4. VELİLERİN KERÂMET VE FAZİLETLERİ
•
"Gözünüzü açın! Allah'ın dostları üzerine
ne korku vardır ne de onlar mahzûn olurlar. Onlar iman etmişler ve
Allah'a karşı gelmekten sürekli sakınmışlardır. Onlara dünya
hayatında da âhiret hayatında da müjdeler vardır. Allah’ın
sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu, en büyük kurtuluştur."
Yunus sûresi (10), 62-64
•
"Hurma dalını kendine doğru silkele ki,
üzerine taze hurma dökülsün. Ye, iç. Gözün aydın olsun. Eğer
insanlardan birini görürsen de ki: Ben, çok merhametli olan
Allah'a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım."
Meryem sûresi (19), 25-26
•
"Zekeriyya onun yanına mihraba her
girdiğinde orada bir rızık bulur ve "Ey Meryem! Bu sana nereden
geliyor?" derdi. O da, "Bu, Allah tarafındandır. Allah dilediğine
sayısız rızık verir" diye cevap verirdi. Âl-i İmrân
sûresi (3), 37
•
"(İçlerinden biri şöyle demişti):
Mâdem ki siz onlardan ve onların Allah'tan başka tapmakta
olduklarından uzaklaştınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz
size rahmetini yaysın ve işinizde sizin için fayda ve kolaylık
sağlasın. (Resûlüm! Orada bulunacak olsaydın), güneşi görürdün:
Doğduğu zaman mağaranın sağına meyleder; batarken de sol taraftan
onlara isabet etmeden geçerdi. Böylece onlar güneş ışığından
rahatsız olmaksızın mağaranın bir köşesinde uyurlardı. İşte bu,
Allah'ın âyetlerinden
(kudretinin ve nimetinin göstergelerinden)
dir. Allah kime hidâyet ederse, işte o,
hakka ulaşmıştır, kimi de hidâyetten mahrum ederse artık onu
doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın." Kehf sûresi
(18), 16-17 |
٤- باب كرامات الأولياء وفضلهم
قَالَ اللّه تَعَالَى
: { ألا إنَّ أوْلِيَاءَ اللّه لاَ خَوْفٌ
عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يحْزَنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا
يَتَّقُونَ لَهُمُ البُشْرَى في الحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي
الآخِرَةِ لاَ تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللّه ذَلِكَ هُوَ الفَوْزُ
العَظِيمُ }
[ يونس : ٦٢- ٦٤ ]
،
وقال تَعَالَى :
{ وَهُزِّي إلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ
تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَباً جَنِيّاً فكُلِي وَاشْرَبِي }
[ مريم : ٢٥ ، ٢٦ ]
،
وقال تَعَالَى :
{ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكرِيّا
المِحْرَابَ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقاً قَالَ يَا مَرْيَمُ أَنَّى
لَكِ هَذَا قالت هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّه إنَّ اللّه يَرْزُقُ مَنْ
يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ }
[ آل عمران : ٣٧ ]
،
وَقَالَ تَعَالَى :
{ وَإذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا
يَعْبُدُونَ إِلاَّ اللّه فَأْوُوا إِلَى الكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ
رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّيءْ لَكُمْ مِنْ أمْرِكُمْ
مِرْفَقاً وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ
كَهْفِهِمْ ذَاتَ اليَمِينِ وَإِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ
الشِّمَالِ }
[ الكهف : ١٦-١٧ ]
. |
|
1504. Ebû Muhammed
Abdurrahman İbn Ebû Bekr es-Sıddîk
radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Suffe ashâbı
fakir kişilerdi. Bir keresinde Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
-
"İki kişilik yemeği olan (suffe
ashâbından) bir üçüncüsünü; dört kişilik yemeği olan da bir
beşincisini ve hatta altıncısını yemeğe buyur edip götürsün!"
Yahut buna benzer bir tavsiyede bulundu.
Ebû Bekir,
onlardan üç kişiyi evine getirdi.
Nebî sallallahu aleyhi ve
sellem de on kişiyi alıp götürdü.
Ebû Bekir,
akşam yemeğini Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem'in
evinde yedi. Yatsı namazı kılınıncaya kadar orada kaldı. Gecenin
hayli ilerlemiş bir vaktinde evine döndü. Hanımı ona:
- Seni
misafirlerinin yanında bulunmaktan alıkoyan nedir? diye sordu. O
da:
- Vay! Sen
onlara hâlâ yemek vermedin mi? diye çıkıştı. Hanımı:
- Sen
gelmedikçe yemek yemeyeceklerini söylediler, sofra kurduk,
yemediler, dedi.
(Hadisin
râvîsi) Abdurrahman şöyle dedi: Ben ortalıktan kaybolup saklandım.
Ebû Bekir bana:
- Behey
anlayışsız herif! diye bağırdı. Verdi veriştirdi. Sonra hiddetle:
- İçinize
sinmesin, yiyin. Vallahi ben bu yemekten yemiyeceğim, dedi.
(Abdurrahman
dedi ki), Allah'a yemin ederim ki, bizim her el uzattığımız
lokmanın altından yemek daha artıyordu. Nihayet misafirler
doydular. Yemek de ilk getirildiğinden daha fazla olarak ortada
duruyordu. Ebû Bekir yemeğe baktı, olduğu gibi duruyordu. Hanımına
hitâben:
- Bu ne hal? Ey
Benî Firâsın kızı! dedi. O da:
- Gözümün
nuruna yemin ederim ki, yemek şimdi öncekinden üç misli fazladır,
dedi.
Bunun üzerine
Ebû Bekir o yemekten yedi ve ettiği yemini kastederek, "O,
şeytandandı" dedi. O yemekten bir lokma aldıktan sonra, geri
kalanı Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem'e
gönderdi. Yemek orada sabaha kadar durdu. Bizim ile bir topluluk
arasında bir sözleşme vardı. Sözleşmenin süresi bittiği için o
topluluk Medine'ye gelmişlerdi. İçlerinden sözcü olarak on iki
kişi ayırdık. Her biri ile beraber kaç kişinin bulunduğunu Allah
bilir. İşte onların hepsi o yemekten yediler.
Buhârî'nin bir rivâyetinde
(Edeb 87) şöyle denilmektedir:
(Misâfirlerin,
kendisi gelmedikçe yemek yemek istemediklerini öğrenince) Ebû
Bekir, o yemekten yemeyeceğine dair yemin etti. Hanımı da o
yemedikce yemeyeceğine yemin etti. Misafir veya misafirler de,
zaten o yemedikçe sofraya oturmayacağına – veya oturmayacaklarına-
yemin etmişlerdi. Bunun üzerine Ebû Bekir:
- Başlangıçta
yaptığım yemin şeytandandır, haydi buyurun yemeğe, dedi. Kendisi
de misafirleri de yediler. Her el uzattıkları lokmanın altından
yemek çoğalıyordu. Bunun üzerine Ebû Bekir, hanımına:
- Ey Benî
Firasın kızı, bu ne hal? dedi. O da:
- Gözümün
nûruna yemin ederim ki, yemek şimdi, ilk halinden daha fazladır,
dedi. Oradakiler yediler, mevcut yemeği
Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem'e
gönderdiler.
Abdurrahman,
Hz. Peygamber'in bu
yemekten yediğini haber verdi.
Bir başka
rivâyette (Buhârî, Edeb 88)
olay şöyle anlatılmaktadır:
Ebû Bekir, oğlu
Abdurrahman'a;
- Ben Hz.
Peygamber'in yanına
gideceğim. Ben gelinceye kadar misafirlerin hizmetinde bulun,
yemeklerini yedirmiş ol, diye tenbihde bulundu. Abdurrahman
misafirlere yemek getirdi, "Buyurunuz," dedi. Onlar:
- Bu evin
sahibi nerede? dediler. Abdurrahman:
- Siz buyurun,
yiyin, dedi. Onlar:
- Evin sahibi
gelinceye kadar biz yemiyeceğiz, dediler. Abdurrahman:
- Yemeğinizi
lutfen yiyiniz. Eğer babam geldiğinde siz yemek yememiş olursanız,
bana darılır, kızar, diye ısrar ettiyse de misafirleri yemeye ikna
edemedi. (Abdurrahman diyor ki) babam geldiğinde bana fenâ halde
çıkışacağını bildiğim için o gelince hemen savuşup bir yere
gizlendim.
- Misafirlere
ne yaptınız? diye sordu. Durumu haber verdiler. Bunun üzerine:
- Abdurrahman!
diye bana seslendi. Cevap vermedim. Sonra yine:
- Abdurrahman!
diye bağırdı. Ben yine ses vermedim. Bu defa:
- Behey
anlayışsız herif! Sesimi duyuyorsan, Allah aşkına gel, dedi. Ben
de yanına gelip:
- Benim kusurum
yok, istersen misafirlere sor, dedim. Misafirler:
- Abdurrahman
doğru söylüyor, bize yemek getirdi ama biz yemedik, dediler. Bunun
üzerine:
- Demek beni
beklediniz! Ben de bu gece bu yemeği yemiyeceğim işte! dedi.
Onlar:
- Allaha yemin
ederiz ki sen yemezsen, biz de yemeyiz, dediler. Ebû Bekir:
- Allah
iyiliğinizi versin! Size ne oluyor ki, yemeğimizi kabul
etmiyorsunuz? Haydi buyurun yemeğe! dedi. Yemek geldi, babam elini
koydu, besmele çekti, "Kızgınlığımdan ötürü başta ettiğim yemin
şeytandandır" deyip yemeği yedi, misafirler de yediler.
Buhârî, Mevâkît 41, Menâkıb
25, Edeb 87-88; Müslim, Eşribe
176, 177 |
١٥٠٤-
وعن أَبي محمد عبد الرحمان بن أَبي بكرٍ الصديق
رضي اللّه عنهما : أنَّ أَصْحَابَ
الصُّفّةِ كَانُوا أُنَاساً فُقَرَاءَ وَأَنَّ النَّبيَّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ
مَرَّةً : ( مَنْ كَانَ عِنْدَهُ طَعَامُ
اثْنَيْنِ ، فَلْيَذْهَبْ بثَالِثٍ ، وَمنْ كَانَ عِنْدَهُ طَعَامُ
أرْبَعَةٍ ، فَلْيَذْهَبْ بِخَامِسٍ بِسَادِسٍ )
أَوْ كما قَالَ ، وأنَّ أَبَا بكرٍ
رَضِيَ اللّه عَنْهُ ، جَاءَ
بِثَلاَثَةٍ ، وانْطَلَقَ النبيّ صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم بعَشَرَةٍ ، وأنَّ أَبَا بَكرٍ
تَعَشَّى عِنْدَ النبيّ صَلّى اللّه
عَلَيْهِ وسَلَّم ، ثُمَّ لَبِثَ حَتَّى صَلَّى العِشَاءَ ،
ثُمَّ رَجَعَ ، فجاءَ بَعْدَ مَا مَضَى مِنَ اللَّيْلِ مَا شَاءَ
اللّه . قالت امْرَأتُهُ : مَا حَبَسَكَ عَنْ أضْيَافِكَ ؟
قَالَ :
أوَما عَشَّيْتِهمْ ؟ قالت: أَبَوْا حَتَّى تَجِيءَ وَقَدْ عَرَضُوا
عَلَيْهِمْ ،
قَالَ :
فَذَهَبتُ أَنَا فَاخْتَبَأْتُ ،
فَقالَ :
يَا غُنْثَرُ ، فَجَدَّعَ وَسَبَّ ، وقالَ
: كُلُوا لاَ هَنِيئاً وَاللّه لا أَطْعَمُهُ أَبَداً ،
قَالَ :
وايْمُ اللّه مَا كُنَّا نَأخُذُ مِنْ لُقْمَةٍ إلا ربا من أسفلِها
أكثرَ منها حتى شبعوا ، وصارتْ أكثرَ مما كانتْ قبلَ ذلكَ ، فنظرَ
إليها أبو بكر فقالَ لامرأتِهِ : يا أختَ بني فراسٍ ما هذا ؟
قالت :
لا وقُرَّةِ عيني لهي الآنَ أكثرُ منها قبلَ ذلكَ بثلاثِ مراتٍ !
فأكل منها أبو بكرٍ وقال : إنَّما
كانَ ذلكَ من الشيطانِ ، يعني :
يمينَهُ . ثم أكلَ منها لقمةً ، ثُمَّ حَمَلَهَا إِلَى النَّبيِّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
فَأَصْبَحَتْ عِنْدَهُ. وَكَانَ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمٍ عَهْدٌ،
فَمَضَى الأجَلُ ، فَتَفَرَّقْنَا اثْنَيْ عَشَرَ رَجُلاً ، مَعَ
كُلِّ رَجُلٍ مِنْهُمْ أُنَاسٌ ، اللّه أعْلَمُ كَمْ مَعَ كُلِّ
رَجُلٍ فَأَكَلُوا مِنْهَا أَجْمَعُونَ .
وَفِي رِوَايةٍ : فَحَلَفَ أَبُو بَكْرٍ لا يَطْعَمُهُ ، فَحَلَفَت
المَرْأَةُ لا تَطْعَمُهُ ، فَحَلَفَ الضَّيْفُ . - أَو الأَضْيَافُ
- أنْ لاَ يَطْعَمُهُ أَوْ
يَطْعَمُوهُ حَتَّى يَطْعَمَهُ . فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ : هذِهِ مِنَ
الشَّيْطَانِ ! فَدَعَا بالطَّعَامِ فَأكَلَ وأكَلُوا ، فَجَعَلُوا
لا يَرْفَعُونَ لُقْمَةً إِلاَّ رَبَتْ مِنْ أسْفَلِهَا أَكْثَرُ
مِنْهَا ،
فَقَالَ :
يَا أُخْتَ بَني فِرَاسٍ ، مَا هَذَا ؟ فَ
قَالَتْ :
وَقُرْةِ عَيْنِي إنَّهَا الآنَ لأَكْثَرُ مِنْهَا قَبْلَ أنْ
نَأكُلَ ، فَأكَلُوا ، وَبَعَثَ بِهَا إِلَى النَّبيِّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ،
فَذَكَرَ أنَّهُ أكَلَ مِنْهَا .
وَفِي رِوايَةٍ : إنَّ أَبَا بكْرٍ قَالَ لِعَبْدِ الرَّحْمانِ :
دُونَكَ أضْيَافَكَ ، فَإنِّي مُنْطلقٌ إِلَى النَّبيِّ
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ،
فَافْرُغْ مِنْ قِراهُم قَبْلَ أنْ أَجِيءَ ، فَانْطَلَقَ عَبْدُ
الرَّحْمانِ ، فَأَتَاهُمْ بما عِنْدَهُ ،
فَقَالَ :
اطْعَمُوا ؛ فقالوا : أين رَبُّ
مَنْزِلِنا ؟
قَالَ :
اطْعَمُوا ،
قالوا :
مَا نحنُ بِاكِلِينَ حَتَّى يَجِيءَ رَبُّ مَنْزِلِنَا ،
قَالَ :
اقْبَلُوا عَنْا قِرَاكُمْ ، فَإنَّهُ إنْ جَاءَ وَلَمْ تَطْعَمُوا ،
لَنَلْقَيَنَّ مِنْهُ فأبَوْا ، فَعَرَفْتُ أنَّهُ يَجِدُ عَلَيَّ ،
فَلَمَّا جَاءَ تَنَحَّيْتُ عَنْهُ ،
فَقَالَ :
مَا صَنَعْتُمْ ؟ فَأخْبَرُوهُ ،
فَقَالَ :
يَا عَبْدَ الرَّحمانِ ، فَسَكَتُّ : ثُمَّ
قَالَ :
يَا عَبْدَ الرَّحْمانِ ، فَسَكَتُّ ،
فَقَالَ: يَا غُنْثَرُ أقْسَمْتُ عَلَيْكَ إنْ كُنْتَ
تَسْمَعُ صَوتِي لَمَا جِئْتَ ! فَخَرَجْتُ ، فَقُلْتُ : سَلْ
أضْيَافَكَ ، فقالُوا : صَدَقَ ،
أتَانَا بِهِ ،
فَقَالَ :
إنَّمَا انْتَظَرْتُمُونِي واللّه لا أَطْعَمُهُ اللَّيْلَةَ .
فَقَالَ الآخَرُونَ : واللّه لا نَطْعَمُهُ حَتَّى تَطْعَمَهُ
فَقَالَ :
وَيْلَكُمْ مَا لَكُمْ لا تَقْبَلُونَ عَنَّا قِرَاكُمْ ؟ هَاتِ
طَعَامَكَ ، فَجَاءَ بِهِ ، فَوَضَعَ يَدَهُ
فَقَالَ :
بِسْمِ اللّه ، الأولَى مِنَ الشَّيْطَانِ ، فَأَكَلَ وَأَكَلُوا .
متفق عَلَيْهِ .
قَوْله :
( غُنْثَرُ ) بغينٍ معجمةٍ
مَضمُومَةٍ ثُمَّ نُونٍ ساكِنَةٍ ثُمَّ ثاءٍ مثلثةٍ وَهُوَ :
الغَبِيُّ الجَاهِلُ . وقولُهُ :
( فَجَدَّعَ ) أَيْ شَتَمَهُ ،
والجَدْعُ القَطْعُ . قولُه ( يَجِدُ عَليّ
) هُوَ بكسرِ الجِيمِ : أيْ يَغْضَبُ . |
|
1506. Câbir İbn Semüre
radıyallahu anhümâ dedi ki;
Kûfeliler(in bir kısmı vâli) Sa'd İbn Ebû Vakkâs'ı (halife) Ömer
İbnu'l-Hattâb radıyallahu anh'e
şikâyet ettiler. Ömer de Sa'd'ı vâlilikten azledip Ammar İbn
Yâsir'i Kufeye vâli tayin etti. Kûfeliler Sa'd hakkındaki
şikâyetlerini, "Sa'd namaz kıldırmasını bile bilmiyor" demeye
kadar vardırmışlardı. Ömer, adam gönderip Sa'd'ı Medineye getirtti
ve:
- Ey Ebû İshak!
Bu adamlar senin namaz kıldırmayı bile bilmediğini iddia
ediyorlar, dedi. Bunun üzerine Sa'd:
- Allaha yemin
ederim ki ben onlara Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem'in
namazı gibi namaz kıldırdım; ondan hiçbir şeyi eksik bırakmadım.
Yatsı namazını kıldırırken ilk iki rek'atte uzunca ayakta durur,
son iki rek'ati de hafif tutarım, dedi.
Ömer:
- Senden bizim
beklediğimiz de aslında budur, Ey Ebû İshak, dedi. Sonra, (durumu
bir de yerinde araştırmak üzere) Sa'd ile birlikte bir veya birkaç
adamı Kûfeye gönderdi.
Görevli kişi
Kûfelilerden Sa'd'ın durumunu soruşturdu, bütün mescidlere gidip
cemaata Sa'd'ı sordu. Onlar da Sa'd hakkında hep övgü dolu sözler
söylediler. En sonunda Absoğulları mescidine gitti (ve herkesi
Sa'd hakkında bildiklerini Allah için söylemeye davet etti). Onlar
arasından Ebû Sa'de Üsâme İbn Katâde kalktı ve şöyle dedi:
- Mâdem ki bize
Allah adını verdin, söyliyeyim: Sa'd, askerle birlikte harbe
gitmez, mal taksiminde eşitliği gözetmez, adâletle hükmetmez,
dedi.
Bunun üzerine
Sa'd şöyle dedi:
- (Madem ki sen
böyle dedin) Ben de senin hakkında vallahi üç dilek dileyeceğim:
Allahım, senin bu kulun bu söylediklerinde yalancı ise, sen onun
ömrünü uzat, fakirliğini artır ve kendisini fitnelere çarptır.
Sonraları
Üsâme'ye hali sorulduğunda:
- Kocamış,
fitneye uğramış zavallı bir ihtiyarım ben. Sa'd'ın bedduasına
tutuldum, diye cevap verirdi.
Hadisi, Câbir
İbn Semüre'den rivayet eden râvi Abdülmelik İbn Umeyr şöyle der:
Daha sonraki zamanlarda o kişiyi ben de gördüm. Yaşlılıktan dolayı
kaşları gözlerinin üzerine düşmüş olduğu halde yollarda rast
geldiği kız çocuklarına sataşır, onları çimdiklerdi.
Buhârî, Ezân 95;
Müslim, Salât 158-159. Ayrıca
bk. Ebû Dâvûd, Salât 128;
Nesâî, İftitâh 74 |
١٥٠٦-
وعن جابر بنِ سُمْرَةَ رضي اللّه عنهما ،
قَالَ :
شَكَا أهْلُ الكُوفَةِ سَعْداً يعني
: ابنَ أَبي وقاص رَضِيَ اللّه عَنْهُ
، إِلَى عمر بن الخطاب رَضِيَ اللّه عَنْهُ
فَعَزَلَهُ ، واسْتَعْمَلَ عَلَيْهِمْ عَمَّاراً ، فَشَكَوا حَتَّى
ذَكَرُوا أنَّهُ لا يُحْسِنُ يُصَلِّي ، فَأَرْسَلَ إِلَيْهِ ،
فَقَالَ :
يَا أَبَا إسْحَاقَ ، إنَّ هَؤُلاَءِ يَزْعَمُونَ أنَّكَ لا تُحْسِنُ
تُصَلِّي ،
فَقَالَ :
أَمَّا أنا واللّه فَإنِّي كُنْتُ أُصَلِّي بِهِمْ صَلاَةَ رسولِ
اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
، لا أُخْرِمُ عَنْها ، أُصَلِّي صَلاَتَي العِشَاءِ فَأَرْكُدُ فِي
الأُولَيَيْنِ ، وَأُخِفُّ في الأُخْرَيَيْنِ .
قَالَ :
ذَلِكَ الظَّنُّ بِكَ يَا أَبَا إسْحَاقَ ، وأَرْسَلَ مَعَهُ رَجُلاً
- أَوْ رِجَالاً - إِلَى الكُوفَةِ
يَسْأَلُ عَنْهُ أهْلَ الكُوفَةِ ، فَلَمْ يَدَعْ مَسْجِداً إِلاَّ
سَأَلَ عَنْهُ ، وَيُثْنُونَ مَعْرُوفاً ، حَتَّى دَخَلَ مَسْجِداً
لِبَنِي عَبْسٍ ، فَقَامَ رَجُلٌ مِنْهُمْ ، يُقالُ لَهُ أُسَامَةُ
بْنُ قَتَادَةَ ، يُكَنَّى أَبَا سَعْدَةَ،
فَقَالَ: أمَا إذْ نَشَدْتَنَا فَإنَّ سَعْداً كَانَ لا
يَسِيرُ بالسَّرِيَّةِ وَلاَ يَقْسِمُ بالسَّوِيَّةِ ، وَلاَ
يَعْدِلُ في القَضِيَّةِ . قَالَ سَعْدٌ : أمَا وَاللّه لأَدْعُونَّ
بِثَلاَثٍ : اللّهمَّ إنْ كَانَ عَبْدُكَ هَذَا كَاذِباً ، قَامَ
رِيَاءً ، وَسُمْعَةً ، فَأَطِلْ عُمُرَهُ ، وَأَطِلْ فَقْرَهُ ،
وَعَرِّضْهُ لِلْفِتَنِ . وَكَانَ بَعْدَ ذَلِكَ إِذَا سُئِلَ
يَقُولُ : شَيْخٌ كَبيرٌ مَفْتُونٌ ، أَصَابَتْنِي دَعْوَةُ سَعْدٍ .
قَالَ عَبدُ الملكِ بن عُمَيْرٍ الراوي عن جابرِ بنِ سَمُرَةَ :
فَأنا رَأَيْتُهُ بَعْدُ قَدْ سَقَطَ حَاجِبَاهُ عَلَى عَيْنَيْهِ
مِنَ الكِبَرِ ، وإنَّهُ لَيَتَعَرَّضُ لِلْجَوارِي فِي الطُّرُقِ
فَيَغْمِزُهُنَّ . متفق عَلَيْهِ
. |
|
1507. Urve İbn'z-Zübeyr'den
rivayet edildiğine göre Ervâ Binti Evs, kendi arazisinden bir
parçayı gasbettiği iddiasıyla Saîd İbn Zeyd İbn Amr İbn Nüfeyl
İbn'l-Hakem radıyallahu anh'ı
(Medine vâlisi) Mervân İbnü'l-Hakem'e şikâyet etti. Bu şikâyet
üzerine Saîd:
- Ben bu konuda
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem'in
söylediklerini dinledikten sonra, onun hakkını üzerime geçirir
miyim hiç! dedi. Mervân:
-
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem'den ne
duydun? diye sordu. O da:
- Ben
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem'in, "Kim
haksız olarak bir karış yer alırsa, o yerin yedi katı o kişinin
boynuna dolanır" buyurduğunu işittim, dedi. Bunun
üzerine Mervân Saîd'e hitâben:
- Artık senden,
bundan başka delil istemiyorum, dedi.
Dâva bu noktaya
gelince Saîd:
- Allahım! Eğer
bu kadın yalancı ise, sen onun gözünü kör et, kendisini de o
arazisinde öldür! diye beddua etti.
Urve dedi ki,
kadın ölmeden önce gözleri kör oldu ve bir gün o dâva konusu yerde
gezinirken bir çukura düşüp öldü.
Buhârî, Bed'ül-halk 2, Mezâlim
13; Müslim, Müsâkât 139-142. Ayrıca bk.
Tirmizî, Diyât 21
Müslim'in, Muhammed İbn Zeyd
İbn Abdullah İbn Ömer'den bir rivayeti de aynı mânadadır. Râvi
Muhammed, o kadının kör olduğunu, Saîd'in bedduasına uğradım
diyerek duvarlara tutuna tutuna yürüdüğünü görmüş ve o kadının,
dâva konusu arazisindeki bir kuyuya düştüğünü ve kabrinin o kuyu
olduğunu haber vermiştir ( Müslim,
Müsâkât 138 ). |
١٥٠٧-
وعن عروة بن الزبير : أنَّ سعيد بن زيد بن عمرو بن نُفَيلٍ
رَضِيَ اللّه عَنْهُ ، خَاصَمَتْهُ
أَرْوَى بِنْتُ أوْسٍ إِلَى مَرْوَانَ بْنِ الحَكَمِ ، وادَّعَتْ
أنَّهُ أخَذَ شَيْئاً مِنْ أرْضِهَا ، فَقَالَ سعيدٌ : أنا كُنْتُ
آخُذُ شَيئاً مِنْ أرْضِهَا بَعْدَ الَّذِي سَمِعْتُ مِنْ رسول اللّه
صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم !؟
قَالَ :
مَاذَا سَمِعْتَ مِنْ رَسُولِ اللّه صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ؟
قَالَ :
سَمِعْتُ رسولَ اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم يقول : ( مَنْ أخَذَ
شِبْراً مِنَ الأرْضِ ظُلْماً ، طُوِّقَهُ إِلَى سَبْعِ أرْضِينَ )
فَقَالَ لَهُ مَرْوَانُ : لا أسْألُكَ بَيِّنَةً بَعْدَ هَذَا ،
فَقَالَ سعيد : اللّهمَّ إنْ كَانَتْ كاذِبَةً ، فَأعْمِ بَصَرَها ،
وَاقْتُلْهَا في أرْضِها ،
قَالَ :
فَما ماتَتْ حَتَّى ذَهَبَ بَصَرُهَا ، وَبَيْنَما هِيَ تَمْشِي في
أرْضِهَا إذ وَقَعَتْ في حُفْرَةٍ فَماتَتْ .
متفق عَلَيْهِ .
وفي روايةٍ لِمُسْلِمٍ
عن محمد بن زيد بن عبد اللّه بن عُمَرَ بِمَعْنَاهُ ، وأنه رآها
عَمْيَاءَ تَلْتَمِسُ الجُدُرَ تقولُ : أصابَتْنِي دَعْوَةُ سَعيدٍ ،
وأنَّها مَرَّتْ عَلَى بِئرٍ في الدَّارِ الَّتي خَاصَمَتْهُ فِيهَا
، فَوَقَعَتْ فِيهَا ، وكانتْ قَبْرَها . |
|
1510. Ebû Hüreyre
radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem
başlarına Medineli Âsım İbn Sâbit'i komutan tayin ettiği on
kişiden oluşan bir kâfileyi (irşad ve istihbârât için)
görevlendirdi. Kâfile Usfân ile Mekke arasında bulunan Hüdât
denilen yere ulaştı. Bunların hareketi (müşriklerce), Hüzeyl'in
bir kolu olan ve Lihyân oğulları denilen kabileye haber
verilmişti. Lihyân oğulları yüze yakın okçudan oluşan bir grupla
onları takibe aldılar. Âsım ve arkadaşları izlendiklerini
farkedince, kendilerini savunabilecekleri yüksekçe bir yere
sığındılar ama düşman da onların çevresini sardı ve:
- İnin aşağı,
elinizdeki silahları bırakıp teslim olun. Söz veriyoruz hiç
birinizi öldürmeyeceğiz! dediler. Bunun üzerine Âsım İbn Sâbit:
- Arkadaşlar!
Ben, bir kâfirin sözüne güvenerek aşağı inmem, dedi. Allahım,
durumumuzu Peygamberine
bildir, diye dua etti. Bunun üzerine düşmanlar, Âsım'ı (ve
komutasındaki altı kişiyi) oka tutup şehit ettiler. İçlerinden üç
kişi, Hubeyb, Zeyd İbn Desine ve bir kişi daha verilen söze
güvenerek inip teslim oldular. Müşrikler bu üç kişiyi ellerine
geçirince, yay tellerini çıkarıp onları kıskıvrak bağlamaya
kalktılar. Durumu gören üçüncü kişi:
-Bu bize
yapılan ilk kalleşliktir. Vallahi size aslâ teslim olmayacağım. Şu
şehitler bana güzel bir örnektir, diye direndi. Onu zorla
sürükleyip götürmek istediler ise de şiddetle karşı koydu. Bunun
üzerine onu da şehit ettiler. Hubeyb ve Zeyd İbn Desine'yi götürüp
Bedir Gazvesi sonrasında Mekke'de sattılar. Hubeyb'i, Bedir
Gazvesi'nde öldürdüğü Hâris İbn Âmir İbn Nevfel İbn Abdimenâf'ın
oğulları satın aldı. Hubeyb, kendisini öldürmeye karar verdikleri
güne kadar onların elinde esir olarak kaldı.
Bu esâret
günlerinde Hubeyb, etek traşı olmak için Hâris'in kızlarından
birinden bir emânet ustura istedi, o da verdi. Bir ara kadının
gafletinden yararlanan küçük çocuğu, Hubeyb’in yanına sokuldu.
Hubeyb'in elinde ustura olduğu halde çocuğu dizine oturttuğunu
görünce kadın, son derece telaşlandı. Durumu sezen Hubeyb:
- Çocuğu
öldüreceğimden mi endişeleniyorsun? Ben böyle bir şey yapmam!
dedi.
Kadın dedi ki:
Allah'a andolsun ki ben hayatımda Hubeyb'den daha iyi bir esir
görmedim. Vallahi ben onu, zincire bağlı olduğu ve Mekke'de hiç
bir meyvenin bulunmadığı bir gün taze üzüm yerken gördüm. Bu,
Allah'ın Hubeyb'e lutfettiği bir rızıktı.
Hâris'in
oğulları onu öldürmek için Harem bölgesinin dışına Hill denilen
yere çıkardıkları zaman Hubeyb onlara:
- Müsaade edin
de iki rek'at namaz kılayım, dedi. Bıraktılar. Hubeyb iki rek'at
namaz kıldı ve sonra “Allaha yemin ederim ki, ölümden korktuğumu
zannetmeyeceğinizi bilsem, bu namazı daha fazla kılardım” dedi ve
“Allahım! Bunların her birini tek tek mahvet, birer birer
canlarını al, hiç birini sağ bırakma!” diye dua edip şu beyitleri
okudu:
Müslüman olarak öldükten sonra,
Nasıl öldüğümü asla dert etmem.
Bunların hepsi elbette Allah uğrunda;
Dilerse O, pek kolaydır, parçalanmış
vücûdumla rahmete ermem!
Böylece Hubeyb,
idam edilecek her müslümanın iki rekat namaz kılması âdetini
başlatan kişi oldu.
Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem,
düşman tarafından kuşatıldıkları gün bu on kişilik müslüman
kafilesinin başına gelenleri ashâbına anında bildirmişti.
Âsım İbn
Sâbit'in şehit edildiğini haber aldıkları zaman Kureyş'in bazı
ileri gelenleri, (Bedir savaşında) kendilerinden birini öldürmüş
olması sebebiyle onu tanımaya yarayacak bir parçasını getirmek
üzere adamlar yolladılar. Bunun üzerine Allah, Âsım'ı korumak için
bir arı sürüsü gönderdi. Bu arı bulutu Âsım'ın cesedini kapladı.
Kureyşin adamları, onun nâşından hiç bir şey koparmaya imkân
bulamadılar.
Buhârî, Cihad 170, Meğâzî 10,
28
Nevevî merhum şöyle der:
Aslında,
"velilerin kerâmeti" konusunda bu kitabın değişik bahislerinde
geçmiş olan bir çok hadis bulunmaktadır. Meselâ, sihirbaz ve rahib
arasında gidip gelen genç ile ilgili hadis, Cüreyc hadisi,
kapısını koca bir kayanın kapattığı mağaraya sığınmış üç kişi ile
ilgili hadis, buluttan, "falanın bahçesini sula!" sesinin
geldiğini duyan kişi ile ilgili hadis ve benzeri rivayetler bu
kabil hadislerden sadece bir kaçıdır. Bu konuyla ilgili deliller
hem çok hem de pek meşhurdur. |
١٥١٠-
وعن أَبي هريرة رَضِيَ اللّه عَنْهُ
قَالَ :
بعث رسول اللّه صَلّى اللّه عَلَيْهِ
وسَلَّم عَشْرَة رَهْطٍ عَيْناً سَرِيَّة، وأمَّرَ عَلَيْهَا
عاصِمَ بنَ ثَابِتٍ الأنْصَارِيَّ رَضِيَ
اللّه عَنْهُ ، فانْطلقوا حَتَّى إِذَا كَانُوا بالهَدْأةِ ؛
بَيْنَ عُسْفَانَ وَمَكَّةَ ؛ ذُكِرُوا لِحَيٍّ مِنْ هُذَيْل يُقالُ
لَهُمْ : بَنُو لحيانَ ، فَنَفَرُوا لَهُمْ بِقَريبٍ مِنْ مِئَةِ
رَجُلٍ رَامٍ ، فَاقْتَصُّوا آثَارَهُمْ ، فَلَمَّا أحَسَّ بِهِمْ
عَاصِمٌ وأصْحَابُهُ ، لَجَأُوا إِلَى مَوْضِعٍ ، فَأَحاطَ بِهِمُ
القَوْمُ ، فَقَالُوا : انْزِلُوا
فَأَعْطُوا بِأيْدِيكُمْ وَلَكُمُ العَهْدُ وَالمِيثَاقُ أنْ لا
نَقْتُلَ مِنْكُمْ أحَداً . فَقَالَ عَاصِمُ بنُ ثَابِتٍ : أَيُّهَا
القَوْمُ ، أَمَّا أنا ، فَلاَ أنْزِلُ عَلَى ذِمَّةِ كَافِرٍ :
اللّهمَّ أَخْبِرْ عَنَّا نَبِيَّكَ صَلّى
اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَرَمُوهُمْ بِالنّبْلِ فَقَتلُوا
عَاصِماً ، وَنَزَلَ إلَيْهِمْ ثَلاَثَةُ نَفَرٍ عَلَى العَهْدِ
والمِيثاقِ، مِنْهُمْ خُبَيْبٌ، وَزَيدُ بنُ الدَّثِنَةِ وَرَجُلٌ
آخَرُ. فَلَمَّا اسْتَمْكَنُوا مِنْهُمْ أطْلَقُوا أوْتَارَ
قِسِيِّهِمْ ، فَرَبطُوهُمْ بِهَا . قَالَ الرَّجُلُ الثَّالِثُ :
هَذَا أوَّلُ الغَدْرِ واللّه لا أصْحَبُكُمْ إنَّ لِي بِهؤُلاءِ
أُسْوَةً ، يُريدُ القَتْلَى ، فَجَرُّوهُ وعَالَجُوهُ ، فأبى أنْ
يَصْحَبَهُمْ ، فَقَتَلُوهُ ، وانْطَلَقُوا بِخُبَيبٍ ، وزَيْدِ بنِ
الدَّثِنَةِ ، حَتَّى بَاعُوهُما بِمَكَّةَ بَعْدَ وَقْعَةِ بَدْرٍ ؛
فابْتَاعَ بَنُو الحارِثِ بن عامِرِ بنِ نَوْفَلِ بنِ عبدِ مَنَافٍ
خُبيباً ، وكان خُبَيْبٌ هُوَ قَتَلَ الحَارِثَ يَوْمَ بَدْرٍ .
فَلِبثَ خُبَيْبٌ عِنْدَهُمْ أسيراً حَتَّى أجْمَعُوا عَلَى قَتْلِهِ
، فاسْتَعَارَ مِنْ بَعْضِ بَنَاتِ الحَارثِ مُوسَى يَسْتَحِدُّ
بِهَا فَأعَارَتْهُ ، فَدَرَجَ بُنَيٌّ لَهَا وَهِيَ غَافِلَةٌ
حَتَّى أَتَاهُ ، فَوَجَدتهُ مُجْلِسَهُ عَلَى فَخْذِهِ وَالموسَى
بِيَدِهِ ، فَفَزِعَتْ فَزْعَةً عَرَفَهَا خُبَيْبٌ .
فَقَالَ :
أَتَخَشَيْنَ أن أقْتُلَهُ مَا كُنْتُ لأَفْعَلَ ذَلِكَ !
قالت :
واللّه مَا رَأيْتُ أسيراً خَيراً مِنْ خُبَيْبٍ ، فواللّه لَقَدْ
وَجَدْتُهُ يَوماً يَأكُلُ قِطْفاً مِنْ عِنَبٍ في يَدِهِ وإنَّهُ
لَمُوثَقٌ بِالحَدِيدِ وَمَا بِمَكَّةَ مِنْ ثَمَرَةٍ ، وَكَانَتْ
تَقُولُ : إنَّهُ لَرِزْقٌ رَزَقَهُ اللّه خُبَيْباً . فَلَمَّا
خَرَجُوا بِهِ مِنَ الحَرَمِ لِيَقْتُلُوهُ في الحِلِّ، قَالَ لَهُمْ
خُبَيْبٌ : دَعُونِي أُصَلِّي رَكْعَتَيْنِ ، فَتَرَكُوهُ ، فَرَكَعَ
رَكْعَتَيْنِ
فَقَالَ :
واللّه لَوْلاَ أنْ تَحْسَبُوا أنَّ مَا بِي جَزَعٌ لَزِدْتُ :
اللّهمَّ أحْصِهِمْ عَدَداً ، وَاقْتُلهُمْ بِدَدَاً ، وَلاَ تُبْقِ
مِنْهُمْ أَحَداً . وقال :
فَلَسْتُ أُبَالِي حِيْنَ أُقْتَلُ مُسْلِماً
عَلَى أيِّ جَنْبٍ كَانَ للّه مَصْرَعِي
وَذَلِكَ في ذَاتِ الإلَهِ وإنْ يَشَأْ
يُبَارِكْ عَلَى أوْصَالِ شِلْوٍ مُمَزَّعِ( )
وكان خُبَيبٌ هُوَ سَنَّ لِكُلِّ مُسْلِمٍ قُتِلَ صَبْراً
الصَّلاَةَ . وأخْبَرَ - يعني :
النبيّ صَلّى اللّه عَلَيْهِ وسَلَّم
- أصْحَابَهُ يَوْمَ أُصِيبُوا خَبَرَهُمْ ، وَبَعَثَ نَاسٌ مِنْ
قُرَيْشٍ إِلَى عَاصِمِ بنِ ثَابتٍ حِيْنَ حُدِّثُوا أَنَّهُ قُتِلَ
أن يُؤْتَوا بِشَيءٍ مِنْهُ يُعْرَفُ ، وكَانَ قَتَلَ رَجُلاً مِنْ
عُظَمائِهِمْ ، فَبَعَثَ اللّه لِعَاصِمٍ مِثْلَ الظُّلَّةِ مِنَ
الدَّبْرِ فَحَمَتْهُ مِنْ رُسُلِهِمْ ، فَلَمْ يَقْدِروا أنْ
يَقْطَعُوا مِنْهُ شَيْئاً . رواه
البخاري .
قولُهُ :
( الهَدْأَةُ ) : مَوْضِعٌ ،
( والظُّلَّةُ ) : السَّحَابُ . (
والدَّبْرُ ) : النَّحْلُ . وَقَوْلُهُ
: ( اقْتُلْهُمْ بِدَداً )
بِكَسْرِ الباءِ وفتحِهَا ، فَمَنْ كَسَرَ قَالَ هُوَ جمع بِدَّةٍ
بكسر الباء وهي النصيب ومعناه : اقْتُلْهُمْ حِصَصاً مُنْقَسِمَةً
لِكُلِّ واحدٍ مِنْهُمْ نَصيبٌ ، وَمَنْ فَتَحَ قَالَ معناهُ :
مُتَفَرِّقِينَ في القَتْلِ واحداً بَعْدَ واحِدٍ مِنَ التَّبْدِيد .
وفي الباب أحاديث كثيرةٌ صَحيحةٌ سَبَقَتْ في مَوَاضِعِها مِنْ هَذَا
الكِتَابِ ، مِنْهَا حديثُ الغُلامِ الَّذِي كَانَ يأتِي الرَّاهِبَ
والسَّاحِرَ ، ومنْها حَدِيثُ جُرَيْج ، وحديثُ أصْحابِ الغَارِ
الذين أطْبِقَتْ عَلَيْهِم الصَّخْرَةُ ، وَحديثُ الرَّجُلِ الَّذِي
سَمِعَ صَوْتاً في السَّحَابِ يَقُولُ : اسْقِ حَدِيقَةَ فُلاَنٍ ،
وَغَيْرُ ذَلِكَ . وَالدلائِل في البابِ كثيرةٌ مشهُورةٌ ، وباللّه
التَّوفيقِ . |