Geri

   

 

 

İleri

 

21 - KlRÂATTE ÂLİ VE NÂZİL SENEDLER

1011 Âli isnadı bilmek, sünnettir. Çünkü o, Allah'a kurbiyettir. Hadis uleması, bunu beş kısma ayırmıştır. Bunları, aşağıdaki şekilde sıralamayı uygun buldum.

1 - Sayı bakımından sağlam senedle Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) dayanan rivâyettir. Bu, âli senedin en efdali ve en değerlisidir. Günümüzde, şeyhler için geçerli olan en âli isnad, on dört raviden ibaret olan isnaddır. Bu isnad, İbn-i Zekvan'ın rivâyetiyle, İbn-i Âmir'in kıraatına dayanır. Diğer âli isnad on beş raviden ibaret olan isnaddır. Bu da, Hafs'ın Âsım'dan, Ruveys'in Ya'kub'dan naklettiği kıraatla başlar.

2. Muhaddislere göre âli isnad, rivâyeti; A'meş, Huşeym, İbn-i Cüreyc, Evzaî ve Mâlik gibi hadis imamlarından birine dayamaktır. Kıraatta bunun benzeri, rivâyeti, yedi kırâat imamından birine dayamaktır. Günümüzde, kırâat imamları için geçerli olan âli isnad, kıraati muttasıl bir senedle, on iki râvi ile Nâfi'e, on iki râvi ile de Âmir'e dayamaktır.

3. Muhaddislere göre âli isnad, Kütüb-i Sitte'den birinin rivâyetine nisbetledir. Meselâ; râvi bir hadisi Kütüb-i Sitte'nin birinden rivâyet etse, rivâyet ettiği bu hadisi bir başka tarikten de rivâyette bulunsa, ikinci rivâyete göre birinci rivâyet, nâzil isnad olur. Burada bunun benzeri, Teysir ve Şâtıbiyye gibi kıraatta meşhur olan kitablardan bazısına nisbetle yapılan isnad, âli isnaddır. Bu durumda âli isnadın; muvafakat, ebdâl, müsavat ve musafahat gibi nevileri ortaya çıkar.

M u v â f a k â t: Âli isnadda muvafakat şudur; Bir tarikin, kıraatta meşhur kitab sahiplerinden biriyle, şeyhinde toplanmasıdır. Şayet râvi, rivâyetini şeyhinin tarikine göre yaparsa, isnad âli olduğu kadar, olmayabilir de. Kırâat İlminde bunun misali; İbn-i Kesir'in kıraati, Bezzi'nin rivâyeti, Ebû Rabia'dan İbn-i Benân'ın tariki, İbnu'l-Cezeri'nin de bunları, Ebû Mansûr Muhammedu'bnu Abdilmelik b. Hayrûn'un «K i t â b u' l - M i f t â h»ı ile Ebû'l-Kerem eş-Şehrezûrinin «K i t â b u' l - M i s b â h»ından naklîdir. Bütün bu zikredilenler kıraati, Abdu's-Seyyid b. Attâb'dan almışlardır. Cezeri'nin bu kıraati iki tarikten biriyle yapmasına, hadis ulemasının İstılahında, muvafakat adı verilir.

E b d â l: Âli isnadda ebdâl; ravinin, başlangıçtan itibaren devam eden şeyhinde birleşmesidir. Böyle bir rivâyette isnad, âli olduğu kadar, olmayabilir. Bunun misali; Ebû Amr'ın kıraati, Dûrî'nin rivâyeti, Ebû Ze'râ'dan Mücahid'in tariki.

İbnu'l-Cezeri'nin de bunları «K i t â b u' l - T e y s i r»inde naklîdir. Bu kıraati ed-Dânî, Ebû'l-Kasım Abdulaziz b. Ca'ri'l-Bağdâdi ile İbn-i Mücâhid'den Ebû Tahir tariki ile almıştır.

İbnu'l-Cezerî ayrıca bunu, «K i t a b u' l - M i s b a h» dan da nakletmiştir. «M i s b â h» sahibi Ebû'l-Kerem bu kıraati, Ebû'l-Kasım Yahya'bnu Ahmed es-Sibî, Ebû'l-Hasan el-Hammâni ile Ebû Tahir'den almıştır.

İbnu'l-Cezeri'nin bu rivâyeti «K i t â b u' l - M i s b â h» yoluyla almasına, bedel denilir. Burada bedel, ed-Dâni'nin yerine, şeyhinin şeyhinden rivâyettir.

M ü s â v â t: Âli isnadda musâvât; râvi ile Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), sahabî veya bunların dışında kitap sahiplerinden birinin şeyhine isnad edildiği gibi, kitap sahiplerinden biri ile Resûlüllah'a, sahabiye veya bunların dışında sayıları zikredilenlere isnad edilmesidir.

M u s â f a h a: Âli isnadda musâfaha; bir ravinin isnadda, sayıca diğerinden bir fazla olmasıdır. Bu râvi sanki, bu kitab sahibiyle karşılaşmış, onunla musâfaha etmiş, bizzat kendisinden almış gibidir. Bunun misali; Nâfi'nin kıratıdır. Bu kıraati Şâtıbî; Ebû Abdillah Muhammedu'bnu Ali en-Nifferi, Ebû Abdillah İbn-i Gulemi'l-Feres, Süleyman b. Necâh, ve başkaları, Ebû Amri'd-Dâni, Ebû'l-Feth Fârisu'bnu Ahmed, Abdulbâki İbnu'l-Hasan, ibrahimu'bnu Ömere'l-Mukri, Ebû'l-Huseyni'bnu Bûyân, Ebû Bekri'bnu'l-Eş'as, Ebû Neşît adıyla tanınan Ebû Ca'fer er-Rabe'î, Kâlûn ve Nâfi'den rivâyet etmiştir.

İbnu'l-Cezerî de bunu; Ebû Muhammedi'bnu'l-Bağdâdî ve başkaları es-Saiğ, Kemâlu'bnu Fâris, Ebû'l-Yumnî'l-Kindî, Ebû'l-Kasım Hibetullah b. Ahmed el-Hariri, Ebû Bekri'l-Hayyât, el-Feradî ve İbn-i Bûyân'dan rivâyet etmiştir.

İbnu'l-Cezeri'ye göre bu, müsavattır. Çünkü kendisi ile İbn-i Bûyân arasında yedi râvi vardır. Şâtıbî ile kendisi arasındaki aded, aynıdır. Bu rivâyeti İbnu'l-Cezerîden yapan kimse, Şâtıbî ile musafahat etmiş gibidir.

Ehli hadise göre yapılan bu taksim, ehli kurranın isnad durumlarını, kırâat, rivâyet, tarik ve vecih gibi kısımlara ayırarak yaptığı taksime benzeyen bir taksimdir. Eğer ihtilaf; yedi, on veya diğer kırâat imamlarından birine ait olur, rivâyet ve tarikler bunun üzerinde birleşirlerse,. buna kırâat denir. Eğer ihtilaf, bir imamdan rivâyet eden raviye göre ise bu, rivâyettir. Eğer ihtilaf, bu raviden sonra gelenlere ait ise bu, tarik'dir. Bunlardan hiçbiri bulunmayıp kırâat, tamamen kâriin ihtiyarına kalmışsa, bu da vecih'dir.

4- Şeyhin vefatı, aynı şeyden kırâat alan akranından önce olması, âli isnadın kısımlarındandır. Mesela; Tacu'bnu Mektûm'dan alınan kırâat, Ebû'l-Meâli İbnu'l-Lebbân'dan alınan kıraattan daha âli'dir. İbnu'l-Lebbân'dan alınan kırâat -Ebû Hayyân'dan alınan kıraatta müşterek olsalar bile- el-Burhanu'ş-Şamî'den alınan kıraattan daha âlidir. Çünkü ikinciye nazaran birincinin, üçüncüye nazaran ikincinin vefatı, daha öncedir.

5- isnadın âli olması, başka bir husus dikkate almakla değil, şeyhin vefatı veya zamanı dikkate almaksızın, diğer bir şeyhin vefatına göredir. Bazı muhaddisler; bir isnadın âli olabilmesi için, şeyhin ölümünden elli sene geçmesini şart koşmuşlardır. İbn-i Mendeh bu süreyi otuz sene olarak tahdid etmiştir. Buna göre 863 senesinden itibaren İbnu'l-Cezeri'nin ashabından alınan kırâat, âli isnad olur. Çünkü İbnu'l-Cezeri'nin vefatından itibaren otuz sene geçmiş olur.

Yukarıdan beri naklettiğim hususları, usul-i hadis kitablarından topladım. Bunları kırâat kaideleri ile kıyasladım ki, benden önce bunu kimse yapmamıştı. Ben bu konuda. Allaha hamd ü senada bulunurum.

Âli isnadı ve kısımlarını anladıysan, nâzil isnadı da anlamış sayılırsın. Çünkü nâzil isnad, âli isnadın zıddıdır. Nâzil isnadın zemmi, râvilerinin daha bilgin daha hafız, daha dikkatli, daha yüce, daha meşhur ve daha mutteki olmaması bakımındandır. Şayet böyle olsaydı, senedler arasında mezmum ve mefdul diye bir ayırım olmazdı.