُولُ ، فَتَأخُذُ عَنْ يَمِينِهِ وَعَنْ شِمَالِهِ ، فَكَانَتْ
كَذَلِكَ حَتَّى مَرَّتْ بِهِمْ رُفْقَةٌ مِنْ جُرْهُمٍ ،
أَوْ أهْلُ بَيْتٍ مِنْ جُرْهُمٍ
مُقْبِلينَ مِنْ طَرِيقِ كَدَاءَ ، فَنَزلُوا في أسْفَلِ مَكَّةَ ؛
فَرَأَوْا طَائِراً عائِفاً ، فَقَالُوا :
إنَّ هَذَا الطَّائِرَ لَيَدُورُ عَلَى مَاءٍ، لَعَهْدُنَا بهذا
الوَادِي وَمَا فِيهِ مَاء. فَأَرْسَلُوا جَرِيّاً
أَوْ جَرِيَّيْنِ ، فَإذَا هُمْ
بِالمَاءِ . فَرَجَعُوا فَأَخْبَرُوهُمْ ؛ فَأَقْبَلُوا وَأُمُّ
إسْمَاعِيلَ عِنْدَ المَاءِ ، فقالوا :
أتَأذَنِينَ لَنَا أنْ نَنْزِلَ عِنْدَكِ ؟
قَالَتْ :
نَعَمْ، وَلَكِنْ لاَ حَقَّ لَكُمْ في المَاءِ،
قَالُوا :
نَعَمْ . قَالَ ابن عباس : قَالَ النبيُّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم : (
فَألْفَى ذَلِكَ أُمَّ إسْمَاعِيلَ ، وهي تُحِبُّ الأنْسَ )
فَنَزَلُوا ، فَأرْسَلُوا إِلَى أهْلِهِمْ فَنَزَلُوا مَعَهُمْ ،
حَتَّى إِذَا كَانُوا بِهَا أهْلَ أبْيَاتٍ وَشَبَّ الغُلاَمُ
وَتَعَلَّمَ العَرَبِيَّةَ مِنْهُمْ ، وَأنْفَسَهُمْ وَأَعْجَبَهُمْ
حِيْنَ شَبَّ ، فَلَمَّا أدْرَكَ زَوَّجُوهُ امْرَأةً مِنْهُمْ :
وَمَاتَتْ أُمُّ إسْمَاعِيلَ ، فَجَاءَ إبْرَاهِيمُ بَعْدَما
تَزَوَّجَ إسْمَاعِيلُ يُطَالِعُ تَرِكَتَهُ ، فَلَمْ يَجِدْ
إسْمَاعِيلَ ؛ فَسَأَلَ امْرَأتَهُ عَنْهُ فَ
قَالَتْ :
خرَجَ يَبْتَغِي لَنَا -
وفي روايةٍ : يَصِيدُ لَنَا - ثُمَّ سَأَلَهَا عَنْ عَيْشِهِمْ
وَهَيْئَتِهِمْ ، فَ
قَالَتْ :
نَحْنُ بِشَرٍّ ، نَحْنُ فِي ضِيقٍ وَشِدَّةٍ ؛ وَشَكَتْ إِلَيْهِ ،
قَالَ :
فَإذَا جَاءَ زَوْجُكِ اقْرَئِي عَلَيْهِ السَّلاَمَ ، وَقُولِي لَهُ
يُغَيِّرْ عَتَبَةَ بَابِهِ . فَلَمَّا جَاءَ إسْمَاعِيلُ كَأَنَّهُ
آنَسَ شَيْئاً ،
فَقَالَ :
هَلْ جَاءكُمْ مِنْ أحَدٍ ؟
قَالَتْ :
نَعَمْ ، جَاءنا شَيْخٌ كَذَا وَكَذَا ، فَسَأَلَنَا عَنْكَ
فَأَخْبَرْتُهُ ، فَسَأَلَنِي : كَيْفَ عَيْشُنَا ، فَأَخْبَرْتُهُ
أَنَّا في جَهْدٍ وَشِدَّةٍ .
قَالَ :
فَهَلْ أَوْصَاكِ بِشَيءٍ ؟
قَالَتْ :
نَعَمْ ، أَمَرَنِي أنْ أقْرَأَ عَلَيْكَ السَّلاَمَ ، وَيَقُولُ :
غَيِّرْ عَتَبَةَ بَابِكَ ،
قَالَ :
ذَاكَ أبِي وَقَدْ أَمَرَنِي أنْ أُفَارِقَكِ ! الْحَقِي بِأَهْلِكِ
. فَطَلَّقَهَا وَتَزَوَّجَ مِنْهُمْ أُخْرَى ، فَلَبِثَ عَنْهُمْ
إِبْرَاهِيمُ مَا شَاءَ اللّه ، ثُمَّ أَتَاهُمْ بَعْدُ فَلَمْ
يَجِدْهُ ، فَدَخَلَ عَلَى امْرَأتِهِ فَسَألَ عَنْهُ .
قَالَتْ :
خَرَجَ يَبْتَغِي لَنَا
قَالَ :
كَيفَ أنْتُمْ ؟ وَسَأَلَهَا عَنْ عَيْشِهِمْ وَهَيْئَتِهِمْ ، فَ
قَالَتْ :
نَحْنُ بِخَيرٍ وَسَعَةٍ ، وَأَثْنَتْ عَلَى اللّه .
فَقَالَ :
مَا طَعَامُكُمْ ؟
قَالَتْ :
اللَّحْمُ ،
قَالَ :
فمَا شَرَابُكُمْ ؟
قَالَت :
الماءُ ،
قَالَ :
اللّهمَّ بَارِكْ لَهُمْ فِي اللَّحْمِ وَالمَاءِ. قَالَ النَّبيُّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم :
وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ يَوْمَئِذٍ حَبٌّ وَلَوْ كَانَ لَهُمْ دَعَا
لَهُمْ فِيهِ،
قَالَ :
فَهُمَا لاَ يَخْلُو عَلَيْهِمَا أَحَدٌ بِغَيْرِ مَكَّةَ إِلاَّ
لَمْ يُوَافِقَاهُ .
وَفِي رواية : فجاء
فَقَالَ :
أيْنَ إسْمَاعِيلُ ؟ فَقَالَتْ امْرأتُهُ : ذَهَبَ يَصِيدُ ؛
فَقَالَتْ امْرَأتُهُ : ألاَ تَنْزِلُ ، فَتَطْعَمَ وَتَشْرَبَ ؟
قَالَ :
وَمَا طَعَامُكُمْ وَمَا شَرَابُكُمْ ؟
قَالَتْ :
طَعَامُنَا اللَّحْمُ وَشَرَابُنَا المَاءُ،
قَالَ :
اللّهمَّ بَارِكْ لَهُمْ فِي طَعَامِهِمْ وَشَرابِهِمْ .
قَالَ :
فَقَالَ أَبُو القاسم صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم : بَرَكَةُ دَعوَةِ إبْرَاهِيمَ .
قَالَ :
فإذَا جَاءَ زَوْجُكِ فَاقْرَئِي عَلَيْهِ السَّلاَمَ وَمُرِيِهِ
يُثَبِّتُ عَتَبَةَ بَابِهِ. فَلَمَّا جَاءَ إسْمَاعِيلُ قَالَ: هَلْ
أتاكُمْ مِنْ أحَدٍ ؟
قَالَتْ :
نَعَمْ ، أتانَا شَيْخٌ حَسَنُ الهَيْئَةِ ، وَأثْنَتْ عَلَيْهِ ،
فَسَألَنِي عَنْكَ فَأَخْبَرتُهُ ، فَسَألَنِي كَيْفَ عَيْشُنَا
فَأخْبَرْتُهُ أَنَّا بِخَيْرٍ .
قَالَ :
فَأوْصَاكِ بِشَيءٍ ؟
قَالَتْ :
نَعَمْ ، يَقْرَأُ عَلَيْكَ السَّلاَمَ وَيَأمُرُكَ أَنْ تُثَبِّتَ
عَتَبَةَ بَابِكَ .
قَالَ :
ذَاكَ أبِي ، وأنْتِ العَتَبَةُ ، أمَرَنِي أنْ أُمْسِكَكِ . ثُمَّ
لَبِثَ عَنْهُمَ مَا شَاءَ اللّه ، ثُمَّ جَاءَ بَعدَ ذَلِكَ
وإسْمَاعِيلُ يَبْرِي نَبْلاً لَهُ تَحْتَ دَوْحَةٍ قَريباً مِنْ
زَمْزَمَ ، فَلَمَّا رَآهُ قَامَ إِلَيْهِ ، فَصَنَعَا كَمَا
يَصْنَعُ الوَالِدُ بِالوَلَدِ وَالوَلَدُ بِالوَالدِ .
قَالَ :
يَا إسْمَاعِيلُ ، إنَّ اللّه أمَرَنِي بِأمْرٍ ،
قَالَ :
فَاصْنَعْ مَا أمَرَكَ رَبُّكَ ؟ قالَ : وَتُعِينُنِي ،
قَالَ :
وَأُعِينُكَ ،
قَالَ :
فَإنَّ اللّه أمَرَنِي أَنْ أَبْنِي بَيْتاً هاهُنَا ، وأشَارَ إِلَى
أكَمَةٍ مُرْتَفِعَةٍ عَلَى مَا حَوْلَهَا ، فَعِنْدَ ذَلِكَ رَفَعَ
القَوَاعِدَ مِنَ البَيْتِ ، فَجَعَلَ إسْمَاعِيلُ يَأتِي
بِالحِجَارَةِ وَإبْرَاهِيمُ يَبْنِي حَتَّى إِذَا ارْتَفَعَ
البِنَاءُ ، جَاءَ بِهذَا الحَجَرِ فَوَضَعَهُ لَهُ فَقَامَ عَلَيْهِ
، وَهُوَ يَبْنِي وَإسْمَاعِيلُ يُنَاوِلُهُ الحجارة وَهُمَا
يَقُولاَنِ : { رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا
إنَّكَ أنْتَ السَّمِيعُ العَلِيمُ }
[ البقرة : ١٢٧ ]
.
وفي روايةٍ : إنَّ إبْرَاهِيمَ خَرَجَ بِإسْمَاعِيلَ وَأُمِّ
إسْمَاعِيلَ، مَعَهُمْ شَنَّةٌ فِيهَا مَاءٌ ، فَجَعَلَتْ أُمُّ
إسْمَاعِيلَ تَشْرَبُ مِنَ الشَّنَّةِ فَيَدِرُّ لَبَنُهَا عَلَى
صَبِيِّهَا ، حَتَّى قَدِمَ مَكَّةَ ، فَوَضَعَهَا تَحْتَ دَوْحَةٍ ،
ثُمَّ رَجَعَ إبْرَاهِيمُ إِلَى أهْلِهِ ، فَاتَّبَعَتْهُ أُمُّ
إسْماعيلَ حَتَّى لَمَّا بَلَغُوا كَدَاءَ نَادَتْهُ مِنْ وَرَائِهِ
: يَا إبْرَاهِيمُ إِلَى مَنْ تَتْرُكُنَا ؟
قَالَ :
إِلَى اللّه ،
قَالَتْ :
رَضِيْتُ باللّه ، فَرَجَعَتْ وَجَعَلَتْ تَشْرَبُ مِنَ الشِّنَّةِ
وَيَدُرُّ لَبَنُهَا عَلَى صَبِيِّهَا ، حَتَّى لَمَّا فَنِيَ
المَاءُ
قَالَتْ :
لَوْ ذَهَبْتُ فَنَظَرْتُ لَعَلِّي أُحِسُّ أَحَداً .
قَالَ :
فَذَهَبَتْ فَصَعِدَتِ الصَّفَا ، فَنَظَرَتْ وَنَظَرَتْ هَلْ
تُحِسُّ أحداً ، فَلَمْ تُحِسَّ أَحَداً ، فَلَمَّا بَلَغَتِ
الوَادِي سَعَتْ ، وأتَتِ المَرْوَةَ ، وَفَعَلَتْ ذَلِكَ أشْوَاطَاً
، ثُمَّ
قَالَتْ :
لَوْ ذَهَبْتُ فَنَظَرْتُ مَا فَعَلَ الصَّبِيُّ، فَذَهَبَتْ
فَنَظَرَتْ فَإذَا هُوَ عَلَى حَالِهِ ، كَأنَّهُ يَنْشَغُ
لِلْمَوْتِ ، فَلَمْ تُقِرَّهَا نَفْسُهَا فَ
قَالَتْ :
لَوْ ذَهَبْتُ فَنَظَرْتُ لَعَلِّي أُحِسُّ أحَداً ، فَذَهَبَتْ
فَصَعِدَتِ الصَّفَا ، فَنَظَرَتْ ونظَرتْ فَلَمْ تُحِسَّ أَحَداً ،
حَتَّى أتَمَّتْ سَبْعاً ، ثُمَّ
قَالَتْ :
لَوْ ذَهَبْتُ فَنَظَرْتُ مَا فَعَلَ ، فَإذَا هِيَ بِصَوْتٍ ، فَ
قَالَتْ :
أَغِثْ إنْ كَانَ عِنْدَكَ خَيْرٌ ، فَإذَا جِبْرِيلُ فَقَالَ
بِعقِبِهِ هَكَذَا ، وَغَمَزَ بِعَقِبِهِ عَلَى الأرْضِ ،
فَانْبَثَقَ المَاءُ فَدَهِشَتْ أُمُّ إسْمَاعِيلَ ، فَجَعَلَتْ
تَحْفِنُ … وَذَكَرَ الحَديثَ بِطُولِهِ ، رواه
البخاري بهذه الروايات كلها .
( الدَّوْحَةُ )
الشَّجَرَةُ الكَبِيرَةُ . قولُهُ :
( قَفَّى ) : أيْ : وَلَّى .
( وَالْجَرِيُّ ) : الرَّسُولُ . (
وَألْفَى ) : معناه وَجَدَ .
قَولُهُ : ( يَنْشَغُ ) :
أيْ : يَشْهَقُ . |
|
1869. Saîd İbn Zeyd
radıyallahu anh
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem’i
şöyle buyururken işittim dedi:
“Mantar, kudret helvası türünden ilâhî
bir lutuftur. Suyu da göze şifadır.”
Buhârî, Tefsîru sûre (2), 4,
Tefsîru sûre (7), 2, Tıb 20; Müslim,
Eşribe 157-162. Ayrıca bk. Tirmizî,
Tıb 22; İbn Mâce, Tıb 8 |
١٨٦٩-
وعن سعيد بن زيد رَضِيَ اللّه عَنْهُ
قَالَ :
سَمِعْتُ رَسُولَ اللّه صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم يقولُ : (
الكَمْأَةُ مِنَ المَنِّ ، وَمَاؤُهَا شِفَاءٌ لِلْعَيْنِ )
متفق عَلَيْهِ . |
|